40 Hadis tercüme ve şerh İmam Nevevî

  • strict warning: Non-static method view::load() should not be called statically in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/views.module on line 879.
  • strict warning: Declaration of views_handler_argument::init() should be compatible with views_handler::init(&$view, $options) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_argument.inc on line 745.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_validate() should be compatible with views_handler::options_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_submit() should be compatible with views_handler::options_submit($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter_boolean_operator::value_validate() should be compatible with views_handler_filter::value_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter_boolean_operator.inc on line 149.

Not: Bu kitap henüz yayınlanmamıştır.

متن الأربعين النووية من الأحاديث الصحيحة النبوية

40 HADİS METİN, TERCÜME VE ŞERHİ

MÜELLİF: İMAM-I NEVEVÎ
MÜTERCİM: İkrami BERKER

وعَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ
«إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ»
متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .

Müminlerin emiri Ebu Hafs Ömer İbni Hattab radıyallahu anh, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Ameller (Yapılan işler) niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah'a celle celaluhu ve Resulü’ne sallallahu aleyhi ve selem varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a celle celaluhu ve Resulü’ne sallallahu aleyhi ve selem hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”1

Ahmed İbni Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Darekutni gibi büyük alimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmam Şafii, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buhari ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisi şerifle başlamalarını tavsiye etmiştir.

Biz de bu tavsiyeye uygun olsun diye bu hadisi şerifle başlamayı münasip gördük.
1 - Buhari, Bed’ü’l-vahy 1, İman 41, Nikâh 5, Menakıbu’l-ensar 45, İtk 6, Eyman 23, Hiyel 1; Müslim, İmaret 155. Ayrıca bk. Ebu Davud, Talak 11; Tirmizi, Fezailü’l-cihad 16; Nesai, Taharet 60; Talak 24, Eyman 19; İbni Mace, Zühd 26

ÖNSÖZ
Bimillahirrahmanirrahim
Âlemleri yaratan ve yaşatan, terbiye edip rızk veren, Bizleri kur’an’ın nuruyla nurlandıran, hakka hidayet eden İslam ile şereflendiren Allah’a sonsuz hamt ve senalar olsun. O’nun emirlerini bizlere tebliğ eden, yaratılmışların en hayırlı ve en şereflisi, iki cihan serveri ins ve cin’nin peygamberi Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e onun pak ve temiz olan âline, tebliğine başım gözüm üstüne deyip tereddütsüz kabul edip, hayata geçiren güzide ashabına Salât ve Selam olsun.
İmam Nevevî’nin meşhur eserlerinden olan 40 hadisi şerifin metnini tercüme ettikten sonra hadislerin şerhlerindeki açıklamalardan da siz okuyucularımızın istifade edebilmesi de sağlamak düşüncesiyle çeşitli şerhlerden bu kitaptaki hadislerin şerhlerini derleyerek okurlarımızın istifadesine sunduk. Bunu yaparken de cümle tashihi haricinde kendimizden hiçbir şey katmamaya ve her alıntının kaynağını göstermeye özen göstermeyi ihmal etmedik.
Elinizdeki bu eseri internette bir Arap sitesinden almıştık. Bu vesile ile de tercüme ederken bu eserde 8-10 hadis fazla olduğunu gördük. Değiştirmeden yani hiçbir eksiltme yapmadan toplamda 50 hadisin tamamını tercüme ettik. Şerhlerine ulaşa bildiklerimizin şerhlerinden de faydalanarak buraya aldık. Böylece elinizdeki bu eser meydana geldi.

Bütün hayatımızın her safhasında prensip edinmemiz gereken esas, gayreti elden bırakmayarak Allah’ın tevfikini talep etmektir. Bu duygularla işe koyulunca Allah yardımını esirgemiyor.
Rabbim bu çalışmalarımızdan sizlere ve bizlere hayırlar ihsan etsin. Bu çalışmanın tesirini üzerimizde halk eylesin. Amin!
Gayret bizden Tevfik Allah’tan

İkrami BERKER

متن الأربعين النووية من الأحاديث الصحيحة النبوية
بسم الله الرحمن الرحيم

الحديث الأول
" إنما الأعمال بالنيات "
عَنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ أَبِي حَفْصٍ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: " إنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوْ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إلَى مَا هَاجَرَ إلَيْهِ" .
رَوَاهُ إِمَامَا الْمُحَدِّثِينَ أَبُو عَبْدِ اللهِ مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعِيل بن إِبْرَاهِيم بن الْمُغِيرَة بن بَرْدِزبَه الْبُخَارِيُّ الْجُعْفِيُّ [رقم:1]، وَأَبُو الْحُسَيْنِ مُسْلِمٌ بنُ الْحَجَّاج بن مُسْلِم الْقُشَيْرِيُّ النَّيْسَابُورِيُّ [رقم:1907] رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا فِي "صَحِيحَيْهِمَا" اللذِينِ هُمَا أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَةِ.

AMELLER NİYETLERE GÖREDİR
1- Müminlerin emiri Ebu Hafs Ömer İbni Hattab radıyallahu anh, den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulüne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulüne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Bu hadis-i şerifi, muhaddislerin imamı olan Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. el-Mugire b. Berdizbe el-Buhari el-Cu’fi: Bed’ü’l-vahy 1, İman 41, Nikâh 5, Menakıbu’l-ensar 45, İtk 6, Eyman 23, Hiyel 1;
Ebü’l-hüseyn Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyri En-Nisaburi: İmaret 155/1907 rivayet etmiştir.
Ayrıca bk. Ebu Davud, Talâk 11; Tirmizi, Fezailü’l-cihad 16; Nesai, Taharet 60; Talâk 24, Eyman 19; İbni Mace, Zühd 26

Hadisi Şerifin İzahı
Müslüman, uleması bu hadisin dinde pek büyük bir mevkii olduğuna ittifak etmişlerdir. İmam-ı Şafii ile diğer bazı âlimler; “Bu hadis İslam’ın üçte bindir.” demişlerdir. İmam-ı Şafii fıkhın yetmiş babının bu hadise raci olduğunu söylemiştir. Bazılarına göre İslam’ın dörtte biridir
Hadis-i Şerif niyeti tazammun ettiği için İslam'ın üçte birine şamildir. Çünkü İslam kavi, fiil ve amelden ibarettir.
İmam-ı Buharı kitabına bu hadisle başlamış birçok ulema da bu hususta onun yolunu tutmuşlardır. Hafız İbni Mehdi: “Kitap tasnifi etmek isteyen bu hadisle işe başlasın. Ben bir kitap tasnif etsem onun her babına bu hadisle başlardım” demiştir.
Hadisi Şerif de hasr ve kasra delalet eden “İnnema” edatı iki defa tekrarlanmıştır. Bunun faydası, hadis de zikredileni ispat, edilmeyeni nefiydir. Mana şudur:
Bütün ameller ancak niyete göre hesap edilir niyetsiz amel hesaba konmaz. Bir de ikinci “İnnema” ile yapılacak amelin tayini şart olduğuna işaret buyrulmuştur. Mesela: Kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi günün hangi namazını kılacağını belirtmesi gerekir.1
Bahsedilen hicret meselesine gelince: Bir kimse Allah rızası için yerini yurdunu terk ederek başka diyara göç ederse, bu hicretin sevabını alır. Evlenmek veya her hangi dünyevi bir menfaat için hicret ederse kazancı yalnız niyet ettiği şeydir. Ahirette bu hicretin hiçbir sevabını göremez. Hadiste dünya menfaati ile birlikte kadının da zikredilmesi iki ihtimalden hali değildir. Birinci ihtimale göre; hadis-i şerif evlenme hususunda varit olmuştur. Bir zat Ümmü Kays isminde ki bir kadın¬la evlenmek için kadının yaşadığı yere hicret etmiş. Evlendikten sonra artık o adama, Ümmü Kays’ın muhaciri denilmiştir. İkinci ihtimale göre kadının zikredilmesi sırf bu iş İçin hicret etmekten sakındırmak içindir. Binaenaleyh edebiyat nazarında cümle ehemmiyetinden dolayı âmdan (genelden) sonra hâssı (özeli) zikr kabilindendir.
Amellerin sahih olabilmesi o ameli yapmak için niyet etmeye bağlıdır. Binaenaleyh niyetsiz olarak yapılan ameller sahih değildir. Aslında niyetsiz olarak da amel yapılabilir. Amma yapılan bu amelin Allah katında sahih olabilmesi için o amele başlarken niyetin bulunması gerekir. Buradaki amelden maksat, namaz ve oruç gibi bedenî amellerdir; kalbî amellerin ise, niyete ihtiyacı yoktur. Oturup kalkmak, yiyip içmek mutat hareketlerde ibadete yardımcı olmaları, ya da Allah'ın rızasını kazanmak ve Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gibi yapmak maksat ve niyetiyle yapıldıkları takdirde, ibadete dönüşürler ve sahibi için sevaba vesile olurlar. Allah’ın azabından ve gazabından kurtulmak için yasakları terk etmek niyete muhtaç değilse de bu terkten sevap elde edebilmek için sevap kazanmak niyetiyle yapılmış olması gerekir. İmam Nevevi’nin beyanına göre necasetten temizlenmek için niyete ihtiyaç yoktur. Bu menhiyatı terk gibidir. Menhiyatı terk etmek için niyet gerekmediğinde ise icma vardır.2
Niyet lügatte azmetmek manasında olup iradeyi belli bir yere çekmekten ibarettir. Dini bir terim olarak ise “yapılacak işi bilerek ona başlamadan önce ve ona mukterin olarak onu yapmayı kastetmektir.” Fakat tarifte geçen “ona mukterin olarak” kaydı, zekât ve oruç için geçerli değildir. Çünkü niyetin oruç ve zekâta iktiran etmesi çok zordur. Ancak mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte niyet lügat manasında kullanılmıştır. Çünkü hadis-i şerif mutad olan amelleri de içine almaktadır. Az önce de ifade ettiğimiz gibi bu tür amellerde niyet aranmaz. Sadece sevap kazanabilmek için aranır. Niyetin meşru kılınmasının hikmeti ise, âdetlerin ibadetlerden ayırt edilmesini sağlamaktır. Niyet sayesinde hadesten taharet için yıkanan bir kimse ile sadece serinlemek niyetiyle yıkanan bir kim¬senin arasındaki fark ortaya çıktığı gibi, sadece perhiz niyetiyle aç duran bir kimse ile oruç tutan arasındaki fark da ortaya çıkmış olur. Ayrıca ibadetlerin farz ve nafileleri de niyet sayesinde birbirinden ayrılmış olur.
Hadis-i şerifte “ameller(in sıhhati) ancak niyete göredir” cümlesin¬den sonra yine aynı manaya gelen “herkes için niyet ettiği şey(in karşılığı) vardır” cümlesi tekrar edilmiştir. Birinci cümle ile amellerin ancak niyete göre değerlendirileceği, niyetsiz yapılan ibadetlerin Allah katında bir değeri olmayacağı, ikinci cümle ile de niyet edilen amelin kalben bilinip tayin edilmesi gerektiği ifade edilmek istenmiştir. Binâenaleyh ikinci cümleden anlaşılıyor ki kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi günün, hangi namazını kılacağını belirtmesi gerekir. Öğle namazım kaza etmek isteyen kişinin öğle namazını kaza edeceğini, ikindi namazını kaza etmek isteyen bir kimsenin de ikindi namazını kaza edeceğini kalbinden geçirme¬si icap eder. Eğer birinci cümle ile yetinilip de ikinci cümle tekrar edilmemiş olsaydı kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi namazı kılacağını kalbinden geçirmeden, sadece namaza niyet etmesinin yeterli olacağı anlaşılırdı.
Hicret: lügatte; terk etmek, manasına gelirse de dini bir terim olarak fitne korkusuyla küfür ülkesinden, İslam ülkesine göç etmek demektir. Bazıları Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “gerçek muhacir Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir” beyanına bakarak gerçek muhacirin haramları terk eden kimse olduğunu söylemişlerdir. Vürudu da Ümmü Kays adında bir kadınla evlenmek için hicret eden bir kimsedir.3
Her ne kadar bu hadisin sebebi özel bile olsa da, hükmü geneldir. Çünkü sebebin hususi oluşu hükmün genelliğine mani değildir. Resul-i Zişan efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, ihlassız ve niyetsiz yapılan amellerin bir değeri olmadığını ifade buyururken ihlassız yapılan amellere misal olmak üzere kadınla evlenmek ve dünyalık temin etmek üzerinde durmaktan maksadı, ihlasla yapılan amellerin yanında dün¬yalık, hatta kadın elde etmenin bile ne kadar kazançsız bir iş olduğunu beyandır. Bu hadis-i şerifin dini kaidelerin üçte birini teşkil ettiğinde hadis imamları ittifak etmişlerdir. Çünkü insanın amelleri kalbi, dili ve diğer organları olmak üzere üç vasıtayla yapılır. Böyle olunca insanın niyetle elde ettiği manevi kazançları tüm kazançlarının üçte birini teşkil eder. Hatta diğer organlarla yapılan ameller kalbin ve başka organların yardımına muhtaç olduğu halde, kalp ile yapılan ameller başka organların yardımına muhtaç değillerdir. Kalple yapılan salih ameller başlı başına bir ibadettir. Nitekim bir hadis-i şerifte “müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır” buyrulmuştur. Bu bakımdan merhum Ebu Davut şöyle demiştir: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den beş yüz bin hadis yazdım; bunlardan ahkâm hususunda dört bin sekiz yüz hadis seçtim, zühd ve takvaya dair hadislere gelince onları kitabıma almadım. Bir insana bütün bu hadislerden dini için sadece şu dört tanesi yeter:
1. Ameller niyetlere göredir.
2. Helal ve haram bellidir.
3. Kişinin olgun bir Müslüman olmasının ölçüsü malayaniyi terk et-mesidir.
4. Mümin, kendisi için razı olduğu şeyi din kardeşi için de istemedikçe tam mümin olamaz.4
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1- Eimme-i Selase denilen Malik, Şafii ve imam-ı Ahmed (Rıdvanullahi Aleyhim ecmain Hazeratı) abdest ve gusülde niyetin farz olduğuna bu hadisle İstidlal etmişlerdir. Çünkü onlara göre Hadis-i Şerif âmm bütün amellere şamildir. Hanefilerle Sevrî, Evzai, Hasan b. Hayyan bir rivayette imam-ı Malik abdest ve gusülde niyetin farz olmadığını söylemişlerdir.
Onlara göre Hadis-i Şerifin takdiri şöyledir: “Amellerin kemâli yahut sevabı niyete göredir.” Çünkü değişmeyen kaide budur. Birçok ameller vardır ki; hem niyetsiz yapılır hem de muteber olur. Bu makam şöyle tahkik olunmuştur: Amellerden murad onların hükmüdür. Hüküm iki nev’idir. Biri ahirete dairdir. Bu niyete muhtaç olan sevap ve ikabdır. Diğeri dünyaya taalluk eder. Bu da cevaz fesat, kerahet gibi hükümlerdir. Her iki nev’in hükmü aynıdır. İşte Şafii Hazretleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, helal ve haramı sıhhat ve fesadı beyan etmek için gönderildiğini göz Önünde tutarak hadisi ikinci nev’e hamletmiştir. Binaenaleyh ona göre hadis: “Amellerin sahih olması niyete göredir.” manasına gelir. İmam-ı Azam ikinci nev’e hamletmiştir. Ona göre de mana: “Amellerin sevabı niyete göredir.” şekliyle girmiştir. Mamafih bu hususta ulema arasında hayli çeşitli sözler söylenmiştir.
2- İmam Azam ile İmam Malik ve İmam Ahmed hac ayları dışında hac için ihrama giren kimsenin umresi caiz olmadığına bu hadisle istidlal etmişlerdir. Çünkü o kimse umreye niyet etmemiştir. Onun niyeti haccadır. Bu niyet de zamansız olduğu için mekruhtur.
3- İmam Malik bütün Ramazan günleri için ayın başında bir niyet kâfi geleceğine bu hadisle istidlal etmiştir. İmam Ahmed’den bir rivayete göre bu meselede o da İmam Malik ile beraberdir. Hz. Malik bütün Ramazan günlerini bir ibadet saymıştır, İmam Azam ve Şafii’ye ve İmam Ahmed’den diğer rivayete göre her gün için ayrı ayrı niyet şarttır. Çünkü her günün orucu müstakil bir ibadettir.
4- İmam Azam ile Sevrî ve Malik’e göre hiç haccetmeyen bir kimsenin başkası namına haccetmesi caiz ve sahihtir. Yaptığı hac kendisi İçin değil gönderen namına olur. Çünkü onun namına niyet etmiştir. İmam Şafii, İmam Ahmed, İshak ve Evzai bu haccın gönderen namına değil giden için mün’akid olduğunu söylemişlerdir. Bu hadis onların aleyhine delildir.
5- Şafiilerden bazıları haccın tavaf, sa’y, Arafat’ta vakfe ve tıraş olma gibi erkânında da ayrı ayrı niyet şart olduğuna bu hadisle istidlal etmişlerdir. Hâlbuki ihrama niyet bütün bu nev’ilere şamil olduğu için ayrı niyete hacet yoktur. Nitekim namaz rükunlarında da hal böyledir. Bir rükundan diğerine geçerken ayrıca niyete hacet yoktur. Namaza başlarken yapılan niyet hepsi için kâfidir.
6- Delinin ibadeti sahih değildir. Çünkü deli niyete ehil değildir.
7- Hatip hutbesi esnasında bazı hadisler okuyabilir. Nitekim Hülefa-i Raşidin okumuşlardır.5
8. İbadetlerde ve diğer amellerde niyet meşru kılınmıştır. Binaenaleyh namazda ve oruçta niyet nasıl aranırsa, abdestte, gusülde, talakta ve itikatta da öylece aranır. Bu meselede icma varsa da niyetin hükmü üzerinde ihtilaf edilmiştir. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre bütün amellerde niyet farzdır bu amelin namaz gibi başlı başına bir ibadet olmasıyla, abdest ve gusül gibi ibadetlere vesile olan ameller olması arasında da bir fark yoktur. Hanefî ulemasına göre niyet namaz, oruç gibi başlı başına bir ibadet olan amellerde farz ise de abdest ve gusül gibi ibadete vesile olan ameller için farz değil, sünnettir.
9. Bir amelin hükmünü bilmeden ona başlamak caiz değildir. Çünkü bu hadis niyet olmadan yapılan bir amelin sahih olmadığını ifade etmektedir: Bir amelin hükmünü bilmeden ona niyet etmekse mümkün değildir.
10. Gafil olan bir kimse mükellef değildir. Çünkü niyet, yapılması kastedilen işi bilmeyi gerektirir; gafil olan bir kişinin ise zaten kasdı olamaz.
11. İmam Malik bu hadisi delil getirerek Ramazanın başında Ramazan orucu için yapılacak bir niyetin bütün bir Ramazan boyunca tutulacak oruçlar için yeterli olacağını söylemiştir. İmam Ahmed’in de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Hanefî ulemasıyla imam Şafii’ye ve İmam Ahmed’den gelen bir rivayete göre ise Ramazan’ın her gününün orucu için ayrı niyet gerekir.
------------------------------
1 - Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat, IX, 118.
2 - Nevevî, Şerhü'l-Müslim, XIII, 54.
3 - Aynı, Umdetu'1-Kâri, I, 28.
4 - Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat, IX, 118. Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/394-395.
5 - Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat, IX, 118.
6- Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/396-398

الحديث الثاني
"مجىء جبريل ليعلم المسلمين أمر دينهم"

عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: " بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ذَاتَ يَوْمٍ، إذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ، شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعْرِ، لَا يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ، وَلَا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ. حَتَّى جَلَسَ إلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إلَى رُكْبَتَيْهِ، وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخْذَيْهِ، وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنِي عَنْ الْإِسْلَامِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إنْ اسْتَطَعْت إلَيْهِ سَبِيلًا. قَالَ: صَدَقْت . فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ وَيُصَدِّقُهُ! قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ الْإِيمَانِ. قَالَ: أَنْ تُؤْمِنَ بِاَللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ. قَالَ: صَدَقْت. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ الْإِحْسَانِ. قَالَ: أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّك تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاك. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ السَّاعَةِ. قَالَ: مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنْ السَّائِلِ. قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَمَارَاتِهَا؟ قَالَ: أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا، وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ. ثُمَّ انْطَلَقَ، فَلَبِثْنَا مَلِيًّا، ثُمَّ قَالَ: يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنْ السَّائِلُ؟. قَلَتْ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ ". رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:8] .

CEBRAİL’İN MÜSLÜMANLARA DİNİNİ ÖĞRETMEK İÇİN GELMESİ
2- Ömer İbni Hattab (Radıyallahü anh) rivayet etti. Dedi ki:
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında bulun-duğumuz bir sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’ın yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
“Ya Muhammed! Bana İslamın ne olduğunu haber ver.” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“İslam: Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmen; namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyti hacc etmendir.” buyurdu. O zat:
“Doğru söyledin.” dedi. Ömer (Radıyallahü anh) dedi ki:
“Biz buna hayret ettik. Hem soruyor hem de tasdik ediyordu.”
“Bana imandan haber ver!” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Allah'a, Allah'ın Meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu.
O zât (yine):
“Doğru söyledin.” dedi. (Bu sefer):
“Bana ihsandan haber ver!” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Allah'a Onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen Onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” buyurdu.
O zât: “Bana kıyametten haber ver.” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir.” buyurdular.
“O halde bana onun alâmetlerinden bari haber ver!” dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Cariyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.” buyurdu.
Bundan sonra o zât gitti. Ben hayli bir müddet (bekledim) durdum. Nihayet Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana:
“Ya Ömer! O sual soran zatın kim olduğunu biliyor musun?” dedi. .
“Allah ve Resulü bilir.” dedim.
“Gerçekten o Cibril'di. Size dininizi öğretmeğe gelmiş.” buyurdular.

Müslim: 8

Hadisi Şerifin İzahı
Nevevî: “et-Tenbih” adlı eserde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna gelen zat için:
“Talebenin hocası karşısında oturduğu gibi oturdu,” denilmesine bakarak zamiri gelen zata vermiştir: Zira edep terbiye bunu iktiza eder. Lakin Süleyman’ın rivayetine göre Cibril, kim olduğunu mübalağalı bir şekilde gizlemek ve oradakilere kendisinin yüzde yüz kaba saba bir çöl arabı olduğu zannını vermek için bunu bililtizam yapmıştır. Zaten cemaatin üzerlerinden adımlayarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına varması da bundandır...”
Cibri1'in “Ya Muhammed!” diye hitap etmesi de kendisini kaba göstererek bildirmemek içindir.
Bu hadisi az çok lafız değişiklikleriyle muhtelif ravilerden bütün “Kütübi Sitte” sahipleri yani, Buhari Müslim, Ebu Davud' Tiremizi, Nesai ve İbni Mace tahriç ettikleri gibi, Ebu Avane imam Ahmed b. Hanbel, Bezzar Taberani ve İbni Hüzeyme gibi nice hadis imamları da rivayet ve tahriç etmişlerdir.
Rivayetlerin mecmuundan da anlaşılıyor ki Cibril (Aleyhi’s-Selam) o gün kendisini tanıtmak istememiştir. Hatta Süleyman-ı Teymi’nin rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Cibrî1’i oradan ayrılmadan tanıyamadığım ve o ana kadar onu hiç bir zaman bu kadar yadırgamadığım yeminle beyan etmiştir.
Hadisi şerifteki namaz, zekât, oruç ve hacdan murad mezkûr ibadetlerin farz olanlarıdır. Nitekim Müslim’in bir rivayetinde farz namaz diye tasrih edilmiştir. Nafile ibadetler de İslami birer vazife iseler de İslam’ın şartlarından değildirler.
“İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanmandır.”
Bahsimizin başında uzun uzadıya izaha çalıştığımız iman, bir tanesini bile istisna etmeden birçok şeylerin mecmuuna inanmakla tahakkuk ettiğinden kolaylık olmak üzere hadisin bu cümlesinde inanılması gereken şeyler nevi itibariyle hulasa edilmiştir. Lisanımızda (Sıfat-ı iman) namıyla şöhret bulan bu altı nev'i şunlardır:
1- Allah Teâlâ’ya iman farzdır. Bu iman A11âh'm varlığını ve hakkında gerek vacip, gerek mümteni, yani; imkânsız, gerekse caiz olan bütün sıfatları bilerek tasdik etmekle hâsıl olur. Allah Teâ1â’nın sıfatları on dörttür. Kelâm ulemasından bazıları bu sıfatları;
1 - Selbiyle ve
2- Sübutiyye olmak üzere ikiye ayırırlar. Sıfat-ı selbiyye; altıdır:
1- Vücud,
2- Kıdem,
3- Baka,
4 - Muhalefettün li’l-Havadis,
5- Kıyam Bizatihi,
6- Vahdaniyet.
Vücut: Allah’ın varlığı,
Kıdem: Ezeli olması yani varlığının evveli olmaması;
Baka: Ebedi olması yani varlığının sonu bulunmaması;
Muhalefettün li’l-Havâdis: Allah’ın mevcudattan hiçbir şeye benzememesi;
Kıyam Bizatihi: Varlığının kendisinden olması;
Vahdaniyet: Allah’ın bir olmasıdır. Sıfat-ı Sübutiyye sekizdir:
1-.Hayat;
2- İlim,
3- İrade;
4- Kudret,
5- Semi
6- Basar
7- Kelam,
8- Tekvin.
Hayat: Allah Teâlâ’nın diri olması;
İlim: Bilmesi;
İrade: Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi;
Kudret: Muktedir olması; Semi’: İşitmesi; Basar: Görmesi,
Kelâm: Ses ve harfe muhtaç olmadan konuşması;
Tekvin: Var etme, yok etme, yaşatma ve öldürme gibi fiillerin baş¬langıcı olan bir sıfattır.
2- Meleklere iman farzdır. Bu, Allah’ın melek denilen nurdan yaratılmış ve istediği şekle girebilen bir takım masum kulları olduğu¬na inanmaktır. Melekler pek çoktur; sayılarını ancak Allah bilir. Bunlar ikametgâhları itibariyle Yer melekleri, Gök melekleri ve Arş melekleri gibi kısımlara ayrıldıkları gibi gördükleri vazifeler 'itibariyle de Müdebbirat ve Hafaza gibi muhtelif kısımlara ayrılırlar. Cibril (Cebrail) Mikail, Azrail ve İsrafil gibi isimleri malum olanlara adıyla şanıyla; isimleri bilinmeyenlere icmalen iman etmek lazımdır. Melekler yemez; içmez, evlenmez ve ölmezler. Onlarda erkeklik dişilik yoktur. En büyük işleri yapmaya ve en kısa bir zamanda en uzak mesafelere gitmeye muktedirlerdir.
Bazı cihetlerden az çok meleklere benzeyen diğer bir takım görünmez mahluklar vardır ki bunlara (cin)ler derler. Cinler saf ateş alevinden yaratılmışlardır. Melekler gibi onlar da ağır işleri yapabilir ve istedikleri şekillere girebilirler. Yalnız bunlar melekler gibi masum değil, insanlar gibi mükellef olup bir kısmı mümin bir takımı kâfirdirler. Daima yerde yaşar ve insanlar gibi yer içer ürer ve ölürler.
3- Kitaplara iman farzdır: Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberlerinden bazılarına birçok hakayık ve ahkâmı bildiren bir takım ibare ve lafızlar indirmiştir ki; bunlara kitap denir. Büyük kitaplar dörttür. Bunlardan Tevrat Hz. Musa (Aleyhi’s-Selam)’a, Zebur Hz. Davud (Aleyhi’s-Selam)’a, İncil Hz. İsa (Aleyhi’s-Selam)’a Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e indirilmiştir. Mezkûr dört kitaptan başka muhtelif peygamberlere 100 adet suhuf indirilmiştir. İşte bu kitapların Allah tarafından indirilmiş birer hak kitap olduğuna inanmak her mümine farzdır. Ancak Kur’an-ı Kerim inmekle her birinin hükmü kalkmıştır. Zaten Kur’an-ı Kerim’den evvelki kitapların bu gün asılları bile kalmamıştır. Bu gün gerek Musevilerin gerekse Hristiyanların ellerindeki Tevrat ve İncil’ler birer tarih mecmuası durumundadırlar.
4- peygamberlere iman farzdır. Yani Allah Teâ1â Haz¬retleri kullarına doğru yolu göstermek için bir takım mümtaz zevata pey¬gamberlik vermiş; onları kullarına dini, ahkâmı götürmek için elçi olarak göndermiş ve peygamber olduklarını kavimlerine ispat için de kendilerine mucizeler ihsan etmiştir. Peygamberlerin bir kısmına ayrıca kitap ve şeriat verilmiştir. Bunlara “Rusulü Kiram” yahut “Mürselin” derler. Bir kısmı da başka bir peygamberin şeriatıyla amel ve onun hükümlerini insanlara bildirmeye memur olmuşlardır. Peygamberlerin sayısını ancak Allah bilir. Hepsinin evveli Hz. Âdem; sonu da Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dir. İkisinin arasında birçok peygamberler geçmiştir. Bir kısmının ismi Kur'an-ı Kerim’de beyan buyurulmuştur. Cümlesini tasdik ederek haklarında hürmet ve muhabbet göstermek Müslümanlara farzdır.
5- Ahiret gününe iman farzdır. Ahiret günü haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Kıyametin kopması, surun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitapların verilmesi, mizanın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, havz-ı kevser, şefaat, sırat, Cennet ve Cehennem, ahiret gününün müştemilâtından olduğundan bunlara inanmak farz olduğu gibi ahiret gününden önceki kabir ahvali, berzah âlemi ve kıyamet alametleri de sahih naslarla sabit olduğundan cümlesine inanmak farzdır. Hâsılı Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği her şeyi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Sahih hadisleriyle sabit olan her be¬yanı tasdik etmek lazımdır.
6- Kadere iman farzdır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Birde Kadere inanmandır.” diyerek, kadere imanı hassaten zikretmesi, bu babda ümmetinin ihtilafa düşeceğini bildiğine delâlet eder.
Ashabı Kiramın gelen zata şaşmaları, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e hem sorup hem tasdik ettiği içindi. Çünkü cahil bir kimsenin sorması böyle olamazdı. Bu zatın konuşması adeta soruyu bilenlerin konuşmasına benziyordu. Hâlbuki o zaman bu suali Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den başka bilecek yoktu.
“ihsan, Allah’a, sanki onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir.”
İhsan: if’al babından ahsene fiilinin mastarıdır. Aslı hüsündür. Hüsün, Kubhun zıddıdır. Yani Kubuh çirkinlik, hüsün de güzellik manasındadır. İhsan harfi cerli ve harfi cersiz olmak üzere iki türlü müteaddi olur. Burada harfi cersiz kullanılmıştır ve güzel ibadet etmek, Allah’ın hakkına riayet, onu murakabe manasına gelmiştir. İmam Nevevî bu cümlenin Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsus olan “Cevamiu’l-Kelim” yani içinde pek çok kelimelerin manasını toplayan az sözlü, çok manalı hadislerden biri olduğunu söylüyor ve sözüne şöyle devam ediyor:
“Çünkü bilfarz bizden birimiz Rabbi Teâlâ Hazretlerini, göre göre ibadet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar hudû’, huşu göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibadeti en iyi şekilde tamamlamak için halinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden hiç birini terk etmemeğe çalışır. İşte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Bütün ibadet hallerinde Allah'a onu görerek yaptığın ibadet gibi ibadet eyle!” diyor.
Zira Allah’ı görerek o şekilde ibadeti tamamlamak ancak Allah’ın gör-düğünü bildiği içindi. Bu sebeple kul, o halde kusur etmeğe cesaret gös-teremiyordu. Ayni mana Allah’ı görememe halinde de mevcuttur. Binaenaleyh muktezasınca amel etmek lazım gelir. Hâsılı bu sözden maksat, İbadette samimi olmaya ve kulu huşu’, hudû’ vesaireyi ifa hususunda Rabb Teâlâ hazretlerini murakabe etmeye teşviktir. Filvaki ehli hakikat olanlar suleha ile düşüp kalkmayı mendup görmüşlerdir; ta ki bu hal onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine her hangi bir noksanlık gelmesine mani olsun. Suleha ile düşüp kalkanın hali böyle olursa gizlisinde aşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarını gören kim. senin halin ne olur!”
Hadis-i Şerif murakabe ve müşahede makamlarına şamildir. Ve:
“Sen Onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” cümlesi müşahede makamından murakabeye iniştir. Ulema ibadetlerde üç makam olduğunu söylerler.
Birinci makam: Teklif sakıt olacak surette erkân ve şeraite riayetle ibadeti ifa makamıdır.
İkincisi; Bu şartlarla birlikte Allah’ın gördüğünü murakabe makamı.
Üçüncüsü: Ayni şartlarla birlikte Allah’ı görüyormuş gibi ifa makamıdır. Bu makam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in makamıdır. Bunların üçü de ihsan ise de ibadetlerin sıhhati için şart olan ihsan birinci-sidir. Diğer ikisi havassın sıfatıdırlar.
Kadı İyaz dahi şunları söylemiştir:
Bu hadis, zahiri ve bâtını bütün ibadet vazifelerini, iman akidelerini, azanın amellerini kalplerin ihlasını ve amellerden doğacak afetlerden korunma yollarını şerh ve izaha şamildir. Hatta şer’i ilimlerin hepsi bu hadise râci' ve ondan mülhemdir.
“O halde bana saatten haber ver.”
Saat: Muayyen olmayan bir miktar zamanıdır. Şeriat ulemasına gö¬re kıyamet günüdür. Riyaziyecilere göre de gece ile gündüzün yirmi dörtde biridir.
“Sorulan sorandan daha âlim değildir...” cümlesi, âlim ve müftü gibi zevatın, bilmedikleri suale “Bilmiyorum” diye cevap vermeleri gerektiğine; bu türlü cevap onları küçültmeyeceğine, bilakis böyle bir cevapla kendilerinin çok âlim ve ehli takva olduklarına istidlal edileceğine delildir.
“Cariyenin kendi sahibesini doğurmasıdır.” cümlesi: üç şekilde rivayet olunmuştur. İkinci rivayete göre mana;
“Cariyenin, erkek olan sahibini doğurması” üçüncü rivayete göre ise: “Cariyenin kendi kocasını doğurması” demek olur.
Çünkü Rab: Sahip ve efendi; rabbe sahibe ve hanımefendi, ba’l da sahip, malik ve koca manalarına gelir.
Ulemadan bazılarına göre hadisin bir rivayetindeki «ba’l» tabiri koca manasındadır. Bu takdirde cümleden murad:
“Cariyenin kendi kocasını doğurması” olur ki, cariyelerin çok satılması manasına dâhil olur. Yani anne satıla satıla bir gün oğlu annesiyle evlenir de haberi bile olmaz.
-Bir de “yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.”
İşte hadisi şerifte beyan buyrulan kıyamet alametlerinin ikincisi budur. Yani bedeviler ve fakirler zengin olarak, apartmanlar yaptırmakta birbirleriyle yarış edeceklerdir. Bazıları bu iki cümleden İslamiyet’in yayılacağına işaret görmektedirler.
Ebu Davud ile Tirmizi’nin rivayetine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’e : “Ya Ömer bu soranın kim olduğunu biliyor musun? 'diye sorması hâdisenin üzerinden üç gün geçtikten sonradır. Zahirine bakılırsa bu riva¬yetle Ebu Hüreyre rivayeti arasında muhalefet olduğu göze çarpı¬yor. Çünkü Ebu Hüreyre rivayetinde bu hadisin nihâyetinde;
“Sonra o zat dönüp gitti. Arkasından Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Şu adamı bana getirin” dedi.
Ashap ona getirmeğe gittiler; fakat hiç bir şey göremediler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“O Cibril’di; buyurdu” deniliyor.
“O Cibril’di; size dininizi öğretmeğe gelmiş.” cümlesi iman ile İslam ve ihsanın hepsine din denilebileceğine delildir.
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler:
Bu hadis İslam’ın aslıdır. Ulema ondan birçok hükümler çıkarmışlardır ki bazıları şunlardır:
1- İslam: Allah’tan. Başka ilah olmadığına, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in onun Resulü olduğuna şehadet getirmek, beş vakit namazı kılmak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak, malî kudreti olursa hacc etmektir.
2- İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere inanmaktır.
3- İmanla İslam’ın başka başka şeyler olduğunu söyleyenler bu hadisle istidlal etmişlerdir.
4- İhsan: Allah’a, onu görür gibi ibadet etmektir.
5- Yukarıda zikredilen şeylere iman etmek farzdır.
6- İslam’ın tarifinde zikri geçen erkânın mertebeleri pek büyüktür,
7- Ramazan ayına sadece Ramazan denilebilir.
8- İhlâs ve murakabenin mevkileri pek büyüktür.
9- İnsanın bilmediği bir şey için bilmiyorum demesi ilimdir. Bu onun kıymetini düşürmez; bilakis ilim ve takvasına delildir.
10- Melekler diledikleri şekillere girebilirler. Cibril (Aleyhi’s-Selam] ekseriya Dihye’tül-Kelbi (Radıyallahü anh) suretinde görünürdü. Kendi suretinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yalnız iki defa görünmüştür.
11- Bu hadise “Ümmü-sünne” yani sünnetin esası denilebilir.
12- Allah Teâlâ’yı dünya gözü ile gören olmamıştır. Sahih rivayete göre Hz. İmran b. Husayn (Radıyallahü anh) meleklerin seslerini işitirmiş.
Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in görmesi dünyada değil Melekût âleminde vaki olmuştur.
13- Hz. Cibril’in kıyameti sorması, dinleyenleri sormaktan menetmek içindir.
14- Güzel bir şeyi sormaya ilim ve talim denilebilir.
15- Bir âlimin yanında bulunanlar, kendilerine lazım olan bir meseleyi ona sormazlarsa başka birisinin sorması gerekir. Böylelikle sevapta müşterek olurlar.
16- Sual soranın nezaketli, âlimin de sorana karşı lütufkâr davranması gerekir.1
--------------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث الثالث
"بني الإسلام على خمس"

عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: " بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:8]، وَمُسْلِمٌ [رقم:16].

İSLAM BEŞ TEMEL ESAS ÜZEREDİR
3- Ebu Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni Hattab (Radıyallahü anhüma)’dan rivayet edildiğine göre, Resulüllah (Sallallahü aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
“İslam beş temel esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (Sallallahü aleyhi ve Sellem) Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmek, Namazı dosdoğru kılmak” zekâtı vermek, beytullah’ı (kebeyi) hacc etmek ve ramazan orucu tutmaktır.

Buhari: 8, Müslim: 16

Hadisi Şerifin İzahı
Temel başka onun üzerine bina edilen şey başka olduğuna göre eğer bu hadisteki İslam’dan murat yukarıdaki Cibril hadisinde zikri geçen şeyler ise mana:
“İslam beş şeyden kurulmuştur.” takdirindedir.
Çünkü İslam bu beş şeyin kendisidir. Yok, İslam kelimesiyle daha umumi bir mana yani din kastedilmişse o zaman bu kelime istiare olur. Yani din, beş rüknüyle birlikte, beş direk üzerine kurulan çadırla temsil edilmiş demektir. Zira bu beş şey dinin temelidir. Aynı zamanda bu beş şeyin farz-ı ayın olduklarıdır. Binaenaleyh bunlardan hiç biri, bazı kimselerin eda etmesiyle diğerlerinden sakıt olmaz.
Salât: lügatte dua etmek, bir şeyi yumuşatıp doğrultmak ve ateşe sokmak veya yaslamak manalarına gelir.
Şeriatta: Erkân-ı malume ve ef'ali mahsusadır ki, bu erkân ve fiillerin içinde salâtın bütün lügat manaları mevcuttur.
Zekât: lügatte temizlik, büyüyüp gelişme, lâyık olma ve bolluk içinde yaşama manalarına gelir.
Şeriatta: Üzerinden sene geçen nisap miktarı malın bir cüzünü Hâşimî olmayan bir fakire vermektir. Zekâtta da kelimenin lügat manaları mevcuttur.
Hac: lügatte, kastetmek manasındadır. Şer'an: İbadet için Mekke’yi kastetmek olup: Vakti-i mahsusta mekân-ı mahsusu kast-i mah¬sustur diye tarif edilir.
Savm: lügatte yemekten kesilmek, yememek, susmak, rüzgârın sa-kinleşmesi gibi birçok manalara gelir.
Şeriatta: Niyetli olmak şartıyla gündüzün yiyip içmekten ve cima etmekten kendini tutmaktır.
Salâtın ikamesi: namazı bütün erkân ve şartlarına riayet ederek kıl¬maktan kinayedir.
Haccın sebebi Beyt yani Kâbe’dir. Bundan dolayıdır ki sebebi te¬kerrür etmediği için hac da tekerrür etmeyip bir kişiye ömründe bir de¬fa farz olur. Orucun sebebi aydır. Ayı görmek her yıl tekerrür ettiği için oruç da her sene tekrarlanır.
Bu hadislerin zahirlerine bakılırsa beş şeyden birini terk eden kim¬senin Müslüman olamayacağı anlaşılırsa da hakikatte bunlardan birini terk edenin dinden çıkmadığına icma-ı ümmet vardır. Vakıa imam Şafii ile imam Ahmed b. Hanbel’e göre namazım kılmayan kimse öldürülürse de bu ceza küfür ettiği için değil bir hadd-i şer’i olmak üzere verilir. İmam Ahmed’le bazı Malikilerden bir rivayete göre namazını kılmayan kimse küfrettiği için öldürülür; fakat bu rivayet icmaı bozacak mahiyette değildir.
“Bir kimse kasten bir namaz terk ederse muhakkak kâfir olur.” hadis-i şerifi zecir ve tehdide hamlolunmuştur.
Yahut: namazı terk etmeyi helâl itikat ederse, diye tevil olunmuştur. Buradaki küfürden, küfran-ı nimet manası kastedilmiş de olabilir.
Burada bazı sualler hatıra gelebilir şöyle ki;
1- Bu hadislerde beş şeyin dinin temeli olarak gösterilmesinin veçhi nedir?
Cevap: Çünkü ibadet ya sözlü yahut sözsüz olur. Sözle edilen ibadet Kelime-i şehadettir, sözsüz ibadet de ya terk ya fiille olur. Terk suretiyle edilen ibadet oruçtur. Zira oruç yeyip içmeyi ve cimayı terk etmekle tahakkuk eder. Fiili ibadetler de ya bedenle yapılır yahut mal ile veya her ikisiyle eda edilir. Bedenle yapılan ibadet namazdır. Mal vermek suretiyle yapılan zekât, her ikisiyle eda edilen de hacdır.
2- Bu hadislerde peygamberlerle melekler ve diğer inanılması icap eden şeyler neden zikredilmemiştir? Hâlbuki bunlar Cibril hadisinde zikredilmişlerdir.
Cevap: Çünkü şehadetten murad: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i ve onun getirdiği her şeyi tasdik ve kabuldür. Bittabi bu, itikad edilmesi gereken her şeye şamildir. Hadis-i şerif dinin erkânını bildiren pek büyük bir esastır.
-----------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث الرابع
"إن أحدكم يجمع في بطن أمه"
عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم -وَهُوَ الصَّادِقُ الْمَصْدُوقُ-: "إنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا نُطْفَةً، ثُمَّ يَكُونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يَكُونُ مُضْغَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يُرْسَلُ إلَيْهِ الْمَلَكُ فَيَنْفُخُ فِيهِ الرُّوحَ، وَيُؤْمَرُ بِأَرْبَعِ كَلِمَاتٍ: بِكَتْبِ رِزْقِهِ، وَأَجَلِهِ، وَعَمَلِهِ، وَشَقِيٍّ أَمْ سَعِيدٍ؛ فَوَاَللَّهِ الَّذِي لَا إلَهَ غَيْرُهُ إنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إلَّا ذِرَاعٌ فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ فَيَدْخُلُهَا. وَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إلَّا ذِرَاعٌ فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَيَدْخُلُهَا".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:3208]، وَمُسْلِمٌ [رقم:2643].

İNSANIN ANA KARNINDA YARATILMASI KEYFİYETİ
4- Ebu Abdurrahman Abdullah ibni Mesut (Radıyallahü anh) den:
Bize Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) – Ki sadık ve masduk’dur – şöyle buyurdular:
“Şüphesiz sizden birinizin teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddet de bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddet de orada bir et parçası hâline gelir. Sonra melek gönderilir ve kendisine ruh üfürülür. Meleğe dört kelime emr olunur: Rızkını, ecelini, amelini ve şaki yahut said olacağını yazması Kendinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki: Sizden biriniz cennetliklerin yaptığını yapar, hatta cennetle kendisi arasında bir arşından başka mesafe kalmaz, fakat kitap onu geçmiş bulunur da, cehennemliklerin yaptığını yapar ve cehenneme girer. Ve yine muhakkak ki, sizden biriniz cehennemliklerin yaptığını yapar, hatta cehennemle kendisi arasında bir arşından fazla mesafe kalmaz. Fakat kitap onu geçmiş olur da, cennetliklerin yaptığını yapar ve cennete girer.”

Buhari: 3208, Müslim: 2643, Ebu Davud 4708, Tirmizi 2137, İbni Mace 76

Hadisi Şerifin İzahı
Hadisin zahiri gösteriyor ki, insan anne karnında üç devre kırkar gün kaldıktan sonra Allah ona ruh üfürmek için bir melek gönderir. Bu devrelerin toplamı dört ay eder. Dört aydan sonra anne karnındaki ce¬nine melek tarafından ruh üfürülür. Doğduğu zaman yiyip içeceği rızkı, eceli, ameli, şaki mi, yoksa saîd mi olacağı yazılır. İşte mukadderat deni¬len şeyler bunlardır. Saîd; İman saadetine eren bahtiyar kişidir. Şaki ise; Aksine İman saadetini tatmayan bedbaht kimsedir.
İnsanoğlunun yaratılış safhaları Kur’an-ı Kerim’in Müminun suresinde daha genişçe anlatılarak mealen şöyle beyan buyuruluyor:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
“And olsun ki biz, insanı (Âdem'i) çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini muhkem ve sağlam bir yerde (rahimde) az bir su yaptık. Daha sonra o suyu kan pıhtısı haline getirdik. Bun¬dan sonra da kan pıhtısını bir parça et durumuna koyduk. Bunun sonunda et parçasını insan iskeleti haline soktuk. Bunun ardından da kemiklere et giydirdik. Daha sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bu sebeple bak, şekillendirenlerin en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir.”1
Nevevî diyor ki: “Bu hadisin zahirine göre Meleğin gönderilmesi nutfe üzerinde 120 gün geçtikten sonra vuku bulur. Bunu izleyen rivayetlere göre Nutfe üzerinde 40 - 45 gün geçince Melek gönderilir. Enes {Radıyallahü anh)’in rivayetinden de Nutfenin rahme girmesini takiben Meleğin, görevine başladığı anlaşılıyor. Rivayetler arasında görülen zahirî farkın bertaraf olduğunu söyleyen âlimler durumu şöyle belirtmişler: Melek, nutfenin halini ve uğradığı değişiklikleri izler ve “Ya Rabbi! Bu bir Nütfedir, (daha sonra) bu bir Alaka (= kan pıhtısı)dır, sonra da bu bir mudğa (bir çiğnem et) dır”, der ve Allah’ın emri ile Nutfenin uğradığı değişiklikleri bir bir söyler. Nutfe, Alaka’ya dönüşünce Melek, onun bir cenin olduğunu anlar ve ceninin bundan sonraki safhalarında da zamanı geldikçe tasarruflarını sürdürür.2
Bu hadisin ortaya koyduğu gerçek, günümüzün gelişmiş tıbbının deneylerle ortaya çıkardığı gerçekle uyum içindedir. Anne rahmine düşen bir çocuk, kırkar günlük üç devreden sonra tam olarak teşekkül eder ve ilk canlılık belirtisi bu sürenin sonunda görülür. İlk kırk günlük süre, orada mayalanma ve şekillenmeye müsait hale gelme dönemidir. İşte bu dönem nutfe diye adlandırılmaktadır ki, meni demektir. Meni ise az su anlamına gelir. Nutfe denilmesinin bir başka sebebi de, bu maddenin akıcı ve yapışkan olmasındandır. Anne rahmindeki ikinci kırk günlük süre ise, nutfenin bir pıhtı haline dönüşme dönemidir. Alak kelimesi kan pıhtısı anlamına gelirse de, burada kastedilen anlam döllenmiş yumurta yani embriyodur. Çünkü embriyo canlı olup, gelişmeyi bünyesinde barındırır. Kan pıhtısı tabiri, cansızlığa delalet eder. Böyle bir anlam ise buraya uygun düşmemektedir. İkinci kırk günlük süre bu şekilde geçer ve oluşumunu tamamlar. Üçüncü kırk günlük süre, anne rahmine düşen canlının bir et parçası haline dönüşme ve bu şekilde gelişme dönemidir.3
Nutfe üzerinde 120 gün geçtikten sonra Meleğin gönderilip cenin hakkında ilmi ezelî’de mevcut 4 hususun yazılması emri verildiği bu hadisten anlaşılıyor. Ceninin dünyaya geldikten sonra yapacağı her türlü iş, elde edeceği rızk, dünyada yaşayacağı süre ve ha¬yatının sonunda saadet veya şekavet üzerine öleceği Allah katında malum olduğu gibi görevli meleğe de O’nun tarafından bildirildiği belirtiliyor. Diğer taraftan insanın Cennetlik veya Cehennemlik olu¬şun da hayatın son safhasının daha önemli olduğuna işaret ediliyor. Bu nedenle, salih kişi, itaat ve takvası ile mağrur olmamalı, kendisini güvence içinde görmemeli, fasık adam da Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyip; bir an önce Tevbe etmeli ve ölümün her an gele¬bildiğini unutmamalıdır.4
Herkesin yazısı boynunda asılıdır; fakat bunu ne insanın kendisi ne de başkası bilme ve görme imkânına sahip değildir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
وَكُلَّ إِنسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنشُورًا اقْرَأْ كَتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا
“Her insanın amelini boynuna doladık. Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız: Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter, deriz”5
İnsanın boynunda asılı olan bu kitap, bir nevi onun zimmetinde olan eşya gibidir. Çünkü onda yazılı olanlar, kişinin hayatı boyunca yaptıklarıdır.
Burada çok kere yanlış anlaşılan bir konuyu kısaca açıklamamız gerekir. Yukarıda anlatılanlar, halk arasında kader veya alın yazısı olarak bilinip adlandırılan hususlardır. Bu adlandırma doğrudur; yanlış olan, kendisini başına gelenlere mahkûm hissetmesi, azim ve gayreti, çalışıp çabalamayı terk etme hissine kapılmasıdır. Oysa kişinin başına ne geleceğini, akıbetinin nasıl olacağını Allah’tan başka kimse bilemez. Kişi, Allah kendisi hakkında öyle yazdığı için bu şekilde hareket ediyor değildir. Bu anlayışın aksine, kişinin nasıl hareket edeceğini Cenabı Hak ilmi ezelisi, (sonsuz olan ilmi) ile bildiği için öyle yazmıştır. Böyle olmasaydı, kişinin iradesi olmaz, neticede yaptıklarından da sorumlu tutulmazdı. Hâlbuki insan, her yaptığından sorumludur. Sadece aklı ve idraki olmayanlar sorumlu değildir. O halde kader, akıl ve irade sahibi insanın, üzerine düşen görevleri eksiksiz yerine getirmesinden sonra ortaya çıkan neticeye rıza göstermesi, vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde olması ve isyan etmemesidir.6
Hadisin son kısmında geçen “Bir kulaç mesafe” den maksat Cennet veya Cehennemin kapısı durumunda olan ölüme yaklaşmaktır. Hayatını Cennetliklerin işlediği hayırlı işlerle sürdürüp son anların¬da Cehennemlik işlere dalmak halinin az bile olsa bazı insanlarda görülebildiği bu hadiste bildiriliyor. Ama çok insanların bu durumda olduğu kaydedilmemiştir. Esasen Allah’ın lütuf ve inayetiyledir ki insanların hayır yolundan şer yoluna sapmalarına az rastlanır. Ve bunun aksine fena yoldan iyi yola yönelenler çok olur.
Ömrünün sonunda fenalıkları işleme yüzünden Cehennemlik olduğu bildirilenlerden murad, kâfirler ve günahkâr müminlerdir. Ancak iman üzerinde ölenler bilâhare Cehennemden çıkacaklar. Kâfirler ise; nasslarla sabit olduğu gibi ebedi olarak Cehennemde kalacaklardır.
Bu hadiste, Kader’in varlığı, (Nasuh) tevbenin geçmiş günahları yıktığı, kişi hayır ve şerden hangi hal üzerinde ölürse o hale göre hakkında hüküm verildiği açıkça belirtilmiştir. Ancak küfürden başka günah işleyenlerden tevbe etmeden bu hal üzerinde ölenlerin durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır. Biz insanlarca meçhuldür.7
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Kaza ve kadere iman etmek, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak farzdır.
2. İlk bakışta anlaşılması mümkün olmayan doğru haberleri reddetmek caiz değildir.
3. Çocuğun anne karnında bir gelişim safhası vardır. Bu safhaların bilinmesi gerekir. Çünkü anne karnındaki çocuğun da hakları vardır.
4. İyi işler işlemeye özen göstermeli ve bunları sürekli hale getirmeliyiz. Buna karşılık, kötü ve çirkin işlerden de uzak durmalıyız.
5. Hiç kimse sadece işlediği iyi amellere güvenmemeli, yaptığı kötülükler sebebiyle de Allah'tan ümit kesmemelidir.
6. İnsanlar hakkında cennetlik ve cehennemlik gibi kesin hükümler vermekten kaçınmak gerekir.
7. Kişinin dünyadaki son haline göre hakkında mü'min veya kâfir muamelesi yapılır.8
----------------------------
1- Müminun (23), 12-14
2- Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/127-130
3- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları Yaşar Kandemir Hadis no: 397
4- Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/127-130
5- İsra süresi (17), 13-14
6- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları Yaşar Kandemir Hadis no: 397
7- Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/127-130
8- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları Yaşar Kandemir Hadis no: 397

الحديث الخامس
" من أحدث في أمرنا هذا ما ليس منه فهو رد"

عَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أُمِّ عَبْدِ اللَّهِ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا، قَالَتْ: قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ رَدٌّ". رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:2697]، وَمُسْلِمٌ [رقم:1718].
وَفِي رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ:"مَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ" .

DİNİMİZDE OLMAYAN ŞEYİ İCAT ETMEK REDDOLUNMUŞTUR
5- Müminlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe radıyallahu anhâ’dan;
Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Her kim bizim şu dinimizde ondan olmayan bir şey icat ederse o (icat) merduddur.”
Müslim’in bir başka rivayetinde ise:
“Her kim bizim dinimizde olmayan bir amel islerse o merduddur.” buyurmuşlardır.

Buhari: 2697, Müslim: 1718, İbni Mace 14

Hadisi Şerifin İzahı
Bu hadis, İslâm’ın en önemli temellerinden birini teşkil eder. Kitap ve Sünnet esasına dayanmayan her şey merdud, yani kabul edilemez niteliktedir. Böyle bir şey dinden sayılmaz ve batıl olarak adlandırılır.
Hadisin başlığa uygunluğu, başlığın hadisin manasında dâhil bulunması yönündendir. Yani mesela; bir haksızlık üzerine anlaşma yapan, dinde olmayan bir şey yapmıştır; onun için bu haksızlık ve zulüm anlaşması reddedilecektir (Aynî).
Bu hadis, İslam’ın asıllarından ve temellerinden sayılmıştır. Çünkü bunun manası, her kim dinde aslına şahit olunmayan bir şey icad ederse, ona dönülmez demektir. Nevevî: Bu hadis, ezberlenmesine ve münker işleri iptalde ve bununla delil getirmeyi yaygınlaştırmada kullanılmasına ehemmiyet verilmesi gereken hadislerdendir, demiştir. (Fethu’l-Bari)1
Hadisi şerif İslâm’ın büyük kaidelerinden biridir. Kaide şudur: Kitap ve sünnette bulunmayan ve Müslümanların örfüne uymayan her şey merdud yani batıldır.
Redd; Hakikatte mastar ise de ismi meful yani merdud mâniasında kullanılmıştır. Halk mastarının mahlûk mâniasında kullanıldığı gibi.
Nevevi’nin beyanına göre bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cevamiu’l-kelim yani az sözlü, çok manalı hadislerinden biridir. Çünkü dine sokulmak istenen her türlü icatları ve bidatleri reddediyor. Bilhassa ikinci rivayetindeki ziyade hiç bir bidatçıya söz bırakmayacak kadar açık ve kesindir. Evet, din namına işlenen her bidat batıl ve merdudtur. Binaenaleyh inadında sabit bir bidatçı birinci rivayetteki “Bir şey icad ederse” cümlesine güvenerek:
“Bunu ben icad etmedim ki, mesul olayım!” diyemez. Bidati icad edenle işleyenin ikisi de hükümde müsavidirler.
Dinde aslı olmayan bir şeyin sonradan ortaya konulması, dinimizde “bidat” diye adlandırılır. Esasen bir çok ayet-i kerime ve sahih hadis, bu veciz kelâmda ifadesini bulmuştur.
Ancak mutlak surette her bidat haram değildir. Yerinde de görüldüğü vecihle ulema bidatleri beş kısma ayırmışlardır. Bunların içinde vacip derecesinde müstahsen ve makbul olanları vardır.2 Mesela Günümüz sistematiğine göre delilleri ortaya koyarak dinsizlere cevap vermek, İslâm’ı savunmak, teknik imkânlardan yararlanarak dini tebliğ etmek gibi görevler Savaş aletleri icadı, zamanın şartlarına uygun kuvvet hazırlamak vaciptir. Üniversiteler, enstitüler kurmak, ilmî kitaplar hazırlayıp basmak, ilmi yaymak, insanlara öğretmek, okul binaları yapmak gibi şeyler mendup ve makbuldür. Çeşitli yemekler, mahzuru bulunmayan yeni icad edilmiş içecekler kullanmak mubahtır. Haram ve mekruh ise dinimizce tayin ve tespit edilmiştir. Haram ve mekruhların neler olduğu İslâm’ı öğreten kitaplarda, özellikle fıkıh eserleri ve ilmihallerde etraflıca belirtilmiştir.3
İbni Mace’nin Sindî adlı haşiyesinin müellifi bu hadis’in izahında, Mesâbih şarihi El- Kadı’dan naklen şöyle der:
Kim, Kitap ve Sünnette bulunan açık veya kapalı bir delile da¬yanmayan bir re’yi (görüşü) İslam dinine sokmak isterse o re’yi reddetmek, onun batıl olduğunu bildirmek Müslümanlara düşen vacip bir görevdir. Hiç kimse o re’ye tabi olamaz, onu taklit edemez.4
Camiü’s-Sağir’in şarihi El-Azizi, bu hadisi açıklarken, Edille-i Şer’iyye olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı Fukaha’dan bir mesnede dayanmadan dine sokulmak istenen şeyler merduttur, geçersizdir, der.5
Bu kitabın başlangıcında geçen “Ameller niyetlere göredir” hadisi, yaptığımız ibadetlerin ve işlerin sevap veya cezasında, kalbî bir amel olan niyetin önemini bize öğretmişti. Bu hadiste ise, ibadet ve tâatler de dahil, yaptığımız her işin görünüşte bile dine, Kur’an ve Sünnet esaslarına uyması gerektiği bize öğretilmiştir. Allah ve Resulü’nün izin vermediği hiçbir şeyin dinden sayılmayacağını bu hadisin özlü ifadesinden gayet açık bir şekilde anlamış oluyoruz.
Dinimiz, ferdin ve toplumun yararına olan şeyleri yasaklamamıştır. Helalleri ve haramları açıklamış, icma, kıyas ve içtihadı serbest bırakarak, Kur’an ve Sünnetin nasslarına aykırı olmamak şartıyla, kıyamete kadar ortaya çıkabilecek her konuya karar verme imkânı, yetki ve salahiyetini âlimlerle, onlara başvuracak yöneticilere bırakmıştır.
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1- Bu hadis, İslâm’ın en büyük temellerinden birini teşkil eder. Bu temel, Kur’an ve Sünnete aykırı olarak sonradan ortaya çıkan her inanç, ibadet ve muamelâtın kabul edilemez oluşudur.
2- Sonradan ortaya çıkan bir takım icatlar ve ihtiyaçlar, Kur’an ve Sünnete aykırı bir ciheti olmadıkça, merdud olan bidatler sınıfından sayılmaz.
3- Bidati icat eden de, onun yolunda ve izinde giden de aynı şekilde günahkârdır.6
----------------------------------
1- Sahihi Buhari Tercümesi Mehmed Sofuoğlu Ötüken Neşriyat Hadisin Dipnotu
2- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
3- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları Yaşar Kandemir Hadis no: 171
4- Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/24-25
5- Camiü's-Sağir şerhi El-Azizî eil. c, sh.,298 Mısır h. 1306
6- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları Yaşar Kandemir Hadis no: 171

الحديث السادس
"إن الحلال بين وإن الحرام بين"

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: "إنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ، وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ، وَبَيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ، فَمَنْ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ فَقْد اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ وَقَعَ فِي الْحَرَامِ، كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَرْتَعَ فِيهِ، أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلَّا وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمُهُ، أَلَّا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:52]، وَمُسْلِمٌ [رقم:1599].
HARAM VE HELAL AÇIKANMIŞTIR

6- Numan b. Beşir' radıyallahu anh’ den: dedi ki;
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken işittim:
“Şüphesiz helal da bellidir, haram da bellidir. İkisinin arasında da (birtakım) şüpheli şeyler vardır ki çok kimseler onları bilmezler. Her kim bu şüpheli şeylerden korunursa dini ve ırzı için beraat almıştır. Her kim bu şüphelere düşerse harama konar. Koru etrafında hayvan otlatan çobanın hayvanlarını oraya kaçırması kaçınılmaz olduğu gibi.
Bilesiniz ki; Her hükümdarın bir mahrûresi (koruluğu) vardır. Dikkat edin! Allah’ın mahrûresi de haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun ki! Bedende bir et parçası vardır ki, bu parça düzgün olursa bütün beden düzgün olur; bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat edin! O da kalptir.”

Buhari: 52, Müslim: 1599

Hadisi şerifin izahı
Hayli meşhur olan bu hadis, Kutubu Sıtte denilen altı kitabın tamamında azı farklarla yer almıştır.
Bazı kelimelerin izahı: Müştebihât; şüpheli şeyler demektir. Bu kelime beş şekilde rivayet olunmuştur. Müştebihat, müteşebbihat, müşebbehat, müşebbihat ve müşbihat. Bunlardan birinci ile ikincinin manaları müşkülat demektir. Zira birbirine zıt olan iki tarafa da benzer manasındadırlar. Yalnız ikinci rivayette tekellüf vardır. Üçüncü rivayetin manası hükmü yakînen bilinmeyen şeylere benzeyen demektir. Dördüncü ve beşinci rivayetler: Kendini helâle benzeten manasına gelirler.
Irz; Ebu’l-Abbas’ın beyanına göre, insanın medh ve zemm yeri demektir. Meselâ: Birisi birinin ırzından bahsetti denirse bunun manası o kimseyi yükselten veya düşüren hususlarını söylemiş demektir. Bu sebeple de ya medh olunur ya zemm.
El-Himâ; Korunan yer manasına gelen bir isimdir. Koru, koruluk demektir. İçerisine hayvan sokulması ya da ağacının kesilmesi, otunun yolunması yasaklanan yani korunan yerlerdir.
Mudğa: Et parçası demektir. Burada kalbe et parçası denilmesi be¬denin diğer uzuvlarına nispetle kalbin küçüklüğünü göstermek içindir.
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); haramlığı apaçık beli olan şeyleri koruya, haram mı yoksa helâl mi olduğu şüpheli olan şeyleri de korunun etrafına benzetmiştir. Yine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), günah olup olmadığı şüpheli olan şeyleri yapan kişiyi, korunun etrafında hayvan otlatan çobana benzetmiş ve bu çobanın hayvanlarının her an koruya girmesi muhtemel olduğu gibi, şüpheli şeyleri yapanların da her an günaha dalabileceklerini bildirmiştir.
Ulema bu hadisin, İslam dininde pek büyük yeri olan dört temel hadisten birisi olduğunu söylerler. Bu dört hadis şunlardır:
1- Üzerinde durduğumuz bu hadis.
2- “Ameller niyetlere göredir...” diye başlayan hadis.1
3- “Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen leyleri terk etmesi, iyi bir Müslüman olmasındandır.” hadisi.2
4- "Sizden birisi, kendisi için arzu ettiğini müslüman kardeşi için de istemedikçe, hakkıyla iman etmiş sayılmaz."hadisi.3
Ulemanın beyanına göre bu hadisin yüksek mertebede olmasına sebep Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunda yiyecek, içecek, giyecek gibi şeylere, nikâh ve saireye Tenbih buyurmuş olması ve bunların helâlden olmasına dikkati çekmesi, helâlin nasıl bilineceğine irşad buyurması ve şüpheli şeyleri terk etmeye teşvik etmesidir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunları korunan bir yeri misal alarak izah etmiş; sonra dikkati gereken en mühim noktaya temas ile bunun kalp ol-duğunu bildirmiştir.
İbnü'l-Arabî; “Bütün hükümleri yalnız bu hadisten çıkarmak mümkündür.” demiş; bu sözü izah eden Kurtubi de: “Çünkü bu hadis, helâl, haram ve sair hükümlere; bütün amellerin kalbe bağlı olduğuna tafsilatıyla şamildir. İşte bu cihetle bütün ahkâmın ona ircaı mümkün olur.” şeklinde mütalâada bulunmuştur.
“Helâl bellidir...” cümlesinden murad: deliline bakarak helâlin hükmü beyan edilmiştir demektir. Haram meselesi de öyledir; yalnız bu iki nev’in delilleri arasında kalmış bir takım şüpheli şeyler vardır ki, bunlar hakkında hangi tarafın delili tercih edileceğini kestirmek güçtür; bunu ulemanın pek azı yapabilmiştir.
Hadis-i şerif, önemine ve ihtiva ettiği manaya uygun olarak âlimlerce ele alınmış ve enine boyuna işlenmiştir. Askalani, Nevevî, Aynî, Hattabi ve Kadı İyaz gibi şarihler, hadisle ilgili olarak çok faydalı şeyler söylemişlerdir. Şimdi bunlardan istifade ile hadisi anlamaya çalışalım:
İbni Hacer el-Askalani ve Nevevî’nin belirttiklerine göre; hadis-i şerif, ahkâmın üç kısma ayrıldığına işaret etmektedir:
1- Helâl olduğu açıkça belli olan hükümler. Bunlar, beyana ihtiyaç duymayacak kadar açık ve herkes tarafından bilinebilen şeylerdir. Ekmek yemek, yürümek, su içmek gibi.
2- Haram olduğu açık olan ve haramlığı herkes tarafından bilinen şeyler. İçki içmek, zina etmek gibi.
3- Haram veya helâl olduğu açık olmayan şüpheli şeyler:
Haram veya helâl olduğu şüpheli olan şeylerin nelerden ibaret olduğunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Askalani’nin belirttiğine göre, bu ihtilafların hülasası şöyledir:
a) Şüpheli şeyler, helâl veya haram oluşunda, ulemanın ihtilâf ettikleri; yani, kiminin helâl kiminin ise haram dedikleridir. At etinin hükmündeki ihtilâf buna misal gösterilmektedir.
b) Helâl veya haram olduğunda ihtilâf edilen şüpheli şeyler, mekruh olanlardır. Bu görüş, Maverdi’den nakledilmektedir.
c) Haram ve helâl malı karışık olan bir kimseyle muamele yapılmasıdır. Bu görüş de Hattabi’ye aittir.
Bir de çarşıdan yiyecek cinsinden bir şey almak isteyen kişiye, satıcının "tadına bak" diyerek verdiği az bir şeyin helâl mi yoksa haram mı olduğu da şüpheli sayılmaktadır. Çünkü sahibinin izninin olması, o şeyin helâl olmasını gerektirir. Sahibinin alışveriş yapılmak üzere buna müsaade etmiş olması yönü ise haram olmasını gerektirir. O yüzden bu tür şeyler de şüphelilerden sayılmıştır.
Aynî, bunlardan farklı olarak, şüpheli şeylerin mubahlar olduğuna dair görüşler de bulunduğunu ilâve eder. Ancak Kurtubi, bu görüşün isabetsiz olduğunu söyleyerek reddeder.
Hattabi, “Onlar arasında şüpheli şeyler vardır” cümlesini izah ederken şu sözleri söyler ki, gerçekten kayda değer:
“Yani bunlar, bazı insanlar için karışıktır. Yoksa onlar haddizatında karışık ve şüpheli, şeriatın aslında beyanı olmayan şeyler değildirler. Çünkü Cenabı Allah, hakkında hüküm bulunması gereken hiçbir şeyi delilsiz ve beyansız bırakmamıştır. Şu var ki, beyan; herkesin bilebileceği açık beyan ve usul ilmine önem veren, nasların manalarını iyice anlayan, kıyas ve istinbat yollarını bilen ilim adamlarının dışında kimsenin anlayamayacağı gizli beyan olmak üzere iki çeşittir. Hadis-i şerifteki, “Onları insanların çoğu bilmezler” ifadesi, sözümüzün sıhhatine delildir.”4
Hattabi daha sonra, bir şeyin hükmünde şüphe eden kişinin durması ve şüpheden korunması gerektiğini, aksi takdirde harama düşebileceğini ifade eder.
İşte tespiti zor olan ve hükmü ancak âlimler tarafından çıkartılabilenler bunlardır. Âlimler ya nasla, ya da başka bir delille bu tür şeylerin hükümlerini istinbat ederler. Onu ya haram ya da helâl sınıfına ilhak ederler. Fakat bazen olur ki, müçtehidin, bir şeyin hükmünü delillerden içtihat ederek ortaya çıkarması da mümkün olmaz ve o şey şüpheli olarak kalır. Peki, bu durumda olan şeylere ne hüküm verilecektir?
Kadı İyaz bu konuda;
1- Bu tip şeyler helâldir,
2- Bunlar haramdır,
3- Bunlarla ilgili hiçbir hüküm verilemez, şeklinde üç görüşün olduğunu bildirir.
Aynîde, bu ihtilâfın sebebinin, hakkında şeriat gelmeden önce eşyanın hükmü konusundaki ihtilâftan kaynaklandığını söyler.
Mazirî; “Şüpheli olan şeylerin haram veya helâl olduklarına dair bir görüş beyan edilemez” der.
Şüpheli şeylere tam olarak haram veya helâl denilmemekle birlikte, bunlardan kaçınmanın takvaya uygun olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hadisinde; “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe etmediğini yap.” buyurmaktadır. İmam Azam Ebu Hanife ve Süfyanı Sevrî'nin: “Gökten yere düşmem, benim için nebiz 5 haramdır diye fetva vermemden daha basittir; ama kendim onu asla içmedim ve içmem de.” dedikleri rivayet edilir.
Haram ya da helâlliği konusunda kesin hüküm bulunmayan şeylerin haram olduğuna fetva verilmese de onları işlemekten kaçınmak takva gereğidir. Ancak, takva ile amel edeceğim diye vesveseye düşlemek, vesvese ile takvayı birbirine karıştırmamak gerekir. Meselâ, içine pislik karışmış olabilir diye akarsulardan abdest almamak, iyice mutmain olmak için abdest azalarını defalarca yıkamak, saatlerce tuvaletten çıkmamak takva değil, vesvesedir.
“Şüpheli şeylerden sakınan, ırzını ve dinini kurtarmış olur. Şüphelere dalan da harama dalmış olur.”
Hattabi, bu cümleleri izah ederken söyler der:
"Bu, cerh ve tadil konusunda önemli bir asıldır. Şüphelerden sakın¬mayan kişinin, ırzını ve dinini ayıplanmaya ve dedikodulara hedef olmaya arz ettiğine delildir.”
Buna göre; şüpheli şeylerden sakınan kişi; dini açısından noksanlıktan, ırzı açısından da ayıplanma ve dedikodudan korunmuş olur. Buradaki din sözü, Allah’a; ırz sözü de insanlara taalluk eden şeylerle ilgilidir.
“Şüpheli şeylere dalan, harama da dalmış olur.” sözünün manası, zahirinden anlaşıldığı gibi değildir. Çünkü öyle olsaydı, şüpheli şeyle haram arasında fark olmaması gerekirdi. Âlimlerin açıklamasına göre, bu sözün iki manaya ihtimali vardır:
1- Şüpheli şeyleri âdet haline getirip onları devamlı yapan kişi nihayet haramları işlemeye cesaret eder ve haram işler.
2- Böyle bir kimse dikkatsizliği âdet edinir ve yavaş yavaş haramlara dalar.
Âlimler, mekruhu çok işleyenin harama düşeceğini söylerler. Bu hadisin sonundaki, “Şüpheli şeylere dalan kişi, harama da cesaret eder.” sözü de, yukarıda söylenenlere delildir.6
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) daha sonra kalbin önemini beyan ederek korunmasını istemiş ve insan cesedinin bütün organlarının düzelmesinin ancak kalbin düzelmesiyle mümkün olduğunu, keza kalbin bozulmasıyla cesedin kalan organlarının bozulacağını beyan etmiştir. Çünkü kalp, cesedin hükümdarı gibidir. Bütün organlar ondan direktif alırlar. Iman merkezi olan kalp kötülüklerden arındırıldığı ve Allah’ın zikri ile meşgul olduğu takdirde ondan direktif alan cesedin bütün organları Allah’a itaat eder. Bunun aksine kalp paslı olduğu takdirde kötü direktifler verir ve dolayısıyla cesedin tüm organları kötülüklere eğilir.7
Hadisi şerif kalbi ıslaha çalışmak, onu fesattan korumak gerektiğine delâlet etmektedir.
Ulemadan bir cemaat aklın başta değil kalpte olduğuna bu hadisle istidlal etmişlerdir. Mesele ihtilaflıdır. Şafiilerle kelâm ulemasına göre akıl kalptedir. İmam Azam, Ebu Hanife dimağda olduğuna kaildir. Bu meselede felsefe erbabının kavilleri Şafiilerin, tabiplerinki İmam Azam’ın mezhebine uymaktadır. Tabipler: “Dimağ fesada uğrarsa akıl da bozulur.” derler. Nevevî : “Bu hadiste aklın kalpte olduğuna delâlet yoktur.” demiş ve et yememek için yemin eden bir kimsenin kalp yemekle yemini bozulması meselesini delil getirmiştir. Mamafih Şafiilerin bu meselede iki kavli vardır. Birinci kavle göre yemin bozulur; ikinciye göre bozulmaz; zira kalbe et denilmez; esah olan kavilleri de budur.8
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. İnsan hayatındaki bazı davranışların, helâllik veya haramlık konusundaki hükümleri apaçık olduğu halde, bazılarının hükmü açık değildir, şüphelidir.
2. Dini hükümleri, misallerle izah etmek caizdir.
3. Şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir.
------------------------------
1- Buharî, bedü'l-vahy 1; Müslim, imâre 55
2- Tirmizi, zühd II; İbn Mâce, fiten 12.
3- Buharî, îman 7; Müslim* îman 71, 72; Tirmizî, kıyâme 59; İbn Mâce, mukaddime 9.
4- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
5- Nebiz: Hafif kaynatılmış hurma ve üzüm şırası
6- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/322-327.
7- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 10/198-199.
8- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث السابع
"الدين النصيحة"

عَنْ أَبِي رُقَيَّةَ تَمِيمِ بْنِ أَوْسٍ الدَّارِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "الدِّينُ النَّصِيحَةُ. قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ لِلَّهِ، وَلِكِتَابِهِ، وَلِرَسُولِهِ، وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ" .
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم: 55].

DİN NASİHATTİR
7- Ebu Rukeyye Temim evsi ed Darî' radıyallahu anh rivayet etti ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Din nasihattir.” buyurmuşlar. (Râvi diyor ki)
“Kime?” dedik.
“Allah'a, kitabına, resulüne, Müslümanların imamlarına ve bilumum Müslümanlara.” buyurdular.

Müslim: 55

Hadisi şerifin izahı
Nasihat hadisi, cevamiü’l-kelim denilen, az sözle pek çok manalar ifade eden hadislerden biridir. Bu sebeple İslam âlimleri, nasihat hadisini, İslam’ın esasını oluşturan hadislerden biri ve en önemlisi kabul ederler. İslam’ın mihveri onun üzerindedir.
Hadisin şanı pek büyüktür. Ulemadan birçokları onu bütün İslami umuru toplayan dört esas hadisten biri sayarlar. İmam Nevevî'nin açıklamasına göre, her ne kadar bazı âlimler bu hadisin İslam’ın dörtte birini ifade ettiğini söylemişlerse de aslında bu söz eksiktir. Çünkü İslam’ın dörtte biri değil, tümü bu hadise dayanmaktadır. İslam’ın asıl mihveri bunun üzerinde bulunduğunu söylüyor.
Nasihat lügatte: öğüt vermek, ihlâs, hayırlı işleri davet, hayırsızlardan nehiy, balı süzmek gibi birçok manalara gelir. Bu kelime hakkında Hattabi şunları söylemektedir:
“Nasihat: cemiyetli bir kelimedir. Manası nasihat edilen kimseye hayırlı nasip toplamaktır. Onun veciz isimlerden ve kısa sözlerden olduğu söylenir. Arap dilinde nasihat ile felah kelimeleri kadar dünya ve ahiret hayrını bir araya toplayan kelime yoktur.
Nasihatin: “Adam elbisesini dikti” sözünden alındığı söylenir. Şu halde nasihatçinin nasihat verdiği kimsenin iyiliğini arama hususundaki fiili elbisenin yırtıklarını yamamaya benzetilmiş demektir.
Nasihatin: “Balı mumdan süzdüm” sözünden alındığını söyleyenler de vardır. Bunlar sözün hile ve yalandan kurtarılmasını, balın karışık kısmından süzülmesine benzetmişlerdir.
Bu yönüyle düşünülecek olursa, nasihat kelimesinin nasıl ince, hassas ve hayırlı duyguları içine aldığı ve nasihat eden kimsenin muhatabı hak-kında ne kadar ince ve hayırlı duygular beslediği anlaşılır.
Hadisin manası: Dinin direği ve kıvamı nasihattir; demektir. Nitekim “Hacc arafedir”1 yani onun direği ve büyük kısmı arafedir; sözü de böyledir.”2
Nasihatin sözle öğüt verme kısmında aranılan şartlarından biri hatta en mühim olanı tavsiye edilen iyiliğin, tavsiye eden tarafından bizzat yapılmasıdır. Kendisi yapmadığı halde başkasına iyilik tavsiye eden kişi, şayet bu sözlerinde samimi ise neden kendi yapmaz? Değilse neden böyle samimi olmayan bir davranış içine girer? Hiç bir kimse bir başkasını şahsından daha ötede düşünemez. Düşünürse mutlaka manevî yönden kendine geçecek bir ecir ve mükâfatı hedef almış demektir. Hâlbuki işin manevî yönünü düşünen insanın, bir iyiliği başkasına tavsiye ederken eli kolu bağlanmış değildir. Kendinin de yapmasına bir engel yoktur. Ayrıca sözün tesirli olması için, söyleyenin, söylediğini önce kendisi yapması şarttır. Meyhanenin duvarlarına, meyhaneci tarafından yazılan "şarab içmeyiniz, sarhoş olursunuz, başınıza musibet yağar" sözlerinin ne gibi bir kıymeti vardır?
Cehennemde en şiddetli azaba uğrayacaklardan birinin, başkasına iyiliği emrettiği halde kendi yapmayan, nehyettiği kötülüğü de kendisi yapan kimse olduğu efendimizin bir hadis-i şeriflerinde anlatılır.
Büyükler, doğru ve iyi olduğunu bildikleri sözleri: "kulağına küpe yap" diyerek küçüklere aktarır, nasihatten anlamayanlara "kulağından pamuğu çıkar da dinle" derlerdi. Ziya Paşa'nın darb-ı mesel haline gelen şu beyti, büyüklerin sözlerine kulak asmayanlar hakkındadır:
Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.3
Şimdi nasihatin kimler için ve nasıl yapılacağını hadisteki sıraya göre açıklayalım:
I- Allah için nasihatten murad: ona iman etmek; şeriki olmadığına kail olmak, sıfatlarında küfre sapmamak, Allah’ı bütün kemâl ve celâl sıfatlarıyla tavsif, cümle noksan sıfatlarından tenzih eylemek. Ona hiçbir riyanın karışmadığı bir ihlas, samimiyet ve teslimiyetle ibadet edip, asi olmaktan kaçınmak. Allah için sevmek, Allah için buğzetmek. Ona itaat edenlere muzaheret, isyan edenlere husumet, küfredenlerle cihat etmek, nimetlerini itiraf ile şükürde bulunmak, her işinde ihlâs ve samimiyet göstermek. Bütün bu sayılan vasıflara davet ve teşvik eylemek, bu hususta bütün insanlara yahut mümkün olanlara lütuf göstermektir. Hattabi: “Bu izafetin hakikati, kendi nefsine nasihat olması itibariyle kula racidir. Çünkü Allah herhangi bir kim¬senin nasihatinden müstağnidir” demiştir.4
II- Allah’ın kitabına nasihat: Onun Allah kelâmı olduğuna, onu Allah’ın indirdiğine, kul sözlerinin hiç biri ona benzemediğine, kullardan hiç birinin onun mislini getiremeyeceğine iman etmek, sonra ona tazimde bulunmak. Onu tecvid ve adabına riayet, harflerine dikkat ederek huşu' ile okumak. Kur’an’ı okumakla ilim ve irfan kazanılır; nefs temizliği ve gönül saflığı elde edilir; insanın takvası artar. O halde Kur’an’ı okumak, sadece lafzını okuyup sevap kazanmak değil, Kur’an bilgisine sahip olmaya gayret etmek anlamındadır. Şunu da hemen ifade edelim ki, Kur’an okumakla insan büyük sevap kazanır ve Kur’an kendisini okuyana şefaatçi olur.
Kur'an'ı anlamak ve onunla amel etmek esastır. Anlama azmi olmadan ve sevap kazanma duygusundan mahrum olarak sadece okumak ve amel etmeksizin sadece anlamak bir hayır ve fazilet olarak kabul edilemez. Amel edilmeyen bilgi fayda vermediği gibi hoş da karşılanmaz. Allah Teâla: “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük gazaba sebeb olur.”5 buyurur.
Kur'an ilimlerinin her birini öğrenmek, neşretmek, muhkemini, müteşabihini, nasih ve mensühunu, umum ve hususunu bilmek de ümmet üzerine farz olan hususlardır. Bu konularda âlim yetiştirilmezse topyekün ümmet sorumlu olur.6
Düşmanların tahrifine ve ona dil uzatanlara karşı müdafaada bulunmak. Kur'an-ı Kerîm’de beyan buyurulan her şeye inanarak tasdik etmek. Ahkâmına vâkıf olmak, ulum ve mesellerini anlamaya çalışmak, nasihatlerinden ibret almak, Acayip ve garaibi hususunda tefek¬küre dalmak, muhkem ayetleriyle amel, müteşabih olanlarını tasdik etmek, umumunu, hususunu, nâsih ve mensûhunu araştırmak, Kur’an ilim¬lerini neşir ve o ilimleri, o nasihatleri öğrenmeğe davetle olur.7
III- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için nasihat: Onun peygamberliğini tasdik ile getirdiği şeylerin hepsine iman etmek, emir ve nehiylerinde ona itaat etmek, ona tazimde bulunmak. Allah Resul’ünün Kur'an ve sahih sünnetle getirip bildirdiklerine iman etmek. Onu sevip itaat etmeyi, Allah'ı sevip itaat etmek gibi kabul etmek. “Ey Muhammed de ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”8 “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur”9 gibi Kur’an ayetleri bunun delilidir. Allah’ın Resul’ünü dost edinenleri dost, düşmanlarını düşman bilmek. Ehli beytini ve ashabını sevmek, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e inanmanın gerekleridir. Sünnetini ihya, davet ile şeriatını neşretmek, şeriattan hürmeti nefi ile onun ilimlerini öğrenmek. Manalarını anlamak ve bunları öğrenmeye başkalarını davet eylemek. Okur ve öğretirken ilme hürmetkâr davranmak. Terbiye ve nezâket dairesinde okumak. Bilmediği bir ilim hakkında söz söylememek. Ulemaya hürmet ve tazimde bulunmak. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ahlâk ve adabıyla ahlaklanmak, onun ehli Beytini ve ashabını sevmek, sünnetinde bidatçılık eden veya ashabı kiramdan birine dil uzatanların semtinden kaçmak gibi şeylerdir.
IV- Müslümanların imamlarına nasihat: Onların hükümdar ve kumandanlarına tabir-i mahsusu ile ulü’lemre itaat, hak uğrunda kendilerine yar-dım, haktan ayrılmamalarını tenbih, unuttukları şeyleri veya henüz duymadıkları Müslüman haklarını lütf-u nezâketle ihtarda bulunmak, onlara isyan etmemek ve halkın onlara itaat babında gönül birliğine varmasıdır.
Hattabi ulü’l-emrin arkasında namaz kılmayı, onunla birlikte cihada gitmeyi ona zekât vermeyi, zulmünden korkulduğu zaman silahla ona isyan etmemeyi, yalancı medh-u senalarla onu aldatmamayı ve ona hayır dua da bulunmayı da nasihatten saymış ve bütün bunların, Müslüman imamlarından ulü’l-emir devlet adamları kasdedildiğine göre olduğunu kaydettikten sonra bazen (Müslümanların imamları) tabirinded din âlimleri kastedildiğini söylemiştir. Onlara nasihat, rivayet ettiklerini kabul etmek, ahkâm hususunda onlara tâbi olmak ve kendilerine hüsnü zanda bulunmaktır.10
Müslümanları yönetenler, onların işlerinin başına geçenler, Müslümanlardan olmalıdır. Çünkü Müslümanların kendilerini yönetenlere itaat etmeleri bir fariza, bir vecibe, bir zorunluluktur. Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah Teâla şöyle emreder: “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan buyruk sahibi yöneticilere itaat edin”11 Bizlerin yöneticilere nasihatimiz, onlara karşı vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı saygımız ve sevgimiz, şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel işlerimizi onlar vasıtasıyla gerçekleştirmemize bağlı olamaz. Böyle bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında makbul de sayılmaz. Yöneticilerin adil idareleri altında bütün İslam ümmetinin birliğini ister, bunun için gayret ederiz. İslam ümmetinin parçalanmışlığı yüreğimizi yaralar; insanların zalim yöneticilerin zulmü altında inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeple "yeryüzünü, Allah'ın halis kulları, gerçek müminler idare etmelidir" deriz ve bunun tahakkuku için var gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.
Dinin idareciler için nasihat oluşu, şu prensipleri de içine alır:
- "Hak üzere oldukları sürece onlara yardımcı olmak, hakdan ayrılmamaları yönünde onları uyarmak, yaptıkları yanlışları hatırlatmak, bunları yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezaket kaideleri içinde davranmak, yöneticilerine nasihatkar olmayan, zalime "sen zalimsin" demeyen, nasihatçılarının ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.
- Emir olan kişinin arkasında namaz kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu zekatı vermek, onunla birlikte cihada gitmek, kendisine hayır dua etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.
- İşaret ettiğimiz bu noktalar, dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat oluşunun neler ihtiva ettiğini ortaya koyar. Bunların izahı ve uygulama safhası ile ilgili açıklamaların yeri burası değildir.12
V- Tüm Müslümanlar için nasihat: Bütün Müslümanların din ve dünyalarına faydalı olan şeyleri kendilerine göstermek, onları öğretmek, kusurlarını görmezden gelmek, onlara eza etmemek, yardımlarına koşmak, zararlarını gidermek, iyiliği emir; kötülüğü nehyetmek, büyüklerine hürmet, küçüklerine şefkatte bulunmak, aldatmamak, haset etmemek, kendisi için dilediğini onlar için de dilemek, kötü gördüğünü onlar için de kötü görmek, onların mallarını, canlarını, ırzlarını müdafaa etmek, kendilerini bu sayılan şeylerle ahlaklanmaya teşvik etmek ve tâatlara neşatlarını açmak gibi şeylerdir.13
VI- İbni Bâttâî diyor ki: “Bu hadis nasihate din ve İslam denilebileceğine, kavle olduğu gibi file de din denilebileceğine delildir. Nasihat farz-ı kifayedir. Bazılarının yapmasıyla diğerlerinden sakıt olur. Nasihat takat nispetinde lazım olur. Nasihati eden zat, nasihatinin kabul edileceğini ve kendine bir fenalık yapılmayacağını bilirse nasihat etme¬si vacip olur. Kendisi için kötülük edileceğinden korkarsa ona nasihati terk için ruhsat vardır.”
Görülüyor ki nasihat, hakikaten pek çok manaları kendinde toplayan bir kelimedir. Türkçemizde daha ziyade (öğüt vermek, hayırlı olanı tavsiye etmek) manasında kullanılan bu kelime burada yalnız o mana ile kalmıyor. Bilhassa bu hadiste bütün manalarına âmm ve şamil olarak kullanılmıştır.14
Nasihat en geniş manasıyla Peygamberde tecelli etmiş, en ağır şartlar altında, kendilerini en büyük düşman olarak gören kavimlerine karşı, sırf hayır ye saadet olan hak yolunu talim için çalışmış, hayatlarında tek gaye olarak ümmetinin hak yola girmelerini hedef almış, bu yolda bir karşılık beklemeden, onlar kendilerini taşlarken onların hidayeti için dua etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim’de bir Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den şu sözler nakledilir: “Ey Kavmim, and olsun ki, ben size Rabbimin üzerime yüklediği risalet ve elçilik vazifesini tebliğ etmiş durumdayım. Sizin hayrınıza olanı istemiş, hayrınız için çalışmışımdır. Fakat siz hayrınızı isteyenleri sevmiyor musunuz”15
Türkçemizde “nasihat” kelimesi, öğüt vermek, hayırlı olanı tavsiye etmek anlamında kullanılır. Bu ise asıl manasından sadece bir kısmını ifade etmektedir. Çünkü “nasihat” yukarıda da geçtiği üzere sözle olduğu gibi, iş ile de olur, gönül ile de olur. Diğer Müslümanların iyilikleri, ıslah edilmeleri, sıhhat ve afiyetlerinin devamı için Hak Teâlâ’ya dua etmek müminlere karşı nasihat çerçevesi içinde yer alır.16 Kur'an-ı Kerimde has müminlerin duası olarak nakledilen şu mübarek sözler, çok ince bir ruhun Mevla’yı Zülcelâl’e yükselen niyazlarıdır: “Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce geçen kardeşlerimizi mağfiret buyur, günahlarımızı bağışla. İman eden kimselere karşı kalplerimizde hiçbir kin ve kötülük bırakma... Ey Rabbimiz, şüphesiz ki şefkati, merhameti bol olan mevlamızsın sen.”17
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Nasihat dinin emirlerinden olup farz-ı kifayedir. Gücü yeten herkes, gücünün yettiği nisbette nasihatten sorumludur.
2. Nasihat sadece "öğüt vermek" değil, dinin bütün emir ve yasaklarını ihtiva eden bir mana taşır.
3. Müslümanlar bir imamın önderliğinde Allah, Kur'an ve Resul inancına dayalı ümmet olma azmi, gayreti ve kararlılığı içinde bulunmak ve neticede yeryüzünde bunu gerçekleştirmekle mükelleftirler.
4. Nasihati kabul edilecek kişinin nasihat etmesi vacip olur.
5. Nasihat edene bir kötülük geleceğinden korkulursa, onun nasihati terk etmesine ve şartlar teşekkül edinceye kadar beklemesine ruhsat vardır.18
------------------------------
1- Tirmizi, Tefsir (2); Ebu Davud, Menasik 68
2- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
3- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/173-176.
4- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
5- Saf süresi (61), 2-3
6- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları M. Yaşar Kandemir Hadis no: 183
7- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
8- Al-i İmran süresi 31
9- Nisa süresi 80
10- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
11- Nisa süresi 59
12- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları M. Yaşar Kandemir Hadis no: 18
13- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
14- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
15- Araf 79.
16- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/173-176.
17- Haşr 10
18- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları M. Yaşar Kandemir Hadis no: 183

الحديث الثامن
"أمرت أن أقاتل الناس"

عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "أُمِرْت أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ، وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ؛ فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إلَّا بِحَقِّ الْإِسْلَامِ، وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى" .
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:25]، وَمُسْلِمٌ [رقم:22].

CİHADA MEMUR OLDUM
8- İbni Ömer Radıyallahu anhüma rivayet ediyor.
Resulüllah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet, namazı ikame ve zekâtı eda edinceye kadar insanlarla cihad etmeye memur oldum. Bunları yaptılar mı canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın haklarından bir hak karşılığı olursa o başka! (Bâtıni) hesapları da Allah'a kalmıştır.”

Buhari: 178, Müslim: 22

Hadisi şerifin izahı
Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu ve benzeri hadislerle, Allah’ı birlemek Ona ihlaslı olmak; Allah’tan gayrına ibadeti reddetmek; Ondan gayrını inkâr ve ondan beri olmanın şart olduğunu; ifade ederken şehadet getirmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve İslam’ın diğer vecibelerini yerine getirmeyi açıklamıştır.
Bunun zıddı ise Allah’ı inkar ve isyandır. Bu esasa gereği gibi sarılıp onun üzerinde yürümek gerekmektedir. Nerede olursak olalım Allah’ın farz kıldığı hakları eda edip haram kıldığı şeyleri de terk ederek Allah’ı birlemek ve ibadeti Ona has kılmak gerekir. Kişi bu şekilde hareket ettiği zaman Müslüman olur, Allah’ın dünya ve ahiret sevabına mazhar olup Onun ikramını elde eder. Bu sebeplerden dolayı Allah-u Teâlâ:
“Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”1 buyurmuş ve onları yaratmadaki hikmeti beyan etmiştir. Onlar, abes ve başıboş yaratılmamışlardır. Aksine büyük bir iş için halk edilmişlerdir. Allah’a kulluk etmek ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak, dua, korku, ümit, namaz, oruç, kurban kesme, nezir yapma vb. ibadetleri sadece Ona has kılmak için yaratılmışlardır. Aynı zamanda bütün Resuller de bu gibi ibadetlerle gönderilmişlerdir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Yemin olsun biz, her millet içinde Allah’a kulluk edin taguta tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”2
İslam’ı bozan her hangi bir fiili işleyen kimse, La İlahe İllallah kelimesinin manasını iptal etmiş olur. Çünkü bu kelime sahibine Allah’ı ibadetlerle birlemeyi ve bunda samimi olmayı gerektiriyor. La İlahe İllallah ın anlamını bozucu bir şeyi yapmazsa bu kelime sahibine fayda verir, Allah’ın ikramına, dünya ve ahiret saadetine erer. Fakat bir kimse, La İlahe İllallahın manasını söz veya amelle bozarsa, o kelime sahibine saate bin kere dese de asla fayda vermez.
Bir kimse, La İlahe İllallah dese, namaz kılsa, oruç tutsa buna karşılık Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sövse onu küçük görse onunla eğlense, Risalet görevini gereği gibi tebliğ etmedi dese veya ayıplardan herhangi bir ayıpla Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı ayıplasa o kimsede kâfir olur. O gibiler, isterse binlerce kez La İlahe İllallah desin, namaz kılsın, oruç tutsun durum aynıdır. Çünkü bu gibi fiiller ve sözler kulun dinini iptal eden itikadını bozan şeylerdir. Bundan dolayı âlimler, kitaplarında ‘Mürtedin hükmü’ başlığı altında bir bölüm açmaktadırlar. Mürtet diye; İslam’a girdikten sonra tekrar küfre giren kimseye denir.
Mümin dininde basiret üzere olmalıdır. Muhammede’r-Rasulullah’a şehadetle beraber La İlahe İllallah’ ın dinin aslı milletin esası olduğunu, onlar olmadan din ve imanın olmayacağını bilmelidir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in getirdiği şeylere inanarak onlara iltizam göstermek, Allah ve Resulünün haber verdiği şeyleri tasdik etmek, Allah’ın koyduğu sınırını aşmamak gerekir. Bu hususları âlimler kitaplarında beyan etmişlerdir. Bu aynı zamanda ehli ilim arasında icma meselesidir.
Taberani’nin “El-Evsat” adlı eserinde Hz. Enes (Radıyallahü anh)'dan rivayet ettiği bir hadise göre bu rivayetlerde istisna edilen İslâm haklarından muradın neler olduğu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sorulmuş. Cevaben: “Evlendikten sonra zina, Müslüman olduktan sonra irtidad, bir de insan öldürmektir. Bunlara mukabil öldürülebilir” diyerek izah buyurmuşlardır.3
-------------------------------
1- Zariyat 56
2- Nahl 36
3- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث التاسع
"ما نهيتكم عنه فاجتنبوه"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ صَخْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: "مَا نَهَيْتُكُمْ عَنْهُ فَاجْتَنِبُوهُ، وَمَا أَمَرْتُكُمْ بِهِ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ، فَإِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَثْرَةُ مَسَائِلِهِمْ وَاخْتِلَافُهُمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:7288]، وَمُسْلِمٌ [رقم:1337].

NE EMREDERSEM ONU YAPIN
9- Ebu Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem işittim şöyle buyurdu:
“Ben size bir şey emrettim mi ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın! Bir şeyden sizi men ettim mi onu derhal bırakın! Sizden önce geçenler ancak çok sual sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilâfa düş-meleri sebebiyle helak olmuşlardır.”

Buhari: 7288, Müslim: 1337

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisi şerif hacc konusunda Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir hutbesi esnasında cereyan etmiştir, şöyle ki;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbede:
Ey cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Binâenaleyh hacc edin! buyurdular. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak:
Her sene mi ya Resulellah? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût buyurdu. Hatta o zat sözünü üç defa tekrarladı. Nihayet Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
Evet desem (her sene) vacip olur. Siz de buna güç yetiremezsiniz buyurdu ve hadisin metinde zikredilen bölümünü ilâve etti.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sual soran zât Akra’ b. Hâbis b. İkal et-Temîmi’dir. Nitekim hadisin bir rivayetinde ismi tasrih edilmiştir.
Usulü Fıkıh uleması, mutlak emrin tekrar icap edip etmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta dört mezhep vardır.
1) Mutlak emir umum ve tekrar icap eder.
2) Umum ve tekrar icap etmez. Lâkin bunlara ihtimâli vardır. İmam Şafii’nin mezhebi budur. Nevevî diyor ki: “Ulemamızca sahih olan görüşe göre emir tekrarı icap etmez. İkinci görüşe göre tekrarı icap eder. Üçüncü bir görüşe göre bir defadan fazlası hakkında beyana ihtiyaç vardır. Binâenaleyh tekrarı icap ettiğine ve etmediğine hükmolunamaz. Tevakkuf olunur. Bu görüşün sahipleri bu hadisle istidlal etmişlerdir. Çünkü mutlak emir tekrarı yahut adem-i tekrarı icap etseydi Hz. Akra’ Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sormazdı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dahi kendisine: Suale hacet yok. Mutlak emir şu manaya hamledilir, cevabını verirdi. Emrin tekrar icap ettiğini söyleyenler Hz. Akra’ın meseleyi ihtiyaten ve izahat almak için sorduğunu iddia ederler.”
3) Hanefî ulemasından bazılarına göre mutlak emir tekrar icap etmez. Lâkin bir şarta muallak olur veya bir vasfın sübutuyla mukayyed bulunursa tekrar ifade eder.
4) Hanefîlerin ekserisi tarafından ihtiyar edilen sahih mezhebe göre mutlak emir umum ve tekrar icap etmez. Onlara ihtimâli de yoktur. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin tekerrür etmesi sebeplerinin tekerrüründen dolayıdır. Haccın sebebi olan Beyt-i Şerif tekerrür etmediği için ömürde bir defa ifa etmekle bu konudaki emir yerini bulur.
Marudi, Hz. Akra’ın suali üzerinde şu mütalaada bulunmuştur : “Hacc lügatte kasıt manasına gelir. Lügat itibariyle bunda te¬kerrür vardır. Binâenaleyh Hz. Akra’ bu cihete bakarak haccın her sene tekerrür etmesine ihtimâl vermiş olabilir. Lügat ulemasından naklettiğimiz bu manaya bakarak bazıları umrenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre hacc emri lügat ve iştikak itibariyle tekrar icap eder. Hâlbuki ulema haccın ömürde bir defa farz olduğuna icma akdetmişlerdir. Binâenaleyh lügat itibariyle tekrar ifade eden bu emir umrenin vacip olmasını icap eyler.”
Yine Usulü Fıkıh ulemasına göre bir şeyden nehy o şeyi devam üze¬re bırakmayı icap eder. Binâenaleyh Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
Sizi bir şeyden nehyettim mi onu derhal bırakın” sözü ıtlakı üzere bırakılır. Bundan yalnız zaruret hâli müstesnadır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de benî bırakın...” buyurmakla “size bir şey emir veya nehiy etmediğim müddetçe siz de beni bırakın. Bir şey sormayın” yahut “Bir mesele hakkında inceden inceye tafsilât istemeyin. Çünkü bu işin sonu Benî İsrai1’in helaki gibi kötü bir neticeye varabilir” demek istemiştir. Filvaki Allah Teâlâ hazretleri bir sığır kesmelerini Benî İsrail’e emir buyurmuştu. Emre itaatle herhangi bir sığırı kesseler emir yerini bulurdu. Fakat onlar Öyle yapmadılar. Kesilecek hayvanın rengi nasıl, yaşı kaç olacak gibi birçok sualler sordular. Onların bu isyankâr suallerine karşı Allah Teâlâ Hazretleri de kendilerine şiddet gösterdi ve bu yaptıklarından dolayı onları zemmeyledi.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1- Hüküm babında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) içtihatta bulunabilir. İçtihadının vahye istinat etmesi şart değildir. Mamafih şart olduğunu söyleyenler de vardır.
2- Şeriatın emri olmaksızın hüküm yoktur. Zaten bu bâbda asıl şeriat gelmeden bir şeyin vacip olmamasıdır. Usulü Fıkıh ulemasının muhakkıklarına göre sahih olan görüş budur.
3- Nevevî'nin beyanına göre: “Size bir şey emrettim mi ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın” cümlesi, İslam’ın mühim kaidelerinden birini anlatmaktadır. Mezkûr cümle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize mahsus olan cevâmiu’l-kelim yani az sözle çok mana ifade eden beyanat cümlesindendir. Namaz ve envaı gibi sayısız hükümler bunda dâhildir. Meselâ namazın bazı rükün veya şartlarını ifadan aciz olanlar yapabildikleri kadarını yaparlar. Abdest, gusül, setri avret, oruç ve sair ahkâm dahi âcizler hakkında kudretlerine göre farz olurlar.
4- Haccın ömürde bir defa farz olduğunda ümmetin uleması müt-tefiktirler.1
----------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث العاشر
"إن الله طيب لا يقبل إلا طيبا"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "إنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ لَا يَقْبَلُ إلَّا طَيِّبًا، وَإِنَّ اللَّهَ أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ بِمَا أَمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ فَقَالَ تَعَالَى: "يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنْ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا"، وَقَالَ تَعَالَى: "يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ" ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ يَمُدُّ يَدَيْهِ إلَى السَّمَاءِ: يَا رَبِّ! يَا رَبِّ! وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِّيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لَهُ؟".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:1015].

ALLAH, TAYYİB’DİR TAYYİB’DEN BAŞKASINI KABUL ETMEZ
10- Ebu Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Ey İnsanlar! Şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyib’den başka bir şey kabul etmez. Allah, müminlere ve Resullere emrettiği şeyleri emir ederek: (Ey Resuller! Helâl olan şeylerden yiyin ve Salih amellerde bulunun. Çünkü ben. Sizin yaptıklarını pekâlâ bilirim.) Müminin 51 Başka bir ayette: (Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların helâl hoş olanlarından yiyin.) Bakara 172 buyurmuştur, dedi. Sonra şunları söyledi: Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semaya uzatarak: Ya Rabbi, ya Rabbi! diye dua eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram (hâsılı) kendisi haramla beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?”

Müslim: 1015

Hadisi şerifin izahı
Allah Teâlâ mümin kullarına rızık olarak verdiği temiz şeyleri yemelerini ve Allah’ın kulu oldukları için kendisine şükretmelerini emrediyor. Helâl yemek; duanın ve ibadetin kabulünün sebebidir. Keza haram yemek de; duanın ve ibadetin kabul olmamasının sebebidir.
Allah Teâlâ; Kullarına lütfu sadedinde; insanların yeryüzünden elde ettikleri her şeyi helâl kıldığını ve temiz olarak belirtildiği takdirde yemelerinin mubah olduğunu anlatıyor. Bu yiyecekler; kendilerinden güzel, temiz işeler, kafalara ve bedenlere zararları yoksa onları yemeyi Allah mubah kılmıştır. Ancak şeytanın adımlarına uymak yasaklanmıştır. Şeytanın adımları; onun sapıklıkları ve cahiliyet devrinde Bahire, Saibe, Vasilye, vb. şeyleri kendilerine hoş gösterip yasaklamasıdır. Nitekim Müslim’in Sahihinde İyaz’dan nakledilir ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ buyurur ki; Benim kullarıma lütfettiğim her şey onlar için helâldir. Ben kullarımı Hanifler olarak yarattım. Ama şeytanlar gelip onları sapıklığa götürdüler ve Benim onlara helâl kıldığım şeyleri kendilerine haram kıldılar. Hafız Ebu Bekr İbni Merdûyeh der ki; Bize Süleyman İbni Ahmed... Abdullah İbni Abbas’tan nakletti ki, o şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda “Ey insanlar yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin...” ayeti okunduğunda, Sa’d İbni Ebu Vakkas ayağa kalkarak dedi ki; Ey Allah’ın Resulü benim için Allah’a dua et de duası kabul edilenlerden olayım. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; Ey Sa’d, yiyeceğini güzelleştir, duası kabul edilenlerden olursun. Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, kişi karnına haram lokmayı atınca onun duası kırk gün kabul olunmaz. Ve hangi kulun eti haram ve faizden oluşursa onun için cehennem daha uygundur.1
Kadı İyaz’ın beyanına göre Allah Teâlâ’nın “Tayyib” diye sıfatlanması: Her türlü noksanlıklardan münezzehtir, manasınadır. Binâenaleyh Kuddûs gibidir.
Tayyib: Lügatte “Temizlik- ve kirden pastan selâmette kalan” manasına gelir.
Bu hadis, İslam’ın temellerini teşkil eden hadislerden biridir.
Yine Kadı İyaz: “Ben, bu gibi hadislerden 40 tanesini bir cüz halinde topladım.” demektedir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hacc, sılairahim ve müstehab olan ziyaretler gibi taatlerden birini ifa için uzun yola çıkan fakat yediği içtiği her şeyi haram olan yani haramdan beslenen bir kimsenin duası ve taati kabul edilmeyeceğini beyan buyurmuştur.
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1- Müslüman helâl mal kazanarak, helâlinden yemeli ve helâlinden yedirmeli; Haram maldan infaktan sakınmalıdır.
2- Dua etmek isteyen kimse helâl ve harama başkalarından daha ziyade dikkat etmelidir.2
----------------------------------
1- Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/675-676.
2- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث الحادي عشر
" دع ما يريبك إلى ما لا يريبك"

عَنْ أَبِي مُحَمَّدٍ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ سِبْطِ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَرَيْحَانَتِهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: حَفِظْت مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "دَعْ مَا يُرِيبُك إلَى مَا لَا يُرِيبُك".
رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:2520]، وَالنَّسَائِيّ [رقم: 5711]، وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.

ŞÜPHELI OLANI BIRAK
11- Ebu Muhammed Hasan b. Ali b. Ebu Talib radıyallahu anhuman’ dan:
Demiştir ki; Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’ den şunu ezberledim; buyudular ki: “Şüpheli olanı bırak şüphesiz olana bak.”

Tirmizi: 2520, Nesai: 5711
Tirmizi: Bu had is hasen sahihtir, der.

Hadisi şerifin izahı
Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde yer alan rivayete göre Hz. Hasan’a, “Hatırında Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den ezberlediğin neler var?” diye sormuşlar. O verdiği cevapta bu hadîs-i şerîfi de zikretmiştir.
594 numarada tekrarlanacak olan hadis, genel bir kural olarak “şüphe veren şeyi şüphe vermeyenle değiştirmeyi” öğütlemektedir. Şüphe veren ile vermeyeni tayin işinde ölçü, Müslümanın gönlüdür. Çünkü kalp, doğrudan tatmin, yalandan tedirgin olur.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den zayıf bir sened ile rivayet edilen bir başka hadiste:
– Bir şeyin bana şüphe verip vermediğini nasıl anlayabilirim? diyen kişiye Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunmuştur:
– “Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve çırpınır, helalden de sükûn ve huzur bulur” (Heysemî, Mecme’u’z-zevâid, X, 294).
Eli kalp üzerine koyup kalp atışlarını dinlemek, günümüzdeki “yalan makinası” uygulamasını andıran psikoljik bir yöntemdir.
Diğer taraftan, iman kesinlik (yakîn) ister. İmandan kaynaklanan söz ve davranışların da doğru ve kesin olması gerekir. Kuşkulu ve tereddütlü işler yapmak, bir başka hadiste belirtildiği üzere (bk. 589. hadis), yasak bölge yakınında gezinmektir. Her an harama düşme tehlikesi ile başbaşa olmak demektir.. Oysa “Korkulu rüya görmektense uyanık durmak yeğdir.” Şüpheli şeyleri terketmek, bir çok sıkıntıdan peşinen kurtulmak demektir.
Helâl ve haram şuuru, şüphelilere karşı gösterilecek dikkatli tavırlarla canlı tutulabilir. Özellikle haram sınırlarının hızla yok edildiği günümüzde bu konu daha bir nezâket ve ehemmiyet kazanmıştır. Şüphelileri terketmek, müslümanı günah işlemiş olma ihtimalinin kahredici endişesinden kurtaracaktır.
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Şüphelilerden uzak durup helâl olanlara yönelmek gerekir. Harama düşmekten korunmak böylece sağlanmış olur.
2. İnsan “içine sinmeyen” veya “ içinin ısınmadığı” konulardan uzak kalmalıdır. Gönül yatkınlığı herkes için özel ölçüdür. “Müftiler fetvâ verse de sen gönlüne bak!” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned IV, 194) hadîs-i şerîfi daima ölçü alınmalıdır.
3. Allah saygısı ile dolu olan müslümanlar, büyük günahlara düşme endişesi ile küçük günahlardan uzak dururlar.1
-----------------------------
1- Riyazüssalihin Tercüme ve Şerhi Erkam Yayınları M. Yaşar Kandemir Hadis no: 594 Ayrıca Şüpheli olanlar konusunda yukarıda geçen 6. Hadisin izahına bakınız

الحديث الثاني عشر
"من حسن إسلام المرء"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "مِنْ حُسْنِ إسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ".
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم: 2318] ، ابن ماجه [رقم:3976].

KİŞİNİN MÜSLÜMANLIĞININ GÜZELLİĞİ

12- Ebu Hüreyre Radıyallahu anh’ den
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu, demiştir:
“İnsanın (dini ve dünyası bakımından) ihtiyaç duymadığı şeyleri terk etmesi onun Müslümanlığının güzelliklerindendir.”

Tirmizi: 2318, İbni Mace: 3976

Hadisi şerifin izahı
Ümmü Habibe (Radıyallahü anha)’nın hadisini; Tirmizi, Hakim ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Bu hadiste Maruf; yani yüce dinimizin iyi saydığı şeyleri başkalarına emir ve tavsiyede bulunmak, Münker; yani dinimizin yasakladığı şeylere karşı halkı uyarmak, kötülüklerle mücadele etmek ve zikirlerle yüce Allah’ı anmak uğrunda söylenen sözler ve yapılan konuşmalar, sahibinin lehinde olan şeylerdir. Bunun dışında kalan konuşmalar sahibinin aleyhinde sayılır. Tuhfe yazarının beyanına göre el-Kari bu hadisin izahı bölümünde: Bu hadisin zahirine göre insanlar için mubah, yani ne sevap ne de günah sayılan bir konuşma çeşidi yoktur. Ancak hadis boşboğazlığı ve yersiz konuşmayı şiddetle men etmek manasına yorumlanabilir. Şöyle de söylenebilir: Hadisteki “Lehinde değildir” ifadesi “aleyhindedir” ifadesinin açıklaması mahiyetindedir. Bu takdirde hadisten maksat şu olur: Anılan üç çeşit konuşma dışında kalan sözler sahibinin lehinde değil, yani kendisi için sevap sayılmaz. Kuşkusuz, mubah sayılan konuşmalar sahibi için ahirette bir sevap sayılmaz.
Bu hadisin; تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ ifadesini insanın dini ve dünyası bakımından ihtiyaç duymadığı şeyleri terk etmesi diye tercüme edilmiştir. Tuhfe yazarının beyanına göre el-Kari: Yani Müslümana yakışmayan söz, fiil, görüş ve düşünceyi bırakması demektir. Ma la yaninin asıl manası Müslümanın din ve dünya açısından muhtaç olmadığı ve Allah’ın rızası bakımdan yararlı olmayan şey demektir. Bu itibarla lüzumsuz konuşmalar ve gereksiz tüm fiil ve hareketler bunun kapsamı içindedir, demiştir.
Gazali de: Söylediğin takdirde bir günaha girmen ve herhangi bir zarara uğraman söz konusu olmayan tüm konuşmalar Ma la yaninin içerisine dahildir. Mesela bir cemaat, bir topluluk içinde oturduğun zaman yaptığın geziyi, bu gezide gördüğün dağları, nehirleri, giydiğin elbiseleri, yediğin yemekleri, görüştüğün iyi insanların yaptığı işleri anlatman tamamen gerçek biçimde olduğu takdirde normal bir konuşmadır. Bu konuşmayı yapmaman seni günaha sokmaz ye zarara uğratmaz. O halde böyle konuşma gereksizdir. Ma la yani türünden bir sözdür. Senin zamanını boşuna alır, demiştir.
Hulasa; haram, mekruh ve faydasız mubah şeyler söz olsun veya fiil ve hareket olsun hepsi Ma la yani olan şeylerdir. Müslümanın zamanını bu gibi şeylerle geçirmemesi onun olgun iman ve Müslümanlığının güzelliklerinden sayılır.1
-------------------------------
1- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 10/189-191.

الحديث الثالث عشر
"لا يؤمن أحدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه"

عَنْ أَبِي حَمْزَةَ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ خَادِمِ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:13]، وَمُسْلِمٌ [رقم:45].

NEFSİ İÇİN İSTEDİĞİNİ DİN KARDEŞİ İÇİN DE İSTEMEK
13- Resulüllah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem’ in hizmetçisi, Ebu Hamza Enes b. Malik radıyallahu anh’ten,
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: bu¬yurdular ki;
“Sizden hiç biriniz kendi nefsi için istediğini dinî kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.”
Buhari: 13, Müslim: 45

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisi Müslim, Buhari Tirmizi Nesai Abd İbni Humeyd, Ebu Bekir İsmailî, İbni Mendeh ve İbni Hibban dahi tahriç etmişlerdir.
Hadisten maksat, bu meziyet olmadıkça iman kemâle ermiş olmaz Diğer bazı hadislerde de başka meziyetler için aynı tabir kullanılmıştır. Bu meziyetler iman’ın kemâle ermesi için şarttır. Şartlardan her hangi birisinin veya bir kaçının bulunması mutlaka kâmil imanın bulunduğunu gerektirmez. Şu halde farz olan ibadetleri tam yapmadığı halde bu meziyetleri taşıyan kişinin kâmil bir mümin olduğu anlamı bu ve benzeri hadislerden çıkarılamaz. Keza, bu meziyeti taşımayan kişinin imansız olduğu manası da murad değildir. İmanlı olduğu halde bu meziyetleri olmayabilir. Böylesinin imansız, olduğu hükmü çıkarılamaz.1
Ebu Amr İbni Salah diyor ki: “Kendisi için dilediğini din kardeşi için de dilemek âdeta imkânsız derecede güç sayılan şeylerdendir. Hâlbuki mesele öyle değildir. Çünkü hadisin manası; İslam’da sizden biriniz kendisi için dilediği şeyin (aynini değil) mislini din kardeşi için de dilemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz demektir. Bunu yapmak, kendine verilen nimetten hiç bir şey noksan kalmamak ve kendine verilene dokunmamak şartı ile din kardeşine de böyle bir nimetin verilmesini istemekle olur. Bu kalb-i selim sahibi olan bir kimse için kolaydır. Yalnız bozuk kalpli olana güç gelir. Allah bize ve bilcümle din kardeşlerimize afiyetler versin.”
Kâmil iman sahibi olmak için kendine dilediği şeylerin mislini din kardeşine dilemek lâzım geldiği gibi bunun zıddı yani kendisi için kötü gördüğü şeyleri din kardeşi için de kötü görmek imanın kemâlindendir. Ancak dilemekle kötü görmek birbirinin zıddı oldukları ve biri zikredilince derhal öteki de hatıra geleceği için hadiste iki zıttan birinin zikriyle iktifa edilmiştir.
Müminin, din kardeşinde de bulunmasını istediği şey, hayırlı bir nimet cinsinden olmalıdır. Yoksa kendi başına gelen bir belayı, bir kötülüğü din kardeşi için arzu etmek, asla caiz değildir.
Ebu Abdullah el-Ubbi, bu hadisin dünya umuru hak¬kında varit olduğunu, ahiret umuru hakkında ise Allahu Teâlâ hazretlerinin “Bu hususta yarışçılar müsabaka yapsın!” (Mutaffifin: 26) buyurduğunu söylerken ahiret hususunda din kardeşinden daha üstün mertebe dilemenin caiz olduğuna işaret etmiştir.2
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Kâmil iman sahibi olanlar, kendileri için arzu ettikleri şeyleri din kardeşleri için de arzu ederler.
2. Kişinin din kardeşi için arzu ettiği şey, iyilik ve hayır cinsinden olmalıdır.
3. Din kardeşimizde olmasını istediğimiz şey, sahip olduğumuzun bizzat kendisi değil, bir benzeridir.
4. Müminler için hayır istemek, dinde nasihatten sayılır.
------------------------
1- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/112-113
2- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث الرابع عشر
" لا يحل دم امريء مسلم إلا بإحدى ثلاث"

عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "لَا يَحِلُّ دَمُ امْرِئٍ مُسْلِمٍ [ يشهد أن لا إله إلا الله، وأني رسول الله] إلَّا بِإِحْدَى ثَلَاثٍ: الثَّيِّبُ الزَّانِي، وَالنَّفْسُ بِالنَّفْسِ، وَالتَّارِكُ لِدِينِهِ الْمُفَارِقُ لِلْجَمَاعَةِ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6878]، وَمُسْلِمٌ [رقم:1676].

MÜSLÜMANIN KANI MÜSLÜMANA HELAL DEĞİLDİR
14- İbni Mesud radıyallahu anh den şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Resulüllah olduğuma şehadet eden Müslüman bir kimsenin kanı ancak üç şeyden biri ile helâl olur:
1- Zina eden seyyib,
2- Cana karşı can,
3- Dinini terk edip, cemaatten ayrılan!» buyurdular.

Seyyib: Bekâr olmayan demektir. Bundan murat —hâlen evli olsun olmasın— başından sahih nikâh geçen erkek ve kadındır.

Buhari: 6878, Müslim: 1676

Hadisi şerifin izahı
Hadis-i şerifte ancak şu üç gruptan birisine giren bir Müslümanın öldürülebileceği, bunların dışındakilerin kanlarının helal olmadığı bildirilmektedir.
Birincisi: seyyibin zina etmesidir.
Seyyib: Bekâr olmayan demektir. Bundan murad —halen evli olsun olmasın— başından sahih bir nikâh geçen erkek ve kadındır. Henüz nikâhlanmamış kıza Araplar «Bikr» derler. Şeriat ıstılahında, başından nikâh geçen erkeğe «Muhsan» kadına «Muhsane» denilir. Muhsan: Hisarlanmış; muhkem surette muhafaza altına alınmış manasına gelir. Nikâh insanı zinadan muhafaza ettiği için evliye veya başından nikâh geçene bu isim verilmiştir.1
İslam hukukuna göre bu durumda olan bir erkek veya kadın ister evlilikleri devam etsin ister ayrılmış olsunlar veya taraflardan birisi ölmüş olsun zina ederse taşlanarak öldürülür. Taşlamaya hususi tabiri ile «Recm» denir.. Recm cezasının uygulanması için zina eden kişinin o esnada evli bulunması şart değildir. Dul bile olsa recm uygulanır. Hiç evlenmemiş olan kadın ve erkeğe ise zina etmeleri halinde yüz sopa vurulur.2
İkincisi: Cana karşı can: Bir başkasını amden (kasten) öldüren kişi, maktulün yakınlarının kısas talebi durumunda öldürülür. Yani haksız yere insan Öldüren kimsenin cezası ölümdür.
Hanefilere göre; hür bir Müslüman, hür bir Müslümana karşı kısas edildiği gibi zimmi (Müslüman memleketinin teb’asından olan gayr-i Müslimler.) ye ve köleye karşı da kısasen öldürülür. Yani bir köleyi veya zimmiyi öldüren hür bir Müslüman öldürülür. İmam malik, Şafii, Ahmed ve Leys’in de içinde bulunduğu Cumhura göre ise, hür bir Müslüman köleye veya zimmiye karşı öldürülmez. Bu hadisin mutlak oluşu Hanefilerin görüşüne delildir.3
Üçüncüsü: Dini terk edip İslam cemaatinden ayrılan kişi: Yani İslam’dan çıkıp İslam toplumundan ayrılan mürted; hadisin üzerinde durduğumuz konu ile ilgi¬si bu bölümüdür.
Bir erkek —maazallah— dinin¬den döner de küfründe ısrar ederse bütün ulemanın ittifakı ile kendisine ölüm cezası verilir. İrtidad eden kadının hükmü dahi ekser-i ulemaya göre budur. İmam Azam (Rahimehullah) kadınlarla çocukların öldürülmesini yasak eden delilin umumu ile istidlal ederek: “İrtidad eden kadın Öldürülmez.” demiştir.4
İmam Nevevî bu hükmün, tüm mürtetlere şamil olduğunu söyler.
Bazı âlimler: “Cemaatten ayrılan” ifadesinden hareketle, hükmün bidat ve isyanla cemaatten ayrılan herkese şamil olduğunu, Haricilerin (İslami ahkâm ile hükmeden İslam Devleti yöneticilerine karşı başkaldıranların) da buna girdiğini söylerler.
Hadis-i şerif, Müslümanlardan kanı helal olanları bu üç gruba hasretmiştir. Ancak âlimler daha başka delillere de dayanarak bu sayıyı arttırmışlardır. Mesela İmam Şafii’ye göre namaz kılmayan birisi tevbe etmezse öldürülür. İmam-ı Azam’a göre ise öldürülmez. Şafii ulemasından Müzeni ve İmamü'l-Harameyn de İmam-ı Azam’ın görüşündedirler. Ayrıca bazı âlimlere göre sihirbaz, bazılarına göre alenen silah çekip saldıran kişi (sâil) de öldürülür. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e küfredenin öldürüleceği de ittifakla sabittir.
Bazı âlimler bu sayılanlarla birlikte kanı helal olanları ona çıkarmaktadırlar. Ancak bunları hadisin üçüncü fıkrası altında toplamak mümkündür.5
Had cezaları bizzat Ulu’l-emr tarafından uygulanır Bu hususta yetkili olan Ulu'l-emr veya naibidir. Eğer maktulün velisi, kısas hususunda tecrübeli ise, Ulu'l-emr kendisine tatbik izni verebilir. Ancak tecrübeli değilse, izin verilmez. Bu hususta tecrübeli olan kimse, kısası, Ulu'l-emr'in ve maktulün (öldürülenin) velileri huzurunda icra eder. Hiçbir mükellef, kan davasını bahane ederek keyfine göre hareket edemez.
Hadden öldürülenler hususunda af ve sulhte söz konusu değildir. Had uygulanırken öldürülen kimsenin velisine; herhangi bir yetki de verilmez. Zira öldürme "kısas" değil; haddir.”6
--------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
2- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/13-14.
3- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/13-14.
4- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
5- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/13-14.
6- Emanet ve Ehliyet

الحديث الخامس عشر
"من كان يؤمن بالله واليوم الآخر فليقل خيرا"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاَللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاَللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاَللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6018]، وَمُسْلِمٌ [رقم:47].

ALLAH'A VE AHİRET GÜNÜNE İMAN EDEN HAYIR SÖYLESİN
15- Ebu Hüreyre radıyallahu anh den:
Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular k;
“Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yahut sussun! Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa komşusuna ikram etsin, her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa misafirine ikram etsin!”

Buhari: 6018, Müslim: 47

Hadisi şerifin izahı
“Ya hayır söylesin yahut sussun...” ifadesi ile ilgili Nevevi şunları söyler:
Mümin kişi konuşmak istediği zaman düşünmelidir. Şayet konuşacağı şey vacip veya mendup olup mu¬hakkak hayır ve sevaba vesile olacaksa konuşsun. Eğer konuşacağı şeyde bir sevap ve hayır görmüyorsa konuşmasın. Konuşacağı şey haram veya mekruh olduğu zaman konuşmaktan kaçınacağı gibi mubah şeyleri konuşmaktan da çekinmelidir. Şu halde hadis ne mekruh ne de mendup olan konuşmayı bırakmanın müstehaplığına delalet eder. Çünkü mubah bir konuşmaya başlandıktan sonra çoğu zaman mekruh veya haram laflara dalınabilir. Hâlbuki Allah Teâlâ; “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini yazıp kaydeden bir melek hazır bulunmasın.”1 buyurmuştur.
Ebü’l - Kâsım el-Kuşeyri (Rahimehullah): Susmak selamettir ve asıl olanıdır. Yerinde konuşmak hasletlerin en şereflilerinden olduğu gibi zamanında susmak da erkeklerin vasfıdır. Ben Ebu Ali ed-Dakkak’tan şunu işittim: Hakkı söylemekten çekinip susan kimse dilsiz şeytandır. Nefisle cihada koyulan zatların susmayı tercih etmelerine gelince, onlar konuşmanın afet ve tehlikelerini bildikleri için susmayı tercih etmişlerdir.2
Kulun konuştuğu her şeyin ve bu arada mubah olan sözlerinin dahi yazılıp yazılmayacağı meselesi selef ve halef uleması arasında ihtilaflıdır. İbni Abbas (Radıyallahü anh) ile bir takım ulemaya göre yazılan sözler sevap veya ikâb cebedenlerdir. Bu takdirde ayet-i kerime tahsis edilmiş olur ve: “Sevap yahut ikâb cebredecek her ne söylerse (onu yazmak için) yanında mutlaka hazır bir murakıp vardır.” manasına gelir. Haram veya mekruha vardırmasın diye şeriat birçok mubahlardan vazgeçmeyi de emretmiştir. İkrime’ye göre kulun söylediği her söz mutlak surette yazılır.
İmam Şafii bu hadisin manasıyla amel etmiş ve: “Konuşmak isteyen bir kimse evvela düşünmeli, eğer söyleyeceklerinden kendisine bir zarar gelmeyecekse konuşmalı; zarar gelecekse yahut zarar şüphesi varsa vazgeçmelidir.” demiştir.
Mağripte zamanının imamı sayılan Maliki ulemasından Ebu Muhammed Abdullah b. Ebu Zeyd şunları söylemiştir: “Bütün hayır adabı şu dört hadisten çıkar:
1 – “Her kim Allaha ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yahut sussun!”
2 – “İşine girmeyen şeye karışmaması kişinin iyi Müslüman olduğun-dandır.
3 - Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kısaca tavsiyede bulunduğu zata: “Kızma! (öfkelenme!)” buyurması;
4 - “Sizden biriniz kendisi için dilediğini din kardeşi için de dilemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.”
Fudayl b. İyaz’ın: “Her kim sözünü amelinden sayarsa lüzumsuz şeyler hakkında az konuşur.” dediği rivayet olunur. Zü’n-Nûnu Mısri (Rahimehullah) dahi: «İnsanların nefsini en koruyanı en ziyade dilini tutanıdır.” demiştir.
Hâsılı insan yerinde susmalı, icabında konuşmalıdır. Çünkü: “Hakkı söylemekten susan dilsiz şeytandır.” buyurulmuştur. Binaenaleyh yerine göre susmakla söylemenin ikiside şerefli hasletlerdir.3
Hadisin ikinci cümlesinde komşuya iyilik edilmesi tavsiye olunmuştur.
Buhari’nin “Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa komşusuna eziyet etmesin” başlıklı babında rivayet olunan hadislerin izahı bölümünde el-Hafız, el-Fetih’te bir kaç yolla rivayet olunan hadisleri derleyip sonunda şöyle der:
Bu hadislere göre Sahabiler:
“Ya Resulellah! Komşunun komşu üzerindeki hakkı nedir? diye sordular. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-Komşu senden bir şey ödünç isterse, ödünç olarak vereceksin, senden yardım dilerse ona yardım edeceksin, hastalanırsa ziyaret edersin, ihtiyacı olursa yardım edersin, hayırlı bir işi olursa tebrik edersin, başına bir musibet gelirse taziyet ve tesellide bulunursun, öldüğü zaman cenazesine iştirak edersin, meskeni hava alamayacak biçimde bitişiğinde ondan izin almadan meskeninden yüksek bina yapmazsın, tencerenin yemek kokusuyla ona eziyet etmezsin meğerki yemekten ona da sunsan, meyve alırsan ona da hediye et. Şayet hediye etmeyeceksen meyveyi (ona göstermeden) gizlice eve götür de senin çocuğun meyveyi dışarı çıkarmasın ki komşunun çocuğu görmesin.”4
Kadı İyaz (Rahimehullah) bu hadis hakkında şunları söylemiştir: “Hadisin manası şudur: İslam’ın şeriatlarını benimseyen bir kimseye komşusu ile misafirine ikram ve ihsan gerekir. Bunların her biri komşunun hakkını tanıtmak ve o hakkı korumaya teşviktir. Allah Teâlâ da kitabı keriminde ona iyilikte bulunmayı tavsiye ederek: “Allah’a ibadet edin! Hem ona hiç bir şeyi şerik koşmayın; ebeveyne, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, arkadaşa, yolcuya ve elinizdeki memluklere de İhsan edin; Şüphesiz Allah, kibirlenen ve öğünen kimseleri sevmez.”5 buyurulmuştur
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem: “Cibril (Aleyhisselam) bana komşuyu o kadar tavsiye etti durdu ki sonunda onu bana mirasçı yapacak sandım.” buyurmuştur.
Ziyafet yani misafir ağırlamak İslam adabından, peygamberlerle sülehanın ahlakındandır. Ulemadan bazıları, ziyafeti bir geceliğine vacip saymıştır. Delilleri: “Misafir gecesi her Müslüman üzerine vacip olan bir haktır.” mealindeki hadisi şerif ile: “Eğer bir kavme misafir olur da sizin için misafirin hakkını emrederlerse hemen kabul edin; bunu yapmazlarsa kendilerine lâyık olan misafir hakkını onlardan siz alın!” mealindeki Ukbe hadisidir.6
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Bazı davranışlar insanın mükemmel bir imana sahip olduğunu gösterir.
2. İyi müminin ağzından faydalı söz çıkar. Faydalı konuşmayacağını düşünen kimse susmayı tercih etmelidir
3. Komşuya zarar vermemek, daha da iyisi komşuya faydalı olmak müminlerin göstereceği bir davranıştır.
4. Misafire elinden geldiğince ikram etmek de böyledir.
-------------------------
1- Kaf suresi 18.
2- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/461-463
3- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
4- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/461-463
5- Nisa Suresi 36
6- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث السادس عشر
" لا تغضب"

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنْ رَجُلًا قَالَ لِلنَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَوْصِنِي. قَالَ: لَا تَغْضَبْ، فَرَدَّدَ مِرَارًا، قَالَ: لَا تَغْضَبْ" .
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6116].

ÖFKELENME

16- Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den:
Bir adam Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e: bana vasiyet et dedi. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “öfkelenme!” buyurdu. Adam devamla tekrarladı, Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “öfkelenme!” buyurdu.

Buhari: 6116 Tirmizi 2020

Hadisi şerifin izahı
Hattabi şöyle dedi: “öfkelenme!” öğüdünün manası, “öfkenin sebeplerinden çekin ve öfkeyi çekecek işlere girişme!” demektir. Çünkü öfkenin kendisi insanda tab' olunmuştur, onun cibilliyetinden çıkarılıp atılması mümkün olmaz... Bu bir kelimelik öğüt, sayılmayacak birçok hikmetleri, maslahatları ve nimetleri çekmeyi, birçok mefsedetleri ve intikamları def etmeye şamil olmuştur... (Kastallânî).
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu adama tekrar tekrar öğüt isteğine karşı yalnız “öfkelenme!” öğüdünü vermesi, bu adamın hâl ve tavrında asabîlik görmesinden dolayıdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in âdeti, nasihat isteyenlere kendi hâl ve tavırlarının ifade ettiği lüzum ve İhtiyaca göre tavsiyede bulunmaktı. Belki bu adam da titizdi, öfkeli bir tip idi ve kendisine bu bir kelimelik öğüt reçetesini vermiş, öfkelenmezse bütün şerlerden, belâlardan kurtulacağını öğretmiştir.
Beydavî şöyle demiştir: İnsana arız olan bütün mefsedetler, insandaki şehvet ve öfke kuvvetlerinin eseridir. Vasiyet temenni eden kişi, şüphesiz ki, fenalıklardan korunma çaresine irşad edilmesi niyazında bulunmuştu. Peygamber de bütün fenalıkların çıkış sebebi olan öfkenin bırakılmasını vasiyet buyurmuştur.1
--------------------------
1- Sahihi Buhari Tercümesi Mehmed Sofuoğlu Ötüken Neşriyat Dip Not

الحديث السابع عشر
"إن الله كتب الإحسان على كل شيء"
عَنْ أَبِي يَعْلَى شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "إنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ، وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذِّبْحَةَ، وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ، وَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:1955].

ALLAH HER ŞEYDE İYİLİĞİ FARZ KILMIŞTIR

17- Şeddad b. Evs radıyallahu anh den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
“Şüphesiz Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi iyi yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi iyi becerin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana rahat versin!”

Müslim: 1955

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis-i şerif islim kaidelerinin en cemiyyetlilerinden biridir. Müslümanın yaptığı her işi güzel ve yerli yerince yapması gerekir. Bu meyanda öldürme ve kesme işlerinin dahi iyi yapılması emir buyurulmaktadır. Öldürme emri hayvandan maada kısas ve haddi şer’i gibi insana ait öldürmelere de şamildir. Binâenaleyh bunlarda da haddi tecavüz etmeden en güzel şekilde hareket etmek gerekir. Ölecek kimseyi acı çektirmeden birdenbire Öldürmeli, kesilecek insan veya hayvana eziyet vermemek için kılıç ve bıçağı keskinletmeli, kesilecek hayvana bıçağı göstermemeli. Hayvanlar birkaç tane ise birbirlerine karşı kesilmemeli, ke¬silecek yere sürüklenerek götürülmemelidirler.
İslam’da şer’i bir ceza olarak insan öldürmek yalnız namaz terkedildiği zaman meşru olmuştur. Şafiilerle Malikilere ve Hanbelilere göre namazını kılmayan bir kimse hadden yani şer’i bir ceza olarak öldürülür. Hanefîlere göre Öldürülmez, fakat namaz kılıncaya kadar hapsedilerek dövülür. Yol kesenlerle recm edilenler hakkında hadd ise bu hadisten müstesna olarak şeriat sahibinin emriyle meşru' olmuştur.1
----------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,

الحديث الثامن عشر
"اتق الله حيثما كنت"

عَنْ أَبِي ذَرٍّ جُنْدَبِ بْنِ جُنَادَةَ، وَأَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْت، وَأَتْبِعْ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقْ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ" .
رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:1987] وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ، وَفِي بَعْضِ النُّسَخِ: حَسَنٌ صَحِيحٌ.

NEREDE OLURSAN OL ALLAH’TAN KORK
18- Ebu Zerr radıyallahu anh’den rivayete göre,
Resulüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Nerede olursan ol Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşa, işlediğin bir günahın arkasından hemen bir sevap işle ki onu imha edip yok etsin. İnsanlara güzel ahlakla muamele et.”

Tirmizi: 1987,
Tirmizi: Bu hadis hasendir, bazı nushalarda da hasen sahihtir, der.

Hadisi şerifin izahı
Allah’tan kormak, dinin gayesi her türlü hayır ve faziletin de esasıdır. Aynı şekilde Yüce Allah'ın öncekilere de, sonrakilere de eskiden beri yaptığı tavsiyesidir.
Takvanın tavsiye edilmesi büyük bir vasiyettir. Allah’ın öncekilere de, sonrakilere de vasiyeti budur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, sizden önce kitap verilenlere de sizlere de Allah’tan korkunuz diye tavsiye ettik.”1
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da hutbesine, insanlara Allah’tan korkmayı (takvayı) hatırlatarak başlardı. Bir ihtiyacını arz etmek için okuduğu hutbelerinde aşağıdaki ayeti kerimeleri okurdu:
“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün.”2 “Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini var eden, her ikisinden ise birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun. Yine kendisinin adıyla birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”3 “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, lehinize olarak amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı da bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.4
Günahın silinmesine sebep teşkil eden iyilik (hasene) hususunda ilim adamlarının iki görüşü vardır:
Bazısı şöyle demektedir: Bazen hasene ile o günahtan tevbe kastedilebilir. Çünkü Yüce Allah, günahından tevbe eden kimseye günahını bağışlayacağını ve tövbesini kabul edeceğini birçok yerde açıklamış bulunmaktadır. Bunlardan birisi Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Allah nezdinde tevbe, kötülüğü ancak bilmeksizin yapanların, sonra da çabucak vazgeçip tevbe edenlerin (yaptığı tevbe)dir. İşte Allah’ın, tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır.”5 “Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen¬lerin, işte Allah onların günahlarını sevaplara değiştirir...”6
Bu delillerin zahirinden anlaşıldığına göre, her kim nasuh (samimi) bir şekilde tevbe eder, tevbenin şartlarını yerine getirecek olursa, nasıl ki sağ-lıklı bir şekilde İslâm’a giren bir kâfirin İslam’ı kabul edilmesi kesin ise, böylesinin de tevbesinin Allah tarafından kabul edileceği kesindir.
Cumhurun benimsediği görüş budur. İbni Abdilberr’in kulandiğı ifadeler bu hususta icma bulunduğunu göstermektedir.
Cumhurun görüşüne muhalif olarak bazılarının delil gösterdiği naslara gelince, onlardan birisi Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Ama kim tevbe edip imana gelir ve salih amel işlerse, onun felah bulanlardan olması umulur.”7 “Ey müminler! Topluca Allah’a tevbe edin; umulur ki felah bulursunuz.”8 “Onlardan başka diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih amele başka bir kötü amel karıştırmışlardır. Olur ki, Allah onların tevbelerini kabul eder”9
Bazısı da şöyle demektedir: İyilik (hasene) ile tevbeden daha genel olan bir şey kastedilmektedir. Buna da Yüce Allah’ın şu buyruğu delildir: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl, çünkü iyilikler günahları giderir.”10
Aynı şekilde hacc da günahların bağışlanmasının ve silinmesinin sebebidir. Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Kim Allah için hacceder, çirkin söz söylemez ve bir kötülük işlemezse, annesinin kendisini doğurduğu günkü gibi geri döner.”11 Pek çok salih amelin, günahların bağışlanıp silineceğini ortaya koyan pek çok nass varit olmuştur.
Atâ ve başkalarının görüşüne göre, salih ameller yalnızca küçük günahları siler. Hatta kimileri, küçük günahların bağışlanabilmesi için büyük günahlardan uzak durmayı şart görmüştür. Çünkü salih ameller, küçük ve büyük günahlara kefaret teşkil edecek olursa, tövbeye gerek kalmaz. Bilindiği gibi tevbe farzdır. Farz olan bir şeyin ise yerine getirilmesi ve niyet ve kast ile eda edilmesi kaçınılmaz bir husustur.
Aynı şekilde, eğer büyük günahlar farzların eda edilmesi ile örtülecek (bağışlanacak) olursa, hiçbir kimsenin kendisi sebebiyle Cehenneme gitme¬sini gerektiren bir günahı kalmaz. Bu görüşü kabul edenlerin ileri sürdükleri en güçlü delillerden birisi de, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın şu buyruğudur: “Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), Ramazandan Ramazana (tutulan Ramazan orucu) büyük günahlardan uzak durulduğu sürece aralarındakilere (küçük günahlara) keffaret sebebi olurlar.”12
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Ve insanlarla güzel bir ahlâk ile geçin” buyruğuna gelince:
Güzel ahlâka sahip olmak, takvanın özelliklerindendir ve o olmadan takva tamamlanmış olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Takva sahipleri için hazırlanmış, genişliği göklerle yer olan Cennet'e koşuşun. Onlar ki bolluk ve darlıkta infak edenler, öfkelerini yutanlar, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”13 Yüce Allah insanlarla güzel bir ahlâk ile geçinmeyi takvanın esasları arasında göstermiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da ümmetini İslâm'ın o dosdoğru ahlâkı ile ahlaklanmaya teşvik etmiştir.
Hafız İbni Recep, Selef-i Salih’in güzel ahlâkı açıklamasını ihtiva eden pek çok sözleri nakletmiştir. Bunlardan bazılarını aktarmak yerinde olur. el-Hasen der ki: Güzel ahlâk, kerem, cömertlik ve tahammülkârlıktır.
İbni Mübarek der ki: Güzel ahlâk, güleryüz, iyiliği bol bol işlemek ve başkalarına eziyette bulunmaktan kaçınmaktır.
İmam Ahmed der ki: Güzel Ahlak, kızmaman ve kin duymamandır.14
Kul, Peygamberlerin önderine uyduğu takdirde ahlâkı güzelleşir. Çünkü O, bu makamı fiilen gerçekleştirilenlerin en hayırlılarıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin.”15 O (her hususta olduğu gibi) bu hususta da önderimizdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ta sizin için uyulmaya değer güzel bir örnek vardır.”16
O halde Müslümana düşen, hayatın bütün yönlerinde O'nun siretini incelemektir: Rabbine karşı edebi neydi, insanlara karşı takındığı edep neydi, ailesine karşı nasıl davranmıştı? Arkadaşlarına karşı nasıl davranmıştı? Müslüman olmayanlara karşı ne şekilde davranmıştı?
Güzel ahlakı kazanmanın yardımcı hususları arasında böyle bir ahlaka sahip ve tertemiz takvalı kimselerle birlikte oturup kalkmak da sayılır. Çünkü insan, oturup kalktığı kimselerden etkilenir. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. O bakımdan her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.”17
O halde Müslümana, Hanif dinin kendisine davet ettiği övülmeye değer güzel ahlâk ile ahlaklanmayan kötü arkadaşlardan uzak durmak düşer.18
--------------------------------
1- Nisâ 131
2- Âli İmran, 102
3- Nisâ 1
4- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 195-196
5- Nısa17
6- Furkan 70
7- Kasas 67
8- Nur 31
9- Tevbe 102
10- Hud 114
11- Buhari, 141
12- Elbâni, Muhtasaru Müslim, 62
13- Âli İmran, 133-134
14- Cami’ul-Ulumi ve’l-Hıkem, 173.
15- Kalem 4
16- Ahzab 21
17- Hadisi Tirmizi rivayet etmiş, el-Elbâni, Sahihu'i-Câmi, 3539'da hasen olduğunu ifade etmiştir.
18- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 199-205.

الحديث التاسع عشر
" احفظ الله يحفظك"

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: "كُنْت خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَوْمًا، فَقَالَ: يَا غُلَامِ! إنِّي أُعَلِّمُك كَلِمَاتٍ: احْفَظْ اللَّهَ يَحْفَظْك، احْفَظْ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَك، إذَا سَأَلْت فَاسْأَلْ اللَّهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْت فَاسْتَعِنْ بِاَللَّهِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْأُمَّةَ لَوْ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوك بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوك إلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَك، وَإِنْ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوك إلَّا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْك؛ رُفِعَتْ الْأَقْلَامُ، وَجَفَّتْ الصُّحُفُ" . رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:2516] وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.
وَفِي رِوَايَةِ غَيْرِ التِّرْمِذِيِّ: "احْفَظْ اللَّهَ تَجِدْهُ أمامك، تَعَرَّفْ إلَى اللَّهِ فِي الرَّخَاءِ يَعْرِفُك فِي الشِّدَّةِ، وَاعْلَمْ أَنَّ مَا أَخْطَأَك لَمْ يَكُنْ لِيُصِيبَك، وَمَا أَصَابَك لَمْ يَكُنْ لِيُخْطِئَك، وَاعْلَمْ أَنَّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ، وَأَنْ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْبِ، وَأَنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا".

ALLAH’IN HAKKINI KORU
19- İbni Abbas radıyallahu anh’ den, şöyle demiştir;
Bir gün Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in binitinin arkasında idim. Buyurdu ki:
“Ey delikanlı! Sana birkaç kelime öğreteceğim: “Allah’ın hakkını koru (emir ve yasaklarına iyi dikkat ederek yaşa) ki Allah’ta seni gözetip kollasın. Allah’ı hiç hatırından çıkarma ki onu her an karşında bulasın. İsteyeceğinde Allah’tan iste yardım isteyeceğinde Allah’tan yardım iste, bilmiş ol ki tüm insanlar sana bir konuda fayda vermek için bir araya gelseler ancak Allah’ın yazdığı kadarıyla sana faydalı olabilirler. Eğer tüm insanlar sana zarar vermek konusunda birleşip bir araya gelseler ancak Allah’ın sana yazdığı kadarıyla zarar verebilirler. Kader kalemleri kalkmış ve yazılan sahifeler kurumuştur.”

Tirmizi: 2516
Tirmizi Hasen, Sahihtir, der. Tirmizi'den başkasını rivayetine göre ise şöyle buyrulmuştur.

Allah'ı gözet ki, O'nu önünde bulasın. Geniş zamanında Allah'a kendini sevdir ki, O da seni sıkıntı zamanında tanısın (sevsin). Şunu bil ki, (takdir-i İlâhi'ye göre) başına gelmeyecek olan şeyin sana isabet edeceği yok. Ve sana isabet edecek olan şeyden de senin kurtulacağın yok. Bilmiş ol ki, nüsret (-i İlahiyle) sabır iledir ve muhakkak kurtuluş, keder ve sıkıntı ile beraberdir ve şüphesiz Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır

Hadisi şerifin izahı
İbn Receb der ki: "Bu hadis çok büyük tavsiyeler ve dinin en önemli hususlarından genel kaideler ihtiva etmektedir. Öyle -ki, bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Bu hadis üzerinde düşündüm de, beni dehşete düşürdü. Az kalsın aklım başımdan gidecekti. Bu hadisi bilmemekten ve onun manasını az kavramaktan dolayı kişi ne kadar esef etse azdır!1
Allah'ı koru ki, o da seni korusun” buyruğundan murad: Sen Allah’ın emirlerini, yasaklarını, sınırlarını ve haklarını gereği gibi koru. Bu ise Yüce Allah’ın ve Resulünün emretmiş olduğu farzları yeri¬ne getirmek, yasaklarından kaçınmak suretiyle olur. Bu şekilde görevlerini yerine getirenleri Yüce Allah Kitab-ı Kerim’inde şu buyruğuyla övmüş bulunuyor: “İşte size vaad edilen bu cennet, Allah'a dönen, O’nun emirlerine riayet eden, görmediği halde ve yalnızken Rahman olan Allah’tan korkan ve O’na yönelen bir kalple gelenlere mahsustur.”2
Kim Allah'ın emirlerini gereği gibi korur, Allah'ın kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirip yasaklarından kaçınacak olursa, Allah da onu korur. Çünkü karşılık, amelin cinsinden olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz benim ahdimi yerine getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim”3 Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Siz beni anın, ben de sizi anayım."4 “Eğer Allah (ın dinin)’a yardım ederseniz O da size yardım eder.”5
“Allah'ı hiç hatırından çıkarma ki onu her an karşında bulasın” buyruğundan murad: Kendisi, çoluk çocuğu hakkında Allah’ın emirlerini gereği gibi koruyup, Kitap ve Sünnet’e göre dosdoğru hareket eden bir kimse ile Allah, bütün hallerinde beraberdir. O her nereye yönelirse, Allah inayetiyle, yardımıyla, korunması ve tevfikiyle onu kuşatır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah, takva sahipleriyle ve ihsan edicilerle (iyilikte bulunanlarla) beraberdir.”6
" İsteyeceğin zaman Allah’tan iste!" buyruğunda geçen (istemek)’ten kasıt duadır. Dua da ibadetin kendisidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan, O’nun lütfundan isteyin.”7 Allah kendisine dua etmeyenleri, büyüklük taslayan müstekbirlerden saymıştır: “Rabbimiz buyurdu ki: Bana dua edin, ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”8 Dolayısıyla Müslümana, Allah’tan başkasına yönelmemek düşer. Böyle bir iş işleyen kimse ise, Allah’ın kullarına yasakladığı şirkin içerisine düşmüş olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka ve kendisine Kıyamet’e kadar cevap veremeyecek kimseye dua eden kimseden daha sapık kim olabilir?”9
“Yardım isteyeceğinde Allah’tan yardım iste,” buyruğundan murad: Kul yalnız ve yalnız Allah’tan yardım istemelidir.
Hem dininin menfaati için, hem dünyasının menfaati için yalnızca Allah’tan yardım dilemelidir. Çünkü asıl yardıma mazhar ve başarılı kişi Allah'ın yardım ettiği kişidir. Allah kime yardım etmez, kimin yardımından elini çekerse, işte hüsrana uğrayan ve gerçek müflis odur. Bundan dolayı, “lâ havle velâ kuvvete illa billah = bizim güç ve kudretimiz ancak Allah’tandır.” sözünün ecri büyüktür.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”10 Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyur¬muştur: "Sana fayda veren şeylere gayret et, Allah’tan yardım dile ve acze düşme.
“Bilmiş ol ki tüm insanlar sana bir konuda fayda vermek için bir araya gelseler ancak Allah’ın yazdığı kadarıyla sana faydalı olabilirler. Eğer tüm insanlar sana zarar vermek konusunda birleşip bir araya gelseler ancak Allah’ın sana yazdığı kadarıyla zarar verebilirler. Kader kalemleri kalkmış ve yazılan sahifeler kurumuştur.”
Hadisin bu bölümünde Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın sözleri kaza ve kader ile ilgili meseleleri etrafında dönmektedir. Kula hayır ve fayda türünden hakkında takdir edilenden başkası isabet etmez. Allah herhangi bir kimse için bir faydayı takdir buyurmuş ise göklerde ve yerde bulunanlar o faydayı engellemek için bir araya toplanacak olsalar ona yol bulamazlar. Her şeyi bilen mutlak egemen yüce Rabbimizin Kitabın da buna benzer anlamlara delil teşkil edecek buyruklar vardır: “De ki, Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez.”11
“De ki: Şayet evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yıkılıp devrilecekleri yerlere giderlerdi.”12
"Geniş zamanında Allah’ın haklarını gözet ki, o da sıkıntılı zamanlarında seni gözetsin.”
Bu da bellenmesi ve yaygınlaştırılması gereken Nebevi hikmetlerdendir. Bu hikmet, Şanı Yüce Allah’ın rahatlık, güvenlik, sağlık, zenginlik ve güçlülük zamanında tanınmasına davet etmektedir. Allah’ın tanınması (marifeti) ise, farzların korunması, yasakların terkedilmesi, nafilelerle O’na daha çok yakınlaşmaya çalışılmasıyla mümkün olabilir. Böyle bir konumda Allah’ı bilip tanıyan bir kimseyi şanı yüce Allah da sıkıntılı zamanlarında, darlık, fakirlik ve hastalık vakitlerinde tanır (gözetir). Dünyanın kederleri, musibetleri ne kadar da çoktur! Böyle bir durumda Allah’ın kulunu tanıması ise ona yardımcı olması, hak üzere ona sebat vermesi, ona destek vermesi ve onu zafere ulaştırmasıyla mümkün olur.
"Ve bil ki, zafer sabırla beraberdir" buyruğunun gerçekliğinde Kur'ân-ı Kerim'den şanı yüce Rabbimizin şu buyrukları tanıklık etmektedir: "Nice az bir topluluk, Allah'ın izniyle çok bir topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.",13 "Sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. "14
Sabır, çok büyük bir haslettir. Müslüman Yüce Rabbimizin emirlerini yerine getirebilmesi için ihtiyaç duyduğu bir özelliktir. Şanı Yüce Allah’ın kullarına uyguladığı imtihan sabrı gerektirir. Müslümanın Allah’a davet yolun¬da karşı karşıya kaldığı çeşitli eziyetlerin sabra ihtiyacı vardır. Arzu ve istekleri ve haramları terk etmenin sabra ihtiyacı vardır. Çünkü arzu ve isteklere (günahlara) nefis ileri derecede istek duyar. Günahlardan ancak Allah’ın koruduğu kimseler korunabilir. Allah’a itaat yolunda sebatın da sabra ihtiyacı vardır. Allah’ın düşmanlarına karşı cihadın da sabra ihtiyacı vardır. Çünkü cihatta hoşa gitmeyen pek çok şey vardır. Bütün bunlara sabır ve tahammül göstermek ise zaferin ve ilahi yardımın sebebi ve yoludur. Nitekim Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da bunu böylece açıklamıştır. Peygamberimize vaat olunan zafer de her iki çeşidiyle cihadı kapsamaktadır. İbni Recep de şöyle demektedir: “Sabır hem zahir düşmana karşı cihatta, hem iç düşmana karşı cihad diye nitelendirilen cihatta yardım ve zafere mazhar olmayı kapsar. Bu iki cihatta sabır gösteren, düşmanına karşı muzaffer olur, ilahi yardıma mazhar olur. Bu iki cihatta sabretmeyip tahammülsüzlük gösteren ise kahrolur, düşmanına ya esir düşer ya da düşmanı tarafından öldürülür.”15
“Bilesin ki Nusret (-i İlahiyle) sabır iledir.” buyruğuna gelince; bazen musibetler, türlü fitneler (imtihanlar) ve mihnetler, ardı arkasına, Müslümanın üzerine gelir, işler onu daralttıkça daraltır, dünya onu sıktıkça sıkar. Gam ve keder onda iyice yer eder. Müslüman bunların ecrini Allah'tan umar, sabreder ve gelen bu musibetlerin Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğunu bilecek, Allah'ın yardımından ümit kesmeyecek olursa, Allah’ın inayeti, affı, mağfiret ve rahmeti ona gelip yetişir ve kurtuluş gelir. Yüce Allah’ın Kitabında bu kabilden ibretli pek çok husus görebilmekteyiz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali (nin benzeri) başınıza gelmeden Cennet’e girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı, öyle sarsıldılar ki, sonunda Peygamber kendisine iman edenlerle birlikte: Allah'ın yardımı ne zaman? derlerdi. Şunu iyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”16
“Ve muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır.” buyruğu Aziz ve Celil olan Allah’ın şu buyrukları ile de teydi edilmiştir: “Allah zorluktan sonra bir kolaylık yaratacaktır.”17 “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.”18
Zorluklar, kederler, darlıklar, sıkıntılar; Müslümanı biler, onu türlü şaibelerden arındırır, kalbini Rabbine bağlar. Zorluğun artması ile birlikte bu bağın gücü de artar ve Müslümanı tam bir samimiyet ve ihlas ile Rabbine yönelecek hale getirir. İşte zorluğun izale edilişinin en büyük sebeplerinden birisi de budur.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da hadis-i şerifte Allah'tan ecrini bekleyip sabreden ve kendisine isabet eden şeyin Allah'ın takdiri ile olduğunu bilen, bundan kurtuluş olmadığını bilip Rabbinin emrettiği şekilde dosdoğru yol üzere devam eden kimsenin zorluğunun devam etmeyeceğini özellikle vurgulamaktadır.
Bu Hadisen Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- Öğreticinin, öğrencisinin dikkatini yeterince çekmesi ve gerekli bilgileri ona vermeden önce onu hazırlaması gerekmektedir. Bu ise Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: "Ey delikanlı, ben sana bazı sözler öğreteceğim..." buyruğundan anlaşılmaktadır.
2- Çocukların terbiyesine ve onlara dinlerinin öğretilmesine teşvik vardır.
3- Zamanın güzel bir şekilde kullanılması ve dünyada ve ahirette mükellefe fayda sağlayacak şekilde değerlendirilmesine özel gayret gösterilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. İşte Allah Resulü zamanı bir yerden bir başka yere yolculuk yaptığı sırada bile değerlendirmeye çalışmaktadır. Çünkü Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem ), bin Abbas'a bu vasiyeti, İbni Abbas binek üzerinde terkisinde bulunduğu sırada yapmıştır.
4- Akıllıca davranmak ve sebepleriyle yerine getirmek suretiyle, kahramanlık ve atılganlığı bir ahlâk haline getirmek. Bu ise zararın da faydanın da Allah'ın eliyle olduğunu bilmekten, insana zarar olsun, fayda olsun hakkında takdir edilenden başkasının isabet etmeyeceğine inancından gelmektedir, Bu inanç da kişiyi kahramanlığa ve cesaretle ileri atılmaya iter.19
---------------------------
1- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 174
2- Kaf 32-33
3- Bakara, 40
4- Bakara, 152
5- Muhammed, 7
6- Nahl, 128
7- Nisa 32
8- Mümin, 60
9- Ahkaf 5
10- Fatiha, 4
11- Tevbe 51
12- Ali İmran 154
13- Bakara 249
14- Enfâl 66
15- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 186.
16- Bakam 214
17- Talâk 7
18- İnşirah 5-6
19- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 211-218.

الحديث العشرون
"إذا لم تستح فاصنع ما شئت"
عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ عُقْبَةَ بْنِ عَمْرٍو الْأَنْصَارِيِّ الْبَدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "إنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الْأُولَى: إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْت" .
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:3483].
UTANMADIKTAN SONRA DİLEDİĞİNİ YAP
20- Ebu Mesud Ukbe b. Amr el-Ensari el-Bedri radıyallahu anh’ 'den:
Demiştir ki, Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’ Hazretleri şöyle buyurdu: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” sözü, ilk nübüvvet zamanlarından nâsın hatırında kalan sözlerdendir.
Buhari: 3483

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis, imandan bir bölüm olan hayânın bir ahlâk edinilmesine davettir. Hayâ ise hayırdan başka bir sonuç vermez. Hayâ, sahibini faziletler ile benzemeye, bayağı ve alçaltıcı kötülüklerden uzak durmaya iter. Hayâ, önderleri Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olan Allah'ın Pey¬gamberlerinin ahlâkıdır. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) örtülerinin arkasında saklanıp gizlenen bakire bir kızdan bile daha çok hayâlı idi.
Hayâ Allah’ın meleklerinin ahlâkıdır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendisinden meleklerin utandığı bir adamdan ben utanmayayım mı?1 Hayâyı ahlâk edinmeye davet, eskiden beri yapılagelen bir davettir.
Hayâ, halkın ayıplaması endişesinden ötürü insana arız olan sıkılma hâlidir, Türkçesi Utanmaktır. Bu ruhî hâl, insanlarda fıtrîdir. Avret yerini açmaktan, in¬sanların ortasında ayıp sayılan fiillerden utanmak, bütün medenî insanlarda bulunan bir halettir. Hayânın bir nevi de imanîdir. Bu da Allah korkusu ile günahlı işlerde bulunmaktan utanıp sıkılmaktır. Gerek fıtrî ve ruhî bir haletin eseri olarak insanlardan utanmak, gerek bir iman eseri olarak Allah’tan utanmak, hadiste bildirildiği üzere insana hayırdan başka bir şey getirmez... Müslim Sahih’indeki İmran İbni Hüsayn hadisinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Hayânın hepsi hayırdır” buyurmuştur. Yani hayâ, gerek fıtrî, gerek imanî olsun, ister Allah’tan korku, ister kuldan utanmak eseri olsun, hepsi hayırdır; bunların hepsi insanı hayra, saadete sevk eder demektir.2
Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’dan: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “İman, yetmiş küsur yahut altmış küsur şubedir. Bunların efdali “Lâ ilâhe illallah” yani “Allah’tan başka ilah yoktur.” sözü ve en aşağısı da yoldan eza verecek şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.”3 Hayâ imandan geldiği gibi, hayâsızlık da iman zafiyetinden gelir. Hayâ ile iman kardeştirler. Bir insanda hayâ ahlakı yoksa onun için “Hayâ etmiyorsan istediğini yap!” denir. Kur’an’da ismi zikredilen Lokman Hekim’in oğluna nasihati şöyledir: “Oğlum! Nefsinin yapmanı istediği herhangi bir işi, insanların karşısına çıkardığında onlardan utanacaksan bunu kalbinden çıkar. Allahu Teâlâ kendisinden utanılmaya en lâyık olandır.”
Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’dan: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Hayâ imandandır ve iman (sahipleri) de cennettedir. Kötü söz (lüzumsuz ve hayâsızca söylenen söz) ise eziyettendir, eziyet edenler de ateştedir.”4
"Eğer hayâ etmezsen, dilediğini yap" buyruğunda geçen Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emrinden anlaşılan ile ilgili olarak, ilim adamlarının farklı görüşleri vardır ki, bir kısmı şunlardır:
1- Buradaki emir, tehdit içindir. Buna göre emrin anlamı şu olur: Eğer sende hayâ diye bir şey yoksa istediğini yapabilirsin. Şüphesiz sen yaptığın¬dan dolayı cezalandırılacaksın. Bu ceza dünyada veya ahirette veya her ikisinde de olabilir.
Hikmet dolu ilahi zikir olan Kur’an-ı Kerim’de de buna benzer bir üslup-la ifadeler varit olmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “ İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri hakkıyla görür.”5
2- Emir mubahtık ifade etmektedir. Buna göre anlamı şöyle olur: Bir işi yapmak istediğin vakit, eğer o işi yapmaktan dolayı Allah’tan da Resulün¬den de, insanlardan da utanmayacaksan, onu yapabilirsin. Böyle bir işi yapmak senin için mubah olur. Nevevî der ki: "Burada emir mubahtık ifade etmektedir. Yani bir işi yapmak istediğin vakit eğer yapman halinde Allah’tan da, insanlardan da utanmanı gerektirmeyecek işlerden ise, onu yap, aksi taktirde yapma!6
3- Emir haber kipi yerine kullanılmıştır. Bu durumda mana şöyle olur: Kulu küçük düşüren ayıplayıcı işler yapmaktan engelleyen şey, hayâdır. Hayâyı yitiren bir kimse, Yüce Allah’a isyanlara dalıp gider.
Bunun bir benzeri de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: "Cehennemdeki yerine hazırlansın,”7 buyruğudur. Burada emir haber vermek içindir, yani öyle bir kimse Cehennemde yerini hazırlamıştır. Burada Hattabi’nin şu şekilde güzel bir açıklaması vardır: “Hadis-i şerifte haber üslubu ile değil de emir lafzı ile anlatımın hikmeti şudur: İnsanı kötülüğe uygun işler yapmaktan alıkoyan şey, hayâdır. Kişi hayâyı terk etti mi, her türlü kötülüğü tabii olarak işle¬mekle emrolunmuş gibi olur.8
Hayânın iki Çeşidi vardır.
Birincisi Kesbi olmayan hayâ: Bu fıtri ve doğuştan insanla birlikte olan hayâdır. Allah bunu kullarından dilediği kimselere lütfeder. Böyle bir hayâ, şanı yüce Yaratıcının kullarından dilediği kimseye ihsan etmiş olduğu en büyük nimetlerdendir. Çünkü böyle bir hayâ kula hayırdan başka bir şey ge¬tirmez. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır. “Hayâ, hayırdan başka bir şey getirmez.9 Pek çok kimsenin çeşitli çirkinliklerden, masiyetlerden uzak durduğunu, bazen bu uzak duruşlarının da dine bağlılıklarından olmadığını görebiliyoruz. Kimisi şöyle demiştir: Ben masiyetleri adilik gördüğümden, insanlığa sığdıramadığından dolayı terk ettim, sonunda bunlar bende dindarlığa dönüştü.
İkincisi Kesbi Hayâ: Bu da Yüce Allah’ı, onun büyük ve celil sıfatlarını tanımaktan doğar. O’nun, kullarının üzerinde gözetleyici olduğunu, hiçbir şeyin O’na gizli kalmadığını, gözlerin hain bakışını, kalplerin gizlediğini bilmekten doğar. Yüce Allah’ı tanımaktan ötürü elde edilen bu kesbi hayâ imanın hasletlerindendir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bırak onu, şüphesiz ki hayâ imandandır.10 Kurtubi der ki: Kesbi hayâ, Şâri’in imandan diye nitelendirdiği hayâdır. Kulun mükellef olduğu hayâ fıtri olan değil de budur. Şu kadar var ki, fıtri olan hayâ da kesbi olan hayâyı elde etmeye yardımcı olur.11 Buna göre, eğer kul, kesbi hayâdan da, fıtri hayâdan da mahrum kaldı mı, artık onun çirkinlikleri ve masiyetleri işlemekten kendisini engelleyecek bir duygusu kalmaz. Bunun sonucunda kul, artık yeryüzünde Âdem suretinde yürüyen kovulmuş bir şeytan oluverir.12
Kadın Ve Hayâ:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Medyen suyuna varınca insanlardan bir topluluğun (hayvanlarını) sulamakta olduklarını gördü. Onların gerisin¬de ise iki hanım (koyunlarını karışmasın diye) sakınıyorlardı. Haliniz nedir? dedi, onlar: Çobanlar sulayıp gitmeyince biz sulamayız. Babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır, dediler.”13 Musa (Aleyhisselam) bu iki kızın dosdoğru ve üstün bir ahlaki seviyede olduklarını gördü. Erkeklerle karışmıyorlar ve başkalarını rahatsız etmemek için de koyunlarının çobanların koyunlarına karışmasını önlemeye gayret ediyorlardı.
Aynı şekilde bu, bu iki kızın güzel bir şekilde terbiye veren bir aileden olduklarını da gösteriyordu. Bu evde gerçekten güzel terbiye edilmişlerdi ve bu evde iffet ve hayâya çok büyük bir önem verildiği anlaşılıyordu.
Musa (Aleyhisselam) onların durumlarını anlamak isteyince, evden çıkış sebeplerini ona açıkladılar. Bu ise babalarının yaşlı olması idi. İşte, saklanmaları gereken yerden çıkışlarının sebebi bu idi. Bunun üzerine Musa (Aleyhisselam) görevini ifa etti ve onların koyunlarını suladı.
Kur’an-ı Kerim kıssanın devamını bize şöylece açıklamaktadır: “Onlardan birisi hayâ ile yürüyerek O’na gelip: Bize (koyunlarımızı) suladığının ücretini sana vermek için babam seni çağırıyor, dedi...”14 Kur’an-ı Kerim böylelikle bizlere kadının sahip olması gereken ahlâk ve hayâyı anlatmaktadır. Bize bu tür şerefli kadının yürüyüşünü dahi nitelendirmektedir. Bu yürüyüş, onun ne kadar hayâlı olduğuna, ne kadar temiz ve iffetli oldu¬ğuna delil teşkil etmektedir. Müminlerin Emiri Hz. Ömer (Radıyallahü anh) der ki: “O, (yüzünü) kolunun yeni ile örtmüş idi.15
Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim, bir hanımın yabancı erkeklere ne şekilde hitap edeceğini de beyan etmektedir. Ne sözün yumuşatılması ne inceltilmesi söz konusudur; ne de laubalilik. Bundan dolayı Yüce Allah, Peygamberi Musa için bunlardan birisini O’na zevce olarak seçmişti,
İşte velinin kız çocuklarını bu şekilde hayâya sahip olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Çünkü hayâ kadının ziynetidir, ondan sıyrılacak olursa, onunla birlikte her türlü erdemden de sıyrılır.
Sahabe hanımlar bu alanda uyulacak önderlerdir. Onlara uymak gerekir. Ebu Bekir (Radıyallahü anh)’in kızı Esma (Radıyallahü anha)’dan, dedi ki: Zübeyr (Radıyallahü anh) benimle evlendiğinde yeryüzünde onun ne bir malı, ne kölesi ne de herhangi bir şeyi vardı. Bütün varlığı, üzerinde su taşınan bir deve ile atından ibaretti. Atına yem veriyor, su taşıyor, su kovasını dikiyor, hamur yoğuruyordum. Bununla birlikte güzelce ekmek pişiremiyordum. Ensar’dan komşum olan hanımlar bana ekmek pişiriyordu. Gerçekten doğru ve samimi kadınlar idiler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın Zübeyr (Radıyallahü anh)’e iktâ olarak verdiği araziden başımın üzerinde hurma çekirdeklerini taşırdım. Bu arazi ise evimden üç-dört fersahlık uzaklıkta idi. Bir seferinde hurma çekirdekleri başımın üzerinde geliyorken, beraberinde bir grup Ensâr bulunan Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile karşılaştım. Beni çağırdı, sonra da arkasına beni bindirmek için devesini çöktürmek istedi. Ben de erkeklerle birlikte yol almaktan utandım, Zübeyr (Radıyallahü anh)’i ve kıskançlığını hatırla¬dım. İnsanlar arasında en kıskanç bir kimse idi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim utandığımı anlayınca, yoluna devam etti.16
Bu hususta delil olarak göstermek istediğimiz Esma (Radıyallahü anh)’nın: “Erkeklerle beraber yol almaktan utandım” sözleridir. O tertemiz erkekler ile birlikte yol almaktan utandı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da O’nun bu halini görünce ses çıkarmadı, bunu onaylar bir tavır takındı, hatta bu tavrını teşvik etti. O bakımdan Müslüman kızlara bu Sahabe hanımlara uymak gerekmektedir. Onlar, uçurumlara yuvarlanmaktan kurtaran, uyulacak önder şahsiyetleridir.17
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Bu hadis-i şerif, hayânın bütünüyle hayır olduğunu göstermektedir. Hayâsı çoğalan kimsenin hayrı da çoğalır, faydası yaygınlaşır. Hayâsı aza¬lanın hayrı da azalır.
2- Öğrenmekten ve hakkı talep etmekten alıkoyan hayâ yerilmiş bir hayâdır.
3- Veli kimsenin, çocuklarına hayânın huy olarak yerleşmesi için çalışması görevidir.
4- İffet ve vefakârlık hayânın bir ürünüdür.
5- Hayânın zıddı yüzsüzlüktür. Bu ise kişiyi kötülük işlemeye, kötülüğe dalmaya, açıktan açığa masiyetleri işlemeye götüren yerilmiş bir haslettir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bütün ümmetim esenliktedir, ancak kötülükleri açıktan açığa işleyenler müstesna.18
6- Hayâ, imanın sahip olunması gereken dallarındandır.19
-----------------------------
1- Mişkâtü'l-Mesâbih, Elbani'nin tahkiki, 835
2- Sahihi Buhari Tercümesi Mehmed Sofuoğlu Ötüken Neşriyat Hadisin Dipnotu
3- Müslim, İman, 58
4- Tirmizî, Birr, 65,
5- Fussilel, 40
6- Fethu'l-Bâri, III, 139,
7- Muhtasar Buhari, 38; Muhtasar Müslim, 492 ve başka yerler.
8- Fethu'l-Bâri, III, 139.
9- Buhari Edep 77, Müslim İman 61
10- Buhari, Edep 77; Müslim, İman 59
11- Fethu'l-Bâri, XIII, 138
12- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 221-222.
13- Kasas, 23
14- Kasas 25
15- İbn Kesir, VI, 238
16- Buhari Nikâh 107
17- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 222-224.
18- Buhari Edeb 60, Müslim Zühd 52
19- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 219-224.

الحديث الحادي والعشرون
"قل آمنت بالله ثم استقم"
عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَقِيلَ: أَبِي عَمْرَةَ سُفْيَانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: "قُلْت: يَا رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم! قُلْ لِي فِي الْإِسْلَامِ قَوْلًا لَا أَسْأَلُ عَنْهُ أَحَدًا غَيْرَك؛ قَالَ: قُلْ: آمَنْت بِاَللَّهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ" .
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:38].

ALLAH'A İMAN ETTİM DE VE DOSDOĞRU OL

21- Ebu Amr’dan: denildi ki; Ebu Amre Süfyan b. Abdullah es-Sekafi radıyallahu anh şöyle demiş:
Dedim ki Ya Resulallah! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden başka hiç bir kimseye sormayayım. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Allah'a iman ettim de ve dosdoğru ol!” buyurdular.

Müslim: 38

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis hakkında Kâdı İyaz şunları söylemiştir.
“Bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Cevami’ul-kelim (az sözle çok mana ifade eden) sözlerindendir. Hadis, Rabbimiz Allah’tır; dedikten sonra istikamet yolunu tutanlar...” yani Allah’ı tevhit ile ona iman ettikten sonra istikamet yolunu tutan ve ölünceye kadar Allahu Teâ1â Hazretlerine itaati iltizam ederek tevhitten sapmayanlar... “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilen cennetle sevinin,”1 ayeti kerimesine uygundur. Ashabı kiramın ekseri müfessirleri ile onlardan sonraki müfessirler zikrettiğimiz bu kavli iltizam etmişlerdir.
Sultan’ul-Müfessirin İbni Abbas (Radıyallahü anh) “Sen emr olunduğun gibi dosdoğru ol!”2 ayet-i kerimesi hakkında şöyle demiştir:
— Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bütün Kur’an da, bu ayetten daha şiddetli ve meşakkatli bir ayet daha nazil olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, ashabı kiram: (sana ihtiyarlık çabuk geldi.) dedikleri vakit. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
— Beni hud süresiyle arkadaşları ihtiyarlattı.” buyurmuşlardı.
Üstad Ebu’l-Kaasım el-Kuşeyri, risalesinde istikameti şöyle tarif etmiştir: İstikâmet bir derece olup, her şeyin kemâli ve tama¬mı onunladır. Hayır ve hasenatın husul bulması ve nizamı onun vücuduna bağlıdır. Hâl-ü tavrında müstakim olmayan kimsenin çalışıp çabalaması boşunadır. Derler ki: istikâmet sahibi olmaya ancak büyükler takat getirebilirler. Çünkü istikâmet mahud harc-ı âlem şeylerin dışına çıkmak, rüsum ve âdetlerden ayrılarak doğruluğun hakikati ile Allah Teâlâ'nın divanına durmaktır. Bundan dolayıdır ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “İstikâmet sahibi olun ama onu layıkıyla beceremezsiniz.” buyurmuştur. Bu hadisi Tirmizi de rivayet etmiştir. Onda şu ziyade de vardır.
“Ya Resulellah Benim için en ziyade korktuğun şey nedir? dedim.” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dilini tutarak: “Şudur.” buyurdular.
Evet, hadisi şerif Kâdı İyaz (Rahimehullah)’ın dediği gibi cevâmi'u'l-kelimdendir. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 23 senede bütün tafsilatıyla anlattıklarını bunda hulâsa etmiştir. İstikâmetin iman üzerine ثم sümme ile atfedilmesi onun derecesinin ikrar derecesinden uzak olduğuna işaret içindir. Ancak buradaki uzaklık zaman itibariyle değil rütbe farkı itibariyledir ve istikâmetin rütbesi daha yüksektir. Zira istikâmet, itaatlere ve sadakate devamdır.
Bazıları buradaki uzaklığı zamana hamlederek kâfirlerin fürü-i imanla yani amellerle muhatap olmadıkları hükmünü çıkarırlar. Çünkü hadiste evvelâ iman sonra istikâmet emredilmiştir.3
İstikâmet: dosdoğru, mutedil ve dengeli olan şey hakkında bu tabiri kullanırız. Ashabın, Tabiinin ve başkalarının istikametin anlamı ile ilgili söyledikleri pek çok söz vardır. İbni Abbas ve Katâde derler ki: İstikâmet, Allah’ın farzlarını eda etmek üzere dosdoğru gitmek demektir. Kâdı İyaz der ki: Yüce Allah’ı tevhit ettiler O’na ibadet ettiler, sonra da dosdoğru yürüdüler. Tevhitten asla sapmadılar. Allah’a itaate, bu halleri üzere vefat edinceye kadar devam edip durdular.
İbni Kesir der ki: “Amellerini Allah için ihlasla yerine getirdiler. Allah’ın kendileri için teşri buyurduğu şekle uygun olarak Allah’a itaatte de ellerini çabuk tuttular.”4 Kurtubi de der ki: “Bu sözler her ne kadar birbirleriyle kesişiyor ise de özetleri şudur: Akide ile sözle ve davranışla Allah’a itaat üzere dosdoğru yürüyün ve bu hususta devam edin.5
İstikâmetin Fazileti:
İstikâmet, dünya hayatında rızkın genişlemesine ve bolluğa sebeptir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler, elbette biz de onlara bol bol su içirirdik.”6 Kurtubi der ki: “Yani eğer şu kâfirler, iman etmiş olsalardı, dünya hayatında onlara geniş rızık verirdik ve rızkı onlara yayardık.7
Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin.” “Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.” Bunlar çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Allah tarafından bir ağırlamadır.”8
Bu ayeti kerime, meleklerin ölüm esnasında, kabirde ve öldükten sonra dirilişleri sırasında istikâmet üzere yürümüşlerin üzerine ineceklerine delildir. Melekler ölüm esnasında korkudan yana onlara güvenlik verecek ve çoluk çocuklarından ayrılışın üzüntülerini izale edeceklerdir. Bu hususta Allah onlara halef olacaktır. Ayrıca melekler küçük ve büyük günahlarının bağışlandığı, amellerinin kabul olunduğu müjdesini de vereceklerdir. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın hatırından geçmeyen şeylerin içinde bulunduğu Cenneti de müjdeleyeceklerdir.9
Yüce Allah Resulüne ve ona tabi olanlara hikmet dolu Şeriata uygun olarak istikâmet üzere yürümelerini emretmiştir. Çünkü Yüce Allah’ın bizlere kendisine uymak suretiyle ibadet etmemizi emretmiş olduğu din budur. Bunun dışında kalan, hiçbir delile dayalı olmayan insanların sözleri ise, ne din olabilir ne de bir delil teşkil edebilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen ve seninle birlikte tevbe edenler, emr olunduğun gibi dosdoğru ol ve haddi aşmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.”10
Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Sen (tevhide) davet et ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevalarına da uyma,”11
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Ashabı Kiramın nasihate ve dini öğrenmeye ileri derecedeki tutkunluğu,
2- İman ve onun gerekleri üzerinde ölünceye kadar dosdoğru yürüme emri,
3- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e verilmiş Cevami’ul-kelim (az sözle çok mana ifade eden) sözlere bir örnek.12
---------------------------------
1- Fussüet: 30
2- Hud 112
3- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
4- İbn Kesir, VII, 164
5- Kurtubi, XV, 358
6- Cin 16
7- Kurtubi, XIX, 17
8- Fussilet, 30-32
9- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 226-227.
10- Hud 112
11- Şura 15
12- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 228-229.

الحديث الثاني والعشرون
"أرأيت إذا صليت المكتوبات وصمت رمضان"

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْأَنْصَارِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: "أَنَّ رَجُلًا سَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: أَرَأَيْت إذَا صَلَّيْت الْمَكْتُوبَاتِ، وَصُمْت رَمَضَانَ، وَأَحْلَلْت الْحَلَالَ، وَحَرَّمْت الْحَرَامَ، وَلَمْ أَزِدْ عَلَى ذَلِكَ شَيْئًا؛ أَأَدْخُلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: نَعَمْ".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:15].

FARZ NAMAZI KILIP, RAMAZAN ORUCUNU TUTMAK
22- Ebu Abdullah Cabir b. Abdullah radıyallahu anh şöyle demiş:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir adam geldi ve:
Ya Resulallah! Ne buyurursun? Farz namazı kıldığım, ramazan orucunu tuttuğum, haramı haram ve helâli helâl bildiğim zaman ben cennete girer miyim? dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem;
“Evet” buyurdular.

Müslim: 15

Hadisi şerifin izahı
Bu soruyu soran büyük Sahabe Huzaalı Numan b. Kavkal’dır.
Bu yüce Sahabenin “ne buyurursun” diye soru sorması, bana görüşünü bildir, demek olup haber ver, bana durumu açıkla, anlamına gelir.
Yine bu yüce Sahabenin “farz namazları kılsam” diye sormasından kastı ise, şanı Yüce Allah’ın gece ve gündüzde bize farz kılmış olduğu beş namazdır. Bunların Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in eda etmiş olduğu şekilde eda edilmeleri kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü o (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öylece namaz kılınız”1 diye buyurmuştur
“Helâli helâl bilip” sözünün anlamı onun helâl olduğuna inansam, şeklindedir. Bu kadarı yeterlidir. Velev ki onu yerine getirmesin. Çünkü Yüce Allah'ın helâl kıldığı şeyin haram olduğuna yahut haram kıldığı şeyin helâl olduğuna itikad etmek küfre götürür. Şanı Yüce Allah: “Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka Rabler edindiler.”2 diye buyurmaktadır.
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helâl kılmış olduğu hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.”3
Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da kendilerine et yemeyi, evlenmeyi ve Allah'ın kendileri için helâl kılmış olduğu bazı şeyleri haram kılmak isteyenleri böyle davranmaktan alıkoymuş, bunu kendilerine yasaklamıştır.4
Ebu Amr İbni Salâh’a göre: “Haramı da haram tanırsam...” cümlesinden murad iki şeydir. Haramı haram itikad etmek ve bir de onu yapmamak. Helâli helâl tanımakta ise sadece o şeyin helâl olduğuna itikad etmek kâfidir.
Bu hadis bütün iman vazifelerine ve sünnetlere şamildir. Zira haramı haram, helâli helâl tanımak şeriatın bütün emir ve nehiylerine uymaktan kinayedir.5
Yüce Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı hususlardan birisi de haram kıldığı her şeyin haramlığına inanmaları, onu işlemekten uzak durmalarıdır. Yüce Allah’ın haram kıldığı Bir şeyin helâl olduğuna inanan bir kimse, onu işlemese dahi kâfir olur. Allah'ın haram kıldığı Bir şeyin haram olduğuna inanmakla birlikte, heva ve arzusuna tabi olarak, ondan vazgeçmeyecek olsa bile o kâfir olmaz, fasık kabul edilir ve Müslümanlardan sayılır. Buhari, Sahihinde Ömer b. Hattab (Radıyallahü anh)’dan şunu rivayet etmektedir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) döneminde Abdullah adında ve Humar (eşek) lakaplı bir adam vardı. Bu adam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ı güldürürdü. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu içki içmekten dolayı celde ile cezalandırmıştı. Bir gün yine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna getirildi, emir vermesi üzerine ona celde vuruldu. Orada bulunanlardan bir adam da: Allah’ım bunu lanetle, bu işten dolayı ne kadar da çok getiriliyor? dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ona lanet etmeyin. Allah’a yemin ederim ki, bildiğime göre o, Allah’ı ve Resulünü seven birisidir.6
Hz. Numan’ın bu hadiste farz namazı kılmayı ve haramı haram, helâli helâl tanımayı kabul ettikten sonra:
“Bunun Üzerine hiç bir şey katmazsam...” diyerek bunlarla iktifa etmesi ihtimal Müslümanlığı yeni kabul ettiği içindir. Bu takdirde ona alışmak ve hayra karşı kendinde bir hırs ve gayret hâsıl olması için âdeta mühlet istemiş oluyor. Mamafih cihad gibi pek mühim hayır işleriyle meşgul olduğundan nafile ibadetlere vakit bulamayacağım anlatmak istemiş olması ihtimali de vardır.7
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- Müslüman, dini ile ilgili bilmediği hususları ilim ehline sormakla görevlidir.
2- Öğretici kimse, ilmi öğrenecek kişiye ulaştırmadan önce, kaldırabileceği şeyleri verebilmek amacıyla, öğrenecek olanın durumunu göz önünde bulundurmalıdır.
3- İlmi yayarken müjdelemek, kolaylaştırmak ve teşvik etmeye dikkat etmek gerekir.
4- Farzları ifa etmek, yasakları terk etmekle yetinmek, kişiyi Cennet'e girdirir.8
----------------------------
1- Buhari Ezan 18
2- Tevbe, 31
3- Maide 87
4- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 234-235
5- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
6- Buhari Hudut, 5
7- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
8- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 237.

الحديث الثالث والعشرون
"االطهور شطر الإيمان"

عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْحَارِثِ بْنِ عَاصِمٍ الْأَشْعَرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "الطَّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ، وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَآنِ -أَوْ: تَمْلَأُ- مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَالصَّلَاةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ، وَالْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَك أَوْ عَلَيْك، كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو، فَبَائِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:223].

TEMİZLİK İMANIN YARISIDIR
23- Ebu Malik Haris b. Asım el Eş’arî’ radıyallahu anh den şöyle rivayet etmiş: Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur. Suphanallah ve elhamdülillah göklerle yer arasını doldururlar. (Yahut doldurur.) Namaz bir nurdur. Sadaka bir burhandır. Sabır bir ziyadır. Kur'an da senin ya lehine, ya aleyhine bir hüccettir. Bütün insanlar sabahleyin kalkarlar, kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azad eder, yahut helak!..” buyurdular.

Müslim: 223

Hadisi şerifin izahı
Hadis-i şerif İslam en büyük esaslarından birini takrir etmekte olup en mühim, İslami kaidelere şamildir.
Şatr: asıl itibarı ile yarı demektir. Burada Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in :
“Temizlik imanın şatrıdır.”
Buyurmuş olmasının manası ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre; temizliğin ecr-ü mükâfatı katlana katlana imanın yarı ecri kadar olur. Bazıları: “Bunun manası iman nasıl önceki günahları yok ederse abdest de öylece yok eder. Çünkü abdest ancak imanla beraber sahih olur. İmansızın abdesti muteber değildir. Binaenaleyh abdestin imana mütevakkıf olması onun yarısı manasına gelmiştir,” demiş; bir takımları da buradaki imandan murad namaz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Teâlâ hazretleri
“Allah sizin imanınızı zayi’ edecek değildir.”1 Ayeti kerimesinde namaza iman demiştir. Namazın sahih olması için temizlik şarttır. Binaenaleyh temizlik namazın yarısı gibi olmuştur. Temizliğe namazın şartı denilmesinden onun hakikaten yarısı olması lazım gelmez. Bu kavil bu hususta söylenenlerin en güzelidir. Bazıları bu cümleyi şöyle izah etmişlerdir. “İmanın iki şartı vardır. Biri nefsi kötülüklerden temizlemek diğeri de azayı temizlemek işte Allah’ın huzuruna durmak için bedenin zahirini temizlemek, bundan dolayı imanın yarısı sayılmıştır. Dış azasını temizleyen bir kimse kalbini de kötü inançlardan temizlerse imam bütünlenmiş olur. Şu da muhtemeldir; İman kalbin tasdiki ile zahiri uzuvların inkıyadından ibarettir. Bu tasdikle inkıyâd imanın birer şatrıdır. Temizlikte namazı Tazammun ettiği cihetle o da zahirî azanın inkıyadı demektir.
“Elhamdülillah mizanı doldurur.” cümlesinden murad onun ecir ve se-vabının büyüklüğüdür. Yani; mizanı dolduran onun sevabıdır. Kur’an-ı Kerim ile sünnetin birçok nassları amellerin tartılacağını mizanların bazen ağır bazen hafif geleceğini ifade etmektedirler.
“Hamdi’n, manası; kemal sıfatlarından dolayı Allah’a sena etmektir.” Bu manayı düşünerek Allah Teâlâ’ya hamd-ü senada bulunan bir kimsenin mizanı hasenatla dolar. Yani hasenat cisim olsalar mizanı doldurdukları görülür.
“Suphanallah ile Elhamdülillah gökle yer arasını doldururlar (yahut doldurur.)”
Burada ravi şekk etmiş Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tesniye sigası kullanarak “doldururlar mı” dedi yoksa müfret sigası ile “doldurur mu” dedi kestirememiştir. Mana birdir. Bu cümleden murad mizanı doldurduktan sonra hasenatın artacağını beyandır. Çünkü mizanı yalnız hamd dolduracaktır. Ona bir de Suphanallah ilave edilince mizan dolup taşacaktır. Göklerle yer arasını zikretmek sevabın çokluğundan kinayedir. Nitekim Araplar çokluğu ifade etmek için bu ifadeyi kullanırlar. Sevabın ziyadeliğini ulemadan bazıları şöyle izah ederler. Kulluğun esası marifet ve muhtaciyete dayanır. (Suphanallah) diyerek tesbihte bulunmak marifete delil olduğu gibi (Elhamdülillah) demekte muhtaciyete delâlet eder. Hadisin bir rivayetinde:
“Tesbih mizanın yansıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur. Tekbir ise gökle yer arasını doldurur.” buyurulmuştur.
Ubbi diyor ki; “(Suphanallah)’ın sevap itibari ile (Elhamdülillâh)’tan ziyade olması onun tenzih sıfatlarına ait bulunmasındandır. (Elhamdü-lillah) ise kemal sıfatlarına racidir. Tevhidi işte bu iki kelime ifade eder.”
Namazın nur olmasından murad Nurun ziyasından istifade ederek geceleyin insan nasıl yolunu bulursa namaz da günahlardan fuhşiyat ve münkerattan men ederek insanı doğru yola hidayet eder, demektir. Bazıları: “Namazın sevabı kıyamet gününde bir nur olacak” demiş diğer bazıları da “namaza nur denilmesi marifet nurlarının parlamasına, kalbin inşirahına ve hakikatlerin kalbe münkeşif olmasına kulun zahiriyle batınıyla Allah’a yönelmesine sebep olduğu içindir.” demişlerdir. Nitekim Allah-ü Teâlâ hazretleri:
“Siz sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin,”2 buyurmuştur.
Ulemadan bazılarına göre; namaza nur denilmesi namaz kılanların yüzlerinde hem dünyada hem kıyamet gününde aşikâr bir nur parlayacağı içindir. Nitekim bir hadisi şerifte:
“Kıyamet gününde ümmetim namazdan dolayı alınlarından; abdestten dolayı abdest azalarından nur parlayarak haşrolunacaklardır” buyurulmuştur. Dünyada sabah namazını -kılmayan bir adamın yüzü sabahleyin nursuz olur saçları bir birine karışmış gözleri çapaklı ağzı burnu kir içinde uykudan kalkar. Fakat vaktinde abdest alarak namazını kılanlarda bunların eseri bile görünmez; yüzünden nur parlar.
“Sadaka bir burhandır” ifadesini Müslim sarihlerinden Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail şöyle izah ediyor: “Bu cümlenin manası bir insan icabında nasıl hüccet ve burhana başvurursa; sadaka verende verdiği sadakaya iltica edecektir. Yani kıyamet günün¬de kula malını nerelere sarf ettiği sorulunca; bu suale cevap hususunda dünyada verdiği zekât ve sadakalar kendisine âdeta bir delil ve hüccet olacak ve ben onları sadaka olarak verdim diyebilecektir. Mamafih malının zekâtını verenlere onları tanıtacak gibi bir sima verilmesi de caizdir. Bu sima ve alâmet onlara bir burhan olur da mallarını nereye sarf ettikleri sorulmayabilir.”
Bazıları: “Bu cümleden murad sadaka vermek verenin imanına hüccettir. Çünkü münafık zekâta inanmadığı için onu vermez. Binaenaleyh zekât vermesine bakılarak veren kimsenin imanında sadık olduğuna istidlal” edilir demişlerdir.
“Sabır bir ziyadır” cümlesindeki sabırdan murad Şer’an matlup olan sabırdır ki; Allah’ın emirlerine itaat nehiylerine inkıyâd dünyanın çeşitli musibet ve belâlarına göğüs germekle tahakkuk eder. Cümlenin manası sabrın ziya kadar güzel bir haslet olduğunu sabredenin daima hidayet yolunda adeta ışıklar içinde yürür gibi devam edip gittiğini beyandır.
Bazıları sabrı; kitap ve sünnet yolunda sebat etmektir diye tarif etmiş diğerleri “sabır, belâyı güzel bir edeple karşılamaktır.” demişlerdir, Ebu Ali Ed’Dekkâk. (Rahimehullah) sabır hakkında şunları söyler: “Sabır, kadere itiraz etmemektir. Şikâyet yoluyla olmamak şartıyla başa gelen bir belâyı söylemek sabra münafi değildir.” Allahu Teâlâ Hazretleri Eyüp (Aleyhisselam) hakkında:
“Biz onu sabırlı bulduk, o ne iyi kuldur,”3 buyurmaktadır.
Hâlbuki Eyüp (Aleyhisselam): “Gerçekten başıma belâ geldi,”4 diyerek arz-ı hal eylemişti.
Übdî diyor ki: “ Kâdı’nın sözünden anlaşıldığına göre ziya ile nur kelimelerinin arasında manaca fark yoktur. Fakat Hükema’nın kitaplarında bunların arasında fark vardır. Onlara göre; Ziya birinci ışık¬tan, nur ikinci ışıktan meydana gelir.
Birinci ışık: Ziyadır bir şeyin karşısına durulduğu zaman o şeyin bizzat kendisinden hâsıl olur. Güneşin karşısında duran dünyanın güneş¬ten aldığı ışık gibi. Bu ışık olmasa dünya haddizatında karanlıktır. İşte bu ışığın kuvvetlenmiş haline ziya derler. Nitekim güneşin öyle zamanı saçtığı ışık ziyadır. Ziya zayıf olursa ona şua derler.
İkinci ışık: Başkasından ziya alan bir cismin karşısına durulduğu zaman hâsıl olan ışıktır. Nitekim ay ziyayı güneşten alır; yere aksettirir. İşte yerin aydan aldığı ziyaya nur derler. Kur’an-ı Kerim de:
“Güneşi ziya, ayı nur olarak yaratmıştır.”5 buyurulmuştur ki; bu da ziya ile nur arasında fark olduğunu gösterir. Ziya ile nur arasında umum ve husus-u mutlak vardır. Her ziya nurdur fakat her nur ziya değildir. Yani ziya ehastır. Çünkü onun nuru fazladır. Bundan dolayıdır ki sabır. Ehas olan ziya ile tavsif edilmiştir. Zira kaide ehassı ehasla eammı da eamla karşılaştırmaktır. Sabrın makamı Ehastır. Çünkü sabır; Nefsi taat ve meşakkatlara hapsetmektir. Bu tefsire göre her sabreden namaz kılar fakat her namaz kılan sabır etmez. Demek oluyor ki; hadis-i şerifte bu kaide mucibince ehas olan sabır, ehas olan ziya ile tavsif buyurulmuştur.
“Kur’an’da senin ya lehine, ya aleyhine bir hüccettir.” cümlesinin manası açıktır. Yani; onu okur ve mucibince amel edersen faydasını görürsün; aksi takdirde senin aleyhine hüccet olur; demektir. Mamafih münazaa ve münakaşa zamanında başvurulacak bir merci’dir. Onunla senin ya lehine ya aleyhine ihticaç edilir manasına da gelebilir.
“Bütün insanlar sabahleyin kalkarlar...” ifadesi mukadder bir suale cevap teşkil eden bir istinaf cümlesidir. Sanki: “Yukarıda beyan edilenlerden hidayet ve dalâletin neler olduğu anlaşıldı. Ya bundan sonra insanların hali ne olacak?” diye sorulmuş. Bu suale cevaben: “Herkes sabahleyin kalkar...” yani işine gücüne gider:
“Kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azad eder yahut helâle.” buyurulmuştur.
Bayi’; kelimesi Arapçada hem satıcı hem de alıcı manasına gelir. Burada ikisine de şamil olmak üzere kullanılmış. Cevap da ona göre verilmiştir. Nefsini âzâd eden bayi’ müşteri manasınadır. Yani insanlardan bazıları ibadet ve taatta bulunarak adeta nefislerini cehennemden sa¬tın alır da âzâd ederler. Nefislerini helak eden bayiler onları iflâsa sürükleyen bir bedelle satmış gibidirler. Çünkü Allah’ın emir ve nehiylerine ram olmayarak isyan etmişlerdir.
İbni Mesud (Radıyallahü anh)’dan rivayet edilen şu hadis te en veciz bir ifade ile aynı manayı beyan eder:
“İnsanlar sabahleyin iki kısım olarak kalkarlar, kimisi nefsini satar da helak eder; kimisi de onun faydasına çalışarak âzâd eyler.”
Belagat ulemasına göre bu hadis icazın bir nev’idir. Mamafih bayi’ kelimesinden yalnız satıcı manası da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde nefsini Allah’a satan onu âzâd etmiş olur. Nitekim Allahu Teâlâ Hazretleri:
“Şüphesiz ki; Allah müminlerden nefislerini safın almıştır.”6 bu-yurmuştur. Nefsini şeytana satanda onu helak etmiştir. Allahu Teâlâ Hazretleri: bu babda da: “Nefislerini sattıkları bedel ne fena bir şeydir,”7 buyurmuştur.8
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- İman, söz ve ameldir. İtaat ile artar, masiyet ile eksilir.
2- Çokça zikir teşvik edilmiştir.
3- Temizlik de bu hadis ile teşvik edilmektedir.9
---------------------------------------
1- Bakara 143
2- Bakara 153
3- Sad 44
4- Enbiya 83
5- Yunus 5
6- Tevbe 111
7- Bakara 102
8- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
9- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 252.

الحديث الرابع والعشرون
"يا عبادي إني حرمت الظلم على نفسي"

عَنْ أَبِي ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فِيمَا يَرْوِيهِ عَنْ رَبِّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، أَنَّهُ قَالَ: "يَا عِبَادِي: إنِّي حَرَّمْت الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي، وَجَعَلْته بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا؛ فَلَا تَظَالَمُوا. يَا عِبَادِي! كُلُّكُمْ ضَالٌّ إلَّا مَنْ هَدَيْته، فَاسْتَهْدُونِي أَهْدِكُمْ. يَا عِبَادِي! كُلُّكُمْ جَائِعٌ إلَّا مَنْ أَطْعَمْته، فَاسْتَطْعِمُونِي أُطْعِمْكُمْ. يَا عِبَادِي! كُلُّكُمْ عَارٍ إلَّا مَنْ كَسَوْته، فَاسْتَكْسُونِي أَكْسُكُمْ. يَا عِبَادِي! إنَّكُمْ تُخْطِئُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَأَنَا أَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا؛ فَاسْتَغْفِرُونِي أَغْفِرْ لَكُمْ. يَا عِبَادِي! إنَّكُمْ لَنْ تَبْلُغُوا ضُرِّي فَتَضُرُّونِي، وَلَنْ تَبْلُغُوا نَفْعِي فَتَنْفَعُونِي. يَا عِبَادِي! لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِرَكُمْ وَإِنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أَتْقَى قَلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ، مَا زَادَ ذَلِكَ فِي مُلْكِي شَيْئًا. يَا عِبَادِي! لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِرَكُمْ وَإِنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أَفْجَرِ قَلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ، مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِنْ مُلْكِي شَيْئًا. يَا عِبَادِي! لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِرَكُمْ وَإِنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ قَامُوا فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، فَسَأَلُونِي، فَأَعْطَيْت كُلَّ وَاحِدٍ مَسْأَلَته، مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِمَّا عِنْدِي إلَّا كَمَا يَنْقُصُ الْمِخْيَطُ إذَا أُدْخِلَ الْبَحْرَ. يَا عِبَادِي! إنَّمَا هِيَ أَعْمَالُكُمْ أُحْصِيهَا لَكُمْ، ثُمَّ أُوَفِّيكُمْ إيَّاهَا؛ فَمَنْ وَجَدَ خَيْرًا فَلْيَحْمَدْ اللَّهَ، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلَا يَلُومَن إلَّا نَفْسَهُ".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:2577].

ALLAH ZULMÜ HARAM KILDI

24- Ebu Zerr radıyallahu anh’den Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Allah Azze ve Celle’den yaptığı rivayette şöyle buyurdu:
(Allah) Buyurdu ki: Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyin! Ey kullarım! Hepiniz dalalettesiniz, yalnız benim hidayete erdirdiğim müstesna! O halde benden hidayet dileyin ki, sizi hidayete erdireyim. Ey kullarım! Hepiniz açsınız! Yalnız benim doyurduğum müstesna. O halde benden yiyecek isteyin ki, sizi doyurayım. Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız, yalnız benim giydirdiğim müstesna! O halde benden giyecek isteyin ki, sizi giydireyim. Ey kullarım! Siz gece-gündüz günah işliyorsunuz. Bütün günahları affeden de benim. O halde benden af dileyin ki, sizi affedeyim! Ey kullarım! Sizin bana zarar vermeye elbet gücünüz yetmez ki, zarar veresiniz. Bana fayda vermeye de gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz. Ey kullarım! Sizin evveliniz ahiriniz, insiniz cinniniz sizden en takva sahibi bir adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülküme bir şey ziyade etmez. Ey kullarım! Sizin evveliniz ahiriniz ve insiniz cinniniz en sapık bir adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez. Ey kullarım! Sizin evveliniz ahiriniz ve insanınız cinniniz bir toprağın üzerinde ayağa kalkarak benden isteseler, ben de her İnsana dilediğini versem; bu bende olandan ancak iğnenin denize batırıldığı vakit azalttığı kadar azaltır. Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Onları size sayıyorum. Sonra onların karşılığını size tastamam veriyorum. O halde (verileni) kim hayır bulursa Allah'a hamdetsin! Hayırdan başka bulan ancak kendini kınasın (muaheze etsin)!
Müslim: 2577

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Allah Teâlâ'dan naklettiği kutsî hadislerdendir. Kutsi hadise, aynı zamanda ilahi hadis, Rabbani hadis de denilir. Kutsi hadis Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından Yüce Allah'a isnat edilmek suretiyle nakledilen hadise denilir. Zulüm, haksız yere başkasının malını almak; ırzına sataşmak ve emsali şeylerdir. Ulema onu: Bir şeyi icabının aksine yapmaktır, diye tarif ederler. Hakk Teâlâ Hazretlerinin kullarına zulmetmesi müstehil yani imkânsızdır. Zira onun fevkinde itaat edeceği bir kimse yoktur. Bütün âlem onun mülküdür. Başka bir mülk sahibi olmadığına göre Allah Teâlâ’nın başkasının mülküne tecavüz ve zulmü de tasavvur olunamaz. Haram kılmak, men etmek manasınadır. Bu itibarla Hakk Teâlâ Hazretleri zulümden münezzeh oluşuna haram kıldım ismini vermiştir. Zira bir şeyin esasen bulunmaması memnûa (men edilmişe) benzer. Men edilen şeyden maksat da o şeyin bulunmamasıdır.
“Hepiniz dalâlettesiniz...” cümlesi hakkında Mazirî şunları söylemiştir: “Bunun zahirî manası bütün kulların dalâlet üzere yaratılmış olması yalnız Allah’ın hidayet verdiklerinin dalâletten kurtulmasıdır. Hâlbuki meşhur bir hadiste;
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar.” buyurulmuştur. Buna göre birinci hadisten murad; insanların Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gönderilmesinden önceki halleri olabilir. Ve Tabiatlarındaki şehvet, rahat düşkünlüğü ile düşünceyi ihmal halleri üzerine bırakılsalar dalâlete düşerlerdi, manası kastedilmiş olabilir.”
Nevevî, Mazirî’nin bu ikinci tevcihini daha muvafık bulmaktadır.
Mihyat: İğne demektir. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin bu beyanı manayı zihinlere daha kolay yerleştirmek içindir. Maksat her insana istediği verilse, bu benim hazinemden hiç bir şey eksiltmez, demektir. Çünkü Allah’ın mülküne noksanlık arız olmaz. Noksanlık sınırlı olan fani şeylere mahsustur. İğne ile denizden su almak bir darb-ı meseldir. İnsanlar bunu bir şeyin azlığını anlatmak için kullanırlar. Çünkü deniz müşahede edilen şeylerin en büyüğü, iğne ise en küçüğüdür. Bu küçük nesnenin incecik ucuna yapışacak su yok denecek kadar azdır. Bundan dolayı bütün insanlara verilecek isteklerinin Allah’ın hazinesinden hiç bir şey eksiltmeyeceği bu darb-ı meselle ifade buyurulmuştur.1
Yüce Allah’ın “Ben kendi zatıma zulmü haram ettim” diye buyurması hakkında ilim adamları diyorlar ki: Bunun manası “Ben böyle Bir şeyden münezzeh ve uzağım” şeklindedir. Zulüm Allah için muhal olan bir şeydir. Çünkü zulüm sınırı aşmak ve başkasının mülkünde tasarrufta bulunmak anlamındadır. Allah’ın sınırı aşması nasıl düşünülebilinir ki, O’nun üstünde itaat edilmesi gereken bir şey yoktur. Bütün kâinat O'nun mülkü ve O’nun hükmü altında olduğuna göre, Allahu Teâlâ’nın başkasının mülkünde tasarrufta bulunması da düşünülemez.
Bir şeyi haram kılmanın sözlükteki asıl anlamı; yasaklamaktır. Aslen yok olan bir şey yasak edilmiş olana benzediğinden, Allah-u Teâlâ zulmü kendi hakkında haram kılınmış olarak isimlendirdi.
“Benim doğru yola eriştirdiklerim dışında hepiniz yanlış yoldasınız” sözünün anlamı hakkında el-Mazirî, (r.aleyh) şöyle diyor: Bu sözün zahiri anlamından anlaşıldığına göre insanlar ellerinden tutan olmadıkça sapıtmaya elverişli bir tabiat üzere yaratılmışlardır, ancak Allah'ın hidayete erdirdikleri müstesnadır. Meşhur bir hadiste: “Her çocuk fıtrat üzere doğar” denilmektedir. Bu durumda bir tenakuz ortaya çıkmaktadır. Bu meseleye şöyle cevap verilmiştir: Birinci hadisle, insanların Peygamber gönderilmeden önceki özellikleri kastedilmiş olabilir. Yahut eğer insanlar başıboş bırakılırsa tabiatlarındaki şehvete ve rahata düşkünlük, aldırmazlık özellikleri dolayısıyla sapıtabilirler. Bu ikinci anlam daha kuvvetli görünmektedir.
Bu aynı zamanda bizim mezhebimizin ve diğer ehlisünnet mezheplerinin “gerçek anlamda doğru yolu bulabilenin ancak Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse olduğu” tarzındaki görüşüne delil teşkil etmektedir. Buna göre kişi, Allah’ın hidayet vermesiyle doğru yolu bulur ve bu da Alahu Teâlâ’nın onun için hidayeti dilemesiyle olur.
Allahu Teâlâ bir kısım kullarının doğru yolu bulmalarını diledi, onlar doğru yolu buldular. Diğerleri için böyle irade etmedi, eğer irade etseydi onlar da doğru yolu bulurlardı. Bu görüş mutezilenin: “Allah herkesin hidayet bulmasını diledi” tarzındaki görüşüne muhaliftir.
Allahu Teâlâ, olmayan bir şeyi dilemekten veya dilemediği bir şeyin O'nun mülkünde gerçekleşmesi halinden münezzehtir. Çünkü: “Allahu Teâlâ’nın dilediği gerçekleşti; dilemediği ise gerçekleşmedi”
“Bu benim mülkümden, bir iğnenin denizden eksilttiğinden fazla bir şey eksiltmez” sözü hakkında âlimler şöyle diyorlar: Bu ifade insanların meseleyi anlaması içindir, yoksa eses itibariyle Allah’ın mülkünden bir şey eksilmez. Nitekim diğer hadisi şerifte de: “Allah'ın eli cömerttir, vermek ondan bir şey eksiltmez” deniliyor. Çünkü Allah katında olana eksiklik gelmez. Eksiklik sınırlı ve geçici olana gelir. Allah’ın vermesi kendi rahmet ve ihsanındandır. Bu ikisi ise Allah’ın ezelî iki sıfatıdır. Bunlara asla eksiklik gelmez.
İğnenin denizden aldığı ile örnek verilmesi ise, bu örnekle verilende eksilme hâdisesinin hissedilemeyecek derecede olması dolayısıyladır. Amaç ise, görülen ile mukayese etmek suretiyle meselenin zihinlerde anlaşılmasını sağlamaktır. Deniz, gözle görülen şeylerin en büyüklerinden, en genişlerindendir. İğne de eşyanın en küçüklerindendir. Üstelik iğnenin madeni, denize daldırılınca su tutmaz. En doğrusunu bilen Allah'tır.2
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Bu hadisi şerifte insanın ihtiyaç duyacağı ister diniyle, ister dünya¬sıyla ilgili her türlü menfaate dair dilediğini Allah'tan istemesi gerektiğine delil vardır. Çünkü hayır, bütünüyle Allah’ın elindedir.
2- Yine hadisi şerifte kalbin önemine de delil vardır. Çünkü takvada da günahkârlıkta da asıl olan kalplerdir. Kalp istikamet üzere oldu mu, sair organlar da istikamet üzere olurlar. Kalp günaha yöneldi mi, diğer organlar da bozulurlar.
3- Hadisi şerifte hayır ve faziletin, lütfun tümüyle Allah’tan geldiğine işaret edilmektedir. O kullan böyle bir şeyi fiilen hak etmemiş olmakla birlikte, kendi lütfundan bunları kullarına ihsan eder. Kötülük ise kendilerinden (yaptıklarından ötürü) gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana bir iyilik isabet ederse o Allah’tandır, sana bir kötülük isabet ederse o da kendinden (dolayı)dır.”3
4- Nitekim hadisi şerifte: “Kendisinden başkasını kınamasın.” buyruğunda nefsin hesaba çekilmesine, günahlardan dolayı da pişmanlık duymak gereğine de işaret edilmektedir.4
-------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
2- Nevevî Şerhi, Kastallanî
3- Nisa 79
4- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 265-266.

الحديث الخامس والعشرون
"ذهب أهل الدثور بالأجور "
عَنْ أَبِي ذَرٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَيْضًا، "أَنَّ نَاسًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالُوا لِلنَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَا رَسُولَ اللَّهِ ذَهَبَ أَهْلُ الدُّثُورِ بِالْأُجُورِ؛ يُصَلُّونَ كَمَا نُصَلِّي، وَيَصُومُونَ كَمَا نَصُومُ، وَيَتَصَدَّقُونَ بِفُضُولِ أَمْوَالِهِمْ. قَالَ: أَوَلَيْسَ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ مَا تَصَّدَّقُونَ؟ إنَّ بِكُلِّ تَسْبِيحَةٍ صَدَقَةً، وَكُلِّ تَكْبِيرَةٍ صَدَقَةً، وَكُلِّ تَحْمِيدَةٍ صَدَقَةً، وَكُلِّ تَهْلِيلَةٍ صَدَقَةً، وَأَمْرٌ بِمَعْرُوفٍ صَدَقَةٌ، وَنَهْيٌ عَنْ مُنْكَرٍ صَدَقَةٌ، وَفِي بُضْعِ أَحَدِكُمْ صَدَقَةٌ. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيَأْتِي أَحَدُنَا شَهْوَتَهُ وَيَكُونُ لَهُ فِيهَا أَجْرٌ؟ قَالَ: أَرَأَيْتُمْ لَوْ وَضَعَهَا فِي حَرَامٍ أَكَانَ عَلَيْهِ وِزْرٌ؟ فَكَذَلِكَ إذَا وَضَعَهَا فِي الْحَلَالِ، كَانَ لَهُ أَجْرٌ".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:1006].

KİŞİNİN HELALİYLE YATMASI SADAKADIR
25- Ebû Zerr radıyallahu anh’den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabından bazı zevat, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e;
“Ya Resulallah! Servet sahipleri sevapları alıp gittiler. (Zira) bizim kıldığımız gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar. Fakat onlar mallarının fazlalarını tasadduk ediyorlar.” demişler. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Size Allah tasadduk edecek bir şey vermemiş mi? Her tesbih mukabilinde bir sadaka, her tekbir bir sadaka, her tahmid bir sadaka, her tehlil bir sadaka, emri’bil-ma'rûf sadaka, kötülükten nehiy sadakadır. Birinizin cinsi münasebetinde bile sadaka vardır.” buyurmuşlar. Ashap:
“Ya Resulallah! Birimiz şehvetini kaza eder de, onda da ecir mi olur?” diye sormuşlar. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Ne dersiniz, o kimse şehvetini haramla tatmin ederse, ona günah olur mu? İşte bunun gibi helâlde tatmin ettiği zaman da ona sevap olur.” buyurmuşlar.

Müslim: 1006

Hadisi şerifin izahı
Kâdı İyaz’ın beyanına göre Tesbih, tekbir ve benzerlerine “sadaka” denilmesi, benzetme suretiyledir. Yani sadaka gibi bunların da sevapları vardır. Onlara sadaka ismi verilmesi, mukabele ve tecnis suretiyledir. Bazıları: “Bu cümlelerin manası mezkûr tâatler kendisine sadakadır.” mütalaasında bulunmuşlardır.
Emr-i bil maruf: İyiliği emretmektir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu cümle ile emr-i bil maruf sayılan her şeye ayrı ayrı sadaka hükmü verileceğine, kötülükten nehiy dahi ayni hükümde dâhil olduğuna işaret buyurmuştur.
Emir ve nehiy kelimelerini nekre olarak söylemesi bundandır. İyiliği emir ve kötülüğü nehyin sevabı: tesbih, tahmid ve tahlilin sevabından daha çoktur. Çünkü emr-i bil maruf nehiy ani’l-münker vazifesi Müslümanlara farz-ı kifayedir. Hatta bazen farz-ı ayn olur. Nafile olduğu yer yoktur. Tesbih ve tahmid gibi şeyler ise nafile ibadetlerdir.
Farzın sevabı bittabi nafilenin sevabından çok olur. Nitekim Buhari’nin rivayet ettiği bir hadis-i kutside Allah Teâlâ Haz¬retleri:
“Kulum, üzerine farz kıldığım ibadeti eda etmekten daha makbul hiç bir şeyle bana yaklaşmamıştır.” buyurmuştur.
Şafiilerden İmamü’l-Haremeyn bazı ulemanın: Farzın sevabı, nafile ibadetin sevabından 70 derece daha faz¬ladır.” dediklerini ve bu bâbda bir hadisle istidlal ettiklerini söylemiştir
Hadis-i Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Mubah fiiller iyi niyetle yapılırlarsa ibadet sayılırlar. Cima’dan zevcenin hakkını eda etmek niyet edilirse, o da bir ibadet olur. Zevceye Allah’ın emrettiği vecihle muamelede bulunmak, yapılan muameleden salih evlat veya kendinin yahut zevcesinin iffet ve namus dairesinde kalmasını istemek gibi şeyler hep birer ibadet sayılırlar.
2- Hadis-i şerif, kıyasın caiz olduğuna delildir. Çünkü Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabından haram cima’la helâl cima’ı birbirlerine ölçmelerini istemiştir. Bu, kıyastan başka bir şey değildir.
Bütün ulema-i kiramın mezheplerine göre: kıyas caizdir. Bu hususta muhalefet eden yalnız Zahiriler olmuştur. Onların muhalefetine de itibar yoktur. Vakıa bazı Tabiinin de kıyası zemmettikleri nakledilmiştir. Fakat onların bundan muradı müçtehitlerin itimat ettikleri kıyas değildir.
Hadisi şerif de zikri geçen kıyas, bir şeyi zıddına kıyas kabilindendir. Usulü fıkıh uleması kıyasın bu nev'i ile amel edilip edilemeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hadis-i şerif “amel edilir.” diyenlerin delilidir.
3- Hadisi şerif tesbih, tahmid ve sair zikirlerle iyiliği emir, kötülükten nehyin birer fazilet olduğuna delildir. Hâlis niyetle yapılan mubah fiiller dahi bu hükümde dâhildir.
4- Nezâketten ayrılmamak şartıyla bilmeyenin anlayamadığı bir delili bilene sorması caizdir. Ancak bilenin bu sualden memnun kalacağı malûm olmalıdır. Canı sıkılacaksa sormamak evlâdır.1
5- İlmin neşri esnasında söylenen sözü, delil ile desteklemek. Çünkü bu, hakkın kabulüne bir yardımcı unsurdur. Mükelleflerin kalbinde de hakkı daha bir yerleştirir, O bakımdan ilim adamlarının kendilerine delile dair soru sorulacak olursa, bundan dolayı kalplerinin daralmaması gerekir. Diğer taraftan delile dair soru sormak, onlara olan güvenin sarsıldığı anlamına da kabul edilmemelidir.
6- Hanımla güzel geçinmek ve ona iyilikte bulunmak kulun kendisiyle Rabbine yakınlaşabileceği, Allah’a yakınlaştırıcı amellerdendir.
7- İşleri ele alırken bu gibi konularda hikmet yolunu kullanmak.
8- Yüce Allah’a yakınlaştırıcı amellere özel bir tutku gösteren Ashabı Kiram topluluğunun fazileti de bu hadisten anlaşılmaktadır.
9- Şükreden zenginin sabreden fakirden üstün olduğu da bu hadisten anlaşılmaktadır.2
---------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
2- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 274-275.

الحديث السادس والعشرون
"كل سلامى من الناس عليه صدقة"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "كُلُّ سُلَامَى مِنْ النَّاسِ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ، كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ تَعْدِلُ بَيْنَ اثْنَيْنِ صَدَقَةٌ، وَتُعِينُ الرَّجُلَ فِي دَابَّتِهِ فَتَحْمِلُهُ عَلَيْهَا أَوْ تَرْفَعُ لَهُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ، وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ، وَبِكُلِّ خُطْوَةٍ تَمْشِيهَا إلَى الصَّلَاةِ صَدَقَةٌ، وَتُمِيطُ الْأَذَى عَنْ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:2989]، وَمُسْلِمٌ [رقم:1009].

İNSANLARIN HER BİR MAFSALI İÇİN BİR SADAKA VACİP OLUR
26- Ebû Hüreyre radıyallahu anh, şöyle rivayet etti:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
“İçinde güneş doğan her gün, insanların her bir mafsalı için bir sadaka vacip olur. (Mesela) iki kişinin arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Hayvanına binmek isteyen bir kimseye yardım ederek, hayvana bindirmen yahut eşyasını hayvana yüklemen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım bir sadakadır. Yoldan eziyet verici şeyleri gidermen dahi bir sadakadır.”

Buhari: 2989, Müslim: 1009

Hadisi şerifin izahı
Hadisi şerifin genel manası şudur: Kemikler insanın vücudunda esas olan uzuvlardır. Zira insanın hareket ve sükûnu ancak onlarla mümkün olur. Binâenaleyh kemikler Allah Teâlâ'nın insana bahşettiği en büyük nimetlerdendir. Her kemik nimetine mukabil bir sadaka vacip kılmak suretiyle onların şükrünü istemek, Allah Teâlâ Hazretlerinin hakkıdır. Lâkin Hak Celle ve A’lâ Hazretleri lütf-u merhamet buyurarak bunu istememiş, insanlar arasında adalete riayet ve yoldan insanlara eza verecek şeyleri atmak gibi fiilleri sadaka kabul ederek kullarının şükür borcunu hafifletmiştir. Bu meyanda namaza giderken atılan her adım dahi sadaka sayılmıştır. Bundan murad: Her adım mukabilinde bir derece yükseltmek ve bir günah affetmektir. Onun içindir ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) camiye giderken çok adım atmayı teşvik etmiş, koşarak gitmekten nehiy buyurmuştur.1
İnsanın bu şekilde yaratılıp kemiklerinin bu şekilde bir düzene sokulması Yüce Allah’ın Âdemoğluna en büyük nimetlerindendir. O bakımdan her bir kemik (ve eklem) dolayısıyla bir şükür gerekir.
Yüce Allah, Kitabında birden çok yerde bu nimeti bize hatırlatmış bulunmaktadır. Meselâ, şöyle buyurmuştur: “Ey insan, seni yaratan sana güzel organlar veren, sana itidal veren, seni dilediği herhangi bir surette terkip eden o kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?”2 “Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve gönüller verdi.”3 “Biz ona iki göz vermedik mi, bir de bir gönül ve iki dudak...”4
Hz. Peygamber’in: “İki kişi arasında adaletle hükmetmen bir sadakadır.” buyruğunda ifade edilen bu husus, büyük fazileti olan sadakalardandır. Çünkü bunun hayrı ve faydası başkalarına da dokunur. Bu yolla toplumun yaralan sarılır. Sonunda toplum sağlıklı tek bir vücut gibi olur.
Bu gibi amellere teşvik hakkında mutlaka zikretmemiz gereken pek çok nasslar varit olmuştur. Çünkü bazı kimseler anlaşmazlık ve tartışma halin-de Müslümanların arasını düzeltmek bakımından kusurlu hareket edebilmektedirler.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda bir hayır yoktur. Meğerki bir sadaka vermeyi yahut bir iyilik yapmayı ya da insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki ola. Kim Allah’ın rızasını gözeterek böyle yaparsa Biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.”5
Ayet-i kerime sadaka vermeyi, iyiliği emretmeyi yahut da anlaşmazlığın meydana geldiği, davalaşmaların ortaya çıktığı hususlarda insanların arasını düzeltmeyi hedef alan kimselerinki müstesna, insanların fısıldaşmalarının. Birçoğunda hayır bulunmadığına delâlet etmektedir. Kim Allah rızası için insanların arasını düzeltmeye kalkışacak olursa, Allah ona büyük bir mükâfat vadetmiştir.
Kulların arasını düzeltmeye gayret etmek, takva sahiplerinin, kendilerini vasıta kılarak Allah’a yakınlaştıkları bir ibadettir. Sevap ve mükâfat kazanmayı arzu edenler nerede?
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Kişiye bineğine binmesi için yardımcı olman yahut da eşyasını bineğine yüklemesi için kaldırman da bir sadakadır” buyruğunda sözü edilen bu husus da, eklemler nimetine şükür için meşru kılınmış sadakalardan birisidir. Bineğine binmesi için Müslümana yardımcı olmak, eşyasını bineğine yükletmesi için onunla yardımlaşmak sadaka kabilindendir. Bu şekilde Müslüman diğer Müslüman kardeşlerine yardımcı olmak alanında bütün yaptıklarından ecir alır. Çünkü Yüce Allah bize yardımlaşmayı emrederek Şöyle buyurmaktadır: “…İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın…”6 Bilindiği gibi yardımlaşma zorluk ve meşakkatleri ortadan kaldırır. İnsanoğlu ise kardeşlerinin yardımını almaksızın bütün işlerini yerine getiremez. Yardımlaşma Müslümanlar arasında sevgi¬nin yayılması sonucunu doğurur. Sevgi de Allah’ın bize emrettiği hususlar arasında yer alır.7
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Güzel söz de bir sadakadır” buyruğunun kapsamına selamı almak, Allah’ı zikretmek, hak sözü söylemek, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, ihtiyaç sahipleri lehinde yöneticiler nezdinde meşru iltimaslarda bulunmak, nasihatte bulunmak, doğruyu göstermek, insanları sevindiren ve hayır ve doğruluk üzere kalpleri kaynaştıran her şey girer.
Bir şeyler dilemeye, güzel bir sözle karşılık vermek hakkında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güzel bir söz ve bir affediş, arkasından eziyet veren bir sadakadan hayırlıdır.”8
Allah’ı zikretmek hususunda da şöyle buyurulmaktadır: “Güzel söz, yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir.”9
Ve buna benzer güzel söz söylemeye, dille istikamet üzere hakka, adalete ve doğruya uygun sözler söylemeye davet eden daha pek çok nass vardır.10
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: “Namaza gitmek üzere attığın her bir adım da bir sadakadır” anlamındaki buyruğu Cuma ve vakit namazlarını cemaatle kılmak için, ilim meclisleri, vaaz ve itikâf için Allah'ın evlerinde hazır bulunmaya bir teşvik vardır. Yine bu hususta teşvik edici hadislerden birisi de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şu buyruğudur: “Her kim sabah yahut öğleden sonra mescide gidecek olursa, Allah o kimseye sabah ya da öğleden sonra her bir gidişi için bir ikram hazırlar.11
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Yoldan rahatsızlık verici şeyleri kaldırman da bir sadakadır” buyruğuna göre diken, necaset ve buna benzer rahatsızlık veren her bir şeyi Müslümanların yolundan kaldırmak bir sadakadır, Allah'ın nimetlerine şükrün bir belgesidir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “İman yetmiş küsur şubedir. Bunun en üstünü Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet getirmek, en aşağısı da yoldan rahatsızlık verici şeyleri kaldırmaktır.12
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- Hadis-i şerifte kamuya ait yerlerin temizliği teşvik edilmektedir. Eğer Müslümanlar bu Peygamberi irşada gerektiği gibi bağlı kalacak olurlarsa, onların ülkeleri dünya ülkelerinin en temizlerinden olur. Fakat maalesef kâfirlerin, özellikle de Avrupa ve Amerikalıların buna daha çok önem ver¬diklerini, Müslümanların ise ihmal ettiklerini görmekteyiz.
2- Hadis-i şerifte adalet teşvik edilmektedir. Çünkü gökler ve yer adalet-le ayakta durur.
3- Sadaka aldı bütün iyilik (maruf) çeşitleri hakkında kullanılabilir.
4- Hadiste nafilelerin işlenmesi teşvik edilmektedir. Çünkü bunlar Allah'ın sevgisini kazanmanın ve O'na yaklaşmanın bir sebebidir.13
--------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
2- İnfitar 6-8
3- Nahl 78
4- Beled 8-9
5- Nisa 114
6- Maide 2
7- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 282.
8- Bakam 263
9- Fatır 10
10- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 283.
11- Buhari, Ezan 37; Müslim Şerhi, II, 314
12- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat, I, 209-210
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 284.

الحديث السابع والعشرون
"البر حسن الخلق"
عَنْ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِك، وَكَرِهْت أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ" رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:2553].
وَعَنْ وَابِصَةَ بْنِ مَعْبَدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: أَتَيْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: "جِئْتَ تَسْأَلُ عَنْ الْبِرِّ؟ قُلْت: نَعَمْ. فقَالَ: استفت قلبك، الْبِرُّ مَا اطْمَأَنَّتْ إلَيْهِ النَّفْسُ، وَاطْمَأَنَّ إلَيْهِ الْقَلْبُ، وَالْإِثْمُ مَا حَاكَ فِي النَّفْسِ وَتَرَدَّدَ فِي الصَّدْرِ، وَإِنْ أَفْتَاك النَّاسُ وَأَفْتَوْك" .
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَيْنَاهُ في مُسْنَدَي الْإِمَامَيْنِ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ [رقم:4/227]، وَالدَّارِمِيّ [2/246] بِإِسْنَادٍ حَسَنٍ.

İYİLİK, AHLÂKIN GÜZELLİĞİDİR

27- Nevvas b. Sem'ân El-Ensari radıyallahu anh den;
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e iyilik ve günahı sordum da şöyle buyurdular:
“İyilik, ahlâkın güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan ve başkalarının muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir.”
Vabisete b. Ma’bed şöyle dedi. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gittim. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iyilikten sormak için mi geldin? Buyurdu. Ben evet dedim. Buyurdular ki:
“Kalbine danış (kalbinden fetva iste). İyilik nefsi te'min, kalbi tatmin eden; günah da nefiste iz bırakan ve başkaları fetva verseler, fetvalar verseler bile sînede yine tereddüdden kurtulmayan (vicdânı teskin etmeyen) şeydir.”
Ahmed b. Hanbel: 227/4, Dârimi: 246/2 hadis hasendir.)

Hadisi şerifin izahı
İbn Hacer el-Heytemi der ki: "Bu hadis Peygamber {Sallallahu Aleyhi ve Sellem )'in Cevami’ul-kelim (az sözle çok mana ifade eden) sözlerindendir. Zira birr (iyilik), bütün hayır fiilleri ve bütün mâruf çeşitlerini kapsayan geniş kapsamlı bir kelimedir. Günah (ism) ise, bütün kötü fiilleri, küçüğü ile büyüğü ile çirkin işleri kapsayan kapsamlı bir kelimedir. Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu iki kelimeyi biri diğerinin karşısında kullanmış ve birini ötekinin zıddı olarak ifade etmiştir.1
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “İyilik güzel ahlâktır” buyruğu şu anlamdadır: Güzel ahlâk iyiliklerin en büyüklerindendir. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: ‘Hacc Arafedir. buyruğu da böyledir. Yani, kendisi olmaksızın haccın tamam olmayacağı haccın en büyük rüknü, Arafat’ta vakfedir, demektir.
Ahlâktan maksat ise, Kur’an’ın yerine getirilmesini istediği bütün faziletlerdir. Çünkü Aişe (Radıyallahü Anha) annemiz şöyle demiştir: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ahlâkı Kur’an-ı Kerimdi.2
Yani kişi Kur’an’ın adabı ile edeplenmeli, onun emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durmalıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, Resulünden şöylece övgüyle söz etmiştir: “Muhakkak sen çok büyük bir ahlâk üzeresin.”3
O bakımdan yüce bir ahlâka sahip olmak isteyen bir kimsenin, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Rabbine karşı edebinin insanlara karşı davranışının nasıl olduğu¬na bakıp ona uyması gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ta sizin için uyulmaya değer pek güzel bir örnek vardır.”4
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Hadis, kalbin yerinin ve kanaatinin önemine işaret etmektedir.
2- Semadan gelen Şeriata uymaya iten unsur insanın içinden gelir. Oy¬sa insanlar tarafından konulmuş yasalar böyle değildir. Bu yasalara uymayı sağlayan etken dış bir etkendir.
3- Hadis-i şerifte kalbin önemine büyük bir işaret vardır. O düzeldiği, doğru yol üzere olduğu, dinin esas ve kaidelerini iyice bildiği takdirde, kalbin vereceği hükmün şüpheli hususlarda doğru olacağına, kalbin huzur bulduğu şeyin iyilik ve hayır olduğuna, hoşlanmadığı şeyin de günah ve kötülük olduğuna işaret vardır.
4- Hadis-i şerif, insanın şüpheli hususlarda ve benzerleri bazı konularda, herhangi bir işi yapmak istediği takdirde kalbine başvuracağına delildir.5
--------------------------
1- el-Vafi fi Şerhi’l-Erbain 192
2- Sahihu'l-Câmi, 4687.
3- Kalem 4
4- Ahzab 21
5- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 290.

الحديث الثامن والعشرون
"أوصيكم بتقوى الله وحسن الخلق"
عَنْ أَبِي نَجِيحٍ الْعِرْبَاضِ بْنِ سَارِيَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: "وَعَظَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مَوْعِظَةً وَجِلَتْ مِنْهَا الْقُلُوبُ، وَذَرَفَتْ مِنْهَا الْعُيُونُ، فَقُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ! كَأَنَّهَا مَوْعِظَةُ مُوَدِّعٍ فَأَوْصِنَا، قَالَ: أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ، وَالسَّمْعِ وَالطَّاعَةِ وَإِنْ تَأَمَّرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ، فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ؛ فَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ".
رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ [رقم:4607]، وَاَلتِّرْمِذِيُّ [رقم:266] وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.

ALLAH’TAN KORKMAK VE BİDATLARDAN SAKINMAK

28- El-İrbaz b. Sâriye radıyallahu anh (şöyle) dedi:
“Bir gün Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize çok tesirli bir vaaz etti. Bu vaazdan dolayı gözler yaşarıp kalpler ürperdi. Biz dedik ki; “Ey Allah'ın resulü (senin) bu (vaazın yolculuğa çıkacağı için kalanlara) veda eden bir kimsenin vaazına benziyor. Binaenaleyh bize neyi tavsiye edersiniz?” dedik. (Fahri kâinat efendimiz de):
“Size Allah’tan korkmanızı (başınızdaki idareciler) Habeşli bir köle olsa bile (onları) dinleyip, itaat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü benden sonra sizden kim yaşarsa o, pek çok (dini) ihtilaflara şahit olacaktır. Binaenaleyh size gereken, sünnetime ve doğru yolum üze¬rinde bulunan halifelerimin sünnetine sarılınız. Bu sünnetlere (adeta) dişlerinizi (bir daha çıkmamak üzere iyice) batırınız. Sizi (din adına) sonradan ortaya atılan işlerden sakındırırım. Çünkü sonradan orta¬ya atılan her iş bid'attır ve her bid'at sapıklıktır” buyurdu.
Ebu Davut:4607, Tirmizi: 266
Tirmizi: Bu hadis hasen sahihtir, der.

Hadisi şerifin izahı
Metinde geçen “Bu sünnetlere dişlerinizi batırınız” sözü onlara bütün varlığınızla, olanca gücünüzle ciddi bir şekilde sarılınız anlamında kullanılmıştır.
Bu hadisi şerif, ümmet-i Muhammed’in mümin ve Müslüman olarak kalmalarının ancak sünnet çizgisinden ayrılmamaları ile mümkün olacağını, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra Müslümanlar arasında pek çok dini ihtilaflar doğacağını ve bu fitnelerden korunmanın ancak Hz. Peygamberin ve dört halifenin sünnetine sarılmakla mümkün olacağını haber vermektedir. Bir kimsenin veya toplumun sünnet üzerinde yürüdüğünü iddia edip kendisinin dışındaki kimselerin sünnetin dışında olduklarını söylemesi Önemli değildir. Önemli olan, Allah’ın ve resulünün bu hususta koymuş oldukları ölçülere uymaktır, bu ölçüleri bir düstur olarak almak ve onları eksiksiz uygulamaktır.
“Çünkü sünnet-i şeniye gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıble nümali bir pusula, hadsiz, zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmündedir.”1 Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sünnetine sarılmanın nasıl olacağını yü¬ce Allah şöyle açıklıyor:
“Hayır, rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan, kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.”2
Bu ayet-i Kerime’ye göre bir kimsenin mümin sayılabilmesi için onun bütün ihtilaflarının çözümünde Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i hakem tayin etmesi yani Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sağlığında ortaya çıkan tüm anlaşmazlıkların hall-ü faslında bizzat onun hakemliğine başvurması, vefatından sonra da bu ihtila¬fın çözümünü onun sünnetinde ve dolayısıyla Allah’ın Kitabında araması ve Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in verdiği hükümden ya da sünnetinin getirdiği çözüm şeklinden dolayı kalbinde en ufak bir sıkıntı veya bir itiraz hissinin doğ¬maması şarttır.3
Cenabı vacibu’l-vücud hazretleri diğer bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyurmuştur. “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimet bahşettiği peygamberlerle, Sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Arkadaş olarak bunlar ne güzeldir!”4
Bu mevzuda şu iki ayet-i kerimeyi de hatırlamak gerekir: “Kim peygambere itaat ederse o, gerçekten Allah'a itaat etmiş olur...”5
"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu (bilhassa) sakınanlara, zekât verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar öyle kimselerdir ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları ümmi Nebi olan Peygambere uyarlar ki o Peygamber, onlara iyilikle emreder, onları kötülükten meneder, iyi ve temiz olan şeyleri helal, kötü ve zararlı şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indirir.
İşte ona iman edenler, ona saygı gösterip onu İ’zaz edenler, ona yardım edenler ve onunla indirilen nura uyanlar yok mu, onlar felâha kavuşanların ta kendileridir.”6
Metinde geçen “Raşid halifeler” den maksat, Hz. Ebu Bekir Sıddık, Hz. Ömer İbni Hattab, Hz. Osman ve Hz. Ali (Radıyallahü anhüm) dür. Hadis-i şerifte bu raşid halifelerin yoluna uymak emredilmiştir. Çünkü bun-ların hepsi de Hz. Peygamberin yolundadırlar.7
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1. İnsanın saadeti takva üzere hareket emesiyle kaimdir. Çünkü “Allah yalnız takva sahiplerinin amelini kabul eder.”8
2. İdareciler, dinin emirlerine uygun hareket ettikleri sürece kendilerine itaat etmek vaciptir. Fakat dine aykırı hareket edip emirler vermeye başlanınca bakılır, eğer onları İşbaşından uzaklaştırmak mümkün ise isyan edilip iş başından indirilirler. Fakat onlara isyan, daha büyük bir fesada ve yıkıma sebep olacaksa, buna tevessül edilmez. Çünkü “İki kötülükten birini tercih etmekle karşı karşıya gelindiği zaman, büyüğünden kurtulmak için hafif olana katlanılır”9 sözü umumi bir fıkıh kaidesidir.10
3. Devlet başkam, Kureyş’in dışında herhangi bir kabileden de olabilir. İsterse Habeşli bir köle olsun. Ancak bazıları “İmamlar Kureyş’dendir…”11 Hadis-i şerifine dayanarak devlet başkanının mutlaka Kureyş’den olacağını savunmuşlar ve hadisi şerifte geçen: “Habeşli bir köle de olsa” sözünün “farz-i muhal Habeşli bir köle bile olsa” manasında kullanıldığını söylemişler ve bu cümlenin kendi anladıkları manada kullanıldığını ispat için şu hadisleri delil getirmişlerdir.
1. “Her kim Allah için bağırtlak kuşu yuvası gibi bir mescid ya¬parsa, Allah da onun için cennette bir ev yapar.”12
2. "Eğer kızım Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.”13
3. "Allah hırsıza lanet etsin. Bir yumurtayı çalar da eli kesilir, ipi çalar yine eli kesilir.”14 Çünkü bu hadislerde Hz. Fatıma'nın hırsızlık yapmasından, bağırtlak kuşu yuvası kadar büyüklükteki mescitler söz ediliyor ki aslında bunlar olağan değildir. Farazi olarak söylenmiştir.
Keza bir yumurtadan dolayı da el kesilmez, ancak yumurta çalan kimse hırsızlığa alışır. Zamanla el kesilmesini gerektirecek çapta büyük hırsızlık yapar.
4. Her bidat sapıklıktır. (sünen-i Ebu Davut 4609 numaralı hadisin şerhinde açıklamıştır.)
5. Hz. Peygamberin vefatından sonra çok büyük dini ihtilâflar olacaktır. Bunların tahribatından kurtulmanın tek çaresi Kitaba ve sünnete sarılmaktır.
6. Raşid halifelerin sözü diğer sahabelerine sözlerine tercih edilir.15
---------------------------------
1- Mirkâtü's-Sünne, 79
2- Nisa 65
3- Hadimi. Muhammed Ebu Said. Berika I. 74; Karlığa. Dr. Bekir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, IV, 1751.
4- Nisa 69
5- Nisa 80
6- Araf 156-157
7- Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/362-363.
8- Maide 27
9- Mecelle. 28.
10- Muhammed Ebu Said el-Hadimi. Berika I, 83.
11- Ahmed b. Hanbel, III, 129. 183; IV, 421.
12- İbni Mace. mesacid, I
13- Sünen-i Ebu Davud. 4373
14- Müslim, hudut 7; İbni Mace, hudut 22: Nesai, sarık 1; Ahmed b. Hanbel. II. 253.
15- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/364-365.

الحديث التاسع والعشرون
"تعبد الله لا تشرك به شيئا"
عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قُلْت يَا رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَخْبِرْنِي بِعَمَلٍ يُدْخِلُنِي الْجَنَّةَ وَيُبَاعِدْنِي مِنْ النَّارِ، قَالَ: "لَقَدْ سَأَلْت عَنْ عَظِيمٍ، وَإِنَّهُ لَيَسِيرٌ عَلَى مَنْ يَسَّرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ: تَعْبُدُ اللَّهَ لَا تُشْرِكْ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمُ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِي الزَّكَاةَ، وَتَصُومُ رَمَضَانَ، وَتَحُجُّ الْبَيْتَ، ثُمَّ قَالَ: أَلَا أَدُلُّك عَلَى أَبْوَابِ الْخَيْرِ؟ الصَّوْمُ جُنَّةٌ، وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ كَمَا يُطْفِئُ الْمَاءُ النَّارَ، وَصَلَاةُ الرَّجُلِ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ، ثُمَّ تَلَا: " تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ " حَتَّى بَلَغَ "يَعْمَلُونَ"، ثُمَّ قَالَ: أَلَا أُخْبِرُك بِرَأْسِ الْأَمْرِ وَعَمُودِهِ وَذُرْوَةِ سَنَامِهِ؟ قُلْت: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ: رَأْسُ الْأَمْرِ الْإِسْلَامُ، وَعَمُودُهُ الصَّلَاةُ، وَذُرْوَةُ سَنَامِهِ الْجِهَادُ، ثُمَّ قَالَ: أَلَا أُخْبِرُك بِمَلَاكِ ذَلِكَ كُلِّهِ؟ فقُلْت: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ‍! فَأَخَذَ بِلِسَانِهِ وَقَالَ: كُفَّ عَلَيْك هَذَا. قُلْت: يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَإِنَّا لَمُؤَاخَذُونَ بِمَا نَتَكَلَّمُ بِهِ؟ فَقَالَ: ثَكِلَتْك أُمُّك وَهَلْ يَكُبُّ النَّاسَ عَلَى وُجُوهِهِمْ -أَوْ قَالَ عَلَى مَنَاخِرِهِمْ- إلَّا حَصَائِدُ أَلْسِنَتِهِمْ؟!" .
رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:2616] وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.

ALLAH’A KULLUK EDİP ŞİRK KOŞMAMAK
29- Muâz b. Cebel radıyallahu anh’den; şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bir yolculukta beraberdim yolda yürürken yanına yakın oldum Ey Allah’ın Rasûlü! Dedim; “Bana öyle bir amel öğret ki beni Cehennem’den uzaklaştırıp Cennete koysun!” Bunun üzerine Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Bana çok büyük bir soru sordun ama bu mesele Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır. Şöyle ki: Her konuda ve her zaman kulluğu Allah’a yapar ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazını devamlı ve düzgün kılarsın, zekâtını verir, Ramazan orucunu tutar, haccedersin...” Sonra şöyle devam etti: “Sana hayır yollarını göstereceğim oruç kalkandır. Sadaka; suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları siler süpürür. Kişinin gece kıldığı namazda yine hataları siler süpürür.” Muâz dedi ki: Sonra, Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Secde suresi 16-17. ayetini: “Onlar yataklarından geceleri kalkarak korku ve ümid içerisinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçimlik verdiğimiz şeylerden başkalarına harcayandır. Böyle davranan mü’minlere gelince yaptıklarından dolayı mükâfat olarak öteki dünyada onlara şimdiye kadar gizli kalan göz aydınlığı olarak onlar için nelerin saklanıp bekletildiğini hiç kimse bilip hayal edemez” okudu ve şöyle buyurdu: “Size bütün işlerin başını, direğini ve en üst noktasını bildireyim mi? Bende evet, Ey Allah’ın Rasulü! Dedim. Şöyle buyurdu: “Her işin başı İslam, yani iradeyi Allah’a teslim etmek demektir. Direği namaz, zirvesi ve üst noktası da cihâd tır.” Sonra şöyle devam etti: “Sana tüm bunların can damarını bildireyim mi?” Bende evet Ey Allah’ın Peygamberi dedim. “Resulüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem dilini tuttu ve kendi rahatlığın için şunu tut buyurdular.” Ben de Ey Allah’ın Resulü! Bizler konuşmalarımız yüzünden sorguya çekilecek miyiz? Dedim. Şöyle dedi: “Anan hasretine yansın Ey Muâz! İnsanları yüzükoyun ve burunları yerde süründürerek Cehenneme dolduran dillerin kazandığından başkası değildir.”
Tirmizî: 2616 Bu hadis hasen sahihtir.

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis-i şerifte amellerin cennete girişe sebep teşkil ettiğine dair delil vardır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da Kur’an-ı Kerimden buna tanıklık etmektedir: “İşte bu cennet, size yapageldiğiniz amelleriniz sebebiyle miras verilmiştir.”1 İbni Kesir der ki: “Yani sizin salih amelleriniz Allah’ın rahmetinin sizi kapsamasına sebep teşkil etmiştir. Çünkü hiçbir kimsenin ameli o kişiyi cennete sokmaz; kişi Allah’ın lütuf ve rahmeti ile Cennete girebilir.2
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sizden hiçbir kimseyi kendi ameli asla kurtaramaz.3 Hadisin anlamı da İbni Recep’in dediği gibi şu şekildedir: Bizatihi amel dolayısıyla hiçbir kimse, Cennete hak kazanamaz. Ancak Yüce Allah lütuf ve rahmetiyle o ameli buna sebep kıldığından dolayı bu böyledir. Bizatihi amelin kendisi de Allah’ın kullarına lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. O halde Cennet ve Cennet’e götüren yollar da bütünüyle Allah’ın rahmetidir.4
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sen büyük bir iş hakkında soru sordun” diye buyurmuş olması, Cennete girişin büyük bir iş olduğunu göstermektedir. Çünkü asıl kurtuluş budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim ateşten uzaklaştırılır da Cennete sokulursa şüphesiz ki o, kurtuluşa ermiştir.”5 Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da bir adama şunu sormuş: Namazda iken ne diyorsun? O şöyle demiş: Önce teşehhüt getiriyorum, sonra Allah’tan cenneti diliyor, Cehennemden de O’na sığmıyorum. Ama Allah’a yemin ederim ki ne senin mırıldandığın şeyi ne de Muaz’ın mırıldandığı şeyi güzelce söyleyebiliyorum. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Zaten hepimiz o çerçevede mırıldanıp duruyor uz.6
Cehennem ateşinden kurtuluş da büyük bir iştir. Çünkü orada insanlar arasında azabı en hafif olacak kişi, ayaklarının tabanındaki çukura konulacak kor ateşten dolayı beyni kaynayacak olan bir kişi olacaktır.
İşte onun için Allah, Peygamberlerini kullara göndermiştir. Ta ki o Peygamberler de insanların cehennem ateşinden kurtuluşuna, cenneti de elde etmelerine sebep teşkil etsinler. Bunun için de Peygamberler sapasağlam dağların katlanamayacağı zorluklara katlanmışlardır.7
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın: “Ve şüphesiz ki o, Allah’ın kendisine kolaylaştırdı¬ğı kimseye de kolaydır” buyruğu başarının tümüyle Yüce Allah’ın elinde ol¬duğuna işaret etmektedir. Allah hidayeti kime kolaylaştırırsa, o kimse hida¬yet bulur. Allah’ın bunu kolaylaştırmadığı kimse de helak olur, hüsrana uğrar. O bakımdan Müslüman kimsenin, kendisine hidayeti ve hidayete götü¬ren yolları izlemeyi kendisine lütfetmesini samimi bir kalp ile isteyerek Al¬lah’a yönelmelidir. Şanı Yüce Allah da hidayeti elde etmek uğrunda nefsine karşı mücadele edip cihad eden kimseye hidayet vereceğini, bu hususta onu başarılı kılacağını vadetmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bi¬zim uğrumuzda cihad edenleri elbette bizim yollarımıza iletiriz. Şüphesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.”8
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ona hiçbir şeyi ortak koşmaksızın Allah’a ibadet edersin, namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutar¬sın, Beyt’i haccedersin” diye buyurarak, dinin farz kılmış olduğu hükümleri yerine getirmenin cennete girişe sebep teşkil ettiğini ifade etmiştir. Daha önce geçen hadis-i şeriflerde İslâm'ın rükünlerine dair açıklamalar yapıl¬mıştı.9
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), "Sana haber vereyim mi?" şeklindeki soruyla Muaz (Radıyallahü Anh)’a açıklamalarda bulunmaktadır. Bu ise öğretim esnasında güzel bir yöntemdir. Çünkü bu, öğrencinin verilecek derse dikkatini toplar ve verile¬cek cevabı arzuyla beklemesini sağlar:
1- İşin başı İslam’dır. İşten kasıt, Yüce Allah’ın kendisiyle Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i gönderdiği dindir. Bu din de İslâm’dır. Burada da asıl maksat şehadet kelimelerini getirmektir. Şehadet kelimelerinin bu dindeki yeri, vücutta ba¬şın konumuna benzer. Baş koparılacak olursa, bundan sonra insanın hayatta kalması söz konusu değildir. İşte şehadet kelimelerini ikrar edip kabul etmeyen kimsenin dini de olmaz, Müslümanlığı da söz konusu değildir.
2- Dinin temel direği ise namazdır. Çünkü namazın bu dinde çok büyük bir yeri vardır. Tıpkı otağın kendisi olmaksızın ayakta durması mümkün ol¬mayan ortadaki temel direği ne ise; kulun da namazsız dininin ayakta dur¬masına imkân yoktur.
3- Dinin tepesinin zirve noktası ise cihattır. Cihad dindeki en üstün ve en yüce mertebedir. Çünkü cihad ile yüce Allah’ın adı yücelir ve İslam dini cihad sayesinde diğer dinlerden üstün olur. Münafık Yahudi ve Hristiyanlar arasından domuzluk eden hain, Müslüman gözüken, batılcıların da kökü bununla kazınır.
Bundan dolayı. İmam Ahmed (Rahimehullah) şu kanaa¬te sahip idi: Cihad farz amellerden sonra amellerin en faziletlisidir.10
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın: “Peki, bütün bunların ne ile düzene gireceğini sa¬na haber vereyim mi?” sorusuna karşılık: Evet, ey Allah’ın Resulü, dedim. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dilini tutup şöyle buyurdu: “Sen bunu tut!” Ben Ey Allah’ın Peygamberi, biz konuştuğumuz şeylerden dolayı da mı sorgulanacağız? Deyince şöyle buyurdu: “Hay anan senin hasretine yansın İn¬sanları ateşe yüzleri üstü -yahut da burunları üstü- yıkan onların dillerinin biçtikleri şeylerden başkası mıdır ki?” buyruğuna gelince; bu asıl hayrın, dili tutmaktan ve onu Yüce Allah’ın rızasına uygun şekilde doğrultmaktan kay¬naklandığına delildir. Allah’ın, dilini koruması hususunda yardımcı olduğu kimsenin, işlerin dizginlerini elinde tuttuğunu ve dünya ve ahirette, hayra muvaffak kılındığını gösterir.
İbni Recep der ki: Dillerin biçtiklerinden kasıt, haram sözlerin cezası ve bu sözler dolayısıyla söz konusu olacak cezalandırmalardır. İnsan söz ve davranışlarıyla iyiliklerin de kötülüklerin de tohumlarını eker. Daha sonra da Kıyamet gününde ektiklerini biçer. Her kim hayırlı söz ve amel ekecek olursa, o ilahi lütuf biçecektir. Her kim kötü söz veya davranış ekerse, ya-rın pişmanlık biçecektir. Hz. Muaz’ın rivayet ettiği bu hadisin zahiri, insan¬ların cehenneme girişlerine en çok sebep teşkil eden hususun dilleriyle söyledikleri sözler olduğunu ortaya koymaktadır. Şüphesiz ki, şirk de ko¬nuşma masiyetinin kapsamına girmektedir. Şirk ise Yüce Allah’ın nezdinde günahların en büyüğüdür. Yine onun kapsamına Allah hakkında bilgisizce söz söylemek de girmektedir. Bu da şirkin bir arkadaşıdır. Yine bunun kap¬samına, Yüce Allah’a şirk koşmaya denk tutulmuş yalan şahitlik de girmek¬tedir. Büyücülük, iftira ve buna benzer büyük günahlar ile yalan, gıybet, koğuculuk gibi günahlar da dil ile işlenen günahların kapsamındadır. Diğer ameli günahların da beraberinde bunlara destek mahiyetinde sözün işlediği günahlar da çoğunlukla bulunur.11
Bundan dolayı bu ümmetin selefi, dilin dizginlerini serbest bırakmaktan sakındırmıştır. Zira dil insanı helak oluşun uçurumlarına götürür. İbni Abbas (Radıyallahü Anh), dilini tutarak şöyle demiştir: Yazıklar olsun sana, hayır söyle ganimet elde edersin yahut kötülük söylemeyip sus ki esenliğe kavuşasın, aksi takdirde şunu bil ki pek yakında pişman olacaksın.12
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Bu hadiste Muaz b. Cebel (Radıyallahü Anh)’in salih amellere ileri derecede önem verdiğine bir delil vardır.
2- Bu hadiste öğretim yollarından bir yola dikkat çekilmektedir. Bu da oldukça müstesna bir eğitim yoludur ve bu soru sorma yöntemidir ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın: “Sana haber vereyim mi, bildireyim mi?” sözünde ortaya çıkmaktadır.
3- İnsanlara öğretimde tedrici metodu izlemek. İşe dinin esas ve kaide-lerini öğretmekle başlanır, sonra da tedrici olarak diğer hususlara geçilir.
4- Nafilelerle Allah'a yakınlaşmanın fazileti büyüktür.
5- Aynı şekilde Allah yolunda cihadın mevkii ve önemi de dile getiril-mektedir.13
-------------------------------
1- Zuhruf, 72
2- İbn Kesir, VII, 226
3- Buhari, Rikaak 18); Müslim Şerhi, V, 681
4- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 226
5- Âli İmran 185
6- Sahihu’l-Cami, 3158; Ebu Davud, Salât 124; İbni Mace, İkamet 26, Dua 4.
7- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 307-308.
8- Ankebut 69
9- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 308-309.
10- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 310
11- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 260
12- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 313.
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 314.

الحديث الثلاثون
"إن الله تعالى فرض فرائض فلا تضيعوها"
عَنْ أَبِي ثَعْلَبَةَ الْخُشَنِيِّ جُرْثُومِ بن نَاشِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال: "إنَّ اللَّهَ تَعَالَى فَرَضَ فَرَائِضَ فَلَا تُضَيِّعُوهَا، وَحَدَّ حُدُودًا فَلَا تَعْتَدُوهَا، وَحَرَّمَ أَشْيَاءَ فَلَا تَنْتَهِكُوهَا، وَسَكَتَ عَنْ أَشْيَاءَ رَحْمَةً لَكُمْ غَيْرَ نِسْيَانٍ فَلَا تَبْحَثُوا عَنْهَا".
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَاهُ الدَّارَقُطْنِيّ ["في سننه" 4/184]، وَغَيْرُهُ.

ALLAHÛ TEÂLA BİR TAKIM ŞEYLERİ FARZ KILMIŞTIR. ONLARI ZÂYİ’ ETMEYİNİZ.
30- Ebû Sa'lebete'l-Huşeni Cürsûm İbni Nâşir (ra)'den:
Demiştir ki, Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allahû Teâla bir takım şeyleri farz kılmıştır. Onları zâyi' etmeyiniz. (Bazı meâsi için) birtakım hadler (yani cezalar) göstermiştir. Onlara da tecavüz etmeyiniz. Bir takım şeyleri haram etmiştir. Onlara el uzatmayınız. Bir takım şeylerden de unutkanlık (eseri) olmayarak size (mahza) merhamet olsun için sükut etmiştir. Onları soruşturmayınız.
Darekutni 184/4 ve diğerlerinin tahriç ettiği Hasen bir hadistir.

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis, sahih olmayan, zayıf bir hadistir. Büyük ilim adamı muhaddis Nasiruddin el-Elbani’nin bu konuda söylediklerini İrvau’l-Galil adlı kitabında kaydettiği şekilde aynen aktarıyoruz:
Hadis zayıftır; bunu Darakutni’nin Sünen’inde yine Beyhaki Ebu Bekr ez-Zekvani İsna Aşera Meclisin’de, İbni es-Sımak, Hadisinde, el-Hatib el-Bağdadi, el-Fakih ve’l-Mutafakkih’de, Muhammed b. Muhammed et-Tâi, el-Erbain’de, İbni Batta, el-İbane’de, değişik yollardan gelen rivayetlerle Davud b. Ebi Hind’den, O, Ebu Salebe el-Huşeni’den, dedi ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; deyip hadisi zikretmektedirler.
Derim ki: Bu, isnadı itibariyle ricali, Müslim’in yollarından hadis rivayet ettiği güvenilir kimselerdir. Fakat Hafız İbni Recep’in “Şerhu’l-Erbain en-Ne-veviyye” de (s.200) dediği gibi iki illeti vardır.
Bunlardan birisi şudur: Mekhulün Ebu Sa’lebe’den hadis dinlediği sahih olarak sabit olmuş değildir. Ebu Müshir ed-Dımeşki, Hafız Ebu Nuaym ve başkaları da böyle demiştir.
Derim ki: Genel olarak ondan hadis dinlediği sahih olarak sabit olsa bile, onun (yani Mekhulün) ondan (yani Ebu Sa’lebe’den) bizzat bu hadisi dinlediği sahih olarak kabul edilemez. Zira Mekhul, tedlis yapan bir ravi idi ve bu hadisi Ebu Sa’lebe’den An’ane (an lafzını kullanarak) rivayet etmiştir.
İkincisine gelince; hadisin Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) merfûan rivayeti ile Ebu Sa’lebe’ye mevkufen rivayeti ihtilaflıdır. Kimisi Mekhul’den O da Ebu Sa’lebe’den; Ebu Sa’lebe’nin sözü olarak rivayet etmiştir; fakat Darekutni şöyle demiştir: Doğruya daha yakın olan hadisin merfu olduğudur ve bu daha meşhurdur. İbni Recep de şöyle demektedir: Nevevî bu hadisin hasen olduğunu kabul etmiştir. Aynı şekilde ondan önce Hafız Ebu Bekr es-Sem’ani’de el-Emâli adlı eserinde bunun hasen olduğunu belirtmiştir.
Derim ki: Ebu’l-Futuh et-Tâi de bu hususta ona tabi olmuş ve akabinde şunları söylemiştir: “Bu, büyük hasen bir hadistir. Bunu yalnızca Davud, Mekhul'den münferiden rivayet etmiştir.”
Derim ki: Eğer bu hadisin lügat (söz dizisi) itibariyle güzel olduğunu kastetmiş iseler bu böyledir. Eğer ıstılahı itibariyle hasen olduğunu kastetmiş iseler -zahiren anlaşıldığı gibi - durum böyle değildir. Çünkü birinci illet bunun böyle olmasına engeldir. Çünkü hadisin hasen oluşunu engelleyen bir illettir. Diğer illet ise, böyle bir özellikte değildir. Zira sika ravilerden bir topluluk bu hadisi Davud b. Ebu Hind’den rivayet etmiştir ki, bunlar arasında Hafs b. Gayas da vardır. Beyhaki de bu hadisi ondan mevkuf olarak rivayet etmiştir, fakat bunun merfu olması daha uygundur. Zira bunu merfu olarak rivayet eden diğerlerinin rivayetine muvafıktır. İşte bundan dolayı, önceden de geçtiği gibi Darekutni onun merfu oluşunu tercih etmiş gözüküyor. Doğrusunu en iyi bilen Yüce Allah'tır.
Bu hadisin lehine tanıklık edecek (şahit) iki hadis daha vardır; fakat her ikisi de oldukça gevşektirler, tanık görülmeye elverişli değildirler.
Bunların birincisi Esram b. Havşeb’den senedini kaydederek, Ebu’d-Derda’dan buna yakın naklettiği rivayettir. Ayrıca bunu Tabarani de el-Mucemu’s-Sağir’de rivayet etmiştir.
Diğeri ise, Nehşel el-Horasani yoluyla senedini kaydederek yine Ebu’d-Derda’dan yaptığı rivayettir. Bunu da Darekutni rivayet etmiştir. Fakat Esram da Nehşel de yalancıdırlar.1
----------------------------
1- et-Elbani, Gayetu’l-Meram, 17-19, Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 315-317.

الحديث الحادي والثلاثون
"ازهد في الدنيا يحبك الله"

عَنْ أَبِي الْعَبَّاسِ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ‍! دُلَّنِي عَلَى عَمَلٍ إذَا عَمِلْتُهُ أَحَبَّنِي اللَّهُ وَأَحَبَّنِي النَّاسُ؛ فَقَالَ: "ازْهَدْ فِي الدُّنْيَا يُحِبُّك اللَّهُ، وَازْهَدْ فِيمَا عِنْدَ النَّاسِ يُحِبُّك النَّاسُ" .
حديث حسن، رَوَاهُ ابْنُ مَاجَهْ [رقم:4102]، وَغَيْرُهُ بِأَسَانِيدَ حَسَنَةٍ.

ZÜHD
31- Sehl bin Sa'd es-Sâidî radıyallahu anh’den; Şöyle demiştir:
Bir adam (bir gün) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına gelerek:
Yâ Resûlallah! Bana öyle bir amel (ibâdet) göster ki ben onu iş¬lediğim zaman beni Allah sevsin ve insanlar da sevsin, dedi. Bunun üzerine Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (ona) :
Dünyaya rağbet gösterme ki Allah seni sevsin ve insanların el¬lerinde bulunan (nimet ve imkânlar)’dan yüz çevir ki onlar (da) seni sevsin, buyurdu.

İbni Mace 4102

Hadisi şerifin izahı
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Dünyada zahit ol (dünyaya rağbet gösterme)” buyruğunu açıklayıcı mahiyette gerek Allah’ın Kitabında gerekse de Resulünün Sünnetinde dünyada in¬sanı zahit olmaya iten, dünyanın hakir oluşunu, azlığını, çabucak geçip gi¬dişini anlatıp dile getiren, kesintisiz ve daimi olan ahiret nimetlerini teşvik eden pek çok nass varit olmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizin yanınızdaki bitip tükenir, Allah'ın yanındaki ise kalıcıdır.”1
Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”2
Dünya geçip gider, zeval bulur. O bakımdan kulun baki kalanı terk ederek zeval bulacak, fani olanla uğraşmaması gerekir.
Ayeti kerime dünya hayatının bir aldanış, bir batıl ve bir oyun olduğunu göstermektedir. Oyun gerçekte kendisinden faydalanılmayan bir şeydir. Eğlence ise kişinin kendisiyle vaktini kaybettiği şeydir. Nitekim ayeti kerime dünya hayatının bir süs olduğuna da delildir. Süs ise kendisi ile süslenilen şeyin adıdır. Dünyaya dalan onunla süslenir, ahireti için bir iş yapmaz. Yine ayeti kerime dünyanın bir öğünüş olduğunu da göstermektedir. İnsanlar ise zeval bulucu çocuk, mal, makam ve buna benzer nimetleri öne sürerek birbirlerine karşı öğünürler. Diğer taraftan Rabbimiz, dünyanın geçip gidişini, çabucak zeval buluşunu, yere yağan yağmura benzetir. Yer bu yağmur sebebiyle sarsılır, yeşerir, aradan fazla bir zaman geçmeden de önceki eski haline döner, kurur ve ölü bir arazi haline dönüşür. İşte dünyanın nimeti bu şekilde zeval bulur ve sonu gelir, gider.3
“İnsanların elinde bulunanlara zahit ol (rağbet gösterme) ki, insanlar da seni sevsin” buyruğu ile Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizlere insanların sevgisini elde etmenin yolunu öğretmektedir. Bu da onların ellerinde bulunan fani dünyanın basit değerlerinde zahit olmak, onlara rağbet etmemektir. Şafii der ki:
“Eğer o dünyadan uzak durursan dünya ehliyle barış içinde olursun, Şayet sen onu kendine doğru çekmek istersen, onun köpekleri seninle anlaşmazlık çıkartır.4 Bilindiği gibi bir kimse ile sevdiği hususunda çekişmeye girenden o kişi tiksinir ve ondan uzaklaşır.
İnsanın ise insanların kendisini sevmeye ihtiyacı vardır. Çünkü o kendi-sini seven kimseler arasında yaşadığı taktirde mutluluk ve rahatlık duyar, buna karşılık kendisinden hoşlanmayan bir topluluk arasında yaşayacak olursa bir darlık ve bir sıkıntı hisseder.
Allah'ın yoluna davet eden kimsenin ise insanların kendisini sevmeye çok ihtiyacı vardır. Zira insanlar onu sevecek olurlarsa, onun elinde bulunan malı da sever ve onu kabul ederler.
İnsanın diğer insanların sevgisini kazanmak için çalışıp çabalaması hak ve adaletin namı hesabına olmamalıdır. Böyle bir şey Yüce Allah'ın dininde caiz değildir. Resulüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Her kim Allah’ı gazablandırmak suretiyle insanları razı edecek olursa, Allah da onun işini in¬sanlara havale eder. Her kim de Allah’ı razı ederek insanları kızdıracak olursa, Allah da onu insanların külfetine karşı korur ve onlara muhtaç etmez.5
----------------------------------
1- Nahl 96
2- Hadid 20
3- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 321-322.
4- İmam Şafii, Divan, 22
5- Sahihtir, Tirmizi rivayet etmiştir, Elbani Sahihu I-Cami’ 5886, Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 326-327.

الحديث الثاني والثلاثون
"لا ضرر ولا ضرار"

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ سَعْدِ بْنِ مَالِكِ بْنِ سِنَانٍ الْخُدْرِيّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: " لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ" .
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَاهُ ابْنُ مَاجَهْ [راجع رقم:2341]، وَالدَّارَقُطْنِيّ [رقم:4/228]، وَغَيْرُهُمَا مُسْنَدًا. وَرَوَاهُ مَالِكٌ [2/746] فِي "الْمُوَطَّإِ" عَنْ عَمْرِو بْنِ يَحْيَى عَنْ أَبِيهِ عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُرْسَلًا، فَأَسْقَطَ أَبَا سَعِيدٍ، وَلَهُ طُرُقٌ يُقَوِّي بَعْضُهَا بَعْضًا.

ZARARA SOKMAK VE ZARARA KARŞI İNTİKAM ALMAK YOKTUR

32- Abdullah bin Abbas Radıyallahu anhüma'dan;
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu, demiştir:
“Zarara sokmak ve zarara karşı intikam almak yoktur.”
(Bu hadis-i şerif, İbni Mace ve Darekutni ile başkalarının müsned (yani mevsul) olarak rivayet ettiği bir Hadis-i Hasen'dir. İmam-ı Malik de "Muvatta'"nda bu hadis-i şerifi Amr b. Yahyâ'dan, o da babasından olmak üzere Nebiyy-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den mürsel olarak rivayet etmiş ve Ebu Said-i Hudri'yi iskat eylemiştir. Bunun yekdiğeri takviye eden başka tarikleri de vardır.)
İbni Mace 2341, Darekutni 4/228, Malik Muvatta 2/746

Hadisi şerifin izahı
Hadiste geçen Darar ve Dırar kelimelerinin manaları hakkında Sindi şöyle der:
Darar: Birisine herhangi bir yönden zarar vermektir. (Dilimizde kullanılan zarar, kelimesinin aslı budur.)
Dırar: iki kişinin birbirine karşılıklı olarak zarar vermesidir. Yani birisi karşıdakini zarara sokunca, karşı taraf bunun intikamını almanın meşru olduğunu zanneder. Halbuki öyle değildir. Zarar vereni zarara sokmak ve intikam almak caiz değildir. Ancak zarar veren kimseden zarar miktarını tanzim etmek hakkı vardır.1
Zarar, menfaatin zıddıdır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hadisi şerifteki: “zarar yoktur” ifadesinden murad: Bir kişi Müslüman kardeşine iptidaen zarar veremez. Bu ise iptidaen fayda vermenin zıddıdır.
Zarara zararla karşılık vermek (dırar)e gelince: Onlardan herhangi birisi diğerine karşılık olmak üzere zarar veremez. Buna göre karşılıklı zarar (dırar) her iki tarafın birbirine zarar vermesi demek iken, sadece zarar onlardan birisinin işidir. Buna göre hadisin anlamı şöyle olur: Kendisine zarar veren kimseye bu zararına karşılık zarar vermez, ama onun yerine o kişiyi affeder.2
Görüldüğü gibi İbni Manzur, zarar ile dırar (zarara zararla karşılık vermek)’in arasında fark gözetmiştir ki, meşhur olan görüş de budur.
İlim adamları arasında bu ikisi arasında fark gözetmeyerek şöyle diyenler de vardır: Bunlar aynı anlama gelen iki ayrı lafızdır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekit olmak üzere bu iki lafzı kullanmıştır. İbni Recep, ilim ehlinin bu iki lafza dair görüşlerini naklettikten sonra şunları söylemektedir: Durum ne olursa olsun, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haksız yere verilecek zararı veya ona karşılık olarak zarar vermeyi reddetmektedir.3
Hadisi şerif, Müslüman bir kimsenin haksız yere herhangi bir kimseye zarar vermesinin caiz olmadığına delildir. Bir kimse kendisine zarar verene zarar veremez yahut da kendisine sövene sövmemeli, kendisini döveni dövmemelidir. Aksine kendisi sövmekle karşılık vermeksizin hakkını hâkimden talep eder. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) birden çok yerde Müslümanlara zarar vermeyi yasaklamıştır. Şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak kanlarınız ve mallarınız birbirinize haramdır.”4
Müslümanın ırzına (şeref ve haysiyetine), malına yahut da canına zarar vermek, şanı Yüce Allah’ın haram kılmış olduğu, zulmün en büyük çeşitleri arasında yer alır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Rabbinden naklettiği rivayette şöyle buyurmaktadır: “Kullarım şüphesiz ki ben zulmü kendime haram kıldım ve onu kendi aranızda da haram kıldım. O halde, birbirinize zulmetmeyiniz.5
Bir Usul Kaidesi 6
Bu: “Zarar da yoktur zarara zararla karşılık vermek de yoktur” hadisi bir usul kaidesi olup (Mecelle, 19) bu kaidenin fıkhi füruundan bazıları şöyledir: Bir kişi başkasına ait olan bir malı telef edecek olursa, malı telef olunan diğer kişinin misliyle muamele kabilinden olmak üzere kardeşinin malını telef etmesi caiz değildir. Çünkü böyle bir davranış faydasız yere zarar dairesini genişletmek demektir. Öncelikle başkasının malını telef eden kişi de telef ettiği malın tazminatını öder. Bu kaideden çıkan fer'i diğer hususlara gelince:
1- Zarar imkân ölçüsünde izale olunur (Mecelle M. 31). Yani meydana gelmiş olanın izale edilmesi ve bunun meydana geliş sebebiyle ortaya çıkan etkilerin de ortadan kaldırılması gerekir. Suyu yola aktığı için giden gelene eziyet veren oluk gibi. Böyle bir durumda bunun izale edilmesi gerekir. Bu oluğun sahibi de telef olan şeylerin tazminatını öder.
2- Zarar izale olunur (Mecelle M. 20). Yani zararın meydana gelmeden önce önlenmesi gerekir. Çünkü böyle bir önlem zararın meydana gelişin-den sonra ortadan kaldırılmasından kolaydır.
3- Zarar misliyle izale olunmaz {Mecelle, M. 25). Yani meydana gelmiş bir zararın misli bir zarar veya ondan büyük bir zarar meydana getirmekle ortadan kaldırılması caiz değildir.
4- Daha ağır bir zarar daha hafif bir zarar ile izale olunur (Mecelle, M. 27). Yani hâkim (yönetici) eğer zekât fukaranın ihtiyacına yeterli gelmiyor ise zenginlerden zekâttan fazla bir miktar alabilir. Yine "iki şerrin daha hafif olanı tercih olunur" (Mecelle, M. 29) kaidesi de bu anlamdadır. İki kötülük karşı karşıya geldiği taktirde, onlardan zararı daha büyük olan tespit edilerek hafif olan tercih edilir.
5- Kamu için zararlı olan bir şeyi bertaraf etmek için özel zarara katlanılır (Mecelle, M. 26). Hâkim’in, ihtikâr yapan kimseleri ellerinde bulundurdukları mallan piyasa fiyatına satmaya mecbur etmesi caizdir. Velev ki bu karaborsacıların aleyhine bir zarar olsun. Çünkü kamuya gelebilecek bir zararı önlemek, özel olarak karaborsacılara gelecek zarardan daha önemlidir.
6- Kötülüklerin bertaraf edilmesi menfaatlerin sağlanmasından Önceliklidir (Mecelle, M. 30). Bir kötülük ile bir maslahat arasında bir çatışma söz konusu olduğu taktirde, maslahat ortadan kalkacak olsa dahi, o kötülüğün ortadan kaldırılması gerekir.
7- Engel ile gerektirici arasında bir tearuz (çatışma) söz konusu olduğu taktirde engel önceliklidir (Mecelle, M. 46}. Yani ortada herhangi bir iş için yapılmamasını gerektiren birtakım sakıncalar olmakla birlikte, ona müsamaha gösterilmesini gerektiren birtakım sebepler de varsa, böyle bir durumda engele öncelik tanınır. Buna ortağın ortağıyla arasında ortak bulunan maldan ortağına zarar verecek şekilde tasarrufta bulunmasının engellenmesi örnek gösterilir. Çünkü ortağın hakkı diğer ortağın bu şekilde tasarrufuna bir engeldir. Her ne kadar ortaklık hakkı diğer ortağın tasarrufunu gerektiriyor ise de bu böyledir.
8- Zarar kadim olamaz (Mecelle, M. 7). Yani zararlı olan her bir şey, is¬ter yeni ister eski olsun, izale olunur. Mesela, mükellef bir kimsenin komşu-sunun arazisine bakan bir penceresi bulunup da komşusu o arazi üzerine bina yapacak olur ve diğerinin pencereleri yeni binada bulunacak kadınlara ve bina sahibinin başkalarından saklanması gereken avretlerine muttali olmasına sebep teşkil ediyor ise, o taktirde ilk bina sahibinin pencerelerinin izale olunması gerekir. Böyle bir durumda o pencerelerin kadim oluşlarına bakılmaz.
Mükelleflerin elinde bulunup da mükellefler için faydalı olan, bununla birlikte başkalarına bir zararı da dokunmayan bir şeyin kadim oluşu nazarı itibara alınır ve o mükelleflerin sahip bulundukları o haktan yararlanmaları meşrudur. Burada ise "kadim, kadimliği üzere terk olunur" (Mecelle, M. 6) kaidesi söz konusu olur.
İkinci tür zarara gelince; kişi kendi mülkünde tasarruf etmekle birlikte, bu tasarrufu sebebiyle böyle bir kastı olmamakla birlikte başkasına zarar verme halidir. Meselâ, alışılmadık ve görülmemiş bir şekilde tasarrufta bulunması gibi. Buna da şöyle bir Örnek verilebilir: Oldukça şiddetli rüzgârın estiği bir günde kişi kendi arazisinde bir ateş yakar ve bu ateş dolayısıyla çevresinde birtakım şeylerin yanmasına sebep teşkil eder. Böyle bir durum¬da kişi telef ettiği şeylerin tazminatını öder.
Kişinin alışılmış bir şekilde normal bir yolla tasarrufta bulunması da örnek olur. Sözgelimi; bir kişi kendi arazisinde bir kuyu kazar ve onun kazdığı bir kuyu komşusunun suyunu çeker. Yine bir kimse kendi arazisi üzerinde komşusunun güneş ışığı ve aydınlık almasını engelleyecek şekilde yüksek tutar ve komşusunun avretlerine muttali olursa, böyle bir durumda ilim ehlinin farklı bakışları vardır. Kimisi böyle bir şeye engel olunur, demektedir. Ahmed b. Hanbel gibi. Mâlik de bazı hallerde ona muvafakat etmektedir. Böyle bir kanaat ise Müslümana zarar vermeyi yasaklayan, ona iyilikte bulunup ona kendisini tercih etmeyi teşvik eden pek çok delile de uygun düşmektedir. Buna göre, kişi komşusunun kendi mülkünden yararlanmasına eğer bu yararlanma kendi mülküne zarar veriyorsa engel olabilir. Kendisinin mevcut yükünden fazlasını kaldıramayacak kadar güçsüz bir duvarı bulunuyor ise, komşusunu bu duvarda tasarrufta bulunmaktan engelleyebilir. Eğer bundan bir zarar görmeyecekse, komşusunun o duvarında tasarrufu¬nu engellemesi caiz değildir. Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den; o Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan; buyurdu ki: “Kişi, komşusunun kendi duvarına bir kütük yerleştirmesine engel olmaz.7
--------------------------------
1- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/414-415
2- Lisanu’l-Arab, IV, 484
3- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 288, Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 330.
4- Sahih-i Müslim Şerhi, III, 343
5- Sahih-i Müslim Şerhi V, 439; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 330-331.
6- el-Vâfi fi Şerhil-Erba'in adlı eserden özetle. (Anılan fıkhi kaideler mümkün merte¬be anlaşılır bir dille tercüme edilmiş ve Mecelle-i Ahkâm-i Adliyedeki madde numaralan ta¬rafımızdan kaydedilmiştir.
7- Buhari, III, 102; Sahih-i Müslim Şerhi, IV, 130; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 333-335.

الحديث الثالث والثلاثون
"البينة على المدعي واليمين على من أنكر "

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "لَوْ يُعْطَى النَّاسُ بِدَعْوَاهُمْ لَادَّعَى رِجَالٌ أَمْوَالَ قَوْمٍ وَدِمَاءَهُمْ، لَكِنَّ الْبَيِّنَةَ عَلَى الْمُدَّعِي، وَالْيَمِينَ عَلَى مَنْ أَنْكَرَ" .
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ [في"السنن" 10/252]، وَغَيْرُهُ هَكَذَا، وَبَعْضُهُ فِي "الصَّحِيحَيْنِ".

İSBAT MÜDDEİYE, YEMİN DE İNKÂR EDENE DÜŞER

33- İbni Abbas (radıyallahu anh)’dan:
Demiştir ki, Resulüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Hazretleri şöyle buyurdu: Herkese (mücerred) davaları üzerine diledikleri verilmiş olsa birçok adamlar birçok kimselerin mallarını, canlarını iddiâ eder dururlar. Lâkin ispat müddeiye, yemin de inkâr edene düşer.
(Bu hadis-i şerif, hasen olup Beyhaki 10/252 ve başkaları bunu bu lâfz ile rivâyet etmişlerdir. Bir parçası Sahihayn'da da vardır.)

Hadisi şerifin izahı
Not: Bu hadisin şerhinin tamamı Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi)’nden Guraba Yayınları alınmıştır.
İbni Dakiki’l-Îd der ki: Bu hadis ahkâmın esaslarından bir esas ve anlaşmazlık ve davalaşma hususunda başvurulacak en büyük bir mercidir.1
Nevevî der ki: “Bu hadis-i şerif Şeriat ahkâmı kaidelerinden büyük bir kaidedir.”2
Bu hadisi şerif insanlar arasında hüküm vermenin esaslarını ortaya koymaktadır. Ta ki, hakları korunabilsin, ırzlar muhafaza olunabilsin, adalet uygulanabilsin ve her hak sahibi de hakkını alabilsin.3
Beyyinenin (delil, ispat) Türleri:
Beyyineden kasıt, şahitliktir. Çünkü şahitlik hakkı açıklığa kavuşturur. Ayrıca şahitlik davacının (müddei) doğruluğuna delildir. Çünkü şahitlik, davacının iddia ettiği hususta (şahidin) hazır bulunmasına ve onu gözle görmesine dayanır. Bunun da birkaç çeşidi vardır:
1- Zinada şahitlik: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kadınlarınızdan fuhşu işleyenlere karşı içinizden dört şahit getirin...”4 Bir başka, yerde de şöyle buyurmaktadır: “Muhsan kadınlara iftira edip sonradan dört şahit getirmeseler, o kimselere seksener değnek vurun.”5 Buna göre zina şahitliğinde dört erek şahidin bulunması şarttır. Kadınların şahitliği kabul olunmaz.
2- Fukaha tarafından hudud diye adlandırılan Öldürme, hırsızlık, içki ve iftira hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aranızdan adaletli iki kişiyi şahit tutunuz.”6 Bunlar için iki erkeğin şahitliği kaçınılmazdır. Bu hususta kadınların şahitliği kabul olunmaz. Kimi Fukaha, nikâh ve talâka dair şahitliği hadler gibi kabul edip değerlendirmiştir ve bunlar için de iki şahidin kaçınılmaz olduğu görüşündedir.
3- Satış, borç, icâre ve buna benzer mali haklar ile ilgili olarak da Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın...”7 Buna göre mali haklara dair davacının mutlaka ya iki erkek şahit, ya da bir erkek şahit ile iki kadın şahit getirmesi gerekmektedir.
4- Süt emmek, doğum, bakirelik ve benzeri hususlardan olup, erkeklerin muttali olmadığı haller hakkında kadınların şahitliği, erkek olmaksızın tek başlarına kalsalar dahi, kabul edilir. Kimi zaman da tek bir kadının şahitliği dahi kabul edilir.
Ukbe b. Haris’ten, dedi ki: Ben bir kadın ile evlendim. Bize siyah bir kadın gelip: İkinize süt emzirmiştim, deyince Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına gidip şöyle dedim: Ben filanın kızı filan kadın ile evlendim. Siyah bir kadın bize gelerek dedi ki: Ben size süt emzirmiş idim, ancak bu kadın yalan söylüyor. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi. (Ukbe der ki). Bu sefer önümden git¬ti O'na: O kadın yalan söylüyor, dedim. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Bu kadın ikinizi emzirdiğini iddia ettikten sonra, sen artık onunla nasıl kalacaksın, onu bırak.8
Bunun üzerine Ukbe o kadından ayrıldı ve ondan bir başkasıyla evlendi. Hadiste konumuza delil teşkil edecek taraf, bu hususa yalnızca bir kadının şahitlik etmiş olduğudur.
Beyyine davacının delilidir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Beyyine (getirmek) davacıya düşer.”
Müslim’in naklettiği rivayette ise Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) davacıya: “İki şahidini getir.” diye buyurmuştur. Buna göre davacı beyyine getirecek olursa, o sayede iddia ettiği şeye hak kazanır.
Beyyine getirme yükümlülüğünün davacıya ait oluşumdaki hikmet de şu-dur: Davacı açıklığa kavuşturulması gereken gizli bir husus hakkında dava¬da bulunmaktadır. Beyyine ise bunu açıklığa kavuşturmak için güçlü bir delil teşkil etmektedir.9
Davacının Delili Davalının Delilinden Önce Gelir:
Meselenin hâkime sunulmasından sonra o davalıya sorar, eğer kendisi¬ne nispet edilen şeyi itiraf edecek olursa, hâkim aleyhine hüküm verir. Çünkü itiraf (ikrar), itirafçıyı bağlayan bir delildir. Şayet davalı kendisine nispet edilen hususu kabul etmeyecek olursa, bu sefer hâkim davacıdan beyyine getirmesini ister. Eğer beyyine getirecek olursa, hâkim onun lehi-ne hüküm verir ve artık bundan sonra davalının inkâr etmesine yahut da yeminlerine itibar etmez. Şayet davacı beyyine getirmekten acze düşüp hasmından yemin etmesini isteyecek olursa, bu sefer hâkim davalıya yemin ettirir. Yemin ederse artık o ibra olur ve meseleleri de sona ermiş olur.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da davacıya: "Peki beyyinen var mı?" diye sorunca davacının: “Hayır, demesi üzerine Resulüllah { Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “O halde senin yemin (ettirmek) hakkın vardır.” Der.10
Hadis-i şerif, davacının getireceği delilin davalının delilinden öncelikli olduğunun delilidir.11
Yemin ile Birlikte Şahidin Şehadeti İle Hüküm Vermek:
Şayet davacı tek bir şahit getirmek suretiyle beyyineyi tamamlayamayacak olursa ve dava da ancak iki şahidin şehadeti ile sabit olan bir dava ise, acaba bir şahidin yerine de bir yemin kabul olunur mu? Bu durumda hakim davacının lehine bir şahit ve bir yemine dayanarak hüküm verebilir mi? İbni Abbas (Radıyallahü anh)’dan, dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir yemin ve bir şahidin şahitliği ile hüküm vermiştir.12 Bu, Malikilerin, Şafiilerin, Hanbelilerin, İshak’ın, Ebu Sevr'in -hadler ve kısaslar müstesna - kabul ettiği görüştür.
Hâkim durumdan şüphelenecek olursa, şahitlere de, - beyyine getirmiş olsa dahi - davacıya da yemin ettirebilir. İbni Recep el-Hanbeli der ki: İmam Ahmed’e bu mesele hakkında soru sorulmuş O da şu cevabı vermiştir: Ali (Radıyallahü anh) böyle bir uygulama yapmıştır. Soruyu soran ona: Peki, böyle bir şey uygun mudur? diye sorunca, O da: Ali (Radıyallahü anh) bunu yapmıştır, diye cevap verdi.13
Nitekim İbni Ebu Leylâ, İbnu’l-Kayyım ve Kurtuba kadısı Muhammed b. Beşir de bu görüştedirler.14
İbni Recep de şöyle demektedir: Yolculukta vasiyete dair şahitlerin yaptıkları şahitlikten yana şüpheye düşülecek olursa, şahitlere yemin ettirileceğine dair Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ın şu buyruğu delil teşkil etmektedir: “Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığında vasiyet vaktinde aranızda ya içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun yahut yeryüzünde yolculukta iken Ölüm size gelip çattığında sizden olmayan diğer iki kişiyi şahit tutun. Bu iki kişi hakkında şüpheye düşersiniz., ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyeceğiz, o takdirde muhakkak günahkârlardan oluruz, diye Allah adına yemin ederler.”15 Bu ayeti kerime ile amel selefin cumhuruna göre nesh olmamıştır.16
Davalının Yemin Etmemesi:
Eğer davalı hâkimin istemesine rağmen yemin etmeyecek olursa, onun bu yemin etmeyişi davacının iddiasını itiraf ve kabul etmesi gibi değerlendirilir. Çünkü davalı davayı inkâr etmekte doğru sözlü olsaydı, yapması gereken yemini yapmaktan geri durmazdı. Akıl ve din sahibi dosdoğru bir Müslüman ise, yerine getirilmesi gereken bir hususu ifa etmekten uzak durmaz. Böyle bir nükûlun (yemin etmeyişin) geçerli kabul edileceği haklar ile kabul edilmeyeceği haklar hususunda birtakım görüş ayrılıkları ile birlikte, Hanefilerle Hanbelilerin kabul ettikleri görüş budur.17
Davalının Yemini:
Eğer davacı beyyine getirmeyecek olursa, yemin davalının delilidir. Böyle bir durumda davalı yemin ettiği takdirde davacının davasından ibra olur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuştur: “Yemin ise davalıya düşer.” (Müslim'in rivayetinde ise: “... Yahut onun yemini” şeklindedir.) Yeminin davalı tarafından yapılması gereğindeki hikmete gelince; yemin beyyineden daha az güçlüdür. Çünkü o, (yemin etmesi istenen davalı) gizli bir hususu iddia etmemektedir. Bunun yerine onun dayanağı, zimmetin başkasının haklarından beri (uzak) olması şeklindeki aslî hükme dayanmaktadır.
Yeminin davalıya yöneltilmesi gerekmesi halinde (hâkim) bütün davalılara yemin ettirir ve bu hususta davalılar arasında herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Ahmed, Şafii ve Ebu Hanife’nin benimsediği görüş budur. Bu husustaki delilleri ise davalıya yemin ettirmeye dair varit olmuş hadislerin genel ifadeleridir. Hâkim davalıya yalnızca Allah adına yemin ettirir. Bundan başkasıyla yemin ettirmesi helal olmaz. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah babalarınız adına yemin etmenizi size yasak kılar. Kim yemin edecek olursa ya Allah adına yemin etsin ya da sussun.18
Hâkim’in yemin etmekle yükümlü olana öğüt vermesi ve yalan yeminin cezalarından sakındırması, ona Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah’ın ahdini (az bir bedele) satanlar...”19 buyruğunu, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in de: “Her kim Müslüman bir kimsenin malını bu vesile ile kesip almak kastıyla yalan yere (sabr)20 yemini ile yemin edecek olursa, Allah'ın huzuruna o, kendisine gazap etmiş olarak çıkar.21
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Yemin de (davayı) inkâr edene düşer.” buyruğuna gelince, bu buyruk mutlak olarak her zaman geçerli olmaz. Bundan şu hususlar istisna edilir:
1- üânda iddia sahibi olan koca da yemin eder.
2- Aynı şekilde bir kimse ilâ süresi içerisinde hanımı ile ilişki kurduğunu iddia edecek olursa, yine yemin etmekle yükümlüdür.
3- Namazı terk eden bir kimse evde namaz kıldım, diyecek olsa yemin ettirilir.
4- Kasâme halinde yemin söz konusudur. Çünkü yeminler bu durumda levs ile birlikte davacının yükümlülüğüdür.22
Hâkim’in Mükâfatı
Hâkim’in hak ve adaleti araştırmak hususunda bütün gayretini ve çabasını ortaya koyması gerekir. Şayet verdiği hükmünde hakkı isabet ettirirse, iki ecri vardır. Amr b. el-As (Radıyallahü anh)’dan, o Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Hâkim hüküm verip içtihat edecek olur da hakkı isabet ettirirse, onun için iki ecir vardır. Eğer hüküm verirken içtihat ettikten sonra hakkı isabet ettiremezse, onun için bir ecir vardır.”23
Hüküm'de Haksızlık Büyük Günahlardandır:
Kendisini hâkimliğe takdim eden kişinin helâl, haram ve hâkimlik me-seleleri hakkında yeterli bilgi sahibi olması gerekir. Diğer taraftan ona herhangi bir mesele getirildiği taktirde, Şeriatın kaynaklarına başvurması uygundur. Cahil bir kimsenin kendisini hâkimlik meydanına atması helâl değildir. Çünkü böyle bir durumda o, insanların haklarının zayi olmasına ve herhangi bir sebep ve gerekçe olmaksızın kanlarının heder olmasına sebep teşkil edebilir.
Aynı şekilde hâkimin, verdiği hükümde Allah’ın gözetimi altında olduğunu bilmesi, hak ve adalet ile hükmetmesi de icabeder. Çünkü böyle bir konumda zulüm Cehenneme varmayı gerektiren büyük günahlardandır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Hâkimler üç çeşittir, iki çeşidi ateştedir, bir çeşidi de cennettedir. Bir kişi eğer hakkı bilip de onun gereğince hüküm verecek olursa o cennettedir. Bir kimse eğer bilgisizce insanlar arasında hüküm verecek olursa o da ateştedir. Bir kimse hakkı bilmekle birlikte verdiği hükümde haksızlık yaparsa o da ateştedir.24
----------------------------
1- el-Vâfi fi Şerhi'l-Erbain, 242
2- el-Vâfi fi Şerhi'l-Erbain, 242
3- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 338.
4- Nisa 15
5- Nur 4
6- Talak 2
7- Bakara 282
8- Buhari Nikâh 23
9- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 338-339.
10- Müslim Şerhi, I, 344
11- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 339-340.
12- Müslim Şerhi, IV, 301
13- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hiketn, 299
14- Fıkhu's-Sünne, III, 460
15- Maide 106
16- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 299; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 340.
17- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları:341.
18- Buhari, Edeb 74; Müslim Şerhi, IV, 186
19- Âli İmran 77
20- Sabr yemini: Kişinin yemin etmesi için mecbur tutulması, bunun için alıkonulması ve bunun sonunda da yeminin gerektirdiği hükmün kendisi sebebiyle terettüb ettiği yemin¬dir. el-Vâfi fi Şerhi'l-Erbainde böyle tanıtılmaktadır.
21- Buhari, Tefsir, 3. sure 3. bab; Müslim Şerhi, I, 343
22- Kasâme hadisinde Levs sözkonusu edilmektedir. Levs ise tek bir kişinin, maktulün ölümünden önce "Filân kişi beni öldürdü" şeklindeki ikrarına şahidlik etmesi yahut da iki şa¬hidin katil ile maktul arasında düşmanlığın bulunduğuna yahut da katilin maktulü tehdit etti¬ğine veya buna benzer şeylere iki şahidin şehadet etmesidir. Levs kelimesi pisliğin yapışması anlamındadır. Lisdnu'i-Arab'da (IV, 185) böyle açıklanmaktadır. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 341-342.
23- Buhari, İ’tisâm 21; Müslim Şerhi, IV, 310
24- el-Elbani, Sahihu’l-Cami, 4322; el-İrva, 2603; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 343

الحديث الرابع والثلاثون
"من رأى منكم منكرا فليغيره بيده"

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: "مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ" .
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:49].

MÜNKERİ DÜZELTMEK
34- Ebu Said eh Hudri radıyallahu anh den; şöyle dedi:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem den işittim şöyle buyurdu:
Sizden biriniz bir kötülük gördü mü onu eliyle düzeltsin eğer gücü yetmezse diliyle düzeltsin buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu da imanın en zayıf halidir.
Müslüm 49

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisin müttefekun aleyh bir rivayeti vardır ki Şeyhayn onu Bay¬ram namazı bahsinde tahriç etmişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sizden her hangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin!” buyurması bi’l-icma’ vucup ifade eden bir emirdir. İslam’da iyiliği emre emr-i bil maruf, kötülükten nehye de nehy-i ani-l münker derler. Bu mesele Müslümanlara kitap, sünnet ve icma-i ümmetle yani bütün naklî delillerle farz kılınmış-tır. İyiliği emir, kötülükten nehiy ayni zamanda din demek olan nasihatten ma’duddur. Bu hususta bazı rafızilerden başka muhalefet eden yok¬tur. Onların muhalefetlerinin ise bir kıymeti yoktur.
Emri bil marufun vucubu mutezile taifesinin dedikleri gibi aklî de değil şer’idir. Vakıa Kur’an-ı Kerim’de:
“Siz kendinizi kollayın; siz hidayete erdikten sonra başkasının sapması size zarar etmez,”1 buyurulmuştur. Amma bunun manası siz başkalarına emri bil marufla uğraşmayın demek değil, muhakkikin ulaşmanın beyanına göre:
“Siz aldığınız talimata göre emri bil-maruf, nehy-i ani’l-münkeri yaptınız mı artık başkalarının taksiri size zarar etmez” demektir. Çünkü kula yüklenen vazife yalnız iyiliği emir, kötülükten nehiydir. Bunları kabul ettirmek onun vazifesi değildir. Eserde varit olduğuna göre Hz. Ebu Bekir bu ayeti minberde okumuş ve: “Siz bunu doğru tevil edemiyorsunuz. Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim: “Bir kavim zalimi görürler de men etmezlerse Allah’ın onlara kendi tarafından bir azap göndermesi yakıncacıktır; buyuruyordu” demiştir.
Emri bil maruf nehy-i ani’l-münker farz-ı kifayedir. Binâenaleyh her farz-ı kifaye gibi o da bazı kimselerin ifasıyla diğer Müslümanlardan sakıt olur. Lâkin hiç ifa eden bulunmazsa özrü bulunmayan bütün mükellefler günahkâr olur. Emr bil marufun farz-ı ayn olduğu yerler de vardır. Meselâ: Bir yerde bu vazifeyi bir kişiden başka bilen bulunmazsa o bir kişiye emri bil-marufu ifa etmek farz-ı ayın olduğu gibi bir babanın evlâdı ile karısına iyiliği emir, kötülüklerden kendilerini nefyetmesi de farz-ı ayandır.
Ulema-i kiram emri bil-maruf nehy-i ani'l-münker vazifesinin- mükelleflerden sakıt olmayacağını beyan etmişlerdir. Çünkü mükellefin vazifesi ettiği emir veya nehyin, muhatabına tesir edip etmediğini düşünmek değil, sadece o emir veya nehyi etmektir. İhtarın müminlere fayda vereceği ise ayetle sabittir. Yine ulemanın temsillerine göre emri bil marufa misal: avret yerinin bir kısmı açılan kimseye örtünmesini tenbih etmektir.
Emri bil maruf vazifesini yapan kimsenin emrettiği şeye kendisini de imtisal etmesi, nefyettiğinden kaçınması sözünün tesirli olması için pek mühim ve lâzım ise de şart değildir. Eğer emir ve nehyettiği şeyle kendinde de varsa bu sefer vazifesi çift olur ve evvela kendine emir ve nehiyde bulunması sonra ayni şeyi başkasına yapması icabeder.
Mutezileye göre kötülükten nehiy işini ancak kendisi kötülük etmeyen ifa edebilir.
Delilleri:
“Kendi nefislerinizi unutup da âleme iyiliği mi emrediyorsunuz?”2 ayet-i kerimesidir. Mutezileden bazıları; bir kimse kendinin etmediği kötülükten başkalarını nehyedebilir demişlerdir.
Emri bil maruf nehiy ani’l-münker vazifesi yalnız devletin bu iş için tayin ettiği memurlara mahsus değildir; onu Müslümanların efradı da yapabilirler. İmamü’l-Harameyn: “Buna delil icma-i Müslimindir.” diyor. Filhakika gerek asr-ı saadette gerekse diğer asırlarda bu işin memuru olmayanlar memurlara iyiliği emir, kötülüklerden onları nefyederler; sair Müslümanlar onların bu yaptıklarını takrir ve kabul eyler; başkalarının işine karışıyorlar diye kendilerini ayıplamazlardı. Sonra bu vazifeyi ancak bilenler yapar. Şayet yapılacak emir namaz, oruç ve saire gibi herkesin bildiği vaciplerden, nehiy dahi zina ve içki gibi meşhur menhiyattan olursa bunları emir ve nehiyde bütün Müslümanlar müşterektir. Fakat nadir tesadüf edilen fiil, kavil ve içtihada dair ise avam takımının gerek ispat gerekse nefi suretiyle bu işe karışmağa hakları yoktur; bu sefer mesele yalnız ulemaya mahsus kalır. Ulema dahi ittifakı meselelere dair emir ve nehiyde bulunurlar. İhtilaflı meseleler hakkında bir şey diyemezler. Çünkü iki mezhebin birine göre her müçtehit hakka isabet eder. Diğerine göre hakka isabet eden yalnız bir kişidir; amma hangi müçtehidin hata ettiğini bilmek kullara müyesser değildir. Hata edene günah dahi yoktur.
Şu kadar var ki, müçtehitlerin hilafından çıkmak için nasihat yollu emri bil marufta bulunmak güzel ve makbul bir iştir. Zira bir sünneti ihlâl etmemek veya başka bir hilafa sebep olmamak şartıyla ulema-i kiram müçtehitlerin hilafından çıkmaya bil ittifak kaildirler. Meselâ dört mezhebin imamlarına göre ittifakla caiz olacak bir abdest; evvelâ niyet edilerek, her azayı ayetteki tertip üzere yıkamak, yıkarken hafifçe ovuşturmak, bir uzuvdan ötekine geçerken fazla vakit kaybetmemek, yâni azayı bir biri arkasından acele yıkamak, başın, bütününe mesh etmekle alınır.
İmam Nevevî emri bil maruf, nehiy ani'l-münker’in çok zamandır zayi’ olduğundan, onun zamanında bundan pek az bir takım izler kaldığından bahsettikten sonra sözüne şöyle devam ediyor: “Emri bil maruf, çok büyük bir babdır. Bu işin nizam ve kıvamı ancak onunla kaimdir. Fenalıklar çoğalınca azap iyiye ve kötüye umumi olarak gelir. Zalime mâni' olmazlarsa Allah Teâlâ’nın azabını onlara umumileştirmesi pek yakındır:
“Allah’ın emrine muhalefet edenler ya başlarına bir belâ gelmesinden yahut acıklı bir azaba duçar olmalarından korunuversinler!”3
Şu halde ahiretinin mamur olmasını dileyen ve Allah’ın rızası¬nı korku ile tahsil etmeğe çalışan bir kimseye gereken vazife, bu baba ehemmiyet vermektir. Çünkü faydası çok büyüktür. Bahusus, çoğunun elden gittiği bir zamanda!... Kendisine itirazda bulunan kimsenin rüt¬besi yüksek diye ondan korkmamalıdır. Zira Allah Teâlâ Hazretleri:
“Allah kendi dinine yardım edene elbet yardım edecektir.”4 , “Her kim Allah (ın emirlerin)’e sarılırsa muhakkak doğru yola hidayet olunur.”5 , “Bizim İçin mücahede edenler yok mu, onları mutlaka (doğru) yollarımıza hidayet edeceğiz.”6 Ve “Yoksa insanlar hiç imtihan olunmadan iman ettik demekle bırakılacaklar mı sandılar? Yemin olsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”7 buyurmuştur.
Bilmeli ki, ecir külfete göredir. Emri bil marufu bir kimseye olan sadakati, sevgisi, müdahenesi, bir kimseden itibar beklediği veya onun yanında itibarının devam etmesini istediği için elden bırakmamalıdır. Çünkü ona olan sadâkat ve sevgisi kendisine bir hürmet ve hak icabeder. Onun haklarından biri de kendisine nasihat etmek ve ona ahireti için yararlı işleri göstermek, zararlılarından korumaktır. İnsanın dostu ve ahbabı, ahiretini mamur etmeye çalışan kimsedir. Velev ki bu hâl onun dünyası hakkında bir noksanlığa bağlı olsun. Düşmanı ise ahiretinin zayi olmasına veya noksanlığına çalışandır; isterse bu sebeple ona dünyası için bir nevi menfaat hâsıl olsun. İblisin bize düşmanlığı böyledir. Peygamberler (Salevatullahi ve Selamuhu Aleyhim Ecmain) müminlerin dostlarıdır. Çünkü onların ahiretlerine yararlı şeylere ve o şeyler için kendilerine yol göstermeğe çalışırlar. Kerim olan Allah’tan bizi, dostlarımızı ve sair Müslümanları rızasına muvaffak kılmasını dileriz. Bizlere cûd-u rahmetini teşmil buyursun.
Emri bil-marufu yapan kimsenin nezaket, rifk-u mülâyemetle muamelede bulunması icabeder. Zira maksada bu daha elverişlidir, imam Şafii: “Bir kimse din kardeşine gizlice vaaz ederse ona gerçekten nasihat etmiş ve onu ziynetlermiş olur. Aşikâre vaazeden ise onu muhakkak surette rezil etmiş ve batırmıştır.” demiştir.
Nevevî ekseriyetle insanların emri bil marufa karşı göz yumdukları şeylere misal olarak kusurlu bir malı satılırken görüp de itirazda bulunmamalarını, o malın kurusunu müşteriye söylememelerini gösteriyor; bunun açık bir hata olduğunu söylüyor ve: “Hâlbuki bilenin satıcıya itiraz ve inkârda bulunmasının, müşteriye malın kusurlu olduğunu bildirmesinin vacip olduğunu ulema nassan beyan etmişlerdir.” diyor.
Münkerden nehyin nasıl yapılacağını Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadiste güzelce beyan etmiştir. Mezkûr beyandan anlaşıldığına göre bir kötülük gören kimse imkân bulursa onu eliyle men edecektir. Buna gücü yetmiyorsa diliyle, bu da mümkün değilse kalbiyle mâni' olacaktır. Kalple mani olmanın manası o şeyi kerih görmek, ondan tiksinmektir. Bu hakikatte bir kötülüğe mani olmak değil¬se de başkası elinden gelmediği için bizzarure onunla iktifa eder, Allahu âlem bundan dolayı onun hakkında: “İmanın en zayıfıdır” buyurulmuştur. Yani kötülüğü değiştirme hususunda semeresi en az olan budur. Yoksa imanın en zayıfı yoldan eziyet veren şeylerin atılması olduğu yukarıda görülmüştü: Mamafih buradaki zayıflığı mutlak bırakarak iki hadisin arasını bulmakta mümkündür. Bu takdirde eziyet veren şeyin atılmasıyla kötülüğü kalben değiştirmek birbirine müsavidir. Bundan daha zayıf mertebe yoktur. Hatta kalben değiştirme daha da zayıftır.
Bu hadisi hakkında Kâdı İyaz şunları söylemiştir: “Bu hadis, münker’in nasıl değiştirileceğini beyan hususunda esastır. Münkeri değiştiren kimseye düşen vazife, kavlen olsun fiilen olsun onu gideren her şeyle değiştirmektir. Meselâ; batıl bir şeyin âletlerini kıracak, içkiyi ya bizzat dökecek yahut birine döktürecek; gasp edilen mallan ya bizzat gasıptan alarak sahiplerine iade edecek yahut imkânı varsa başkasına emrederek bu işi yaptıracaktır.
Münkeri değiştirirken cahil ile şerrinden korkulan kuvvet sahibi zalime karşı son derece yumuşak davranmalıdır. Çünkü bu şekilde hare¬ket etmesi sözünün kabulüne daha ziyade yarar.
Nitekim bu işi vazife olarak üzerine alan memurun da ayni manadan dolayı salah ve fazilet ehli olması müstehaptır. Şaşkınlığında devam edenle tembelliğinde israfa varan hakkında şiddet göstermelidir. Amma bunu yapmak için gösterdiği şiddetin, değiştirdiğinden, daha kötü bir münkere sebep olmayacağından emin bulunması şarttır. Kendisi zalimin tasallutundan mahfuz olmalıdır. Eğer zann-ı galibine göre o münkeri eliyle değiştirmek kendisinin veya başkasının öldürülmesi gibi daha şiddetli bir münkere sebep olacaksa elle değiştirmekten vazgeçerek dil ile söylemeli, nasihat ve korkutma ile iktifa etmelidir. Şayet söylemenin o münker gibi bir münkere sebep olacağından korkarsa kalbiyle değiştirmelidir. Hadisten murad inşallah budur. Eğer emri bil maruf hususunda yardım edecek bir kimse bulunursa, silâh çekmeye ve harbe müncer olmamak şartıyla yardım diler...”
Bazılarına göre öleceğini dahi bilse münkere karşı behemehâl sarih sözle itirazda bulunmak lâzımdır. Fakat bu kavil doğru değildir.
Bu bâbda İmamü’l-Haremeyn’de şöyle demektedir: “Mesele silah çek-meye ve harbe müncer olmamak şartıyla, laftan almayan büyük günah sahibini devletin tebaası efradı fiilen o günahtan men edebilirler. İş harbe dayanırsa hükümdara havale edilir. Zamanının hükümdarı zalim olur da zulmü meydana çıkar ve yaptığı bu kötü hareketten sözle men edildiği zaman vazgeçemezse memleketin ileri gelenleri, silah çekme ve harp etme bahasına bile olsa onu hall (Yani azil) için ittifak edebilirler...”
Ancak imamü’l-Haremeyn’in bahsettiği bu hal meselesi ulema ara¬sında garip karşılanmış ve: “Bundan maksat: hükümdarın hal’i ile daha büyük bir fesat çıkacağından korkulmazsa o zaman hal’edilebilir; demektir.” şeklinde tevil edilmiştir. Yine İmamü'l-Haremeyn'in beyanına göre emri bil-marufla vazifeli olan kimse mücerret zann üzerine evle¬re girip araştırma yapamaz. O ancak gördükleriyle meşgul olur.
Ebu Hasen Marudî araştırma meselesini ikiye ayırmaktadır:
1- İşlenen bir harama dair olup sonradan tedariki mümkün değilse araştırma caizdir. Meselâ: doğru söylediğine itimat ettiği bir zat: “Şu eve birisi bir adam kapadı; öldürecek.” Yahut: “Bir kadın kapadı; zina edecek” dese o evi aramak caizdir. Çünkü aranmadığı takdirde elden giden fırsatın tedarikine imkân yoktur. Bu aramayı yalnız devlet memuru değil ahali dahi yapabilirler.
2- Yukarıda söylenenlerden bir derece aşağı olan münkerattır. Bunlarda içeriye girerek araştırma yapmak caiz değildir. Meselâ: bir evden kötü kötü eğlence sesleri gelse içeride işlenen menhiyyatı men’ etmek için eve girilemez; dışarıdan men’ edilir.8
Münkeri Değiştirmenin Hükmü:
Münkerin el ve dil ile değiştirilmesinin iki hali söz konusudur:
1- Farz-ı Kifaye:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden, münkerden 9 alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlardır kurtuluşa erenler”10
İbni Kesir bu ayeti kerimenin tefsirinde şunları söylemektedir: Bu ayeti kerimeden maksat, ümmetten bir bölümün bu işi fiilen yapmaya kalkışması demektir.11
İbnü’l-Arabi de bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir: Bu ayeti kerime ile kendisinden sonraki; “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz ”12 ayeti kerimesi, iyiliği emredip Münkerden alıkoymanın farz-ı kifaye olduğuna delildir. Ayrıca iyiliği emredip münkerden alıkoymanın muhalefet edenlere karşı delil ortaya koymak suretiyle dine bir yardım olduğu da ortaya çıkmaktadır.13
Buna göre Müslümanların imamının insanlardan bu işi yerine getirebilmek için yeterliliğe ve gerekli istidada sahip olan bir topluluğu bu işe ayırması gerekmektedir. Çünkü öyle birtakım münkerler vardır ki, bunu değiştirmeyi ancak yeterli bilgi, kavrayış ve bunu ele alışta belli bir hikmet ile yaklaşan belirli bir kesim gerçekleştirebilir. Bâtıni fırkaların görüşlerini reddedip içyüzlerini ortaya çıkarmak, inançlarını çürütmek gibi. Yine özellikle muamelât ile ilgili hususlarda açıklanması gereken yasak hükümler de böy¬ledir. İşte böyle bir kesim görevini gereği gibi yerine getirecek olursa, bu görev diğerlerinden sakıt olur.14
2- Farz-ı Ayn:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sizden kim bir münkeri görürse, onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle değiştirsin” buyruğu ile hadisin bu genel ifadesi, münkeri bilen yahut gören, gücü yeten her bir kimsenin o münkere karşı çıkmasının vacip olduğuna delil teşkil etmektedir.
Kadı İbnü’l-Arabi der ki: Kişi kendisinin bu işe bakabileceğini, tek başı-na buna karşı mücadele edip tartışabileceğini yahut da onun bu işi yapacağı başkaları tarafından bilinecek olursa, münkeri değiştirmeye kalkışmak farz-ı ayn olur.15
İbni Kesir de der ki: "... Müslim'in Sahih’inde sabit olduğu gibi her ne kadar ümmetin her bir ferdi için bu ayrı ayrı vacip ise de... Ebu Hüreyre dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir münker görürse, onu etiyle değiştirsin....” dedikten sonra; İbni Kesir bu hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.16
Nevevî de der ki: Bazen iyiliği emredip kötülükten alıkoymak farz-ı ayın olabilir. Meselâ, bir kimse kendisinden başka kimsenin bilmediği bir hususun yapıldığı bir yerde bulunursa yahut da onu izale etme imkânını ondan başkası bulamıyor ise durum böyledir. Bir kimsenin hanımını, çocuğunu yahut kölesini bir münkeri işlerken görmeyi ya da bir iyiliği işlemekte kusurlu davrandığını tespit etmesi gibi.17
Münkere Karşı Çıkışlarında İnsanların Sorumluluğundaki Farklılık:
Yüce Allah'ın iyiliği emredip münkerden alıkoymayı güç oranında hepimize vacip kıldığına dair açıklamalar az önce geçti. Ancak dikkat çekilmesi gereken hususlardan birisi de şudur: İnsanların bu farz yükümlülük hususunda durumları farklı farklıdır. Avamdan olan Müslüman bir kimsenin böyle bir görevi kudret ve takatine göre yapması görevidir. O aile halkına, çocuklarına bildiği kadarıyla minberlerden ve vaaz derslerinden işittiğine göre dinin buyruklarını emreder.
İlim adamlarının görevi ise başkalarından farklıdır. Çünkü onlar Peygamberlerin mirasçılarıdır. Bu görevi yerine getirmekte işi gevşek tutacak olurlarsa -İsrail oğullarının başına geldiği gibi- bu ümmette de eksiklikler baş gösterir.
Bu görevde yöneticilerin görevi ise çok daha büyüktür. Çünkü güç, kuvvet, otorite ve insanların büyük bir kalabalığının münkerden kendisi vasıtasıyla uzak durabileceği yetki ve imkânlar onların elindedir. Zira öğütlerden etkilenenler azınlıktır.
Yöneticilerin bu görevi yerine getirmekte kusurlu davranmaları ise, büyük bir musibettir. Çünkü bundan ötürü münker yaygınlık kazanır, bâtıl ve fısk ehli hak ve salâh ehline karşı batılları ile cüret kazanırlar.18
Münkerin Kalb İle İnkârı (Değiştirilmesi):
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Eğer güç yetiremezse kalbiyle (değiştirir) bu da imanın en zayıf halidir.” buyruğuna gelince;
Münkerin el ile ve dil ile değiştirilmesi -ister farz-ı ayn olsun ister farz-ı kifaye olsun- güç ve imkâna göre yapılır. Münkerin kalb ile değiştirilmesine gelince; bu durum ne olursa olsun asla sakıt olmayan farz-ı aynlar arasındadır. Marufu maruf olarak bilmeyen, münkerden de tiksinip onu reddetmeyen bir kalb imandan yana bomboş, harabe bir kalptir. İbni Mesud bir adamın şöyle dediğini işitir: İyiliği emredip münkerden alıkoymayan bir kimse helak oldu, demektir. İbni Mesud şöyle düzeltir. “Marufu kalbiyle maruf olarak bilmeyen ve münkeri münker olarak tanımayan helak oldu, demektir.” İbni Mesud (Radıyallahü anh) bununla münkeri ve marufu kalb ile bilip tanımanın hiçbir kimseden asla sakıt olmayacak bir vacip olduğunu anlatmak istemektedir. Dil ve el ile gereken tepkiyi göstermek ise, güce bağlıdır. Münkere razı olmak ise, günahların en çirkinlerindendir. Kişinin kalbiyle inkâr ve reddetmekle sorumluluktan kurtulabilmesi ise, bedeninde yahut malında kendisine gelebilecek bir zararın söz konusu olması, onun da buna katlanacak gücü¬nün bulunmaması sebebiyle diliyle ya da eliyle buna karşı çıkmaktan aciz olması halinde söz konusu olur.
Diğer taraftan, münkeri kalb ile değiştirip reddetmenin meyvesi, el ya da dil ile değiştirmenin aksine, pek azdır. El ve dil ile değiştirmenin faydası büyüktür.19
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Bu hadis, iyiliği emredip münkerden alıkoymanın imanın özelliklerin-den olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı Müslim bu hadisi "İman bölü¬mü, münkeri alıkoymanın imandan olduğunun beyanı" başlığı altında zik¬retmiştir.
2- İmanın özelliklerinden herhangi birisini yerine getirebilip de bunun gereğini ifa eden bir kimse, acizlikten dolayı - bu hususta mazur olsa bile - onu terk eden kimseden hayırlıdır. Meselâ, kadın ay hali olduğu sırada na¬mazı terk etmekte mazurdur. Bununla birlikte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle bir şeyi kadının dinindeki bir eksiklik (sevap kazanma imkânını bulamama) olarak değerlendirmiştir.
3- Her kim kendisinin dövülmesinden yahut öldürülmekten çekinecek ya da malının zayi olmasından korkacak olursa, el ve dil ile münkeri değiştirme yükümlülüğü ondan kalkar.
4- Diğer taraftan, bayram gününde önce namaz kılınır, sonra hutbe okunur. Ümmetin selefinin kabul ettiği budur.
5- Hadis-i şerif, yöneticilere karşı elle cihadın olabileceğine delâlet etmektedir. Ebu Said (Radıyallahü anh)’in yaptığı gibi. Bir kimsenin bu yöneticilerin şaraplarını dökmesi, kendilerine ait olan eğlence âletlerini kırması da bunun gibidir. Onlara karşı kılıçla ayaklanmaya gelince, bu (namaz kılıp, kıldırdıkları sürece) bu hususta nehyedici hadislerin sabit oluşu dolayısıyla söz konusu olmaz.20
---------------------------------
1- Maide 105
2- Bakara 44
3- Nur 73
4- Hac 40
5- Âli İmran 101
6- Ankebut 69
7- Ankebut 2-3
8- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
9- Münker olan iş, maruf olanın zıddıdır. Şeriatın çirkin görüp haram kıldığı ve hoşlan¬madığı her şey münkerdir. Lisanu’l-Arab’da (V, 332) denildiği gibi, aynı şekilde Allah'ın bi¬ze farz kıldığı şeyleri yapmamak da bir münkerdir.
10- Âli İmran, 104
11- Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1327-1329
12- Âli İmran 110
13- İbnü’l-Arabi, Ahkâmu’l-Kur’an, I, 292
14- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 347-348.
15- İbnü’l-Arabi Ahkâmu’l-Kur’an I, 292
16- Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: II, 75 (İbni Kesir her ne kadar bu hadisin Ebu Hüreyre’den rivayet edildi¬ğini kaydetmekte ise de, bu hadisin Müslim'deki rivayeti sadece Ebu Said'den gelmektedir.
17- Müslim Şerhi, 1, 255; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 348-349.
18- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 349.
19- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 349-350
20- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 354-356.

الحديث الخامس والثلاثون
"لا تحاسدوا ولا تناجشوا ولا تباغضوا"

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم " لَا تَحَاسَدُوا، وَلَا تَنَاجَشُوا، وَلَا تَبَاغَضُوا، وَلَا تَدَابَرُوا، وَلَا يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا، الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ، وَلَا يَخْذُلُهُ، وَلَا يَكْذِبُهُ، وَلَا يَحْقِرُهُ، التَّقْوَى هَاهُنَا، وَيُشِيرُ إلَى صَدْرِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنْ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ، كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ: دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ" .
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:2564].

HASETLİK ETMEYİN

35- Ebû Hüreyre radıyallahu anh Şöyle demiş:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Birbirinize hasetlik etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğz etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın! ey Allah'ın kulları! Kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. — Üç defa kalbine işaret ederek — Takva şuradadır. Kişiye kötülük namına Müslüman kardeşini tahkir etmesi kâfidir. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı Müslümana haramdır.” buyurdular.
Müslim 5264

Hadisi şerifin izahı
Kavi Davud'un hadisi gibi nakletmiş, biraz ziyade ve noksan yapmıştır. Yaptığı ziyadeden biri şudur:
“Şüphesiz ki, Allah sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz, lâkin kalplerinize bakar.” Ve parmaklarıyla göğsüne işaret etmiştir.
Allah’ın bakması müzacat ve muhasebesinden kinayedir. Bu muhasebe zahire bakarak değil, kalpteki inanca göredir. Nevevî: “Allah’ın bakması her şeyi ihatalı bir şekilde görmesidir.” diyor. Ulemadan bazıları bu hadisle istidlal ederek: “Akıl başta değil, kalptedir.” demişlerdir. Bu mesele: yukarıda “Dikkat edin ki, cesette bir parça et vardır...” hadisinde izah edilmişti.1
Bu hadisi şerif Kardeşliği emretmekte ve bazı esaslarını ortaya koymaktadır. Kıskançlık, aldatma, karşılıklı buğzetme, birbirine sırt çevirme, diğerlerini hakir görme ve benzeri, kardeşlik ve sevgiyi ortadan kaldıran çeşitli afetlerden de sakındırmaktadır.
Aynı şekilde bu hadisi şerif Müslümanın malının, ırz ve canının haram olduğuna da delil teşkil etmektedir. Bu üç husus ise gereği gibi korunma-dıkça hiçbir toplum ayakta duramaz.
Kıskançlık:
Kıskançlık, başkasının sahip olduğu nimetin zeval bulmasını temenni et-mektir. Meselâ, bir kimse kardeşinde bir nimet yahut bir üstünlük bulundu¬ğunu görüp de o nimetin ondan alınıp kardeşinin ondan mahrum edilme¬siyle birlikte, yalnız kendisinin olmasını temenni etmesi bir kıskançlıktır.
Bu Öyle büyük bir hastalıktır ki, bundan kurtulan kul sayısı pek azdır. Zi-ra insan herhangi bir hususta başkalarının kendisinden üstün olmasından hoşlanmaz. O halde Müslümanın bu kötü hastalıktan ruhunu arındırmaya çalışması gerekmektedir.
Bu şekilde bir kıskançlık haramdır. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Birbiri¬nizi kıskanmayınız” diye buyurmuştur. Kıskançlığın haram kılınışındaki hik¬met ise Yüce Allah’a karşı bir itiraz oluşundan dolayıdır. Kıskanç kimse lisan-ı haliyle; ey Rab, filân kişiye nasıl olur da bana vermediğin makam, mal veya herhangi bir nimeti verebiliyorsun? der. Bundan dolayı şairlerden birisi şöyle demiştir:
“Beni kıskanıp duran kimseye de ki: Kime karşı saygısızlık ettiğini bili¬yor musun?
Sen Allah’a karşı hükmünde saygısız davranıyorsun, zira sen Allah’ın bana bahşettiğinden razı değilsin.
Rabb’im, bana artırmak suretiyle (nimetini) ve senin karşına da (bu nimetlerin) talep yollarını kapatması suretiyle seni rüsvay kıldı.2
Kurtubi ayrıca der ki: “Diğer taraftan kıskançlıkta Cenab-ı Hakk’ın hikmetsiz iş yaptığı ithamı vardır. O’nun, hak etmeyen kimseye nimet ihsan ettiği iddiası bulunmaktadır.3
Kıskanç insanlar birkaç türlüdür:
1- Bazı kıskanç kimseler, kıskandığı kimselerdeki nimetin sona ermesi için çalışırlar. Bu da söz ve davranışıyla ona karşı haksızlık yapmasıyla ve sonra da bunu kendisine nakletmeye çalışmakla olur.
2- Bazısı o nimetin kendisine geçmesi için çalışmaksızın, kıskandığı kimseden o nimetin zeval bulması için söz ve davranışıyla çalışmakla yeti¬nir. Bu, öbüründen daha kötü bir çeşittir.
3- Bazısı da kıskandığı vakit kıskançlığının gereğini uygulamaya koy¬maz, söz ya da davranışıyla kıskandığı kimseye de haksızlık yapmaz. Bu kıskançlık çeşidinin de iki hali söz konusudur:
a) Böyle bir hastalığa yakalanmak hususunda kendisi çaresizdir, yapa¬cak bir şey bulamamaktadır. Böyle bir kimse bundan dolayı günah kazan¬maz.
b) Kendi kendisine kıskançlıktan söz etmesi ve bunu içinden geçirerek, bundan dolayı herhangi bir rahatsızlık duymaması, diğer taraftan da nefsini bundan dolayı hesaba çekmeyerek azarlamaması şeklindeki kıskançlık. Böyle bir kıskançlık dolayısıyla kişi cezalandırılır mı? Bu hususta ilim adam¬ları arasında görüş ayrılığı vardır. Kimisi böyle bir kimsenin günah kazana¬cağı görüşündedir, kimisi de bu görüşte değildir.
4- Kıskançların bazısı da kalbinde kıskançlık tespit etti mi onu izale et-meye gayret eder. Kıskandığı kimsenin başkalarının önünde faziletlerini açıklamak suretiyle kimsenin görmediği yerde de ona dua etmek suretiyle kıskandığı kişiye iyilik yapmaya çalışır. Böyle bir davranış ise övülmeye de¬ğerdir ve bu, imana delil teşkil etmektedir.4
Alışverişi Kızıştırmak (Necş):
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Birbirinizin aleyhine alışverişi kızıştırmayınız (necş yapmayınız)” buyruğunu ilim ehlinden bir grup, alışverişte yapılan necş (kızıştırma) diye açıklamaya çalışmışlardır. Bu ise piyasaya sunulan bir mala, onu satın almak istemeyen kimse tarafından yüksek fiyat verilmesi demektir. Bu kişinin bundan maksadı ise, o malın fiyatını yükseltmek suretiyle satıcıya fayda sağlamak, müşteriyi de zarara sokmaktır, bu ise haram¬dır. Buhari ile Müslim’de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in necşi yasakladığı sabittir. İbni Ebî Evfâ der ki: Necş yapan kişi faiz yiyen hain bir kimsedir. İbni Abdülberr de der ki: Bu işi yapanın Allah’a asi olduğunu ilim adamları icma ile kabul etmekle birlikte, böyle bir alışverişin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimi Fukaha bunun fasit bir alışveriş olduğunu söylemiş, kimisi de böyle bir alışverişin sahih olduğunu ifade etmiştir. Fukahanın çoğunluğu¬nun kabul ettiği görüş de budur. Ebu Hanife, Malik, Şafii ve bir rivayete göre de Ahmed bu görüştedir.
Kimi Fukaha da necşi bundan daha kapsamlı bir şekilde açıklamıştır. Çünkü necş, aslı itibariyle tuzak ve aldatma yoluyla bir şeyi kızıştırmaktır. O bakımdan alışverişte necş yapana bu isim verilmiştir. Nitekim dilde, avcıya da “naciş” denilmektedir. Çünkü o hile ve aldatıcı yollarla avlanmaktadır.
Bu görüşü kabul edenlere göre “birbirinize karşı necş yapmayın” buyruğu, birbirinizi aldatmayın, hile ve tuzak kurmak suretiyle kiminiz kiminize zarar vermeye kalkışmasın, demektir. Böyle bir anlayışın lehine başka bir-takım naslar da tanıklık etmektedir. Bunlardan birisi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Bizi aldatan bizden değildir,”5 buyruğu ile Yüce Allah'ın: “Kötü hile ise ancak onun sahiplerini kuşatır,”6 buyruğudur.
Kardeşlerine karşı kötü hile ve tuzak kuran kimseyi bu tuzak ve aldatmanın akıbeti mutlaka gelir, bulur. Eskiden beri şöyle denilmiştir: “Kim kardeşine bir çukur (kuyu) kazarsa, ona kardeşinden önce o düşer.” Kurtubi de bu ayeti kerimeyi açıklarken şunları söylemektedir: İşte bu buyruk ile böyle kötü bir huya sahip olmaktan son derece beliğ bir şekilde sakındırılmaktayız.7
Fakat dikkat çekilmesi gereken hususlardan birisi de şudur: Allah’ı, Resulünü ve müminleri aldatan kâfirlere karşı hile ve tuzaklar kurmak caizdir. Bu hususta müminler için bir vebal yoktur. Buna Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Harp hiledir” buyruğu tanıklık etmektedir.8
Kin Beslemek:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Birbirinize buğz etmeyin (kin duymayınız.)” buyruğu, bize kin beslemeye sebep teşkil eden hallere sahip olmamızı yasaklamaktadır. Çünkü kin, İslam’ın bize emretmiş olduğu sevginin zıddıdır ve Yüce Allah’ın rızasından başka bir sebeple kin duymak haramdır.
İslam, kine götüren her bir hususu haram kılmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”9
Ayet-i kerimede Müslümanlar arasında kini yaygınlaştıran her şeyin haram oluşuna delil vardır. Nitekim gıybeti, laf alıp götürmeyi, zulmü ve aldat¬mayı da haram kılmıştır. Çünkü bütün bunlar kardeşliğin temiz duygularını bulandırır, Müslümanlar arasında kin ve çekişmeyi yaygınlaştırır. Diğer taraftan İslâm, sevgiye götüren her şeyi emretmektedir.10
Birbirine Sırt Çevirmek:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Birbirinize sırt çevirmeyiniz” buyruğu ile ilgili olarak
Ebu Ubeyde şu açıklamayı yapmıştır: Birbirine sırt çevirmek (tedâbür), iliş¬kileri koparmak, darılmak demektir. Bu kelime kişinin arkadaşına sırtını çevirmesinden, yüzünü bir başka yere döndürmesinden alınmıştır ki, bu da aradaki ilişkileri koparmak ile aynı anlama gelir.11
Alışveriş Üstüne Alışveriş:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sizin herhangi biriniz diğerinizin alışverişi üstüne alışveriş yapmasın” buyruğu ile ilgili olarak Nevevî, bu hadisi açıklarken şunları söylemektedir: Herhangi bir kimse müşterinin muhayyer olması şar¬tıyla bir mal satacak olsa, bir diğeri gelip o müşteriye alışverişini bozmasını söyleyip satın aldığının bir benzerini daha düşük bir fiyatla satmayı teklif et¬mesidir. Bir kimsenin başkasının satın alması üzerine satın almak da: Mu¬hayyerlik satıcıya aitken, herhangi bir kimse gelir, ona bu alışverişi bozup sattığı o şeyi daha yüksek bir fiyatla satın almayı teklif etmesi şeklinde olur. İster satış, ister satın alma halinde bu iş, günahı gerektiren bir iştir ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu yasaklamıştır. Fakat bazı kimseler öyle bir iş yapmaya kalkışacak olup da alışveriş yapacak olurlarsa, Şafiilere, Ebu Hanife ve baş¬ka birtakım fukahaya göre bu kabil alışveriş akdi tahakkuk eder.12
Kardeşlik:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz” buyruğu ile bize birbirini seven kardeşler ve Allah’ın gerçek kulları olmamızı emretmektedir. Allah’ın bize yasaklamış olduğu kıskançlık, kin, birbirine sırt çevirmek ve birbirimizin alışverişi üzerine alışveriş yapmaktan uzak duranlar olmamızı, kardeşlik ve sevginin bağlarını güçlendiren sebeplere yapışmamıza dair vermiş olduğu emirlerini -karşılıklı ziyaretleşmek, hediyeleşmek, selamlaşmayı yaygınlaştırmak ve karşılıklı hakları- yerine getirmek suretiyle yerine geti-renler olmamızı emretmektedir.13
İslam Kardeşlik Hukuku:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona yalan söylemez, onu hakir görmez” buyruğu ile Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizlere İslam kardeşlik hukukunun en önemlilerini açıklamaktadır:
1- Müslüman bir kimsenin hangi türden olursa olsun eliyle, malıyla veya ırzıyla, namus, şeref ve haysiyetiyle Müslüman kardeşine zulmetmesi haramdır.
2- Müslümanın yardımcı olma gücü olduğu halde, Müslüman kardeşini yardımsız bırakması haramdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer din hususunda sizden yardım isteyecek olurlarsa, onlara yardım etmek sizin görevinizdir.”14 Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuştur: “Kardeşine ister zalim ister mazlum olsun yardımcı ol!” Ashap: Ey Allah’ın Resulü, haydi mazlumken ona yardım ettik, zalimken ona nasıl yardım edelim? diye sorunca, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Onu zulmetmekten alıkoymak suretiyle” diye buyurur.15
3- Müslüman bir kimsenin kardeşini küçük görerek onu basit görmesi de helâl değildir. Çünkü Müslümanın aslı yahut da maddi durumu ne olursa olsun, Allah nezdinde özel bir değeri vardır. Müslümanı hakir görmek, bü¬yük bir günahtır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeterlidir.”16 Müslümanı küçük görmek ise Allah ve Resulü tarafından yerilmiş, tekebbürün de alâmetlerindendir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kibir hakka karşı çık¬mak ve insanları da küçük görmek demektir.17
Hazl: Yardımsız bırakmak, rezil etmek manalarına gelir. Burada maksat dinde olduğu halde, bir Müslüman din kardeşini zalime karşı mü-dafaadan ve ona yardımdan geri kalmaz, demektir.
Takva:
“Takva şuradadır...” sözünden murad: Zahirî amellerle takva hâsıl olmaz. Takva ancak kalpte yer eden Allah’ın azameti Allah korkusu ve murakabesi ile olur, demektir.18
Takva, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da uzak durmak suretiyle Allah’ın gazap ve cezasından uzak durmak demektir. İnsanların Allah nezdinde kendisi sebebiyle birbirinden üstün tutuldukları ölçü de odur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah nezdinde en değerliniz, en takvâlı olanınızdır.”19 Takvanın yeri kalptir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın şiarlarını tazim ederse şüphesiz ki bu, kalplerin takvasından ötürüdür”20 Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah sizin bedenlerinize, sizin suretlerinize bakmaz, fakat O kalplerinize bakar”21
Takvanın yeri kalp olduğuna göre onun hakikatine gaybları çok iyi bilen Allah'tan başka kimse muttali olamaz. Yüce Allah: “O, takvalı olanı en iyi bilendir”22 diye buyurmaktadır.23
Müslümanın Saygınlığı:
Hadisi şerif bir Müslümanın din kardeşini tahkir, rezil rüsvay etmesinin ve Müslümanın Müslümana canının, ırzının, malının haram olduğuna delildir.
İslam, Müslümanların kanlarının, ırzlarının, namus, şeref ve haysiyetlerini ve mallarının belli bir saygınlığa sahip olduğunu ortaya koymuş, güvenli bir toplumun ortaya çıkabilmesi için bu temel haklarını teminat altına alacak yasamaları da tespit etmiştir. Bundan dolayı onun kan, mal ve ırzının haram oluşunu büyük ve genel toplantılarda çokça tekrarladığını görüyoruz. Bu ise bunların taşıdıkları önemden ötürüdür. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arefe gününde, kurban kesim gününde ve teşrik günlerinin ikincisinde irat etiği hutbelerinde bu hususu dile getirmiştir.24
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- Kalbin büyük önemine işaret vardır. Çünkü kalp, Yüce Allah'tan korkmanın, O’nun huzurunda saygı ile eğilme duygusunun kaynağıdır.
2- Takva ve iyi niyet, şanı Yüce Allah’ın kullarında kendisiyle ölçtüğü ve gereğince haklarında hüküm verdiği ana mikyas (ölçü)dır.
3- İslam, akide, ibadet, ahlâk ve karşılıklı ilişkilerdir.
4- İslam kötü ahlâka karşı savaş açar. Çünkü kötü ahlakın İslam toplumu üzerinde olumsuz etkileri vardır.25
--------------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat,
2- Kurtubi, V, 251.
3- Kurtubi, II, 71.
4- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 358-360.
5- Müslim Şerhi, I, 299
6- Fatır 43
7- Kurtubi, XIV, 360
8- Bunun müminlerle kâfirler arasında herhangi bir antlaşma ya da sözleşme bulun¬madığı hallerde böyle olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Nitekim savaş halini söz konusu etmesi de buna açıklık getirmektedir. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 364-365.
9- Maide 91
10- Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 365.
11- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 312
12- Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, III, 72
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 368.
14- Enfal 72
15- Buhari Mezâlim 4
16- Müslim Şerhi, V, 428
17- Müslim Şerhi, I, 282; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 368-369.
18- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat
19- Hucurat 13
20- Hacc 32
21- Müslim Şerhi, V, 428
22- Necm 32
23- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 369.
24- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 370.
25- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 370.

الحديث السادس والثلاثون
"من نفس عن مسلم كربة"
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ، يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِما سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ ، وَاَللَّهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ، وَمَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إلَى الْجَنَّةِ، وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ فِيمَا بَيْنَهُمْ؛ إلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ السَّكِينَةُ، وَغَشِيَتْهُمْ الرَّحْمَةُ، وَذَكَرَهُمْ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ، وَمَنْ أَبَطْأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ".
رَوَاهُ مُسْلِمٌ [رقم:2699] بهذا اللفظ.
MÜ’MİNİN DÜNYA SIKINTILARINDAN BİR SIKINTI GİDERMEK
36- Ebû Hüreyre radıyallahu anh den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki;
“Her kim bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderirse; Allah ondan ahiret sakıntılarından bir sıkıntı giderir. Her kim başı sıkışana (zorda kalmışa) kolaylık gösterirse, Allah ona dünya ve ahirette kolaylık verir. Ve bir kimse bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onu dünya ve ahirette kusurlarını örter. Kul din kardeşinin yardıma devam ettikçe, Allah da o kula yardıma devam eder. Her kim bir ilim arayarak bir yoldan gidecek olursa, Allah o sayede (ona) Cennet'e giden bir yolu kolaylaştırır. Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın Kitabı’nı okur ve kendi aralarında onu tedris edecek olurlarsa, mutlaka üzerlerine sekinet (Allah’ın huzur ve sükûnu) iner. Allah’ın rahmeti onları kaplar. Melekler de etraflarını kuşatırlar. Allah onları kendi nezdindekilere anar. Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, , nesebi onu ileriye götüremez.” (Müslim 2699)

Hadisi şerifin izahı
Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Her kim bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse Allah da onun Kıyamet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir.”
Sıkıntı (el-kürbe), kişiyi ruhunu kapsayacak şekilde üzüntü ve kedere düşüren büyük zorluk ve sıkıntı demektir. Yüce Allah: “Andolsun ki biz insanı bir zorluk içinde yarattık,”1 diye buyurmaktadır. İbn Cerir’in görüşüne göre ayeti kerimede anlatılmak istenen, dünya işlerinin zorlu ve sıkıntılı hallerine göğüs germek anlamıdır.”2 Çünkü insan bu dünya hayatında kendi bedeninde, çoluk çocuğunda, aile halkında, malında, dininde, kendisini üzüntü ve kedere boğan pek çok şeye maruz kalır. O bakımdan bu sıkıntılarla karşı karşıya kalan kişiyi, akide kardeşlerinin bu sıkıntıdan kurtarmak için çalışmaları görevleridir. Acı ve üzüntülerini, güçleri yettiğince hafifletmeye çalışmaları gerekir. Müslüman haksızlık yapabilir. Haksızlık (zulüm) ise insan tabiatının özelliklerindendir. Nitekim Şair Mütenebbi şöyle demiştir: “Zulüm nefsin özelliklerindendir. Eğer sen zulmetmekten kendini koruyan birisini görürsen bil ki o, bir sebepten ötürü zulmetmemektedir.”
İşte böyle bir durumda zulümden alıkoymak imkânı olduğu halde kişiyi zulümde bırakmak helâl değildir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Kardeşine zalim olsun mazlum olsun yardımcı ol! Peki ya zalim olursa ben ona nasıl yardımcı olayım? denilince şöyle buyurdu: “O taktirde sen de onu zulümden alıkoyar yahut engellersin. İşte bu ona yardımındır.3
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Zorluk içinde kalan kimseye kolaylık sağlayana Allah dünyada da ahirette de kolaylık sağlar" buyruğunda sözü geçen zorluk çeken {el-mu'sir) borçlarını ödeyemeyecek kadar borçlan çoğalmış ve kendisine ağır gelen kimse demektir. Buna kolaylık sağlayan kimse ise ya sıkıntısını atlatıp Allah kendisine genişlik vereceği ve borcunu kolaylıkla ödeyebileceği zamana kadar ona mühlet tanımakla olur ki, bu hususta Yüce Allah “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın,” buyurmaktadır.4 Eğer bu kişi borca batmış bir kimse ise, borcun bir kısmını indirmek ya da sıkıntısını giderecek bir miktarı ona vermek suretiyle olur. Buhari ile Müslim’de Ebu Hüreyre’den Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Bir tacir insanlara borç verirdi. Borcunu ödeyemeyen birisini gördü mü hizmetçilerine onu bağışlayın, olur ki Allah da bizi bağışlar, derdi. Allah da onu bağışladı.”5
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer (alacağınızı) büsbütün tasadduk ederseniz bu sizin için hayırlıdır, eğer bilirseniz.”6 Buyurmaktadır.7
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Her kim bir Müslümanı (kusurlarını) örterse, Allah da dünyada da ahirette de onu (kusurlarını) örter” buyruğuna gelince; aslolan dosdoğru yol üzere giden Müslümanın kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de sevmesidir. Müslüman kardeşinde herhangi bir kusur veya bir eksiklik görecek olursa, ona, dosdoğru yolu bulması ve salâh üzere yürümesi için dua etmeli, ona gizlice samimi olarak öğüt vermelidir. Çünkü böylesi İmam Şafii’nin de şu beyitlerinde söylediği gibi nasihatin kabul edilmesi açısından daha uygundur:
“Tek başıma iken bana nasihatini bol bol ver,
Topluluk içerisinde ise bana öğüt vermekten uzak dur;
Çünkü insanlar arasında Öğüt vermek bir çeşididir azarın,
Böyle bireyi işitmek hoşuma gitmez.8
Müslüman, kardeşinin yanılması ve ufak tefek hataları dolayısıyla sevinemez, mutlu olamaz. Onun bu hata ve yanlışlıklarını toplantılarda zevkle dile getireceği mevzular haline getirip böylelikle kardeşini rezil etmeye Rabbinin ve Resulünün emirlerine muhalefet etmeye kalkışamaz.
Abdullah b. Ömer (Radıyallahü anh) dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıktı ve yüksek bir sesle seslenip şöyle buyurdu: “Ey diliyle Müslüman olup da imanın kalbine girmediği topluluklar, Müslümanlara eziyet vermeyin, onları ayıplamayın, onların gizli kusurlarını araştırmayın. Çünkü hiç şüphesiz Müslüman kardeşinin kusurlarını araştıran kimsenin Allah da kusurlarını araştırır. O kimin kusurlarını da araştırırsa, evinin içinde olsa dahi onu rezil eder.9
Hadis-i şerif, Müslümanların kusurlarını araştırıp onları rüsvay edecek şekilde açığa çıkarmanın, imanın henüz kalplerinde iyice yer etmediği zayıf iman sahipleriyle münafıkların yapacağı bir iş olduğunu göstermektedir.10
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da kula yardımcı olur” buyruğunda sözü geçen "hayır üzere yardımlaşmak", topluma güç, kaynaşma ve sağlamlık kazandırır. Böyle bir toplumu kimse kahredemez yahut ona bir zarar veremez. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim bunu teşvik buyurmaktadır. Yüce Allah buyuruyor ki: “İyilik ve takva üzere yardımlaşınız, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayınız,”11 Aynı şekilde kötülük üzere yardımlaşmayı da Allah ve Resulünü gazaplandıran hususlarda yardımlaşmayı yasakladığı gibi, iyilik üzere yardımlaşmak da sadaka çeşitleri arasında sayılır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Ki¬şiye bineğine binmesi hususunda yardımcı olman yahut üzerine eşyasını kaldırmasında yardımcı olman da bir sadakadır.”12
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Her kim ilim aramak kastıyla bir yolu izleyecek olursa, Allah onun sebebiyle ona Cennete giden bir yolu kolaylaştırır” buyruğundan maksat, gerçek anlamıyla yolu takip etmek olabilir. Bu ise Yüce Allah’ın bizim için takdir etmiş olduğu çeşitli araçlar ve yollarla ilim adamla¬rının meclisine ulaşmak için yürümekle olur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bununla ilim elde etmeye götüren yolu manevi olarak ya da bir metot olarak izlemeyi de kastetmiş olabilir. Sözgelimi ilmi bellemek, onu karşılıklı olarak müzâkere etmek, etüd, müta¬laa yapmak, onu kavramaya çalışmak ve buna benzer yollar. Hz. Peygamberin: “Allah kendisine onunla Cennete ulaşan bir yol kolaylaştırır” buyru¬ğu ile de Cennetin yolunun ta kendisi olan ilmi elde etmesinin kolaylaştırı¬lacağını da kastetmiş olabilir, yahut da eğer bununla Allah rızasını arıyor ise, o ilim ile yararlanmasının, gereğince amel etmesinin de kolaylaştırıla¬cağını kastetmiş olabilir. Bu durumda ilim onun hidayetine, Cennete girişi¬ne sebep teşkil eder. Ya da Yüce Allah kıyamet gününde Sıratı geçmek, ondan sonraki ve önceki dehşetli hallerden esenlikle geçmek suretiyle Cen¬nete ulaştıran yolu kolaylaştıracaktır, anlamına da gelebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.13
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Eğer bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde topla¬nıp Allah’ın Kitabını okur, kendi aralarında onu müzâkere edecek olurlarsa, mutlaka üzerlerine sekinet (ilahi huzur ve sükûnet) nazil olur, rahmet onları kuşatır, melekler etraflarını doldurur ve Allah onları kendi nezdindekiler arasında zikreder” buyruğu ile mescitlerde oturmanın, Yüce Allah’ın Kitabını okumak üzere toplanmanın müstehap olduğuna delil getirilmekte¬dir. Şayet hadis-i şerif Kur’an öğrenip öğretmeye dair kabul edilecek olur¬sa, bunun müstehap olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenip öğretendir.14
Eğer hadis mutlak olarak Kur’an-ı Kerimin müzakere edilmesi kastıyla mescitlerde toplanmak gibi, bundan daha genel olarak anlaşılacak olursa, şüphesiz ki bu da müstehaptır. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kimi Ashabından kendisine Kur’an okumalarını istedi. Abdullah b. Mesud şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana: “Bana Kur’an oku!” diye buyurdu. Ben: Ey Allah’ın Resulü dedim, Kur’an sana indirilmiş olduğu halde ben sana Kur’an mı okuyacağım? “Evet” diye buyurdu; bunun üzerine ben de ona Nisa Suresini okudum. Nihayet şu: “Her ümmetten birer şahit, bunların üzerine de seni şahit getirdiğimiz zaman halleri nice olur!”15 Ayetine gelince; “Artık bu kadarı ile yetin” dedi. Ona dönüp baktığımda, gözlerinden yaş aktığını gördüm.16 Şu kadar var ki, Kur’an okumak üzere toplanma esnasında onlardan birilerinin okuması diğerlerinin de onu dinlemesi, daha sonra bir diğerinin okuyup onu da dinlemeleri ve bunu bitirinceye kadar devam etmeleri gerekir. Bütün toplananların tek bir sesten okumalarına gelince, bu İmam Malik’in Şam halkına karşı tepki gösterdiği hususlardan birisidir.17
Allah’ın Kitabını Evinde Okumaya Gayret Harcayanın Mükâfatı:
1- Sekinetin inmesi: Sekinet, huzur ve vakar demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "imanlarını kat kat artırmaları için müminlerin kalbine huzur ve sükûnu (sekineti) indiren odur..."18
İbni Abbas der ki: müminlerin kalbine huzur ve sükûnu (itminanı) indiren odur, demektir. Katâde de şöyle demektedir: Müminlerin kalbine vakarı indiren odur. Burada müminlerden kasıt ise Allah ve Resulünün çağrısını kabul ederek, Allah ve Resulünün hükmüne itaatle boyun eğen -Hudeybiye Gününde- Ashabı Kiramdır. Bununla kalpleri huzur bulunca, Allah da imanlarına iman kattı.19
2- Rahmetin kuşatması: Rahmet ise rikkat (kalp inceliği), atıfet ve mağfiret demektir. Yüce Allah’tan ise rahmet ihsan ve razı oluştur. Allah’ın evinde Kur’an’ı müzâkere edenlere rahmetin inişi ise, imanın alametidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtını verenlere, bir de ayetlerimize iman edenlere yazacağım.”20 Aynı şekilde bu, ihsanın da alâmetidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki, iyi hareket edenlere Allah’ın rahmeti pek yakındır.”21 Rahmetin onları kaplaması ise onları tamamen kuşatması ve örtmesi demektir.
3- Melekler onları kuşatır. Bu şu demektir: Yüce Allah’ın Kitabını müzakere etmek üzere toplanan kimseler, her türlü eziyet ve hoşa gitmeyen şeyden yana güvenlik, esenlik içerisinde ve koruma altındadırlar. Bu melek¬ler onlara mağfiret ile dua ederler. Aynı şekilde meleklerin onlarla oturma¬sının da Yüce Allah’ın bildiği bir meyvesi de vardır. Nitekim hayırlı kimse¬lerle oturmanın meyvesi olduğu gibi.
4-Yüce Allah onları kendi katında bulunanlar arasında anar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz beni anın ki, ben de sizi anayım.”22 Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de kudsi hadiste, Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ben kulumun benim hakkımda zannettiği gibi kuluma tecelli ederim. Beni anacak olursa, ben onunla birlikteyim. Beni içinde anarsa, ben de onu kendi zatımda anarım. Beni bir topluluk içerisinde anarsa, ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım.23
Yüce Allah’ın kulunu anması, ona olan rahmet, şefkat ve mağfiretini dile getirir. Nitekim yalnızca anmak bile, kul için bir şeref ve bir üstünlüktür. Kul, yeryüzü hükümdar ve sultanlarının meclislerinde kendisinden söz edip hayırlı bir şekilde övdüklerini işitecek olursa ne kadar sevinir, ne kadar sürura boğulur! Bu anıştan ne kadar çok iyilik bekler ve umut eder! Kulun bütün umutlarını ve ihtiyaçlarını bilen ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah’ın anması dolayısıyla kul nasıl umutlanmaz, nasıl birçok şeylere arzulamaz.24
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Hadis-i şerifte, amellerin türüne göre, karşılıklarının verileceği belir-tilmektedir.
2- Hadis-i şerif, Allah'ın kullarına ihsanda bulunmayı (iyilik yapmayı) teşvik etmektedir.
3- Hadis-i şerif, küçük ve büyük günahlardan tevbe hususunda eli çabuk tutmayı teşvik etmektedir.
4- Hadis-i şerif Yüce Allah'ın Kitabına gereken ihtimamı göstermeyi teşvik etmektedir.
5- İlmi müzâkere ve okumak için, Allah’ın evlerinde oturanın faziletini dile getirmektedir.25
--------------------------------
1- Beled 4
2- İbn Kesir, VIII, 426
3- Buhari, İkrah, 7
4- Bakara 280
5- Müslim Şerhi, V,712
6- Bakara 280
7- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 374-375.
8- İmam Şafii, Divan, 56
9- Sahihu'l-Câmi, 7862
10- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 375-376
11- Maide 2
12- Buharı, Cihad 128; Müslim Şerhi, III, 46.
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 380-381.
14- Buharı Fedailu’l-Kur'an, 21
15- Nisa 41
16- Buharı Fedailu’l-Kur'an, 21
17- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 385-386.
18- Feth 4
19- İbn Kesir, VIİ, 311
20- Araf 156
21- Araf 56
22- Bakara 152
23- Buharı, Tevhid, 5
24- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 386-387.
25- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 389.

الحديث السابع والثلاثون
"إن الله كتب الحسنات والسيئات"

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فِيمَا يَرْوِيهِ عَنْ رَبِّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، قَالَ: "إنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ، ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ، فَمَنْ هَمَّ بِحَسَنَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً، وَإِنْ هَمَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ عَشْرَ حَسَنَاتٍ إلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ إلَى أَضْعَافٍ كَثِيرَةٍ، وَإِنْ هَمَّ بِسَيِّئَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً، وَإِنْ هَمَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6491]، وَمُسْلِمٌ [رقم:131]، في "صحيحيهما" بهذه الحروف.

ALLAH İYİLİKLERİ VE KÖTÜLÜKLERİ YAZMIŞTIR
37- İbni Abbas radıyallahu anhuma' dan:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Rabbinden naklen rivayet etti ve şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki Allah iyilikleri ve kötülükleri yazmış; sonra onları beyan eylemiştir. Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa Allah onu kendi nezdinde (katında) tam bir hasene olarak yazar. O hayırlı işi yapmağa niyet eder de yaparsa Allah Azze ve Celle onu kendi nezdinde (katında) on kattan yedi yüz kata ve daha pek çok katlayarak hasenat yazar şayet bir kötülük yapmak ister de yapmazsa Allah onu kendi nezdinde (katında) tam bir hasene olarak yazar. O kötülüğü yapmak ister de yaparsa Allah onu bir tek seyyie olarak yazar.”
Buhari 6491, Müslüm 131

Hadisi şerifin izahı
Hadis müttefekun aleyhtir Buhari onu “kitab-ü'r-Rıkak- ile “ki-tâbü’t-Tevhid” de Müslim, iman, bahsinde tahriç etmiştir.
“Rabbinden naklen rivayet etti etti” cümlesinden murad hadisin kudsi hadislerden olduğunu anlatmaktır.
(Hadis-i kutsiyi yukarıda zikredilmiştik onun için burada tekrarlamaya gerek duymuyoruz.
Yahut Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’tan olduğunu beyan ettiği için bu ifade kullanılmıştır. Mezkûr cümlenin vâkîî beyan için getirilmiş olması da muhtemeldir. Binaenaleyh başka hadislerin Allah tarafından olmadığı manasını ifade etmez. Bilâkis sair hadislerinde Allah tarafından ilham olunduğu manasına gelir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Havadan söz söylemez.
Kirmanı diyor ki: Bu hadiste “hüsün ve kubulı aklîdir.” kaidesi¬nin batıl olduğuna ve insan fiillerinin haddizatında güzellik ve çirkinlikle vasıflanamayacağına güzellik ve çirkinliğin şeriat tarafından tayin edileceğine hatta Allahu Teâlâ hazretleri aksini murad edip namazın çirkin, zinanın güzel olduğuna hüküm buyursa, onlara böylece inanmak lâzım geleceğine delâlet vardır. Bu babda muhalefet eden Mutezile tayfasıdır. Bunlar fiillerdeki güzellik ve çirkinliğin sırf akılla anlaşılacağını iddia ederler. Ve: “Namaz haddi zatında güzeldir; zina da çirkindir. Akıl bunu böylece anlar. Şeriat müsbit değil mübeyyindir. Yani şeriat güzelliği çirkinliği ispat etmez sadece bunları beyan eyler. Allah Teâlâ —haşa— bunun ak¬sini yaratamaz” derler.
Hüsün kubuh meselesi kelâm ilminin mühim bir bahsidir.
Hüsün lügatte güzellik, kubuhta çirkinlik demektir. Bu iki kelime ıstılahta bir kaç manaya kullanılmışlardır.
1) Hüsün: Kemâl sıfatı; kubuh: Noksan sıfatıdır. Bu manaya göre ilim güzel, cehil çirkindir.
2) Hüsün: Maksada muvafık olmak; kubuhta maksada muvafık ol-mamaktır.. Bu manaya göre adalet güzel zulüm çirkindir.
3) Hüsün: Tabiata uygun olmak; kubuh tabiata uymamaktadır. Bu manaya göre tatlılık güzel acılık çirkindir.
4) Hüsün: Dünyada medh ahirette sevaba müstahak olmak; kubuh da dünyada zemmi ahirette de azabı hak etmektir. Ulema arasında hüsün kubuh meselesi işte bu manada ihtilaflıdır. Yukarıda saydığımız üç manaya göre hüsün kubuh bil ittifak akılla bilinir.
1 –Eş’ariler; Hüsün; emrin mucebidir. Bu babda hâkim şeriattır. Akıl yalnız anlamaya alettir derler. Yani Allah’ın emrettiği bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu önceden akıl bilemez. Bir şey Allah emrettiği için güzel, Allah yasak ettiği için çirkin olur. Emrin mucebidir sözünün manası da budur,
2- Mutezile fırkası: Hüsün; emrin medlulüdür. Bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu anlamakta hâkim akıldır. Şeriat bazı yerlerde emrin güzelliğini beyan eder derler. Anlaşılıyor ki; bunlar Eş’arilerin tam aksine kaildirler. Eş’arilere göre bir şey emr olunduğu için güzel neyh olunduğu için çirkin iken bunlara göre haddizatında bir şey güzel olduğu için emr olunur çirkin olduğu için yasak edilir.
3 - Ulemadan bazıları aklın güzelliğini anlayabileceği şeylerde mutezileye, anlamayacağı şeylerde Eş’arilere tabi olmuşlardır. Hanefilerden Ebu Mansur Maturidi ile Irak ulemasından birçoğu yalnız Allah’ı bilmenin vacip olduğu hususunda mutezileye muvafakat etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki Buluğa yaklaşmış bir çocuğa bile aklı ile Allah’a inanmak farzdır demişlerdir. Hatta bir takımları yalnız Allah’ı bilmek hususunda değil iman, adalet ve iyilik, ibadet gibi aklın güzelliğini anlayabileceği şeylerde mutezile ile beraber olmuşlardır. Fakat bu rey bir parça ifratta görülerek kabul edilmemiştir. Hanefilerce muhtar olan re'ye göre Allah Zülcelâl hâkim olduğu için hüsün mutlak surette emrin medlulü fakat hüsne kubha hâkim yalnız Allah’tır. Bu babda tafsilât kelâm kitaplarındadır.1
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Muhakkak Allah iyilik ve kötülükleri yazmıştır" buyruğu ile ilgili olarak et-Tufi şöyle demektedir: Yani O, Hafaza meleklerine bunları yazmalarını emretmiştir, demektir. Yahut da maksat şudur: Yüce Allah ezeli ilminde bunları meydana gelecek şekillerine uygun olarak takdir etmiştir.
Bir başkası da şöyle demektedir: Maksat Yüce Allah'ın bunu takdir etmiş olduğu ve yazıcı meleklere bu takdirlerini bildirmiş olduğudur. O bakımdan bu, bitirilmiş bir iş olduğundan dolayı, her vakit yazılış keyfiyetine dair açıklayıcı bilgi istemeyi gerektirmemektedir.2
Müslüman herhangi bir iyiliği işlemeyi kararlaştırıp da onu işlemeyecek olursa, Allah ona o iyiliği -katlanması söz konusu olmaksızın- tam ve eksiksiz bir iyilik (hasene) işlemiş gibi yazar. et-Tufi der ki: Hasenenin mücerret yapılmasının istenmesiyle yazılması, hayır istemenin amele sebep teşkil etmesinden ve hayır dilemenin bizzat hayır oluşundan dolayıdır. Çünkü hayır yapmak istemek, kalbin bir amelidir.
Allah’ın sevap ve günah yazmasından murad meleklerine yazmayı emir buyurmasıdır. Nitekim rivayetlerin bazısından emrettiği tasrih buyurulmuştur.
Di’f: Bir şeyin misli demektir, Ezherî “Arap lisanında Dı’f: misil demektir. Fakat ziyadede de kullanılır. İki misline münhasır değildir. Arapçada bu onun Dı’fıdır sözü ile iki mislidir, üç mislidir manası kastedilebilir. Çünkü esas itibari ile Dı’f mahsur olmayan ziyade demektir.” Allahu Teâlâ hazretlerinin “işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükâfat (dı’f) vardır.”3 Ayeti kerimesini görmüyor musun? Burada bir veya iki misli murad değildir. Teâlâ hazretleri dı’fla kat kat manasım murad etmiştir. Binaenaleyh dı’fın en azı bir mislidir. Bu mah¬surdur, çoğunun ise; haddi hududu yoktur.” diyor. Buhari Şarihi Ayni de şunları söylüyor:
“İyilikle kötülüğün ikisi de kalple alâkalı ameller olduğu halde kötülük katlanmayıp sadece iyiliğin katlanması Allah’ın bir fazlı keremidir. Bu büyük lütuf olmasa idi cennete kimse giremezdi. Çünkü kulların kötü amelleri iyiliklerinden çoktur. İşte bu sebeple Allah Azze ve Celle kullarına lütuf buyurarak hasenatı katlamış; seyyiatı olduğu gibi bırakmıştır. Kul bir kötülük yapmak isteyip de yapmazsa nihayet o kötülük yazılmaz ama o kimseye bir de hasene yazılması nereden icabediyor? diyenler olmuş. Kendilerine kötülükten vaz geçmek bir hasenedir,” diye cevap verilmiştir.
Bir hayırlı amele karşı on sevap verilmesi Allahu Teâlâ hazretlerinin
“Her kim bir iyilik İle gelirse ona o iyiliğin on misli vardı.”4 Ayeti kerimesinden yedi yüze kadar katlanması da Allahu Teâlâ hazretlerinin “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misali yedi başak sürerek her başakta yüz danesi bulunan bir ekin danesi gibidir. Allah dilediğine daha da katlar.”5 Kavli keriminden mülhemdir. Burada şöyle bir sual varit olabilir. Hadis-i şerifte sevabın yedi yüze kadar katlanacağı bildiriliyor. Hâlbuki Allahu Teâlâ hazretleri yedi yüz kadar katlanacağını bildirdikten sonra daha da arttırılacağına işaretle “Allah dilediğine daha da katlar” buyuruyor. Bu gösteriyor ki; sevabın katlanması yedi yüzde sona ermiyor.
Cevap: Bu cihet Allah’ın dilemesine kalmış bir iştir. Dilerse fazlasını da ihsan eder. Burada muhakkak olan miktar beyan edilmiştir ki; o da yedi yüzdür. Mamafih sevabın yedi yüzden daha fazlaya katlanacağım bildiren hadislerde vardır.
“Biriniz Müslümanlığını tertemiz yapsa...” cümlesinden murad: İslam’a zahiri ile batını ile yani bütün varlığı ile girmektir, İbni Battal’a göre mezkûr cümlenin manası Cibril hadisindeki İslam’ın tarifidir. O hadiste: “İslâm, Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir” buyurulmuştur. Bu gösteriyor ki; sevabın katlanması yedi yüzde sona ermiyor. Binaenaleyh burada da Allah’a taat ve murakabe suretiyle ihlâsta mübalağa göstermenin lüzumu ifade buyurulmuştur.
“Allah’a karşı (isyana) haris olandan başka hiç bir kimse helak olmaz”
Kâdı İyaz bu cümlenin manası hakkında şunları söyler; “Bunun manası her kimin helaki muhakkak olur ve Allah Teâlâ hazretlerinin bunca geniş rahmet ve keremi olduğu halde o kimseye hidayet kapılan kapanırsa helak olmuş demektir.”
Taberî’ye göre bu hadis, meleklerin kalpten geçen düşünceleri de yazdıklarına delil ve Hafaza meleklerinin yalnız zahiri amelleri yazdıklarına kail olanlara ret cevabıdır. Gaibi bilmeyen melek kulun gönlünden geçeni nasıl bilir? diyenlere Taberî’nin tahriç ettiği şu hadisle cevap verilir:
“Kul hayırlı bir işe niyet ederse ondan güzel bir koku yayılır. Kötü bir işe niyet ederse fena bir koku yayılır.”
Müslim’de zikredildiği vecihle Allahu Teâlâ hazretlerinin meleklere: “Kulum bir kötülük yapmak isterse onu hemen aleyhine yazıvermeyin...” buyurması meleklerin insanın gönlünden geçen şeyleri bildiğine delil gösterilmektedir. Melekler bunu ya Allah’ın bildirmesi ile bilirler yahut Allah onlarda bunu idrak edecek bir ilim halk eder.
Hâsılı; bu hadisler Allah Zülcelâl’in bu ümmete pek büyük lütfu ihsanda bulunarak meşakkatli amelleri ondan kaldırdığına ve ashabı kiramın şeriat emirlerine son derece büyük bir ihlâs ve samimiyetle münkad olduklarına delildirler.6
Kul bir kötülük işleyecek olursa, katlanmaksızın misli ile yazılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir günah ile gelen kimse de onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Onlara zulmedilmez.”7
İşte bu ayeti kerime: “Eğer onu işleyecek olursa onu tek bir günah olarak yazar” hadisinin anlamına tanıklık etmektedir. Şu kadar var ki, birtakım sebepler dolayısıyla bazen günahın miktarı büyüyebilir:
Zamanın şerefi dolayısıyla: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten ayların sayısı Allah nezdinde gökleri ve yeri yarattığı günden beri on ikidir. Onların dördü haram olan aylardır. İşte dosdoğru din budur. O halde bunlarda kendi kendinize zulmetmeyiniz.”8 Yüce Allah Zilkade, Zülhicce, Muharrem ve Recep den ibaret olan bu özel aylarda işlenen günahı daha büyük, işlenen hayırlı amelleri ve onların ecirlerini de daha büyük olarak değerlendirmiştir. Katâde der ki: Haram aylarda zulüm, günah ve vebal daha büyüktür.9
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:
1- Teşvik ve korkutma, eğitim üsluplarının en üstünlerindendir.
2- İbni Battal der ki: Bu hadiste şanı Yüce Allah’ın bu ümmete büyük lütfu beyan edilmektedir. Çünkü bu lütuf olmasaydı kimse Cennete giremeyecekti. Zira kulların günahları onların iyiliklerinden fazladır.10
3- Yine bu hadis-i şerifte, eğer kul yüce Melası için O’nun nezdindeki sevabı arzulayarak, Kıyamet günü de ceza göreceği korkusu ile zevk aldığı şeyleri Terk edip arzularından ve nefsinin hoşuna giden şeylerden vazgeçecek olursa, bunlara dair verilecek büyük mükâfat da bu hadiste söz konusu edilmektedir.
4- Hafız {İbni Hacer) der ki: Bu hadis, Hafaza meleklerinin işlenen mubahları yazmadıklarına delil gösterilmiştir. Çünkü hadis hasenat ve seyyiat (iyilikler ve kötülükler) kaydı ile zikredilmiştir.
5- Hadis-i şerifte belirtildiği gibi Yüce Allah lütuf, kerem ve inayetiyle günaha cezayı ona denk kılmıştır. Hatta bu hususta adil cezadan ayrı olarak lütfunu da ilâve etmiş ve işlenen bir günahın cezalandırılmasının da affedilmesinin de sözkonusu olduğunu belirtmiştir: “Ve Allah onu siler. Allah’ın bunca lütfuna rağmen ise ancak helak olanlar (bunca lütfa rağmen kendisini helake sürükleyenler) helâk olurlar”11 buyruğu ile: “Kim bir kötülük işleyerek gelirse, onun cezası ya onun misli bir kötülüktür yahut da ben onu mağfiret ederim,12 hadisleri ile buna işaret etmektedir.
Yüce Allah iyiliğin pek çok kat fazlasıyla karşılığını vereceğini tespit ettiği halde, kötülüğün karşılığında fazlasıyla cezalandırmayı takdir buyurmamıştır.
6- Hafız (İbni Hacer) der ki: Bu hadis-i şerif ile: Şeriatta amel eden kimse hakkında mubah diye bir şey yoktur. Kişi ya asi olur ya sevap kazanır, şeklinde bir kanaate sahip olan el-Ka’bi’nin bu görüşü reddedilmektedir.
7- Yine hadis-i şerif, meleğin Yüce Allah'ın kendisine imkân verdiği bir yol ile insanın kalbine muttali olduğuna da delildir.13
----------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat
2- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 393.
3- Sebe Ayet: 37
4- Enam 160
5- Bakara 261
6- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat
7- En’am 160
8- Tevbe 36
9- İbni Kesir, IV, 90. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 397-398.
10- Fethu’l-Bari XIV, 112
11- Müslim, İman 208; Darimi, Rikaak 70; Müsned 1, 279,
12- Müslim, Zikr 22; İbni Mace, Edeb 58; Müsned, V, 153.
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 298-299.

الحديث الثامن والثلاثون
"من عادى لي وليا فقد آذنته بالحرب"

عَنْ أَبِي هُرَيْرَة رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: "مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقْد آذَنْتهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ عَلَيْهِ، وَلَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْت سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَلَئِنْ سَأَلَنِي لَأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنْ اسْتَعَاذَنِي لَأُعِيذَنَّهُ".
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6502].

BENİM VELİLERİMDEN BİRİNE DÜŞMANLIK EDENE, BEN HARB İLÂN EDERİM.
38- Ebû Hüreyre Radıyallahü anh'den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
Allahu Teâla buyurdu ki:
Her kim benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona ben ona savaş ilân ederim. Benim kulum, üzerine farz ettiğim şeyden daha sevgili hiç bir şey ile bana yakınlaşmaz. Bir de kulum nafilelerle bana peyderpey yaklaşmayı sürdürür; sonunda ben de onu severim. Onu sevdiğim vakitte de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, olurum. Eğer benden bir şey isterse muhakkak veririm. Bana sığınırsa, , şüphesiz ki ben de onu himayeme alırım.
Buhari 5602

Hadisi şerifin izahı
Yüce Allah’ın dostlarından dost edinmek vacip olduğu gibi, onlara düş-manlık beslemek de haramdır. Çünkü hadis-i şerifte: “Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederiz.” diye buyur-maktadır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu gerektirmektedir: “Sizin veliniz (gerçek dostunuz) Allah’tır, O’nun Peygamberidir. O’nun emirlerine boyun eğen, zekâtı veren, namazı kılan müminlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve müminleri veli (dost) edinirse, şüphe yok ki onlar, Allah’ın hizbidir. Şüphe¬siz Allah’ın hizbi galip geleceklerin ta kendileridir.”1
Hadisi şerif ayrıca bedenlerinde, şeref ve haysiyetlerinde yahut malla-rında Allah'ın dostlarına eziyet verenlere ağır bir tehdit vardır. Yüce Allah ise zalimlere mühlet verse dahi, onlara cezayı ihmal etmez.
“... Ona savaş ilan ederim.” buyruğunun anlamı ise, benim kendisine sa-vaş açtığımı ona bildirmiş olurum demektir ki, bu da onu helak etmekle olur.
Hafız İbni Hacer der ki: Bazılarına göre veliye düşmanlık edecek her-hangi bir kimsenin bulunması şeklindeki ifadenin izahı zor görülmektedir. Çünkü düşmanlık iki taraftan olur. Velinin özelliği ise, kendisine karşı cahil¬lik edenleri affedip bağışlamaktır.
Buna şöyle cevap verilmiştir: Düşmanlık yalnızca -meselâ- dünyevi mu-ameleler ve davalara münhasır görülmemelidir. Aksine, kimi zaman taassuptan kaynaklanan bir nefretten de ortaya çıkabilir. Rafızi bir kimsenin Ebu Bekir (Radıyallahü anh)’e buğzetmesi, bidatçı bir kimsenin Sünnete bağlı olana buğzetmesi gibi. Bu takdirde her iki taraftan da düşmanlık söz konusu olur.
Allah’ın veli kulu bu düşmanlığı Yüce Allah için ve Allah yolunda yapar. Diğeri ise az önce belirtilen husus dolayısıyla düşmanlığını yapar. Açıktan açığa fasıklık yapana da Allah’ın gerçek veli kulu buğzeder. Diğeri ise, kendisinin bu fıskını tepki ile karşılaması ve canının çektiği şeyleri işlemekten sürekli olarak kendisini alıkoymaya devam etmesi dolayısıyla veliye buğzeder.
Diğer taraftan, karşılıklı düşmanlık tabiri kullanılmakla birlikte, bununla her iki taraftan birisinin bunu fiilen yapmakla birlikte, diğerinin ise kuvve (potansiyel) olarak bu duyguyu içinde beslemesi kastedilebilir.2
Yüce Allah’ın dostlarına düşmanlık edenleri, sebebiyle tehdit ettiği düşmanlığa gelince; bu Allah dostuna Allah’ın emirlerine bağlanması, O’nun yasaklarından kaçınıp Allah’ın yoluna davet etmesi dolayısıyla beslenen düşmanlıktır. Şayet bu düşmanlık, herhangi bir anlaşmazlık yahut anlaş-mazlığı gerektiren bir dava sebebiyle söz konusu olmuşsa, böyle bir düş-manlık hadisin kapsamına girmez. Nitekim Yüce Allah'ın gerçek dostlarının en faziletlileri olan Ebu Bekir ile Ömer, Abbas ile Ali ve benzerleri arasında meydana gelen anlaşmazlıklar bu kabildendir.3
Hadisi şerifteki: “Kulum bana, benim kendisine farz kıldığım şeylerden daha çok sevdiğim herhangi bir şeyle yakınlaşamaz” buyruğu ile ilgili olarak, Ömer b. el-Hattab (Radıyallahü anh) şöyle demiştir: “Amellerin en faziletlisi Allah’ın farz kıldığı şeyleri eda etmek, Allah’ın haram kıldığı şeylerden çekinmektir. Bir de Yüce Allah’ın nezdinde bulunan şeyleri samimi niyet ile talep etmektir.4
Kulu Rabbine yakınlaştırıcı bedeni farzların en büyüğü ise namazdır. Nitekim
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdedeki halidir.5
Farzları eda etmek suretiyle Allah’a yakınlaşmanın kapsamına aynı şekilde, Allah’a isyanı gerektiren işleri terk etmek de girmektedir.6
Hadis-i şerifteki: “Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder...” ifa-desinde geçen nafilelerle Allah’a yaklaşmak, farzları eda etmek suretiyle yaklaşmaktan sonra olur. Nafileler kapısı pek geniştir. Müslüman bir kim-senin gücü çerçevesinde bu hususta gayret göstermesi gerekir. Namaz, oruç, sadaka, umre, anlamlan üzerinde dikkatle düşünmek suretiyle Kur’an okumak, Yüce Allah’ı zikretmek gibi.
İşte ruhların temizlenip arınma yolu budur. Ta ki, böyle bir kimse şanı Yüce Allah’ın sevgisini ve sevabını kazanmaya hazır hale gelsin: “Kulum ba¬na nafilelerle yaklaşmaya devam eder ve sonunda ben de onu severim.”
Allah’ın sevgisine mazhar olmak ise, çok büyük bir iştir. Buna muvaffak kılınan bir kimse, hayrı tümüyle elde etmiş demektir. Gökte de yerde de onun için kabule mazhar olmak takdir edilir ve Allah, onun üzerine nimet¬lerini yağdırır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Yüce Allah bir kulu sevdi mi Cebrail’e şöyle seslenir: Şüphesiz Yüce Allah filan kişiyi seviyor, sen de onu sev. Bunun üzerine Cebrail de onu sever. O da semadakiler arasında şöyle seslenir: Şüphesiz Allah filan kişiyi seviyor, siz de onu seviniz.
Semadakiler de onu sever. Sonra da onun için yeryüzünde kabule mazhar oluş vaz' olunur.7
Hadisi şerifteki: “Ben onu sevdim mi artık onun kendisiyle işittiği kula¬ğı, kendisiyle gördüğü gözü, kendisiyle yakaladığı eli, kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum" buyruğu ile ilgili olarak Hafız (İbni Hacer) hadisin bu bölümünü şerh ederken şunları söylemektedir.8 Şanı Yüce Allah, kulun nasıl işitmesi ve görmesi olur? Bunun anlaşılması güç kabul edilmiştir. Buna birkaç türlü cevap verilebilir:
1- Bu ifade temsili olarak kaydedilmiştir. Yani ben emrimi tercih etmek bakımından onun işitmesi ve görmesi olurum. Yani o bana itaati sever ve -bana hizmeti tercih eder. Tıpkı bu azalarını sevdiği gibi.
2- Yani o bütünüyle benim rızamı elde etmek için uğraşmaktadır. Kula-ğıyla ancak beni razı edecek şeyleri dinler, gözüyle ancak benim kendisine emrettiğim şeyleri görür...
3- Yani ben onun bütün maksatlarını elde etmesini sağlarım. Âdeta o bu isteklerini kulağının işitmesiyle, gözünün görmesiyle... elde eder gibi olur.
4- Ona yardım hususunda işitmesi, görmesi, eli ve ayağının düşmanına karşı kendisine yardımcı olması gibi, yardımcı olurum.
5- el-Fakihani -ve bu anlamda ondan önce de İbni Hübeyre -şöyle demiştir: Bu husus gördüğüm kadarıyla bir muzâfın takdiri ile anlaşılabilir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Bu sefer ben onun kendisiyle işittiği kulağının koruyucusu olurum. Ancak işitilmesi helâl olan şeyleri işitir. Aynı şekilde kendisiyle gördüğü gözünün de koruyucusu olurum...
6- el-Fakihani de der ki: Bunun, bundan öncekinden daha da ince bir anlama gelme ihtimali vardır, o da şudur: “İşitme”, işittiği şeyler manası-na kullanılmış olabilir. Çünkü mastar bazen meful (fiilin edilgeni) anlamına da gelebilir. Meselâ, filan kişi benim emelimdir, ifadesi benim arzuladığımdır, anlamına kullanılır. Buna göre hadisteki ifadenin anlamı şöyle olur: Böyle bir kimse ancak benim zikrimi işitir ve ancak benim Kitabımı oku¬maktan lezzet alır. Ancak bana münacat etmekle teselli bulur. O ancak be¬nim melekûtumun hayret verici yanlarına bakar, elini ancak beni razı ede¬cek şeylere uzatır; ayağını da. Bu anlamdaki bir açıklamayı yine İbni Hübeyre de yapmıştır.
7- el-Hattabi de der ki: Bununla Yüce Allah’ın böyle bir kimsenin duası-nı çabucak kabul etmesini, isteğini gerçekleştirmesini ifade etmiş olabilir. Çünkü insanın bütün faaliyetleri sözü geçen bu organlarla ortaya konur.9
Hadisi şerifteki: “Eğer benden bir şey isterse muhak¬kak ona veririm. Yine andolsun, bana sığınacak olursa, elbette onu himaye ederim” ifadesi ile hadisi şerif, Allah’ın veli kulunun duasının kabul edildiği¬ne delildir. Ashabı Kiramın pek çoğu duası kabul edilenler arasındaydı, el-Bera b. Mâlik, el-Bera b. Azib, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Said b. Zeyd gibi...
Urve b. ez-Zübeyr’den rivayete göre Said b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl (Radıyallahü anh)'i Evs kızı Erva, Mervan b. el-Hakem'e şikâyet etti ve onun arazisinden bir parçasını almış olduğunu iddia etti. Said dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan bunca işittiklerime rağmen onun arazisinden ben mi bir şey alacakmışım? Mervan: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan ne işittin? diye sorunca O da: Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı şöyle buyururken dinledim, dedi: "Her kim haksızca başkasına ait bir araziden bir karış dahi alacak olursa, yedi kat dibine kadar o arazi onun boynuna dolanır.” Bunun üzerine Mervan Ona şöyle dedi: Artık ben bundan sonra senden herhangi bir delil istemeyeceğim. Bu sefer Said şöyle dedi: Allah’ım, eğer bu kadın yalan söylüyor ise, onun gözünü kör et, arazisinde onu katlet. (Hadisin ravisi) dedi ki: Kör olmadan Ölmedi. O kendi arazisinde yürürken bir çukura düşüp orada öldü.10
Müslim'in, Muhammed b. Zeyd b. Abdullah b. Ömer’den de bu manada bir rivayeti daha vardır. Buna göre O, bu kadını duvarları yoklarken yürümeye çalışan, gözleri görmez halde görmüş ve şöyle diyormuş: Said'in bedduası beni tuttu. Bu kadın onunla davalaştığı evde bulunan bir kuyunun yanından geçerken o kuyuya düştü ve orası da onun kabri oldu.11
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Hadisi şeriften, kişinin ileri süreceği mazeretlerinin bırakılmamasının, uyarıp korkutmadan önce geldiği anlaşılmaktadır.
2- Hafız (İbni Hacer) der ki: Hadisteki: “Kul benim farz kıldığım şeyden daha sevgili hiç bir şeyle bana yakınlaşmaz” ifade¬sinden şu anlaşılmaktadır: Nafile, farzın önüne geçirilmez. Çünkü nafileye “nafile” adının veriliş sebebi, farzdan fazla olarak yapılması dolay ısıyladır. Farz eda edilmedikçe, nafile de tahakkuk etmez. Önce farzı eda edip sonra da buna nafileyi ilâve eden ve bunu sürdüren bir kimse ise, gerçekten Al-lah'a yakınlaşmak istediğini ortaya koymuş olur.12
3- Nafile, farzlardaki eksiklikleri telâfi eder. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Bakın bakayım kulumun nafile bir ibadeti var mı?” Onunla farizasındaki eksiklikler tamamlanır.13
4- Yine Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre kul yüksek derecelere ne kadar ulaşırsa ulaşsın, Yüce Allah'tan isteklerini kesmemelidir. Zira Allah'tan istekte bulunmak, O'nun önünde zilletini, huzurunda boyun eğişini açığa vurmak demektir.14
--------------------------------
1- Maide 55-56
2- Fethu’l-Bari, VI 126-127
3- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 405-406.
4- Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem
5- Muhtasar Müslim, 298
6- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 406-407.
7- Buhari, Bed'u'1-halk 6; Müslim Şerhi, V, 490 Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 407-408.
8- Fethu'l-Bâri, XIV, 128-129
9- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 408-409.
10- Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.
11- Buhari ve Müslim, aynı eser, 529;
12- Fethu’l-Bari, XVI 128
13- Sahihu’l-Cami, No: 2016
14- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 412

الحديث التاسع والثلاثون
"إن الله تجاوز لي عن أمتي الخطأ والنسيان"
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "إنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ لِي عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ" .
حَدِيثٌ حَسَنٌ، رَوَاهُ ابْنُ مَاجَهْ [رقم:2045]، وَالْبَيْهَقِيّ ["السنن" 7

ÜMMETİMİN YANILMASINI, UNUTMASINI ALLAH TEÂLÂ AFFEYLEMİŞTİR
39- (Abdullah) bin Abbas Radıyallahu anhüma’ dan:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Ümmetimin yanılmasını, unutmasını ve zorlandığı şey (in güna¬hın) ı Allah Teâlâ affeylemiştir.”

İbn-i Mace 2045, Beyhaki 7 Bu hadis-i şerif, Hadis-i Hasendir

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis, yanılma, unutma veya zorlanma sureti ile yapılan işlerin günahının Allah tarafından affedildiğine delâlet ederler.
Yanılma ve unutma hususunda bazen insan kusurlu, bazen de kusursuz sayılır. Kusurlu sayılmadığı zaman bağışlanır. Fakat kusurlu sayıldığı zaman bağışlanmaz. Hazin tefsirinde Bakara suresinin son ayetinin açıklaması bölümünde özetle şöyle denilir:
"Unutma iki nevidir: Birincisi, kulun kusurlu ve ihmalkâr görüldüğü durumundaki unutmadır. Bu da kulun emredildiği işi yapmadığı zaman gerçekleşir. Örneğin: Kul, elbisesinde kan lekesini görür de bunu gidermeyi geciktirir, sonra unutup bu elbise ile namaz kılar. Kul burada kusurlu sayılır. Çünkü kan lekesini görür görmez gidermesi gerektiği halde bunu ihmal etmiştir. Ama kul elbisesindeki kan lekesini görmeyip namaz kılarsa bunda mazur sayılır. Keza, kul emredildiği bir işi yanılmak sureti ile yapmaz veya menedildiği bir şeyi yanılarak yaparsa, bunun bağışlanması beklenir. Fakat meselâ, kul Kur'an-ı Kerim'in bir suresini belledikten sonra bunu okumayıp neticede unutursa, bu unutma ve yanılma bağışlanmaz. Bu itibarla unutma ve yanılma suçlarının bağışlanması için Allah Teâlâ'ya dua edilmesi bu ayeti kerimede emredilmiştir."
Yanılmaya bir başka misal: Kul ava tüfek atarken hata olarak bir insanı vursa, o semtte insanın bulunduğu ihtimalini hesaba katmamış ve gerekli tedbiri almamış ise mesuldür. Aksi takdirde mesul değildir. Ama bununla beraber maktulün yakınlarına diyet (tazminat) ödenmesi ve kefaret çıkarılması gerekir.
Hülâsa: Unutma ve yanılma suretiyle yapılan işlerde kul kusurlu ve ihmalkâr değilse bunun günahı bağışlanır. Ama bazı sorumluluklar kalkmaz. Meselâ; öğle namazı vaktinin girdiğine kanaat edip namaz kıldıktan sonra vaktin girmediğini öğrenirse, hatası bağışlanır, fakat öğle namazını tekrar kılmakla mükelleftir. Keza bulutlu hava gibi bir mazeretle henüz öğle namazı vaktinin girmediğine inanan bir kimse veya öğle namazını kıldığı zannı ile unutup ikindi vakti girdikten sonra farkına varan, bu yanılma ve unutmada mazur ve bağışlanmış olmakla beraber öğle namazını kaza etmekle mükelleftir.1
Unutmak, hatırlamanın ve bellemenin zıddıdır. Bu da bir kimsenin bir şeyi daha önce hatırında tutmasına rağmen, o işi yaptığı vakit, o hatırında olan şeyi unutmasıyla olur. Unutan kişiden de Allah vebali, sorumluluğu ve günahı kaldırmıştır.
Unutandan günah ve vebalin kaldırılmış olması, unutmanın birtakım hükümler doğurmasına aykırı değildir. Meselâ, bir kimse abdestsiz namaz kılacak olursa, mutlaka iadede bulunması gerekir. Yine unutarak farz namazı vakti çıkana kadar kılmayan bir kimsenin, hatırlaması halinde o namazı kılması icabeder. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim bir namazı unutacak olursa onu hatırladığı taktirde namazını kılsın. Çünkü onun bundan başka bir kefareti yoktur.”2 “Ve beni anmak için namaza kalk.”3
Unutan kimsenin hakkındaki hükümler ile ilgili olarak birçok meselede ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Bazısı unutanın hakkında birtakım hükümler söz konusu olduğunu kabul ederken bazısı kabul etmemektedir. Bu konuda ise kâfi söz söylemek delile bağlı bir şeydir. Eğer hüküm vermeyi gerekli kılan sahih bir delil varsa, biz de gereğince hüküm belirtiriz. Böyle bir delil bulunmayacak olursa hüküm vermekten uzak dururuz. Mesela, hicret yurdunun imamı Malik’in görüşüne göre, bir kimse ramazan ayında unutarak yemek yiyecek olursa, o kimsenin o günün orucunu iade etmesi gerekir. Oysa Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kim unutarak yer yahut içerse o oruç açmasın. Çünkü bu, Allah'ın kendisine vermiş olduğu bir rızıktır.”4 İşte böyle bir durumda biz unutan kimse aleyhine herhangi bir hükmün bulunmadığını ve orucunun da sahih olduğunu söyleriz. Çünkü bu hususta nass sabit olmuştur. Hicret yurdunun imamı ise bu hususta mazurdur. Zira O, müçtehit bir kimsedir, içtihadı dolayısıyla da onun için ecir vardır. Bu delilin O'na ulaşmamış olması da muhtemeldir.5
Bir kimseyi bir işi yapmak üzere zorlamaya ikrah denilir. “Kurh” zorluk, “Kerh” ise kahretmek, mecbur etmek demektir.6
Kur’an-ı Kerimden hadisin hükmüne tanıklık eden buyruklardan birisi de şudur: “Kalbi iman ile dopdolu olup zorlananlar müstesna olmak üzere, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederse...”7 Bu ayeti kerime, Ammar b. Yasir hakkında inmiştir. Çünkü O, zor ve baskı altında bir söz söylemişti. Yüce Allah bu hususta O'nun vebal almamış olduğunu, sorumlu tutulmayacağını, günah kazanmadığını ifade etmektedir.
Kurtubi der ki: Bir kimse öldürüleceğinden korkacak noktaya kadar küfür ve inkâra zorlanacak olursa, kalbi iman ile mutmain olmak şartıyla inkâr ederse, Fukaha günahkâr olmayacağını, hanımının kendisinden bain talâkla boşanmayacağını, onun hakkında küfür ahkâmıyla hükmolunmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Malik’in, Kûfelilerin ve Şafii’nin görüşü de budur.8 Şu ayeti kerime de bu hadis-i şerifte tanıklık- etmektedir: “Müminler müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmesin. Kim bunu yaparsa artık onun Allah'la hiçbir ilişiği kalmaz. Meğerki onlardan gelecek bir zarardan korunmuş olasınız.”9
İbni Abbas der ki: “Bu, kişinin kalbi iman ile dopdolu olmakla birlikte dili ile (bazı) sözler söylemesi demektir.10
Kurtubi de der ki: Denildiğine göre mümin, kâfirler arasında ikamet ediyor ise ve nefsine bir zarar geleceğinden korkuyorsa, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde diliyle onları idare edebilir. Takiyye ancak öldürülme yahut azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet (işkence) korkusu ile birlikte helâl olur.
İşte Yüce Allah’ın Kitabından aktardığımız bu naslar, ikrah altında bulunan bir kimsenin söz veya davranışı dolayısıyla sorumlu tutulmayacağını ortaya koymaktadır.
Tamamıyla ihtiyarı ortadan kalkan ve kendisinden isteneni yerine getir-meme gücü kalmayan bir kimse hakkında, günah söz konusu değildir ve sorumlu da olmayacağı ittifakla kabul edilmiştir. Meselâ, bir kimse zorla taşınıp girmemek üzere yemin ettiği bir yere sokulacak olursa, o kimse yeminini bozmuş sayılmaz. Aynı şekilde bir kadın zorla yatırılacak olur da, kendisinin de karşı koyabilecek hiçbir gücü bulunmaksızın onunla zina edilmesi halinde de hüküm böyledir.
Bir yönüyle tercihi bulunan, bir yönüyle de bulunmayan -meselâ, bir işi yapıncaya kadar kendisi veya bir başkasının dövülmesi gibi- mükreh kimse¬ye gelince böyle bir fiile mükellefiyet taalluk eder. Çünkü böyle bir işi yapmama imkânına sahiptir, fakat onun bu işi yapmaktaki garazı, bizzat o fiili yapmak değil, kendisine gelecek zararı önlemektir.
Böyle bir ikrah halinde ise, ilim ehlinin bakış açılan farklı farklıdır. Bu gibi fiillerde zorlamanın farklı hükümleri söz konusudur. Kurtubi der ki: İlim adamları icma’ ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse başkasını öldürmek üzere zorlanacak olursa, onu öldürmeye kalkışması caiz değildir. Sopa vurulduğu için veya bir başkası dolayısıyla da çiğnenmesi haram olan namusunu da çiğneyemez. Böyle bir durumda başına gelen belaya sabreder. Başkasını feda ede¬rek kendisini kurtarmaya çalışması helâl değildir. Dünyada da ahirette de Allah’tan afiyet ihsan etmesini diler.11
Aralarında Mâlik, Şafii ve Ahmed'in de bulunduğu ilim adamlarının cumhuruna göre, herhangi bir sözü söylemek üzere zorlanan kimse o sözü söyleyebilir. Bu konuda onun için vebal ve günah da yoktur. Zira Yüce Al¬lah, Allah'a asi olunan en büyük günah olan küfür sözünü söylemeyi dahi caiz kılmıştır; dolayısıyla küfürden daha aşağı sözleri söylemenin cevazı ön¬celikle söz konusu olur. Söz söylemek için ikrah ise, akitlerde yemin ve adaklarda ve buna benzer bütün sözlü tasarruflarda düşünülebilir.12
-------------------------------
1- Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/575-576
2- Buhari, Mevakitus-Salah, 37; Nevevî, Müslim Şerhi, B, 326
3- Taha 14
4- Sahihu'1-Câmi, S958
5- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 415-416.
6- el-Vafi fi Şerhi’l-Erbain
7- Nahl 106
8- Kurtubi, X, 182
9- Âli İmran 28
10- Kurtubi, IV, 57
11- Kurtubi, X, 183; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 416-418.
12- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 419.

الحديث الأربعون
"كن في الدنيا كأنك غريب أو عابر سبيل"
عَنْ ابْن عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: أَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بِمَنْكِبِي، وَقَالَ: "كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّك غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ". وَكَانَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا يَقُولُ: إذَا أَمْسَيْتَ فَلَا تَنْتَظِرْ الصَّبَاحَ، وَإِذَا أَصْبَحْتَ فَلَا تَنْتَظِرْ الْمَسَاءَ، وَخُذْ مِنْ صِحَّتِك لِمَرَضِك، وَمِنْ حَيَاتِك لِمَوْتِك.
رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ [رقم:6416].

DÜNYADA BİR GARİB YAHUD BİR YOLCU İMİŞSİN GİBİ OL
40- İbni Ömer Radıyallahu anhüma 'dan:
Demiştir ki, Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (birgün) omuzumdan tutup buyurdu ki: Dünyâda bir garib (yabancı) yâhud bir yolcu imişsin gibi ol. (Ve kendini ehl-i kuburdan say.)
İbni Ömer Radıyallahu anhüma: “Akşamladığın vakit sabaha (çıkmağa) muntazır olma. Sabahladığın vakit de akşama (varmağa) muntazır olma. Sıhhatinden istifâde edip marazına, hayâtından istifâde edip mevtine hazırlık yap.” der idi.

Buhari 4616

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis daima hatırda tutulmaya, hatta levha yapılıp daima göz önünde bulundurulmaya lâyık son derece kıymetli bir hayat düsturudur. İbni Ömer’in tavsiyesi de bu hadisin en güzel bir tefsiri mahiyetindedir.
el-Hâkim de İbni Abbas’tan şu hadisi rivayet etmiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vaaz ederken, bir adama hitaben şöyle buyurdu “Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalığından önce sağlığını, fakirliğinden önce zenginliğini, meşguliyetinden önce boş vaktini, ölümünden evvel hayatını!"
Çünkü akıllı olan kimse, akşama girdiği zaman sabahı beklemez; sabaha girdiği zaman da akşamı beklemez, fakat bunlardan evvel ecelinin kendisine erişeceğini düşünür de ölümünden sonra faydasına kavuşacağı işleri yapar, sağlık günlerinde iyi işlere koşar. Zira hastalık ansızın gelir de onu amelden men' edebilir...1
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Dünyada bir garipmişsin yahut bir yolcu imişsin gibi ol” buyruğu ile ilgili olarak Hafız İbni Hacer der ki; bu büyük vasiyete dair ilim adamlarının faydalı bazı sözlerini aktarmaktadır. Ben de onları aynen aktarıyorum:2
Et-Tîbî der ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada Allah’a ibadet eden, Allah yolunu izleyen kimseyi, barınacağı meskeni ve kendisini koruyacak yuvası bulunmayan bir yabancıya benzetmektedir. Daha sonra daha da ileri giderek bu benzetmeyi bir kenara bırakıp onu yolcuya benzetmektedir. Çünkü garip bir kimse yabancı olduğu beldede yer tutabilir. Oysa uzak bir beldeye gitmek isteyen ve gideceği yer ile bulunduğu yer arasında insanı ölüme götürecek vadiler, helak edici çetin yollar, önünde yol kesicilerin bulunduğu yolcu böyle değildir. Böyle bir yolcunun bir an dahi ikamet etmemesi, bir göz açıp kapayacak kadar bir süre dahi yerinde durmaması gerekir.
İbni Battal da der ki:
Garip kişi diğer insanlara az açılır. Hatta onlara karşı yabancılık çeker. Zira o, hemen hemen yolunun uğradığı kimseler arasında tanıdığı, ünsiyet sağlayacağı hiçbir kimse bulamaz. O bakımdan o, kişi olarak, kederli ve korkuludur. Bir yoldan geçip giden de böyledir. Yolculuğunu tamamlayabilmesi ancak o yolculuğa güç yetirmesi, ağır yüklerini hafifletmesi ile mümkün olabilir. Bununla birlikte, yolculuğunu kesecek şeylerin bulunmayacağından da emin değildir. Beraberinde kendisini maksadına ulaştıracak azığı ve bineği vardır. İşte kişinin durumu bunlara benzetilmiştir. Bu ise dünyada zühdü tercih etmeye ve dünyadan yetecek, kişiyi menzile ulaştıracak kadarını almak ve bununla yetinmek gerektiğine işaret vardır. Nasıl ki yolcu, kendisini menziline ulaştıracak miktardan fazlasına muhtaç değilse, mümin bir kimsenin de dünyada kendisini asıl varılacak yere ulaştıracak miktardan fazlasına ihtiyacı yoktur.
Nevevî der ki:
Hadisin anlamı şudur: Sen dünyaya meyletme, onu vatan edinme! Kendine orada kalacağını söyleme! Yabancı bir kimsenin, vatanı olmayan yerlerde bağlanmadığı şeylere, sen de dünyadan benzeri şeylerle bağlanma.
Diğer taraftan Hafız İbni Hacer, ilim adamları arasından isimlerini vermediği iki âlimin de sözlerini zikretmektedir:3
Bir ilim adamı: Yolcu, vatanına gitmeyi isteyen yoldan geçen kimse demektir. Dünyada insan, efendisi tarafından bir ihtiyacını görmek üzere bir başka beldeye gönderilen köleye benzer. Bu kölenin yapması gereken, ne için gönderilmişse o işi bir an önce yapmasıdır, sonra da vatanına dönerek kendisini ilgilendirmeyen başka herhangi bir şeyle ilgilenmemesidir.4
Bir başka ilim adamı da şöyle demektedir: Hadis-i şeriften maksat şu¬dur: Mümin kişinin kendisi dünyada bir garip konumundadır. O bakımdan kalbi bu garip bulunduğu beldeden herhangi bir şeye bağlanmaz. Aksine onun kalbi kendisine döneceği vatanına bağlıdır. Dünyadaki ikametini vatanına geri dönmek için, ihtiyacını ve yol hazırlıklarını sağlamak için değerlendirir. İşte yabancının hali budur. Ya da mümin dünyada bir yolcu gibi ol¬malıdır. Muayyen bir yerde durmaz, aksine o her zaman ikamet yurduna doğru yol alır gider.
İbni Ömer (Radıyallahü anh)’in söylediği: “Akşamı ettin mi sabahı bekleme, sabahı ettin mi de akşamı bekleme” sözüne gelince; bu da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Ona yaptığı vasiyetten çıkartılmıştır. İşte bu söz, bu dünyada emeli kısa tutma gereğini göstermektedir. Kul her zaman için ecelinin kendisine yetişmek üzere olduğunun idrakinde olmalıdır. Bu şuur ise dünyadan aza kanaat et¬meye, öldükten sonra diriliş günü için hazırlıklarda bulunmaya ve mükellef kılınmış olduğu farz ve müstehab itaatleri en güzel şekilde yapmaya iter.5
İbni Ömer der ki: “Sağlığından hastalığın için, hayatından da ölümün için bir şeyler almaya bak!” Bu da bu üstün Sahabeden oldukça büyük bir vasiyettir ve bu vasiyet, Rabbimizin Kitabından ve Resulümüzün Sünnetinden alınmadır.
O bize, sağlık ve afiyet zamanlarımızı farz ve müstehab itaatlerle değerlendirmemizi tavsiye etmektedir. Çünkü insan hastalığı esnasında birçok itaati yerine getirmekten aciz düşebilir, bu itaatleri edada kusur işleyebilir. O bakımdan sağlık ve esenlik zamanlarında yapmış oldukları, hastalığı esnasında yaptığı kusurlarını telâfi edebilir.
Hafız (İbni Hacer) der ki: Yani sağlıklı iken itaat ile uğraş. Çünkü hastalıkta yapılan kusurlar ancak böyle telafi edilebilir.6
İbnü’l-Cevzi de der ki: İnsan sağlıklı olmakla birlikte maişet ile uğraşmasından ötürü, itaat için boş vakit bulamayabilir. Bununla birlikte, geçime muhtaç olmadığı vakitlerde de sağlıklı olmayabilir. Bunların ikisi bir arada bulunacak olursa ve tembellik de itaate baskın gelirse, işte böyle bir kişi aldanmış olur. Oysa işin gerçek mahiyeti dünyanın, ahiretin tarlası olduğudur. Kârı ahirette ortaya çıkacak olan ticaret dünyada yapılır. Bu bakımdan boş zamanlarını ve sağlığını Allah’a itaat uğrunda değerlendiren kimse, işte gıpta edilecek kişi odur. Bunları Allah’a isyanda kullanan ise, aldanan kişidir; çünkü boş zamanın akabinde meşguliyet gelir, sağlığın akabinde de hastalık gelir.7
İbnü’l-Cevzi’nin bu sözünü Hafız İbni Hacer Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “İki büyük nimet vardır ki insanların birçoğu bunlar hakkında aldanış içerisindedir.8 Sıhhat ve boş vakit...9 hadisini şerh ederken kaydetmektedir.
İbni Ömer (Radıyallahü anh) aynı şekilde ömrümüzün günlerini Allah’a ve Resulüne itaat ile değerlendirmemizi, Kıyamet günü için hayrın geniş kapılarından azıklar biriktirerek değerlendirmemizi tavsiye etmektedir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır.”10 Ölüm insana ansızın gelir. Kişi azıksız olarak Rabbinin huzuruna çıkmak zorunda kalabilir. Böyle bir halde ise helak olur, hüsrana uğrar, yaptıkları boşa gider.
İşte o vakit Âdemoğlu, Allah’ın huzurunda dünyada iken kusurlu hare-keti dolayısıyla pişman olacaktır; fakat o vakit de pişmanlık zamanı değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bir kimse: Vay, yazık bana, Allah’ın yanında işlediğim taksirlerden dolayı ve gerçekten de ben şüphesiz alay edenlerdendim; diyecek veya diyecek ki: Allah bana hidayet verseydi elbette takvalı kimselerden olurdum. Yahut azabı gördüğünde: Eğer benim için bir kere daha dönüş imkânı olsaydı, ihsan edicilerden olurdum; diyecektir.”11
Bir başka ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken: -Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!- derler.!”12
Hâlbuki ahiret, hesap yurdudur, amel yurdu değildir. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “İnsan öldü mü artık onun ameli şu üç şey müstesna kesilir: Devam edip giden bir sadaka yahut kendisinden yararlanılan bir ilim veya kendisine dua edecek salih bir evlât.13
Âdemoğlu dünyanın fani ve geçici olduğunu kesinlikle bilir. Bununla birlikte o, dünyaya dalması sebebiyle ve dünya uğrunda çalışıp çabalarken, bu gerçekten gafil olabiliyor, unutabiliyor. Bundan dolayı Yüce Allah birden çok yerde bize bu gerçeği hatırlatmaktadır: "Yer üzerinde bulunan her şey fanidir.”14 Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Dünya hayatı ancak gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki, onunla yeryüzünde insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışır. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği, sahipleri de ona herhalde güç yetireceklerini sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona geliverir. Sanki dün yerinde yokmuş gibi onu biçilmiş bir hale getiriveririz. İşte biz düşünen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.”15
Bu dünyanın gerçek mahiyetini bildirmek suretiyle, Allah'ın kalbini nurlandırdığı, uyanık kulu bu geçici dünya aldatamaz ve böyle bir kul, dünyanın nimet ve süsüne de rahatlıkla bağlanamaz. Aksine o, dünyayı ahiret için bir tarla olarak değerlendirir.16
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler
1- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Abdullah b. Ömer’in omuzlarını yakalaması, ilim talep edenin anlatılacak hususlara dikkatini çeken bir davranıştır. Ayrıca öğrenciye öğretmeninin kendisine önem verdiğini, öğrettiği bilgiyi ruhunun derinliklerine ulaştırmak için özel bir gayret harcadığını hissettirmektedir. Bu ise ilmin iyice bellenmesi sonucunu verir. Zira kendisine bu şekilde davranılan kimsenin bunu unutmasına imkân yoktur.
Aynı şekilde bu hadisten, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Abdullah b. Ömer’i ne kadar sevdiği de anlaşılmaktadır. Çünkü böyle bir davranışı kişi çoğunlukla sevdiklerine yapar.
2- Hadis-i şeriften Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine hayır ve salâhı ulaştır¬maya olan tutkunluğu anlaşılmaktadır.
3- Yine hadis-i şerifte mutlaka gerekli şeylerle yetinmeye işaret vardır.
4- İtaatleri işlemekte eli çabuk tutmak da teşvik edilmektedir.17
------------------------------
1- Sahihi Buhari, tercümesi Rikaak 3 Mehmed Sofuoğlu Ötüken Neşriyat
2- Fethu'İ-Bâri, XIV, 8-9
3- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 422-423.
4- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 423.
5- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 423-424.
6- Fethü’l-Bari XIV, 9
7- Fethü’l-Bari XIV, 4
8- Yani iki büyük nimet vardır ki, İnsanlar o nimetler hakkında aldanış içerisindedirler. Buradaki “aldanış” kelimesi alışverişte birkaç kat pahalıya aldanmaktır yahut da bir şeyi satarken gerçek değerinden daha aşağıya satmaktır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mükellefi, ticaretle uğraşan kimseye, bedeni sağlığı ve kişiyi itaatte bulunmaktan alıkoyacak mesuliyetlerinin bu-lunmamasını da sermayeye benzetmektedir. Çünkü bunlar kâr sağlamanın sebepleri ve başarıya ulaşmanın ön şartlarıdır. Allah’ın emirlerini yerine getiren, sıhhatini ve boş vaktini de gereği gibi değerlendiren bir kimse kârlı olur. Sermayesini kaybeden kişi ise, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamanda pişmanlık duyar. Nitekim Riyazu’s-Salihin’de de böyle açıklanmıştır.
9- Buhari, Rikaak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbni Mace, Zühd 15; Darimi, Rikaak 2; Müsned I, 258, 344.
10- Bakara 197
11- Zümer56-58
12- Ahzab 66
13- Müslim Şerhi, IV, 167. (Müslim, Vasiyet 14; Ebu Davud, Vasaya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesai, Vasaya 8. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 424-425
14- Rahman 26
15- Yunus 24
16- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 426.
17- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 426.

الحديث الحادي والأربعون
"لا يؤمن أحدكم حتى يكون هواه تبعا لما جئت به"
عَنْ أَبِي مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم "لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ".
حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ، رَوَيْنَاهُ فِي كِتَابِ "الْحُجَّةِ" بِإِسْنَادٍ صَحِيحٍ.

HİÇ BİRİNİZİN ARZUZU BENİM TEBLİĞ ETTİĞİME TÂBİ OLMADIKÇA MÜ'MİN OLMAZSINIZ.
41- Ebû Muhammed Abdullâh b. Amr b. El-Âs Radıyallahu anhüma 'dan:
Demiştir ki, Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Hiç birinizin hevası (arzusu) benim tebliğ ettiğim şeylere tâbi olmadıkça iman etmiş olmazsınız.”
( Bu hasen hadisi biz sahih bir senedle, “Kitab-ül-Hucce”den rivayet ettik.)

Hadisi şerifin izahı
(Nevevî der ki:) Bu, hasen sahih bir hadis olup, biz bunu Kitabul-Hücce’de sahih bir isnad ile rivayet ettik.
Ancak, bu hadis zayıftır, sahih değildir. Bu hususta el-Elbani’nin söyle-dikleri ile Hafız Recep b. Hanbeli’nin açıklamalarını aşağıya kaydedelim: el-Elbani, Mişkâtu’l-Mesâbih’te şunları söylemektedir:
Bu bir yanılmadır, senedi zayıftır. Çünkü bu hadisin senedinde Nuaym b. Hammad vardır ki, zayıf bir ravidir. Hafız İbni Recep de bu illetten başka bir sebebe bağlı olarak illetli olduğunu ifade etmiş ve böylelikle Nevevî’nin bu hadisin sahih olduğunu belirtmesini tenkit etmiştir. Bu hususta Câmiu’l-Ulumi ve’l-Hikem adlı kitabına bakınız. Diğer taraftan onun (Hatip et-Tebrizi’nin) bu hadisi sözü geçen iki kişiye (yani birisi Mesabihu’s-Sünne’nin mü¬ellifi el-Beğavi’nin Şerhü's-Sünne adlı kitabına diğeri de Nevevî’nin kırk hadisine) izafe etmesi, bu hadisi bu ikisinden da¬ha üst tabakada (yani daha erken dönemlerde) bulunan kimselerin rivayet etmediği vehmini vermektedir. Oysa durum böyle değildir. Bu hadisi ayrıca el-Hasen b. Süfyan da el-Erbain adlı eserinde zikretmiştir. Bu ise Ahmed ve İbni Main'den hadis almıştır. 303 yılında vefat etmiştir. Yine bu hadisi el-Kasım b. Asakir de el-Erbainde rivayet etmiş ve hasen -gariptir, demiştir.1
--------------------------------
1- Mişkâtu’l-Mesabih, I, 59; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 427-429; daha geniş bilgi için bak Câmiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 364-365;

الحديث الثاني والأربعون
"يا ابن آدم إنك ما دعوتني ورجوتني"
عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "يَا ابْنَ آدَمَ! إِنَّكَ مَا دَعَوْتنِي وَرَجَوْتنِي غَفَرْتُ لَك عَلَى مَا كَانَ مِنْك وَلَا أُبَالِي، يَا ابْنَ آدَمَ! لَوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُك عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتنِي غَفَرْتُ لَك، يَا ابْنَ آدَمَ! إنَّك لَوْ أتَيْتنِي بِقُرَابِ الْأَرْضِ خَطَايَا ثُمَّ لَقِيتنِي لَا تُشْرِكُ بِي شَيْئًا لَأَتَيْتُك بِقُرَابِهَا مَغْفِرَةً" .
رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ [رقم:3540]، وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ.

EY ÂDEMOĞLU SEN BANA YALVARIP BENDEN ÜMİT VAR OLDUKÇA

42- Enes (Radıyallahü anh)'den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
Allahû Teâlâ buyurdu ki:
“Ey Âdemoğlu, sen bana yalvarıp benden ümit var oldukça senden sâdır olan (günahlar) her ne olursa olsun sana mağfiret ederim ve aldırmam. Ey Âdemoğlu, senin günahların gökyüzünü kaplayacak dereceyi bulsa da benden mağfiret dilesen sana mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu, bütün yer dolusu günahlar getirirsen de sana bana hiç bir şeyi şerik tutmayarak huzûruma çıksan herhalde ben sana bütün yer dolusu mağfiret veririm.”
Tirmizi 3540 “Bu Hadis, Hasen Sahihtir” der.

Hadisi şerifin izahı
Bu hadis-i şerifte Yüce Allah’ın kullarının günahlarını bağışlamasının se-bepleri açıklanmaktadır. Bunlar da aşağıdaki gibidir:
Dua: Hadisi şerifte geçen: “Muhakkak ki sen bana dua ettikçe...” bölümü hakkında ilim adamları şöyle demişlerdir: Yani sen bana dua edip beni (rahmetimi) ummaya devam ettiğin süre boyunca, ben de sana hiçbir şeye aldırış etmeksizin mağfirette bulunurum ve ben böyle bir durumda da seni bağışlamaktan uzak duracak değilim.
Dua, kelimesi Kur’an-ı Kerimde birden çok anlamda kullanılmıştır ki, bunların bazıları şanı Yüce Allah’ın: “Bana dua edin ben de sizin duanızı kabul edeyim”1 buyruğunda olduğu gibi; dilekte bulunmak anla-mındadır. Şer’i anlamı ile dua, kimilerinin tarif ettiği gibi Yüce Allah’ın nezdinde bulunan hayırları arzu ederek yalvarıp yakarmak, dilekte bulunmak ve istenenin gerçekleşmesi, umulanın elde edilmesi içinde Yüce Allah’a niyaz etmektir.2
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizi duaya da teşvik etmiştir: “Herhangi bir Müslüman günahı bulunmayan, akrabalık bağını kesmeyi gerektirmeyen bir duada bu¬lunacak olursa, mutlaka Allah ona şu üç husustan birisini verir: Ya onun dua edip istediğini ona acilen verir ya onu ahirette o kimse için saklar ya¬hut da ondan (duasında istediği şeyin) bir benzerini uzaklaştırır. Ashap: O halde biz de çok dua ederiz, deyince Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Allah’ın vereceği ise daha çoktur." diye buyurdu.3
Yine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah çokça hayâ eder ve çok kerem sahibidir. Kulun kendisine ellerini uzatıp da o elleri bomboş geri çevirmekten hayâ eder.4
Hadisi şerifteki: “Ve beni umarsan” ifadesi ile ilgili olarak Hafız İbni Hacer, Fethü’l-Bari’de Reca hakkında şunları söylemektedir: “Eğer kusurlu bir davranışı olursa, Allah hakkında güzel zan beslesin. O’nun günahlarını bağışlayacağını umsun. Yine bir itaatte bulunan kişi de, onun kabul edileceği¬ni umsun. Bir masiyeti ısrarla işleyip ona dalarken, pişmanlık duymaksızın ve ondan vazgeçmeksizin sorgulanmayacağını uman kimse ise, aldanış içerisindedir.5
Enes (Radıyallahü anh)'den, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ölüm döşeğinde bir gencin yanına girdi, O’na “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorunca O: Allah’tan umudum var, günahlarımdan da korkuyorum, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Bir kulun kalbinde böyle bir durumda bu ikisi bir arada bulunacak oldu mu, mutlaka Allah ona umduğunu verir ve korktuğundan onu emin kılar.”6
Bundan dolayı hem korku, hem de ümidi gerektirici vaat ve veid (tehdit)i kapsayan birçok hadisi şerif varit olmuştur. Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)'den, dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz Allah rahmeti yarattığı günü yüz rahmet olarak yarattı. Kendi nezdinde bunun doksan dokuz tanesini alıkoydu; bütün yaratıkları arasında da bir tanesini saldı. Eğer kâfir Allah’ın yanındaki rahmetin tümünü bilecek olsaydı, Cennetten ümit kesmezdi ve eğer mümin Allah’ın yanındaki bütün azabı bilmiş olsaydı Cehennemden emin olmazdı.”7
Hafız İbni Hacer (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) der ki: “Eğer kul Al-lah’ın sıfatları arasında rahmet etmeyi dilediği kimselere rahmet etmek ve dilediği kimselerden de intikam almanın da bulunduğunu bilirse, hiç şüphesiz Allah’ın rahmetini uman hiçbir kimse, O’nun intikamından yana kendisini emin görmez, O’nun intikamından yana korkan kimse de O’nun rahmetinden umut kesmez. Bu ise küçük dahi olsa, kötülükten uzak durmaya, az dahi olsa itaate devam etmeye iter.8
O bakımdan müslüman kimsenin korku ile ümidin kanatları arasında olması gerekir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi-. “O'nun rahmetini umarlar, azabından da korkarlar.”9
Bu kudsi hadiste şanı Yüce Allah günahları, masiyetleri işlemek suretiyle, farzları eda etmekte kusurlu davranmak suretiyle haddi aşan günahkâr-ların önünde mağfiretinin kapılarını sonuna kadar açmaktadır. Ta ki onun rahmet ve mağfiretinden ümid kesmesinler. Çünkü onun rahmetinden ümit kesmek, büyük günahlardandır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve Allah’ın rahmetinden de ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.”10
Kurtubi bu âyet-i kerime ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “İşte bu buyruk, Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin yani ye'sin büyük günahlardan olduğuna delil teşkil etmektedir.” Şanı Yüce Allah, İbrahim (Aleyhisselam)dan şöyle dediğini haber vermektedir: “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser ki, dedi.”11 Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”12
Bu ayeti kerimede Allah’ın rahmetinden ümit kesmek yasaklanmakta¬dır. Yasak (nehiy) ise, eğer mekruh olduğunu ortaya koyacak bir başka karine yoksa haramlığı gerektirir.13
Hadisteki: “Sonra benden mağfiret dileyecek olursan” ifadesinde geçen istiğfar, ilim adamlarının tarif ettiği üzere; kelimenin asıl anlamı bir şeye kendisini kirletecek şeylere karşı koruyacak bir şey giydirmektir. Her bir şeyin kirlenmesi ise kendisine göre değişir. Allah’ın kulunu bağışlaması (gufranı) ise onu azaptan koruması ile olur. İstiğfarın Yüce Allah’tan mağfiret istemek, günahların örtülmesi, onları cezalandırmaktan vazgeçmesi ve o günahların kötülüklerinden onu koruması demek olduğu da söylenmiştir.14
Şanı Yüce Allah pek çok ayeti kerimede günahlardan mağfiret dilemeyi emretmektedir. Meselâ, şöyle buyurmuştur: “Allah'tan mağfiret isteyin. Şüphesiz Allah Rahim’dir, Gafurdur.”15 Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hemen Rabbini hamd ile teşbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri pek çok kabul edendir”16 O bakımdan kulun günah işlemesi halinde Rabbinden mağfiret dilemesi gerekir ki, O da onun günahını bağışlasın.17
Hadis-i şerifte geçen: “Şüphesiz sen yeryüzü dolusu günahlarla bana gelecek olsan, sonra da huzuruma bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın çıkacak olsan, elbette ben de sana yeryüzü dolusu mağfiretle gelirim.” Eğer kul, Yüce Allah’ın huzuruna yeryüzü dolusu günah işlemiş olmakla birlikte, Allah’a ibadetinde hiçbir şeyi ortak koşmamış ise, Allah onun günahlarını bağışlar, onları affeder. Çünkü Tevhid, Allah’ın kuluna mağfirette bulunmasının en büyük sebepleri arasındadır. Şirk ise kulun Allah’ın kendisine tahsis etmiş olduğu ibadeti O'ndan başkasına, bir veliye, bir Peygambere, bir yöneticiye veya bundan başka bir cihete yöneltmesidir. Mesela, dua Allah’tan başkasına yapılmaması gereken ibadetlerdendir. Kim içinde bulunduğu bir sıkıntının giderilmesi için Allah'tan başkasına veya bundan başka herhangi bir ibadeti başkasına yapacak olursa, şirke düşmüş olur. Nitekim şairlerden birisinin söylediği şu beyitler bu kabildendir:
“Ey efendim, ey Allah'ın sevgilisi, işte kapının eşiğine geldim. Hastalığı-mın ıstırabından sana şikâyet ediyorum-
Efendim, bedenimdeki hastalık uzayıp gitti. O kadar ki, hastalığın şidde-tinden ne uyuyabiliyor ne uyumayabiliyorum;
Uzun bir süre yaşayıp durdum, hep didindim, bu gün ise söz söylemek¬ten ve kalemden başka elimden bir şey gelmiyor;
Efendim, cihada şevkim uzayıp gitti; acaba benim için Allah'a bir daha sancağımın yükselmesi için dua eder misin?”
O, bu sözleriyle Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'a dua ediyor. Hâlbuki Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Allah'tan başka ve kendisine Kıyamete kadar cevap veremeyecek {duasını kabul edemeyecek) ve esasen kendileri de bu dualarından gafil olan kimseye dua eden kişiden daha sapık kim olabilir?”18
Aynı şekilde bir başka kutbun, Müslümanlar arasından milyonlarca kişi¬nin içine düştüğü evliyayı, şirk koşup temiz kabirlerinde onlara sığınmaları¬nı, sıkıntılı zamanlarda da bu kabirlerde dua edişlerini temize çıkarmaya ve razı olunacak bir İş olarak göstermeye çalıştığını okuyoruz.
Aynı şekilde bu kişi diyor ki: Biz ne diye Allah’ın veli kullarına, onları zi-yaret edenlere, kabir ve makamları yanında dua edenlere hücum edelim ki? Yine bu kişi diyor ki: “Bu gibi davranışları şiddetli bir tepki ile karşılayanlara derim ki: Yavaş olunuz! Bu işte ne şirk vardır ne putperestlik ne de inkâr!”
Hâlbuki bu, âlemlerin Rabbinin sevgili kulunun ümmetini sakındırdığı şirkin kendisidir. Oysa İslam’î kılıklara bürünmüş olanlar, Müslüman kimse¬lere bunun dinden olduğunu, Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olduğunu söyleyerek temize çıkarmaktadırlar.19
----------------------------
1- Mümin 60
2- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 434.
3- Mişkatü’l-Mesabih, 2259
4- Sahihu’l-Cami 2066; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 434-435.
5- Fethü’l-Bari XIV, 81
6- Tirmizi, Cenaiz 9; İbni Mace, Zühd 31.
7- Buhari, Rikaak 20.
8- Fethü’l-Bari XIV,83
9- İsra 57; Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 436-437.
10- Yusuf 87
11- Hicr 66
12- Zümer 53
13- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 437-438.
14- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 439.
15- Müzzemmil 20
16- Nasr 3
17- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 439-440.
18- Ahkaf 5
19- Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevî Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 443-444.

الحديث الثالث والأربعون
"ألحقوا الفرائض بأهلها"

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "أَلْحِقُوا الْفَرَائِضَ بِأَهْلِهَا، فَمَا أَبْقَتَ الْفَرَائِضُ فَلِأَوْلَى رَجُلٍ ذَكَرٍ" .
رواه البخاري [رقم: 6732]، ومسلم [رقم: 1615].

MÎRÂS HİSSELERİNİ EHİLLERİNE VERİN
43- İbni Abbas Radıyallahu anhüma’dan: Şöyle dedi;
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Miras hisselerini ehillerine verin! Kalanı en yakın erkeğindir.” buyur¬dular.
Buhari 6732, Müslim 1615

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisi Buhari, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai «Feriz» bahsinde muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
Hadisteki “Racul” kelimesinden sonraki “Zeker” kelimesi, “Racul”ün sıfatı değil, “Evlâ”nın sıfatıdır. Şu hâlde ma'nâ, pay sahiplerinden geri kalan, ölü¬nün baba tarafından en yakını olan er kişiye aittir, ana tarafından değil de¬mek olur (Suheylî).
Hadiste zikrolunan feraiz, yani miras payları, Kur’an’da takdir ve tayin edil¬miş bulunan nispetlerdeki hisselerdir. Bunlar yarı, dörtte bir, sekizde bir, Üçte iki, üçte bir ve altıda birden ibaret altı sehmdir.1
Feraiz adı ile anılan miras hisseleri Kur’an’ı Kerimde: Yarı, çeyrek, sekizde bir, üçte iki, üçte bir ve altıda bir olmak üzere altı nev’idir. Bu hisselerin kimlere verileceği dahi nass-ı Kur’an’da beyan edilmiştir. Tafsilâtı fıkıh kitaplarındadır.
Hadisi şerifte geçen «evlâ» tabiri daha lâyık manasına değil, daha yakın manasınadır. Bu kelime yakınlık manasına gelen “veyl”den alın¬mıştır. Nevevî şunları söylüyor: “Çünkü bu kelime burada (daha lâyık) manasına alınsa hiç bir faydası kalmaz; zira kimin daha lâyık ol¬duğunu biz bilemeyiz.”
Kâdı İyaz’ın beyanına göre bu hadisin İbni Haman rivayetinde “evlâ” yerine “ednâ” denilmiştir ki, bu da evlâ tabirinin en yakın manasına kullanıldığını gösterir; çünkü edna: en yakın demektir.
Ulema bir de bu hadisteki “zeker” kelimesi üzerinde durmuşlardır. Zeker: erkek demektir. Bu kelimeden önce zikredilen “racul” dahi er¬kek kişi manasına gelir. Şu halde mana: “Miras hisselerinden artanı er¬kek olan erkeğindir.” demek olur. Onun için İbnü’l-Cevzi ile Münzirî bu kelimenin mahfuz olmadığını söylemişler; İbni Sa¬lah: “Rivayet şöyle dursun bu kelime sahih bile değildir.” demiştir. Ulemadan bazılarına göre burada erkeğin erkeklikle tavsif buyurulması miras istihkakının sebebine tenbih içindir. Bu sebep onun erkek oluşu¬dur. Bir takımları tekit için getirildiğini iddia etmiş; daha başkaları, racül kelimesinden şahıs manası anlaşılmasın diye zikredildiğini söylemiş¬lerdir. Hünsadan ihtiraz için getirildiğini iddia edenler bile olmuştur. Fakat bu sözler itirazdan hali değildir.2
-------------------------------
1- Sahihi Buhari Tercümesi Mehmed Sofuoğlu Ötüken Neşriyat Hadisin Dipnotu
2- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat

الحديث الرابع والأربعون
"الرضاعة تحرم ما تحرم الولادة"

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُا عَنْ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: " الرَّضَاعَةُ تُحَرِّمُ مَا تُحَرِّمُ الْوِلَادَةُ".
رواه البخاري [رقم:2646]، ومسلم [رقم:1444].

DOĞUMUN HARAM KILDIĞI
44- Hz. Âişe Radıyallahu anha şöyle demiş:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Doğumun haram kıldığı her şeyi süt te haram kılar.” buyurdular.

Buhari 2646, Müslim 1444

Hadisi şerifin izahı
Radâ’: Lügatte mutlak surette meme emmektir. Bu kelime: Ridâ', radâa ve ridâa şekillerinde de okunmuştur. Yalnız Esmaî “ridâa” şeklinde okunmasını kabul etmemiştir. Bu kıraatların içinde asıl olan radâadır.
Şeriatte radâ’: Memede olan bir çocuğun vakti mahsusta bir kadın¬dan süt emmesidir. Emmekten murad: Sütün ağız veya burundan mideye inmesidir. Kulağa veya yaraya akıtılan yahut şırınga suretiyle ve¬rilen sütün hükmü yoktur.
Bu hadisi Buhari “Şehâdât”, “Hums” ve “Nikâh” bahislerinde; Nesai “Nikâh” ta muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
Bu hadisi ile Müslim’in 1445 numara ile tahriç etmiş olduğu Hz. Aişe kıssası süt em¬mekle hürmet sabit olduğunu ispat etmektedirler. Emziren kadınla emen çocuk arasında bu hükmün sabit olduğuna icma-ı ümmet vardır. Emziren kadın, emen çocuğun annesi olur; birbirleri ile nikâhlanmaları ebediyyen haramdır. O çocuk şer’an kendi annesinin hangi uzvuna bakma¬ğa mezun ise sütannesinin de aynı uzvuna bakabilir; onunla yalnız ba¬şına bir yerde kalabilir; beraberce sefere gidebilirler. Yalnız annelik hu¬kuku her cihetten sabit olmadığı için aralarında miras, nafaka gibi şey¬ler cereyan etmediği gibi, çocuğun sütannesi lehine şahitliği kabul olu¬nur; sütanne namına diyet vermesi icap etmez; sütoğlunu öldürmekle anneden kısas sakıt olmaz. Bu gibi ahkâm hususunda iki taraf birbirine yabancı gibidirler.
“Süt doğumun haram kıldığı her şeyi haram kılar.” ifadesi hakkında Hattabi şunları söylemiştir: “Bu hadisin lafzı âmm, manası hasstır. Şöyle ki: Emen çocuğa bizzat sütanne ile zî rahim (yâni yakın) akra¬basının nikâhları haram kılınması hususunda süt, nesep gibidir; fakat çocukla onun yakın akrabası hakkında hüküm böyle değildir. Zira kadın bir çocuğu emzirmekle onun annesi olur; artık gerek kadının kendisi, gerekse yakın akrabası o çocuğa haram olur; ama kadın sütoğlunun ba¬basına ve sair yakın akrabasına nikâh edilebilir; yalnız sütoğlunun oğul¬larına nikâhı haramdır. Binâenaleyh bu hususta süt meselesi bir taraf¬tan umum, bir taraftan husus arz eder.” Bu babda şöyle bir kaide vardır: “Emenin emzirene nefsi haram; emzirenin emene nesli haramdır.”
“Et-Tevdîh” sahibi bu hadisin âmm olduğunu ve nesep cihetiyle ni¬kâhları haram olan her sınıf insanın süt ciheti ile de haram olduğunu, .bunun hiç bir müstesnası bulunmadığını söylemişse de bu babda nesep ile süt arasında bazı farklar vardır. Meselâ:
1- Bir kimse bazı hallerde sütkardeşinin veya sütkız kardeşinin annesi ile evlenebilir. Bu haller üç surette tasavvur olunur;
a) Neseben kardeşinin veya kız kardeşinin sütannesini nikâhla al¬mak caizdir.
b) Sütkardeşinin veya sütkız kardeşinin neseben annesini nikâhla almak caizdir.
c) Sütkardeşinin sütkız kardeşinin sütannesini almak caizdir. (Yâni beraberce bir kadından süt emen çocukların başka sütanneleri varsa bu çocuklara nikâhları caizdir.)
Lâkin neseben kardeşinin veya kız kardeşinin annesi ile evlenmek bu suretlerin hiç birinde caiz değildir. Çünkü bir kimsenin nesep ciheti ile kardeşini veya kız kardeşinin annesi ya öz annesi yahut üvey annesidir. Bunların ikisi de o kimseye haramdır.
2- Sütoğlunun kız kardeşi ile evlenmek caizdir. Fakat neseben oğlunun kız kardeşi o kimsenin ya kendi kızı yahut üvey kızıdır. Sütoğlunun kız kardeşi böyle değildir.
3- Sütkardeşinin kız kardeşini almak caizdir. Nitekim bazı hal¬lerde neseben kardeşinin kız kardeşi ile evlenmek de tasavvur oluna¬bilir. Meselâ: Bir adamın ilk karısından bir oğlu, ikinci karısının da ilk kocasından bir kızı olsa, bu oğlanla kızın evlenmeleri caizdir. Bu adamın ikinci karısından doğacak çocuğa nispetle evlenen oğlan, neseben karde-şinin kız kardeşini almış olur. Hâsılı nesep cihetinden haram olmayan bir şey süt cihetinden de haram değildir; fakat bazen süt cihetinden ha¬ram olmayan, nesep itibariyle haram olur.
4- Süt cihetiyle torunun annesini almak caizdir; lâkin nesep iti¬bariyle bu caiz değildir.
5- Süt çocuğunun nenesi ile evlenmek caiz; fakat neseben çocu¬ğunun nenesini almak haramdır. Zira neseben çocuğunun nenesi o kim¬senin ya Öz yahut üvey annesidir.
6- Bir kadın sütkardeşinin babası ile evlenebilir; ancak neseben kardeşinin babası ile evlenmesine imkân yoktur, çünkü kendi babasıdır.
7- Süt amcasının annesi ile evlenmek caiz; öz amcasının annesi ile evlenmek caiz değildir.
8- Süt dayısının annesi ile evlenmek caiz; öz dayısının annesini almak haramdır.
9- Bir kadın sütkızının kardeşi ile evlenebilir; ama nesep cihe¬tinden bu mümkün değildir.
Kadının kocası, o kadından süt emen çocuğun sütbabası olur. Bu babda nazar-ı itibara alınan koca, kadının sütüne sebep olan kocasıdır. Sahabe ve tabiîn devirlerinde bu hususta bir hayli ihtilâf edilmişse de sonraları ittifak hâsıl olmuş; muhalefet edenler pek az kalmıştır.
Ashabı kiramdan kocanın sütbaba olduğuna yani emen çocukla em¬ziren kadının kocası arasında da hürmet-i radâ'ın sübutuna kail olanlar: İbni Abbas ile bir rivayete göre Aişe (Radıyallahü anha) Tabiînden: Urvetü’bnû Zübeyr, Tavus, İbni Şihâb, Mücâhid, Ebu'ş-Şa'sâ', Cabir b. Zeyd, Hasan-ı Basri, Şabî, Salim, Kasım b. Muhammed ve bir rivayette Hişam b. Urve; mezhep imamların¬dan: Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbe1 ile bunların mezheplerinde bulunan diğer ulema, Sevrî, Evzai, Leys, İshak ve Ebu Sevr hazeratıdır.
Süt emen çocukla emziren kadının kocası arasında hürmeti radâ' sabit olmadığına kail bulunanlar sahabe-i kiramdan: İbni Ömer, Cabir b. Abdullah, Rafi' b. Hadîc, Abdullah b. Zübeyr (Radıyallahü anhüm) ile Tabiînden: Saîd b. el-Müseyyeb, Ebu Seleme’te-bnü Abdürrahman, Süleyman b. Yesar ile kardeşi Atâ' b. Yesar, Mekhül, İbrahim Nehaî, Ebu Kılabe ve İyas b. Muaviye Hazeratı; mezhep imamlarından da İbrahim b. Üleyye ile Davud’u Zahirîdir. Mamafih maruf olan rivayete göre bu meselede Davud’u Zahirî dört mezhebin imam¬ları ile beraberdir. Şu halde yalnız İbni Üleyye müstesna ol¬mak üzere emziren kadının kocası ile emen çocuk arasında hürmeti radâ’ın sübut bulduğuna bütün ulema ittifak etmişler demektir. Onlara göre kadının emzirdiği çocuk, kocasının da süt çocuğu, kocasının çocuk¬ları onun kardeş ve kız kardeşleri olduğu gibi, kocasının kardeş ve kız kardeşleri çocuğun süt amca ve süt halaları olur. Süt çocuğunun çocuk¬ları da sütbabanın torunları hükmüne girer.
Emziren kadının kocası ile emen çocuk arasında süt ahkâmı sabit olmaz diyenler, nikâhı haram olan kadınları beyan eden ayeti kerimede sütkız ile süt halanın zikredilmemiş olmaları ile istidlal ederler.
Cumhur-u ulema ise bahsimiz hadisi ve benzerleri ile istidlal etmiş ve muhaliflere : “Bu ayette sütkız ile süt hala gibi kimselerin nikâh edilebile-ceğine delâlet eden bir nass yoktur. Zira bir şeyin zikredilmesi, hükmün o şeyden başka hiç bir yerde sabit olamayacağına delâlet etmez. Bu me¬sele deliller arasında muaraza bulunmadığı zaman bile böyledir. Kaldı ki bu bâbda sahih hadisler vardır.” diye cevap vermişlerdir.1
-----------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat

الحديث الخامس والأربعون
"إن الله ورسوله حرم بيع الخمر"
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَامَ الْفَتْحِ وَهُوَ بِمَكَّةَ يَقُولُ: "إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ وَالْمَيْتَةِ وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ، فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ شُحُومَ الْمَيْتَةِ فَإِنَّهَا يُطْلَى بِهَا السُّفُنُ، وَيُدْهَنُ بِهَا الْجُلُودُ، وَيَسْتَصْبِحُ بِهَا النَّاسُ؟ فَقَالَ: لَا، هُوَ حَرَامٌ، ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عِنْدَ ذَلِكَ: قَاتَلَ اللَّهُ الْيَهُودَ، إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ عَلَيْهِم الشُحُومَ، فَأَجْمَلُوهُ، ثُمَّ بَاعُوهُ، فَأَكَلُوا ثَمَنَهُ".
رواه البخاري [رقم: 2236]، ومسلم [رقم:1581] .

ALLAH VE RESULÜ, ŞARAP SATIŞINI HARAM KILDI
45- Cabir b. Abdullah Radıyallahu anhüma dan:
Fetih yılında Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'de:
“Gerçekten Allah ve Resulü, şarap, leş, domuz ve putların satılma¬sını haram kılmıştır.” buyururken işitmiş. Bunun üzerine: Ya Resulallah, ölü hayvan yağlarına ne buyurursun? Bunlarla gemiler boyanır; deriler yağlanır; halk onlardan kandil yapar, demişler. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Hayır, o haramdır.” cevabını vermiş ve o esnada:
“Allah Yahudilerin belasını versin! Allah (Azze ve Celi) onlara ölü hayvan yağlarını haram edince yağı erittiler; sonra sattılar da parasını yediler.” buyurmuşlar.
Buhari 2236; Müslim 1581

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisi Buhari “Kitâbü'1-Büyû'”, “Kitâbü’l-Megâzî” ve “Kitâbü’t-Tefsîr”de; Ebu Davud; Tirmizi ve Nesai “Büyû”da; İbni Mace “Ticarât”da muhtelif ravilerden tahriç etmiş¬lerdir. Hadisin metninden de anlaşıldığı vecihle hadisi şerif hicretin se¬kizinci yılı ramazanında Mekke’nin fethi esnasında şeref sadır ol¬muştur.
Ulemadan bazılarına göre hadiste beyan buyurulan şeyler ihtimâl daha evvel haram kılınmış; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o zama¬na kadar duymamış olanların işitmesi için burada onları tekrarlamıştır.
Sahihaynin esas nüshalarında ve Nesai ile İbni Mace’nin Sünenlerinde حَرَّمَ fiili müfret olarak kullanılmıştır. Ebu Davud’un Süneninde حَرَّمَ fiili kullanılmış, fakat وَرَسُولَهُ denilmemiştir. Bazı kitaplarda ise fiil tesniye sığasıyla kullanılarak حَرَّمَا denilmiştir. Kıyas olan da budur. Nitekim İbni Merdeveyh de tefsirinde bu şekilde rivayet etmiş; birçok sahih rivayet-lerde fiil tesniye sığasıyla kullanılmıştır.
Birinci rivayetin vechi şudur: Allah Teâlâ’nın emri Resulü Zişan’ının da emri demektir; çünkü o ancak Allah’ın emrettiği şeyi emreder; binâenaleyh emir birmiş gibidir; bu sebeple fiil müfret kullanılmıştır.
“O haramdır.” cümlesindeki zamir, bazılarına göre satışa racidir. Bu takdirde mana : “Ölü hayvan yağlarının satışı haramdır.” demek olur. İmam Şafii’nin kavli budur. Bir takım ulema buradaki zamiri intifâa –faydalanma sözüne – irca’ etmişlerdir. Onlara göre cümlenin manası: “Ölü hayvan yağ¬larından faydalanmak haramdır.” demektir. Bu zevat ölü hayvandan faydalanmayı esas itibariyle caiz görmezler; meğerki caiz olduğuna delil buluna. Nitekim tabaklanan derinin temiz olacağı hakkında delil hadis vardır.
Bu hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e üç şey sorulmuş-tur:
1) Ölü hayvan yağları ile gemilerin yağlanması,
2) Derilerin yağlanması ve
3) Bunların kandillerde yakılması.
Ashabı kiramın “Bu yağlar satılabilir mi?” diye sormaları bunun caiz olduğunu zannettikleri içindir; çünkü böyle bir satışta birçok fay¬dalar vardır. Nasıl ki ehil eşeklerin etleri yenmese bile satılması birçok menfaatlerden dolayı mubah kılınmıştır. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine cevap vererek meselenin zannettikleri gibi olmadığını haber vermiş; Ölü hayvan yağlarının satışının da, parasının da haram olduğunu bildirmiştir; çünkü bu yağlar kanla şarap gibi satışı ve satış bedeli haram olan necis şeylerdendir.
Mezkûr yağları kandillerde, gemi ve deri yağlamalarında kullanmak satıp da paralarını yemek kabilinden değildir; zira yağ olarak sürülen bir şey, pislik bulaşan eşya gibi su ile yıkanıp temizlenebilir. Atâ’ b. Ebî Rebah ile ulemadan bir cemaatin kavilleri budur. Sahabe-i kiramdan Ali, İbni Abbas ve İbni Ömer (Radıyallahü anhüm) hazretlerinin kavillerine göre içine fare düşen yağı kandilde yak¬mak caizdir. Nevevî diyor ki: “Yememek ve bedende kullanma¬mak şartıyla bu yağlardan kandil, pis zeytinyağından sabun yapmak, pis baldan arılara yedirmek, murdar Ölen hayvanı köpeklere yedirmek gibi meseleler ihtilaflıdır. Bizim mezhebe göre bunların hepsi caizdir. Kâdı İyaz bu Kavli Mâlik, Şafiî, Sevrî, Ebu Hanife ve arkadaşlarından da nakletmiştir.”
Ölü hayvan ile putları satmanın caiz olmadığına icma-ı ümmet var¬dır; çünkü bunlardan istifade edilmez; binâenaleyh mukabillerinde para vermek malı israf olur; bunu şeriat yasak etmiştir. Buna bakarak Şafiilerle Hanefîlerden bazıları putlar kırılır da istifade edilir hale getirilirse parçalarını satmak caizdir demişlerdir.
İbni Münzir: “Mademki, ulema ölü hayvanı satmanın ha¬ram olduğuna ittifak etmişlerdir, o halde dâr-ı harpten bir kâfirin leşi de aynı hükümdedir.” diyor. Filhakika ulema bu hadisle istidlal ederek insan ölüsünün mutlak surette satılamayacağına kail olmuşlardır. Müslümanın cenazesi şeref ve faziletinden dolayı satılamaz; hatta saçından, derisinden ve hiç bir uzvundan faydalanmak caiz değildir.
Kâfire gelince: Hendek harbinde Nevfel b. Abdullah b. Muğire Müslümanlar tarafından öldürülüp elde edilince müşrikler onu satın almak istemiş, fakat Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Bizim onun cesedine ve cesedinin kıymetine ihtiyacımız yoktur,” buyurarak bu satışı reddetmiş; cesedi karşılıksız müşriklere terk etmiş¬tir. Hatta siyer ulemasından İbni Hişam’ın beyanına göre müş¬rikler Nevfel’in cesedine mukabil Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e on bin dirhem vermek istemişlerdi.
Bazıları bu hadisle insan Ölüsünün pis olduğuna istidlal etmişlerdir. Ancak Müslümanın ne dirisinin, ne de ölüsünün pis olamayacağını bildi-ren sahih bir hadis babımız hadisinin umumunu tahsis etmiştir. Mezkûr hadisi Hâkim El-Misterdekinde İbni Abbas {Radıyallahü anh)’dan rivayet etmiştir. Bu hadis hakkında Hâkim: “Buhari ve Müs1im'in şartları üzere sahihtir; yalnız onlar bunu tahriç et¬memişlerdir,” demektedir.
Kurtubi, insan ve hayvan pislikleri gibi faydalı necasetlerin satılıp satılamayacağı hususunda ihtilâf edildiğini, Şafii’ye göre caiz olmadığını söylemiş: “Bunu İmam Mâlik ile Kufeliler ve Taberî caiz görmüşlerdir,” demiştir. Bir takım ulema bu mese¬leyi müşteriye caiz, satıcıya memnu’ görmüş, müşteri buna mecbur oldu¬ğu için satıcıdan daha mazur sayıldığını söylemişlerdir. Bu kavil bazı Şafiilerden rivayet olunmuştur.
Babımız hadisi Ölü hayvanın et, kıl, tırnak, diş ve deri gibi cüzleri¬nin de necis olduğunu söyleyenlerin delilidir. İmam Şafiî ile İmam Ahmed’in kavilleri budur.
İmam Azam ile İmam Mâlik’e göre kıl, tırnak, boy¬nuz ve kemik gibi içine hayat girmeyen aza ölümle pis olmaz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in fildişinden bir tarağı vardı. Fil, eti yenilme¬yen bir hayvandır; binâenaleyh bu da gösterir ki, diş ve kemik gibi şey¬ler temizdir.
Darekutni’nin Hz. İbni Abbas’tan rivayet ettiği bir hadiste:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ölü hayvanın yalnız etini ha-ram kıldı; deri, kıl ve yünde ise beis yoktur.” denildiği gibi, yine Darekutni’nin Hz. Ümmü Seleme (Radıyallahü anha)’dan riva¬yet ettiği bir hadiste de Ümmü Seleme (Radıyallahü anha): “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve. Sellem)’i: “Tabaklanmak şartıyla ölü hayvanın derisinde; su ile yıkanmak şartı ile yün, kıl ve boynuzlarında bir beis yoktur” buyururken işittim.” de¬mektedir.
“Esnam” sanemin çoğuludur. Cevheri’nin beyanına göre sanem ile vesen aynı manaya gelirler; put demektirler. Diğer lügat uleması bu iki kelime arasında mana itibariyle fark görmüş: “Vesen: Cüssesi olan puttur; sanem ise sadece resmedilendir.” demişlerdir. Bu hususta daha başka sözler de söylenmiştir. Bazen vesen: Haç manasında dahi kullanılır.
“Meyte” şer’i usule riayetle kesilmeyip eceliyle ölen hayvandır. Ece¬liyle ölen hayvan bil icma’ yenmez. Bundan yalnız balık ile çekirge is¬tisna edilmiştir.1
------------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat

الحديث السادس والأربعون
"كل مسكر حرام"
عَنْ أَبِي بُرْدَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بَعَثَهُ إِلَى الْيَمَنِ، فَسَأَلَهُ عَنْ أَشْرِبَةٍ تُصْنَعُ بِهَا، فَقَالَ: وَمَا هِيَ؟ قَالَ: الْبِتْعُ وَالْمِزْرُ، فَقِيلَ لِأَبِي بُرْدَةَ: مَا الْبِتْعُ؟ قَالَ: نَبِيذُ الْعَسَلِ، وَالْمِزْرُ نَبِيذُ الشَّعِيرِ، فَقَالَ: كُلُّ مُسْكِرٍ حَرَام"ٌ .
رواه البخاري [رقم:4343] .

HER SARHOŞLUK VEREN ŞEY HARAMDIR
46- Ebu Burde Radıyallahü anh’den; o da babasından o da Ebu Musa Radıyallahu anh’ den:
Pey¬gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ebu Musa’yı Yemen’e gönderdi de sonra ona Yemen’de yapılan içkilerden (yani onların mahiyetinden) sorup:
— “Bu içkiler nedir?” dedi. Ebu Musa da:
— el-Bitu’ ile el-Mızru’dur, diye cevab verdi. Ebu Burde’ye:
— el-Bitu’ nedir? Dedim.
Oda:
— Baldan yapılan içki; el-Mızr ise arpadan yapılan içkidir, de¬di.
Ebu Musa’nın cevabından sonra Peygamber:
— “Her sarhoşluk veren şey haramdır” buyurmuştur.
Buhari 4343

الحديث السابع والأربعون
"ما ملأ آدمي وعاء شرا من بطن"

عَنْ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِيَكْرِبَ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ: "مَا مَلَأَ آدَمِيٌّ وِعَاءً شَرًّا مِنْ بَطْنٍ، بِحَسْبِ ابْنِ آدَمَ أُكُلَاتٌ يُقِمْنَ صُلْبَهُ، فَإِنْ كَانَ لَا مَحَالَةَ، فَثُلُثٌ لِطَعَامِهِ، وَثُلُثٌ لِشَرَابِهِ، وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ" .
رَوَاهُ أَحْمَدُ [رقم: 4/132]، والتِّرْمِذِيُّ [رقم: 2380]، وابْنُ مَاجَهْ [رقم: 3349]، وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَدِيثٌ حَسَنٌ .

ÂDEMOĞLU MİDESİNDEN DAHA KÖTÜ BİR KAP DOLDURMAMIŞTIR

47- Mıkdam b. Ma’dikerîb Radıyallahu anh’den: şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
“Âdemoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna kendisini ayakta tutacak kadar yemesi içmesi yeterlidir. Şayet bu miktardan fazla yiyecek ise midesinin üçte birini yiyecek üçte birini içecek üçte birini de nefes için ayrılmalıdır.”

Ahmed 4/132; Tirmizi 2380; İbni Mace 3349
Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir.

Hadisi şerifin izahı
Mikdam (Radıyallahü anh)’in hadisini Tirmizi, Ahmed, Hâkim ve İbni Hibban da rivayet etmişlerdir. Bu hadiste insanın karnı, yâni midesi en şer kap olarak vasıflandırıl¬mıştır. Çünkü mideyi tıka basa doldurmak sağlığı bozduğu gibi dini yaşantıyı da bozar. Sağlıklı olmayan kimsenin dini görevlerini düzen¬li biçimde yerine getirmesinin güçlüğü bilinmektedir. Ayrıca mide¬nin doldurulması gaflet, tembellik, rehavet ve ağırlığa sebebiyet ve¬rir. Bunun da dini açıdan sakıncalı oluşu malumdur.
Tuhfe yazan: 'Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini su ve ben¬zeri meşrubata ayırmak ve üçte birini de rahat nefes alma için boş bırakmak, en normal olanıdır ve tercih edilmelidir, dedikten sonra: Tîbî şöyle demiştir, der: Hak ve vacip olan beslenme, Allah’a kulluk edebilmek için beli doğrultacak kadar yemek almaktır. Bir kimse bununla yetinmezse, hadiste beyan edilen ölçü dâhilinde ye¬mek yemelidir ve bu ölçüyü kaçırmamalıdır.”
Sindi’nin beyanına göre Gazali bu hadisi bir tabip filozofa anlatmış. Tabip filozof şöyle demiştir: Az yemek hakkında bundan daha yüce bir söz işitmedim ve buna hayran kaldım. Allah’a yemin olsun ki, bu söz çok hikmetlidir.
Bu hadis tıka basa yemenin fenalığına ve az yemenin faziletine delâlet eder.1
---------------------------
1- Hulâsa, 268 Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/103-104.

الحديث الثامن والأربعون
"أربع من كان فيه كان منافقا"

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا، وَإِنْ كَانَتْ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ فِيهِ كَانَتْ فِيهِ خَصْلَةٌ مِنْ النِّفَاقِ حَتَّى يَدَعَهَا: مَنْ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وإذَا خَاصَمَ فَجَرَ، وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ".
رواه البخاري [رقم:34]، ومسلم [رقم:58].

MÜNAFIKLIK ALAMETLERİ
48- Abdullah b, Amr Radıyallahu anh’ dan: şöyle demiştir:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem «Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse hâlis münafık olur. Kimde bunlardan bir nesne bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var dernektir.
1 - Konuştuğu zaman yalan söyler:
2 - Söz verdiği zaman sözünde durmaz,
3 - Kavga ederse baştan çıkar (fücur eder, haktan ayrılır, aşırı gider).
4 - Va'dederse va'dinden döner; buyurdular.

Buhari 34, Müslim 58

Hadisi şerifin izahı
Şu kadar var ki Süfyan’ın hadisinde: “Eğer o kimsede bunlardan bir haslet bulunursa kendisinde nifaktan bir haslet var demektir.” buyurulmuştur.
Bu hadisi Buhari iman ve Cizye bahislerinde tahriç ettiği gibi diğer Kütübi sitte sahipleri dahi muhtelif yerlerde rivayet et¬mişlerdir.
Münafık lafzı nifaktan alınmıştır. İbni Side’nin beyanına gö¬re nifak: bir vecihten İslam’a girip bir vecihten çıkmaktır. Bu kelime “Nâfikaaü’l-Yerbu” “Ova Sıçanının deliği” tabirinden alınmıştır. Ova sıçanının yer altında iki deliği olurmuş. Bunların biri yeryüzüne tamamıyla açık, diğeri kapalı fakat kafasıyla vurunca açılıverecek kadar hafif bulunurmuş. Bu deliğe “Nâfikaa” denilirmiş. Hayvan onu daima gizler; ötekinden girip çıkarmış. Avcı “Kaasiâ” denilen açık deliğe gelirse o Nâfikaa’ı açarak kaçarmış. İşte ova sıçanı nasıl Naafikaa’ı gizleyip Kaasıâ’ı meydanda tutarsa münafık da küfrünü gizleyip imanını gösterdiğinden yahut şeriatın bir kapısından girip öteki kapısından çıktığından kendisine bu isim verilmiştir. Şöyle de denilebilir: Nâfikaa’ denilen deliğin dışı nasıl dümdüz yeryüzü gibi görünür fakat içi delik ise münafık da onun gibi dı-şı başka içi başkadır.
Bazıları münafık kelimesinin “Nefak”dan alındığını söylerler. Nefak: yer altındaki kanal, (tünel) demektir. Böyle bir kanalın sahibi onda nasıl gizlenirse münafık da İslâm perdesi altında gizlendiği için ona bu isim verilmiştir.
Hâsılı münafık başkalarına içindekinin aksini gösteren kimsedir. Istılahta münafık: içinden kâfir olup dışından Müslüman görünen kimsedir. Eğer bu renkli görünüş iman hususunda ise nifakı küfürdür; iman hu¬susunda değilse amel nifakıdır. Bunda fiil ve terk dâhildir. Bu gün zındıkı da ayni şekilde izah ediyorlar. İmam Malik’ten rivayet olun¬duğuna göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrindeki ni¬fak bu günkü fındıklıktır.
Nifakın hakikatim anlayabilmek için onun taksimatını bilmek icabeder. Şöyle ki: Kalbin dört hâli vardır:
1-Delile dayanan mutlak itikad. Bu ilimdir
2-Delile dayanmayan mutlak itikad. Mukallidin itikadı gibi.
3 -Gayri-i mutabık itikad. Bu cehildir.
4 -Kalbin itikattan hâli oluşu.
Dilin ise üç hâli vardır:
1-İkrar,
2-İnkâr,
3-Sükût,
Bunların mecmuundan, aşağıda sıralayacağımız on iki kısım meydana gelir:
1-Kalble bilerek dille ikrar. Eğer bu ikrarı sahibi kendi ihtiyarimle yaparsa o kimse hakikî mümindir. Cebren yaparsa zahire göre kâfirdir.
2- Kalple bilerek dille inkâr. Bu inkâr cebrî ise sahibi Müslüman, ihtiyarî olursa kâfir-i muanniddir.
3- Kalple bilgi hâsıl, fakat dille ikrar veya inkârdan hâli olmak, Eğer bu sükût iztiran ise o kimse hak mümindir, ihtiyarî olarak susarsa ihtilaflıdır. Meselâ; bir kimse Allah’ı delili ile bildikten sonra diliyle ikrara vakit bulamadan ansızın ölse o kimse kat’i olarak mümindir. Fakat Allah’ı delili ile bildikten sonra kendi ihtiyarı ile ikrar etmezse imam Gazali onun da mümin olduğunu söylemiştir.
4- Mukallidin itikadı ya ikrar ya inkâr yahut da sükût ile olur. Şayet kendi ihtiyariyle ikrarda bulunursa bu ikrar mukallidin imanıdır ve bazı muhaliflere rağmen sahihtir.
5- Eğer mukallidin ikrarı iztirarî olursa mesele birinci surete teferru’ eder. Orada böylesi için, zahire göre kâfirdir dediğimize göre buradakine de münafık hükmünü vermek icabeder.
6- Mukallidin sükût etmesi, ihtiyari ve iztirarî hallerde aynen üçün¬cü kısım hükmündedir.
7- Mukallid kalben inkâr eder de diliyle ikrarda bulunur fakat bu ikrar cebrî olursa kendisine münafık hükmü verilir.
8- Kalben inkâr ettiği halde kendi ihtiyariyle ikrarda bulunursa bu¬na küfr-i inadî derler ki, nifakın bir kısmıdır.
9- Hem kalben hem de diliyle A11ah 'ı inkâr eden kâfir olur.
10- Kalbi hâlî olan bir kimse kendi ihtiyariyle ikrarda bulunursa küfürden kurtulur. Mecburen ikrar ederse küfretmiş sayılmaz.
11- Kalbi hâlî olup diliyle inkâr eden kimsenin hükmü onuncu kıs¬mın aksinedir.
12- Hem kalbi hem dili hâlî bir kimse tetkik ve teemmül müdde¬tini geçirmişse tekfiri vacip olur. Münafıklığına hükmedilmez.
Bu taksimden anlaşılır ki, münafık, dışı içine uymayan kimsedir.1
---------------------------------
1- Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davutoğlu Sönmez Neşriyat

الحديث التاسع والأربعون
"لو أنكم توكلون على الله حق توكله"
عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: "لَوْ أَنَّكُمْ تَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزَقُ الطَّيْرَ تَغْدُو خِمَاصًا وَتَرُوحُ بِطَانًا".
رَوَاهُ أَحْمَدُ [رقم: 1 0 و52]، وَالتِّرْمِذِيُّ [رقم:2344]، وَالنَّسَائِيُّ فِي "الْكُبْرَى" كَمَا فِي "التُّحْفَة: [رقم: 8/79]، وَابْنُ مَاجَهْ [رقم: 4164]، وَصَحَّحَهُ ابْنُ حِبَّانَ (730)، وَالْحَاكِمُ 418، وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَسَنٌ صَحِيحٌ.

SİZ, ALLAH’A GERÇEK BİÇİMDE TEVEKKÜL EDERSENİZ

49- Ömer b. Hattab Radıyallahu anh’ den:
Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Siz, Allah’a gerçek biçimde tevekkül edip güvenip dayansaydınız kuşların rızıklandıkları gibi siz de rızıklandırılırdınız. Çünkü o kuşlar sabahleyin aç olarak çıkarlar akşam kursakları dolu olarak yuvalarına dönerler.”

Ahmet 01-52, Tiemizi 2344, Nesai (el Kübra ve tühve) 8/79, İbn Mâce 4164, İbni Hibban 730, Hâkim 418
Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir der.

Hadisi şerifin izahı
Bu hadisi Tirmizi, Ahmed, Hâkim. Nesai ve İbni Hibban da rivayet etmişlerdir.
Tevekkül: itimat etmek, güvenmek ve dayanmak demektir.
Himas: Hamis’in çoğuludur. Hamis: Karnı aç olan demektir. Bitan: Batinin çoğuludur.
Batin: karnı tok ve dolu olan demektir.
Allah Teâlâ'ya hakkıyla tevekkül şöyle olur: Her şeyi yaratan, di¬lediğine dilediğini veren, dilediği şeyi dilediği kimseden alan ancak Allah'tır. O'ndan başka ve iradesi dışında ne veren ne de alan var¬dır. Kişinin bu inançla gerekli tedbiri alıp elinden gelen gayreti gös¬tererek ve Allah'a dayanarak rızkım ve menfaatini araması şekli Al¬lah'a hakkıyla tevekkül edilerek yapılan çalışmadır.
Tuhfe yazarının beyanına göre el-Münavî bu hadisin iza¬hı bölümünde şöyle demiştir:
Yani kuşlar sabahleyin aç karnına gidip akşam tok karnına dö¬nerler Allah onların rızıklarını verir. Şu halde rızkı veren çalışma de¬ğil, Allah’tır. Şu halde hadis, tevekkülün tembel durmak ve boş gezmek olmadığına, bilakis rızık yollarına başvurmanın gerekliliğine işaret eder. Çünkü kuşlar çalışmak, gayret göstermek ve aramakla rızıklanırlar. Bunun içindir ki Ahmed demiş ki, hadiste çalışma¬yı bırakmaya delâlet eden bir yön yoktur. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu buyurmak istemiştir: Eğer onlar gidiş geliş¬lerinde, yaptıkları işlerde Allah’a tevekkül etseydi ve her hayır ile iyi¬liğin ancak Allah’ın elinde olduğunu kesinlikle bilseydi, kuşlar gibi bol rızıkla ve salimen döneceklerdi. Fakat onlar, güçlerine ve çalışma¬larına güvenip dayandılar. Bu ise tevekkül prensibine ters düşer.
Şeyh Ebu Hâmid de: Tevekkülün manasının be¬denle çalışmayı bırakmak, kalb ile tedbiri terk etmek ve atılan çaput gibi yere yığılıp kalmak, olduğu sanılır. Bu ancak cahillerin zannıdır. Çünkü böyle tembel durup beklemek dinen haramdır. Diğer taraftan din, tevekkülü övmüştür. Dinin haram kıldığı bir şeyi övmesi nasıl düşünülebilir, demiştir.
İmam Ebu Kasım el-Kuşeyrî de: Tevekkülün yeri kalptir. Kul rızkın ancak Allah tarafından verildiğine kesinlikle inandıktan sonra bedenen çalışması, gayret etmesi kalpte beslediği te¬vekkül inanana aykırı olmaz. Kul bir işte başarılı olursa, bunun Allah’ın yardım ve keremiyle olduğuna ve başarısız olursa bunun da ilahi takdir olduğuna inanmalıdır, demiştir.1
-------------------------------
1- Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 10/438-439.

الحديث الخمسون
"لا يزال لسانك رطبا من ذكر الله عز وجل"
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُسْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: "أَتَى النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم رجلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ شَرَائِعَ الْإِسْلَامِ قَدْ كَثُرَتْ عَلَيْنَا، فَبَابٌ نَتَمَسَّكُ بِهِ جَامِعٌ؟ قَالَ: لَا يَزَالُ لِسَانُكَ رَطْبًا مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ".
رواه أحمد [رقم: 188 و 190].

ALLAH’I ZİKRETMEKTE DİLİNİN YAŞLIĞI EKSİLMESİN
50- Abdullah b. Yüsr Radıyallahu anh den: şöyle demiştir;
Bir adam Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem e geldi ve şöyle dedi; ya Resulallah bize islam’ın emirleri çoktur hangi kapı tutunduğumuzda hapsini cem eder? Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki; “Allah’ı zikretmekte dilinin yaşlığı eksilmesin.”
Ahmet 188-190

Hadisi şerifin izahı
Bu yazı internette slamhouse.com adresinde Muhammed Şahin imzasıyla yayınlanmış okuyunca bu hadisin izahı sadedinde bazı bölümlerini buraya almayı uygun buldum. Bu izah kısmının tamamı Muhammed Şahin’in yazısından alınmıştır.
Et-Tayyibî der ki: “Dilin nemli olması hareketinin kolaylığı anlamında bir ibaredir. Bunun zıddı dilin kurumasıdır. Dil zikre devam etmekle nemli kalır.”
Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Ey inananlar! Allah'ı çok zikredin.” Allah Teâlâ kullarına onlara verdiği çeşitli sınıflardan nimetlere karşı, kendisini zikretmelerini, şükretmelerini ve bunu artırmalarını emretmiş bundan dolayı da bol sevap ve güzel sonuç vaat etmiştir. En kıymetli anlarında tesbih, tahlil, tahmid ve tekbir ile meşgul olmalarını emretmiştir. Allah Teâlâ bunu kula kolay gelmesi için bir sınır belirlememiştir. Mücâhid diyor ki: “Bu kelimeleri abdesti olan da, olmayan da ve cünüp olan da söyleyebilir. Ayakta, oturarak ve yanı üzerine yatar halde zikretmedikçe Allah’ı çok zikredenlerden olunmaz.” Bunun ecrinin büyüklüğünden dolayı İbni Abbas (Radıyallahü anh) şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah Teâlâ kullarına zikir dışında farz kıldığı her ibadet için malum bir sınır koymuş, mazeret halinde de mazur görmüştür. Fakat zikir için bir sınır belirlemediği gibi onu terk edeni de mazur görmemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin.” Gece ve gündüz, karada ve denizde, seferde ve hazarda, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve sıhhatte, gizlide ve açıkta ve her durumda zikredin. Bunu yaptığınızda Melekleri size salat ederler.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) buyurdu ki: “Size amellerinizin en hayırlısını, Melikiniz indinde en temizini ve derecelerinizi en çok yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş bağışlamaktan, düşmanınızla karşılaştığınızda onların boynunu vurmanızdan ve onların boynunuzu vurmalarından daha hayırlısını haber vereyim mi?” dediler ki;
“Evet, ey Allah’ın Resulü!”
“Allah’ı zikretmektir” buyurdu. Muaz b. Cebel (Radıyallahü anh) dedi ki: “Kulu Allah’ı zikretmek dışında, Allah’ın azabından daha iyi kurtaracak bir şey yoktur.”1
Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.”2 Yani; Rabbini içinden gizlice, tezellül ile Allah Teâlâ’dan korkarak, yalnız kendi işitebileceğin şekilde gündüzün başında ve sonunda zikret, Allah’ı zikretmekten gafil olanlardan olma demektir. Gafillerden olmamak için kulun sabah akşam bolca zikretmesi kastedilmiştir. Resulüllah ((Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Rabbini zikreden ile zikretmeyenin misali ölü ile dirinin misali gibidir.”3 Allah Azze ve Celle zikri, Kuran’da pek çok yerde zikretmiş, onu emretmiş ve bunun zıddı olan gafletten yasaklamıştır. Kurtuluş zikri artırmaya bağlanmış, zikir ehli övülmüş ve hayırlı karşılık vaat edilmiştir.4
------------------------------
1- Süneni’t-Tirmizi 2688
2- Araf 205
3- Buhari; Kitabu’d-Daavat
4- Muhammed Şahin, islamhouse.com

SON

Allah’ım bu amelimi benden kabul et, bunu ve bütün kitap çalışmalarımı, yazılarımı, araştırmalarımı, derslerimi ve gayretlerimi kıyamet günü mizanda hasenatım kıl. Bütün amellerimde ihlaslı kıl. Riyadan ve gösterişten sakıdır. Sen her şeye kadirsin! Âmin.

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ……………………………………………….4
AMELLER NİYETLERE GÖREDİR…………………6
Hadisi Şerifin İzahı……………………………………..7
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler…………………10
CEBRAİL’İN MÜSLÜMANLARA DİNİNİ ÖĞRETMEK İÇİN GELMESİ…..14
Hadisi Şerifin İzahı……………….16
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler…………….22
İSLAM BEŞ TEMEL ESAS ÜZEREDİR………….24
Hadisi Şerifin İzahı………………..25
İNSANIN ANA KARNINDA YARATILMASI KEYFİYETİ………….28
Hadisi Şerifin İzahı…………….29
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler………..32
DİNİMİZDE OLMAYAN ŞEYİ İCAT ETMEK REDDOLUNMUŞTUR……..33
Hadisi Şerifin İzahı…………………..34
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler……………36
HARAM VE HELAL AÇIKANMIŞTIR…………37
Hadisi şerifin izahı………………………38
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler………..43
DİN NASİHATTİR………………….44
Hadisi şerifin izahı………….45
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler……………..51
CİHADA MEMUR OLDUM……………..53
Hadisi şerifin izahı……………..54
NE EMREDERSEM ONU YAPIN…………….56
Hadisi şerifin izahı…………….57
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler……………..58
ALLAH, TAYYİB’DİR TAYYİB’DEN BAŞKASINI KABUL ETMEZ……………………………………...60
Hadisi şerifin izahı………….61
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler…………….62
ŞÜPHELI OLANI BIRAK………………63
Hadisi şerifin izahı………..64
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler…………65
KİŞİNİN MÜSLÜMANLIĞININ GÜZELLİĞİ…….66
Hadisi şerifin izahı………67
NEFSİ İÇİN İSTEDİĞİNİ DİN KARDEŞİ İÇİN DE İSTEMEK….69
Hadisi şerifin izahı………….70
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler…….71
MÜSLÜMANIN KANI MÜSLÜMANA HELAL DEĞİLDİR…………72
Hadisi şerifin izahı……..73
ALLAH'A VE AHİRET GÜNÜNE İMAN EDEN HAYIR SÖYLESİN..76
Hadisi şerifin izahı…………77
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler……………….80
ÖFKELENME……………81
Hadisi şerifin izahı…………82
ALLAH HER ŞEYDE İYİLİĞİ FARZ KILMIŞTIR……….83
Hadisi şerifin izahı……….84
NEREDE OLURSAN OL ALLAH’TAN KORK…….85
Hadisi şerifin izahı…….86
ALLAH’IN HAKKINI KORU…….91
Hadisi şerifin izahı……..92
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler………96
UTANMADIKTAN SONRA DİLEDİĞİNİ YAP…….98
Hadisi şerifin izahı……….99
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler…..104
ALLAH'A İMAN ETTİM DE VE DOSDOĞRU OL….105
Hadisi şerifin izahı…..106
İstikâmetin Fazileti…..107
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler……..109
FARZ NAMAZI KILIP, RAMAZAN ORUCUNU TUTMAK…...110
Hadisi şerifin izahı…….111
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler…….112
TEMİZLİK İMANIN YARISIDIR……114
Hadisi şerifin izahı………115
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler ………. 119
ALLAH ZULMÜ HARAM KILDI……..121
Hadisi şerifin izahı………122
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler….124
KİŞİNİN HELALİYLE YATMASI SADAKADIR……..127
Hadisi şerifin izahı………..128
Hadis-i Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler………128
İNSANLARIN HER BİR MAFSALI İÇİN BİR SADAKA VACİP OLUR……130
Hadisi şerifin izahı……..131
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler………134
İYİLİK, AHLÂKIN GÜZELLİĞİDİR……135
Hadisi şerifin izahı ……136
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler……….1136
ALLAH’TAN KORKMAK VE BİDATLARDAN SAKINMAK……..138
Hadisi şerifin izahı…….. 139
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler…..140
ALLAH’A KULLUK EDİP ŞİRK KOŞMAMAK…..143
Hadisi şerifin izahı…….144
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler……..147
ALLAHÛ TEÂLA BİR TAKIM ŞEYLERİ FARZ KILMIŞTIR. ONLARI ZÂYİ’ ETMEYİNİZ………149
Hadisi şerifin izahı…….150
ZÜHD…….152
Hadisi şerifin izahı……153
ZARARA SOKMAK VE ZARARA KARŞI İNTİKAM ALMAK YOKTUR….183
Hadisi şerifin izahı………155
Bir Usul Kaidesi……157
İSBAT MÜDDEİYE, YEMİN DE İNKÂR EDENE DÜŞER……161
Hadisi şerifin izahı……….162
Beyyinenin (delil, ispat) Türleri……163
Davacının Delili Davalının Delilinden Önce Gelir……164
Yemin ile Birlikte Şahidin Şehadeti İle Hüküm Vermek…..164
Davalının Yemin Etmemesi…..165
Davalının Yemini………166
Hâkim’in Mükâfatı…..167
Hüküm'de Haksızlık Büyük Günahlardandır….167
MÜNKERİ DÜZELTMEK……169
Hadisi şerifin izahı……….170
Münkeri Değiştirmenin Hükmü…….176
1- Farz-ı Kifaye……176
2- Farz-ı Ayn…..177
Münkere Karşı Çıkışlarında İnsanların Sorumluluğundaki Farklılık……177
Münkerin Kalb İle İnkârı (Değiştirilmesi)…….178
Hadisi şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler….179
HASETLİK ETMEYİN……180
Hadisi şerifin izahı ….181
Kıskançlık……181
Alışverişi Kızıştırmak (Necş)……183
Kin Beslemek…..184
Birbirine Sırt Çevirmek….185
Alışveriş Üstüne Alışveriş….185
Kardeşlik….185
İslam Kardeşlik Hukuku……..186
Takva…..187
Müslümanın Saygınlığı…….188
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler….188
MÜ’MİNİN DÜNYA SIKINTILARINDAN BİR SIKINTI GİDERMEK….189
Hadisi şerifin izahı ….190
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler …..195
ALLAH İYİLİKLERİ VE KÖTÜLÜKLERİ YAZMIŞTIR……..197
Hadisi şerifin izahı …….198
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler…..203
BENİM VELİLERİMDEN BİRİNE DÜŞMANLIK EDENE, BEN HARB İLÂN EDERİM….205
Hadisi şerifin izahı 206
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler…..210
ÜMMETİMİN YANILMASINI, UNUTMASINI ALLAH TEÂLÂ AFFEYLEMİŞTİR………212
Hadisi şerifin izahı … 213
DÜNYADA BİR GARİB YAHUD BİR YOLCU İMİŞSİN GİBİ OL….218
Hadisi şerifin izahı …219
Hadisi Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler ….224
HİÇ BİRİNİZİN ARZUZU BENİM TEBLİĞ ETTİĞİME TÂBİ OLMADIKÇA MÜ'MİN OLMAZSINIZ….225
Hadisi şerifin izahı …226
EY ÂDEMOĞLU SEN BANA YALVARIP BENDEN ÜMİT VAR OLDUKÇA..227
Hadisi şerifin izahı …227
MÎRÂS HİSSELERİNİ EHİLLERİNE VERİN….233
Hadisi şerifin izahı 234
DOĞUMUN HARAM KILDIĞI….236
Hadisi şerifin izahı ….237
ALLAH VE RESULÜ, ŞARAP SATIŞINI HARAM KILDI….241
Hadisi şerifin izahı ….242
HER SARHOŞLUK VEREN ŞEY HARAMDIR….246
ÂDEMOĞLU MİDESİNDEN DAHA KÖTÜ BİR KAP DOLDURMAMIŞTIR…247
Hadisi şerifin izahı …248
MÜNAFIKLIK ALAMETLERİ….249
Hadisi şerifin izahı ….250
SİZ, ALLAH’A GERÇEK BİÇİMDE TEVEKKÜL EDERSENİZ…253
Hadisi şerifin izahı 254
ALLAH’I ZİKRETMEKTE DİLİNİN YAŞLIĞI EKSİLMESİN … 256
Hadisi şerifin izahı … 257

Yorum eklenmemiş. İlk sen ekle

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz: