RESULÜLLAH (S.A.V)'IN SAHİH HUTBELERİve ŞERHİ 2

Not: Bu kitap henüz yayınlanmamıştır.

RESULÜLLAH’IN
SAHİH
HUTBELERİ ve ŞERHİ

İKRAMİ BERKER

عَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ
« إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ » متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .

Müminlerin emiri Ebu Hafs Ömer İbni Hattab radıyallahu anh, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Ameller (Yapılan işler) niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Ahmed İbni Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Darekutni gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir.
İmam Şafii, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buhari ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisi şerifle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Biz de bu tavsiyeye uygun olsun diye bu hadisi şerifle başlamayı münasip gördük.

MUKADDİME

Bütün hamtlar Allah içindir. O’na hamt eder, O’ndan yardım ister, O’ndan af dileriz. Kötü amellerimizin ve nefsimizin şerrinden O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammet (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve resulüdür.
Allah u Teâlâ buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman olarak ölün.” (Âli İmran 102)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 1)
“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğru (söz) söyleyin. Böyle yaparsanız Allah sizin işlerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap 70,71)
Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Hz. Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat, her bidat dalalet (sapıklık) ve her dalalette cehennemdedir.
Bu kitapta yer alan hadisleri, hadis âlimlerinin reisi allame Muhammed Nasruddin Elbanî ve Allame Şuayip Arnavut’un da görüşlerine dayanarak peygamber efendimiz Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sahih hutbelerini toplamış, Hadis kitaplarından sahih ve hasen hadisleri seçerek, Eski ve yeni hadisçilerin kitaplarından zayıf olan hadisleri terk etmiş olan Prof. Dr. İbrahim Ebu Şadi’nin hutub’ur-Resul adlı eserini esas alarak bu eserden şerhlerine ulaşa bildiğimiz hadislerin şerhlerini hiçbir şey ilave etmeden açıklama alt başlığıyla siz okuyucularımıza sunduk. İçerik olarak birbirine benzeyen birkaç hadisin şerhini birlikte vermeyi de hem hacim açısından hem lüzum açısından uygun gördük. Şunu hemen belirtelim ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sahih hutbeleri bu kadarla sınırlı değil biz buraya sadece içinde; “hitap etti, vaaz etti, minberinde, minber üzerinde, ey insanlar, ey Müminler, ey Ensar, ey Muhacir, ey… Topluluğu ey Müslümanlar, ey Kur’an ehli, ey Allah’ın kulları, ey… Oğulları ve benzeri hitap şeklindeki hadisleri aldık ve şarhlerine ulaşabildiklerimizin şarhşeinide ekledik.
Çoğu zaman bu hadislerin kaynaklarını belirtirken Prof. Dr. İbrahim Ebu Şadi’nin metodu üzere sünen sahiplerinin ismini Buhari ve Müslim’den önce zikrettik. Çünkü bu kitaplarda bu hadisler Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a ait hutbe veya mevize olduğu açıkça belirtilmiş, Buhari ve Müslim de ise bu açıklama yapılmamıştır. Ancak Buhari ve Müslim de bu açıklama yapılmışsa, böyle bir durumda bunları diğer sünen sahiplerinden önce zikrettik. Bunu yapmamızın sebebi ise bu kitapta esas aldığımız Prof. Dr. İbrahim Ebu Şadi’nin kitabında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a ait hutbelere ehemmiyet verilmesi şartı gereğidir ki, biz de bunu esas aldık.
Gayret bizden tevfık Allah’tan!
İkrami BERKER

UMUMİ HUTBELER

Çok soru sormaktan ve sünnete muhalefetten men
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فقَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَحُجُّوا " ، فقَالَ رَجُلٌ : أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا ، فقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَوْ قُلْتُ : نَعَمْ ، لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ ، ثُمَّ قَالَ : ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ ، فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ ، فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ ، وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَدَعُوهُ " . [رواه ابن حبان (٣٧٠٥) ومسلم (١٣٣٧) ونسائي (٢٦١٩) و أحمد ( ١٠٦١٥) وابن خزيمة (٢٥٠٨)]
128- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad ederek:
Ey cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Binaenaleyh hacc edin buyurdular. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak:
Her sene mi ya Resulallah? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût buyurdu. Hatta o zât sözünü üç defa tekrarladı. Nihayet:
Evet desem (her sene) vacip olur. Siz de buna güç yetiremezsiniz buyurdu ve şunu ilâve etti:
Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın. Sizden önce ge¬çenler ancak çok sual sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilâfa düş¬meleri sebebiyle helak olmuşlardır. Ben size bir şey emrettim mi ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın! Bir şeyden sizi men ettim mi onu derhal bırakın!
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Kitâbü'l-i'tisâm”da tahriç etmiştir. Yalnız onun rivayetinde hadisin baş tarafı zikredilmemiş:
«Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın» cümlesinden iti¬baren geri kalan kısmı biraz lâfız değişikliği ile nakledilmiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sual soran zat Akra’ b. Habis’tir. Nitekim hadisin bir rivayetinde ismi tasrih edilmiştir.
Usûl-ü Fıkıh ulemâsı, mutlak emrin tekrar iktiza edip etmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta dört mezhep vardır.
1) Mutlak emir umum ve tekrar iktiza eder.
2) Umum ve tekrar iktiza etmez. Lakin bunlara ihtimâli vardır. İmam Şafii’nin mezhebi budur. Nevevî diyor ki: “Ulemâmızca sahih olan kavle göre emir tekrarı iktiza etmez. İkinci kavle göre tekrarı iktiza eder. Üçüncü bir kavle göre bir defadan fazlası hakkında beyana ihtiyaç vardır. Binaenaleyh tekrarı iktiza ettiğine ve etmediğine hükmolunamaz. Tevakkuf olunur. Bu kavlin sahipleri babımız hadisiyle istidlal etmişlerdir. Çünkü mutlak emir tekrarı yahut adem-i tekrarı iktiza etseydi Hz. Akra’ Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sor¬mazdı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de kendisine: Suale hacet yok. Mutlak emir su manaya hamledilir, cevabını verirdi. Emrin tek¬rar iktiza ettiğini söyleyenler Hz. Akra’nın meseleyi ihtiyaten ve izahat almak için sorduğunu iddia ederler.”
3) Hanefi ulemâsından bazılarına göre mutlak emir tekrar icap etmez. Lakin bir şarta muallak olur veya bir vasfın sübutuyla mukayyet bulunursa tekrar ifade eder.
4) Hanefiler’in ekserisi tarafından ihtiyar edilen sahih mez-hebe göre mutlak emir umum ve tekrar iktiza etmez. Onlara ihtimali de yoktur. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin tekerrür etmesi sebeple¬rinin tekerrüründen dolayıdır. Haccın sebebi olan Beyt-i Şerif tekerrür etmediği için ömürde bir defa ifa etmekle bu babdaki emir ye¬rini bulur.
Marudî, Hz. Akra’nın suali üzerinde şu mütealada bulun-muştur: “Hacc lügatte kasıt manasına gelir. Lügat itibariyle bunda te¬kerrür vardır. Binaenaleyh Hz. Akra’ bu cihete bakarak haccın her sene tekerrür etmesine ihtimal vermiş olabilir. Lügat ulemâsından naklettiğimiz bu manaya bakarak bazıları umre’nin vacip olduğunu söy¬lemişlerdir. Onlara göre hacc emri lügat ve iştikak itibariyle tekrar ik¬tiza eder. Hâlbuki ulemâ haccın ömürde bir defa farz olduğuna icma ak-detmişlerdir. Binaenaleyh lügat itibariyle tekrar ifade eden bu emir umre’nin vacip olmasını iktiza eyler.”
Yine Usûl-ü Fıkıh ulemasına göre bir şeyden nehy o şeyi devam üze¬re bırakmayı iktiza eder. Binâenaleyh Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Sizi bir şeyden nehyettim mi onu derhal bırakın” sözü ıtlakı üzere bırakılır. Bundan yalnız zaruret hali müstesnadır.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de benî bırakın...” buyurmakla “size bir şey emir veya nehiy etmediğim müddetçe siz de beni bırakın. Bir şey sormayın” yahut “Bir mesele hakkında inceden inceye tafsilat istemeyin. Çünkü bu işin sonu Benî İsrail’in helaki gibi kötü bir neticeye varabilir” demek istemiştir. Filvaki Allahu Teâlâ hazretleri bir sığır kesmelerini Benî İsrail’e emir buyurmuştu. Emre itaatla herhangi bir sığırı kesseler emir yerini bulurdu. Fakat onlar Öyle yapmadılar. Kesilecek hayvanın rengi nasıl, yaşı kaç olacak gibi birçok sualler sordular. Onların bu isyankâr suallerine karşı Allahu Teâlâ Haz¬retleri de kendilerine şiddet gösterdi ve bu yaptıklarından dolayı onları zemmeyledi.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Hüküm babında Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içtihatta bulunabilir. İçtihadının vahye istinat etmesi şart değildir. Mamafih şart olduğunu söyleyenler de vardır.
2- Şeriatın emri olmaksızın hüküm yoktur. Zaten bu bâbda asıl şeriat gelmeden bir şeyin vacip olmamasıdır. Usûl-ü Fıkıh ulemâsının muhakkıklarına göre sahih olan mezhep budur.
3- Nevevî’nin beyanına göre: “Size bir şey emrettim mi on-dan gücünüzün yettiği kadarını yapın” cümlesi, İslam’ın mühim kaide¬lerinden birini anlatmaktadır. Mezkûr cümle Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimize mahsus olan cevamiu’l-kelim yani az sözle çok mana ifade eden beyanat cümlesindendir. Namaz ve envaı gibi sa¬yısız hükümler bunda dâhildir. Mesela namazın bazı rükün veya şartla¬rını ifâdan âciz olanlar yapabildikleri kadarını yaparlar. Abdest, gusül, setr-i avret, oruç vesair ahkâm da âcizler hakkında kudretlerine göre farz olurlar.
4- Haccın ömürde bir defa farz olduğunda ümmetin ulemâsı müt¬tefiktirler.

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’ın Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e dostluğu ve kabirleri mescit edinmenin yasaklanması
عَنْ جُنْدَبٍ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَبْلَ أَنْ يَتَوَفَى بِخَمْسِ لَيَالٍ خَطَبَ النَّاسَ فَقَالَ : " أَيُهَا النَاس إِنَّهُ قَدْ كَانَ فِيكُمْ إِخْوَةٌ وَأَصْدِقَاء إِنِّي أَبْرَأُ إِلَى اللَّهِ ، أَنْ أَتَّخِذَ مِنْكُمْ خَلِيلًا ، وَلَوْ أَنِّي أّتَّخِذْتُ مِنْ أُمَّتِي خَلِيلًا ، لَاتَّخَذْتُ أَبَا بَكْرٍ خَلِيلًا ، إِنَّ اللَّهَ اتَّخَذَنِي خَلِيلًا ، كَمَا اتَّخَذَ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا ، وَإِن من كَانَ قَبْلكُم اتَّخِذُوا قُبُور أَنْبِيَائِهِمْ وَصَالِحِيهِمْ مَسَاجِدَ ، فَلَا تَتَّخِذُوا الْقُبُورَ مَسَاجِدَ ، فَإِنِّي أَنْهَاكُمْ عَنْ ذَلِكَ " . [رواه ابن حبان (٦٤٢٥) ومسلم (٢٣٨٣) ونسائي في الكبرى (١١١٢٣) و البخاري (٤٥٥) وابن ماجه (٩٣) والترمذي(٣٦٥٥)]
129- Cündeb (radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim vefatından beş gece önce cemaate hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: Ey insanlar! Sizde kardeşlik ve arkadaşlık var. Ben sizden birini dost edinmekten uzak olduğumu bildiririm. Eğer ümmetimden birini dost edinecek olsam; mutlaka Ebu Bekir’i dost edinirdim. Allah İbrahim’i dost edindiği gibi beni dost edindi. Sizden öncekilerin peygamberlerinin ve Salihlerinin kabirlerini mescit edindiği gibi siz de kabirleri mescid edinmeyin sizi bundan men ediyorum.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatını haber vermesi
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ ، قَالَ : خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ وَهُوَ مَعْصُوبُ الرَّأْسِ ، فَاتَّبَعْتُهُ حَتَّى قَامَ عَلَى الْمِنْبَرِ ، فَقَالَ : " إِنِّي السَّاعَةَ قَائِمٌ عَلَى الْحَوْضِ " ، ثُمَّ قَالَ : " إِنَّ عَبْدًا عُرِضَتْ عَلَيْهِ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَاخْتَارَ الآخِرَةَ " ، فَلَمْ يَفْطِنْ لَهَا أَحَدٌ مِنَ الْقَوْمِ إِلا أَبُو بَكْرٍ ، فَقَالَ : بِأَبِي وَأُمِّي ، بَلْ نَفْدِيكَ بِأَمْوَالِنَا وَأَنْفُسِنَا وَأَوْلادِنَا ، ثُمَّ هَبَطَ مِنَ الْمِنْبَرِ فَمَا رُئِيَ عَلَيْهِ حَتَّى السَّاعَةِ . [رواه ابن حبان (٩٦٩٣) ودارمي (٧٧) وأحمد ( ١١٨٨١)]
130- Ebu Said El Hudri ( radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), vefat ettiği hastalığında (bir gün) biz mescitteyken, başına bir bez parçası sarmış olduğu bir halde yanımıza çıkageldi ve minbere doğru yönelip üzerine çıktı. Biz de onu izledik, buyurdu ki; “Canım elinde olan (Al¬lah’a) yemin olsun ki, muhakkak ki ben şu yerimden Havz’a gayet iyi bakıyor, (onu görüyorum).” Sonra şöyle buyurdu: “Bir kula dünya ve onun süsü teklif edildi de o ahireti seçti.” (Ebu Said) dedi ki; bunun manasını Ebu Bekir’den başka hiç kimse anlamadı. O, gözlerinden yaş boşaltıp ağladı, sonra şöyle dedi:
“Hayır! Ya Resulallah, babala¬rımız, annelerimiz, canlarımız, mallarımız sana feda olsun!” Sonra (Hz. Peygamber minberden) aşağı indi ve artık (vefatı) zamanına ka¬dar onun üzerine çıktığını görmedim.
Hz. Fatıma (radıyallahu anha)’yı müdafaa
عَنِ الْمِسْوَر بْنَ مَخْرَمَةَ أَنَّ عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ خَطَبَ بِنْتَ أَبِي جَهْلٍ ، عَلَى فَاطِمَةُ قَالَ : سَمِعَتْ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَهُوَ يَخْطُبُ فِي ذَلِكَ عَلَى مِنْبَرِهِ وَأَنَا يَوْمَئِذٍ كَالْمحتلم فَقَالَ : وإِنَّ فَاطِمَةَ مِنِّي وَ إِنِّي أَخَافُ أَنْ تَفْتِنَ فِي دِينِهَا وَ ذَكَرَ صهرًا لَهُ مِنْ بَنِي عَبْدُ الشَّمْسِ فَأَثْنَى عَلَيْهِ فِي مصاهرة فَأَحَسَنَ قَالَ : حَدَّثَنِي فَصَدَقَنِي ، وَوَعَدَنِي فَوَفَى لِي وَإِنِّي لَسْتُ أَحْرَمُ حَلَالاً وَلَا أَحَلُّ حَرَامًا وَلَكِنْ وَاللَّهِ لَا تَجْتَمِعُ بِنْتُ رَسُولِ اللَّهِ وَبِنْتُ عَدُوِّ اللَّهِ مكانًا وَاحِدٍ أَبَدًا . [رواه ابن حبان (٦٩٥٦)]
131- Misver İbni Mahrame (Radıyallahu anh)’den:
Ali bin Ebi Talib (Radıyallahu anh), Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in kızı Fatıma (radıyallahu anha) ile evli iken Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek istedi.
Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) kalktı bir hutbe irat etti. Hutbesinde şehadet getirdik¬ten sonra şöyle buyurduğunu işittim:
Şüphesiz kızım Fatıma benden bir parçadır. (Aranızda dolaşan söylentiler gibi şeyler yüzünden) onu dininde hataya düşürmenizden korkarım. Abdi Şems oğullarından olan damadını [Hz. Zeyneb (radıyallahu anha)’in eşi Ebü’l-Âs bin er-Rabi’]’i zikretti. Onu güzel bir şekilde övdü ve şöyle buyurdu: O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi ve bana karşı (verdiği sözde) doğru davrandı. Ben haramı helal helalı haram yapacak değilim. Fakat Allah’a yemin ederim ki, hiç bir zaman Resulüllah’ın kızı, Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)’in kızı ile beraber bir yerde (bir erkeğin nikâhı altında) birleşemez.
عَنِ الْمِسْوَر بْنَ مَخْرَمَةَ قال : أَنَّ عَلِيًّا خَطَبَ بِنْتَ أَبِي جَهْلٍ فَسَمِعَتْ بِذَلِكَ فَاطِمَةُ فَأَتَتْ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَتْ : يَزْعمُ قَوْمَكَ أَنَّكَ لَا تَغْضَبُ لِبَنَاتِكَ ، وَهَذَا عَلِيٌّ نَاكِحًا ابْنَةَ أَبِي جَهْلٍ . فَقَامَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَمِعْتُهُ حِينَ تَشَهَّدَ يَقُولُ : أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَنْكَحْتُ أَبَا الْعَاصِ بْنَ الرَّبِيعِ فَحَدَّثَنِي فَصَدَقَنِي ، وَإِنَّمَا فَاطِمَةُ بَضْعَةٌ مِنِّي فإنَّي أُكْرِهُ أَنْ يَسُوءهَا ، وَإِنَّهَا وَاللَّهِ لَا تَجْتَمِعُ بِنْتُ رَسُولِ اللَّهِ وَبِنْتُ عَدُوِّ اللَّهِ عِنْدَ رَجُلٍ وَاحِدٍ أَبَدًا . [رواه البخاري (٣٥٢٣) وابن ماجه (١٩٩٩) وأحمد (١٨٩٣١ ، ١٨٩٣٢) وابن حبان (٧٠٦٠) وغيرهم]
132- Misver İbni Mahrame ( radıyallahu anh)’den:
Ali bin Ebi Talib (radıyallahu anh), Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in kızı Fatıma (Radıyallahu anha) ile evli iken Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek istedi. Fatıma, bu durumu işitince Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına vararak;
(Babacığım kızlarına eziyet edildiğinde) onlar için senin kız-madığını herkes söylüyor. Bak işte Ali, Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek üzeredir, dedi.
Misver demiştir ki Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) kalktı bir hutbe irat etti. Hutbesinde şehadet getirdik¬ten sonra şöyle buyurduğunu işittim:
Besmele, hamd ve şehadetten sonra (bilmiş olun ki:) Ben (kızım Zeyneb'i) Ebü’l-Âs bin er-Rabia nikâh ettim. O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi ve bana karşı (verdiği sözde) doğru davrandı. Ve şüphesiz kızım Fâtıma benden bir parçadır. (Aranızda dolaşan söylentiler gibi şeyler yüzünden) onu bir hataya düşürmenizi çirkin görürüm. Allah’a yemin ederim ki, hiç bir zaman Resulüllah’ın kızı, Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)'in kızı ile beraber bir erkeğin nikâhı altında birleşemez.
Açıklama
Misver (Radıyallahü anh)’in ilk hadisini Kütüb-i Sitte sa-hihlerinin hepsi ve Ahmed rivayet etmişlerdir.
Hadis’in baş kısmında “Hişam bin el-Muğîre’nin oğulları” buyurulmuştur. Hişam, Ebu Cehil’in babasıdır. Bilindiği gibi Ebu Cehil, Bedir savaşında Cehenneme yollanmıştı. Onun kardeşleri Seleme ve Haris ile oğlu İkrime Mekke’nin fethedildiği yıl Müslüman olmuşlar ve İslamiyet’e sa-mimiyetle inanmışlar. Ebu Cehil’in kızını Ali (Radıyal¬lahü anh) ile evlendirmek için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den izin isteyenler Ebu Cehil’in anılan iki kardeşi ile oğlu idiler.
Ebu Cehil’in kızının ismi hakkında değişik rivayetler vardır. El-Hâkim’in rivayetine göre Cuveyriye ismi¬ne ait kavil meşhurdur. Onun isminin Avra, Hayfa veya Cemile olduğuna dair rivayetler de vardır.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hişam oğulları¬na izin vermeyeceğine dair buyruğu üç defa tekrarlamıştır. Bu tek¬rarlamadan maksat İzin vermeyişi geçici bir süre için olmayıp daimi¬dir. İlelebet izin verilmeyecektir.
Hadisin: “Ancak Ali benim kızımı boşamak...” fıkrasından mak¬sat, Ali’nin Ebu Cehil’in kızını istemekten vazgeçmesini sağlamaktır. Açık olan yorum budur. Çünkü Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izin vermeyeceğini bildirdikten sonra A1i (Radıyallahu anh)’ın Ebu Cehil’in kızını istemesi ihtimali akıl¬dan çok uzaktır.
Hadis, Fatıma (Radıyallahü anha)’nin üstün faziletine ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanındaki yüce değerine delalet eder.
Misver’in ikinci hadisini Buharı, Müslim, Ebu Davud ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerdeki metin daha uzundur.
Hadiste sözü edilen Ebu’l-As (Radıyallahü anh) Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Zeyneb (Radıyallahü anha) isimli kızı ile evli idi. Ebu’l-As, Zeyneb ile evlenir¬ken onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmeyeceğine söz vermiş ve bu sözüne sadık kalmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) irad buyurduğu hutbede onun bu sadakatini ifade edip övmüştür. Hadisi açıklayan âlimler şöyle derler: Ali (Radıyallahü anh) de Fatıma (Radıyallahü anha) ile evlenirken muhtemelen böyle bir şart koşmuştur. Eğer böyle bir şartı varsa, bu şartı unuttuğu için Ebu Cehil’in kızını istemiştir, diye yorum yapılır. Şayet böyle bir şartı yok ise, Fatıma (Radıyallahü anha) üzerine evlenme¬ye teşebbüs etmesi kendisinden beklenmediği için ima yollu kınan¬mıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çok ender olarak kişiyi işlediği kusurdan Ötürü yüz yüze ayıplardı. Hz. Ali (Radıyallahü anh)’ı sırf Fatıma (Radıyallahü anha)’nın rızasını ve gönlünü almak için alenen ayıplamıştır. Bu olay Mekke fet¬hinden sonra vuku bulmuştur.
Ebu’l-As (Radıyallahü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e peygamberlik görevi verilmeden önce O’nun yaşça en büyük kızı Zeyneb (Radıyallahü anha) ile evlenmişti. Evlenirken, Zeyneb (Radıyallahu anha)’nın üzerine ikinci bir kadın¬la evlenmeyeceğine söz vermiş ve bu sözüne sadakat göstermişti. Bu zat henüz Müslüman olmadan önce vuku bulan Bedir savaşın¬da esir edilmişti. Zeyneb (Radıyallahu anha) evlenirken ana¬sı Hatice (Radıyallahu anha) tarafından kendisine hediye edil¬miş olan gerdanlığını Mekke’den Medine-i Münevvere’ye esir edilen kocası Ebü’l-As’a göndererek, ger¬danlığını fidye olarak verip esaretten kurtarılmasını istemişti. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gerdanlığı görünce, “Dilerseniz, Zeyneb’in esirini Zeyneb için salıverin ve gerdanlığı¬nı da Zeyneb’e geri gönderin” buyurmuş, Sahabeler de: Hay hay deyip, Ebü’l-As’ı serbest bırakmışlar ve Zeyneb’in ger¬danlığını da iade etmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zeyneb’i Medine’ye göndermeyi Ebü’l-As’tan is¬teyip serbest bırakılması için şart koşmuş idi. Ebü’l-As, ver¬diği sözü yerine getirmiş ve Mekke’ye varır varmaz Zey¬neb’i Medine-i Münevvere’ye babasının yanına gön¬dermişti. Ebü’l-As ikinci kez esir edilmiş, yine Zeyneb’in ricası üzerine tekrar serbest bırakıldıktan sonra İslamiyet’i kabullen¬miş ve bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zey¬neb’i onun nikâhına iade buyurmuştu. Bundan sonra Ebü’l-As ile Zeyneb’in Ümame isimli kız çocukları olmuştur.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ali (Radıyallahü anh)’in Ebu Cehil’in kızı ile evlenmeye teşebbüsleri konu-sunda yaptığı konuşma esnasında Ebü’l-As’ın meselesini Ali için örnek olmak üzere açıklamıştır. Çünkü Ebü’l-As müslüman olmadan önce de, müslüman olduktan sonra da Zeyneb’e daima iyilik etmiş, onu hiç üzmemiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Onu (yani Fatıma)’yı bir hataya düşürmenizi çirkin görürüm,” ifadesinden maksat şu olabilir; Fatıma, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yaptığı müracaat esnasında: “Herkes senin kızların için kızmadığını söylüyor.” demişti. Halk arasında dolaşan bu söylenti gerçek değil¬di. Fatıma’nın böyle bir söylentiye değer vermesi bir hata sayılır. Halk, onun bu hataya düşmesine sebebiyet vermiş olur.
Bazı rivayetlerde bu cümle “ve ben Fatıma’nın (kıskançlık yüzünden kocasına karşı) şanına layık olma¬yan bir davranışa kapılmasından endişeleniyorum.” şeklinde geçiyor. Müellifin rivayetindeki cümleyi böyle yorumlamak da mümkündür. Cümledeki hitap sahabilere ise de asıl muhatap Ali olabilir. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Fallma hakkında böy¬le bir endişe duymasının sebebi ise, Fatıma’nın anası Ha-tice (Radıyallahü anha) vefat etmişti, ondan sonra da kardeş-leri vefat etmişlerdi. Fatıma bu musibetler nedeni ile üzgün¬dü. Üzerine kuma geldiği takdirde kendisini teselli edecek kimse pek yoktu.
“Ali (Radıyallahü anh) ise birden fazla kadınla evlenmenin caizliğine ait ayetin umumi hükmüne bakarak ikinci bir kadınla evlen mesinde bir sakınca göremediği için böyle bir istekte bulunmuş olabilir. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in buna rı¬za göstermediğini anlayınca derhal bu istekten vazgeçmiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Allah’a yemin ede¬rim ki hiç bir zaman Peygamberin kızı ile Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)’in kızı” cümlesi değişik şekilde yorumlanmıştır. Tekmile ya¬zarı bu cümle ile ilgili olarak özetle şöyle der:
Bu cümlede şu işaret var: Ali, Fatıma üzerine Ebu Cehil’in kızı ile evlenebilir. Lâkin bu evlenme işi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e eziyet verir, O’na eziyet ise haramdır.
Nevevi: “Peygamber bazı rivayetlerde mevcut; -“Ben helal olan bir sevi haram kılacak değilim”- sözü ile Ali’nin Ebu Cehil’in kızı ile evlenmesinin mübahlığına delalet eder. Lâkin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki nedenle Fatı¬ma ile Ebu Cehil’in kızının beraberce bir nikâh altında bulundurulmasını yasaklamıştır. Birinci neden: Peygamber (Sallal¬lahü Aleyhi ve Sellem) son derece Fatıma ve Ali’ye şef-katli idi. Ali evlenseydi Fatıma eziyet duyacaktı, dolayı¬sıyla Peygamber de eziyet duymuş olacaktı. O’na eziyet veren ise he¬lak olacaktı. İkinci neden: Fatıma kıskançlık yüzünden koca¬sına karşı hata edebilirdi.
Bir kavle göre cümlenin manası şudur: Allah’ın lütfü ile ben biliyorum ki Fatıma ile Allah’ın düşmanının kızı bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmiyecektir.
Cümlenin manası muhtemelen şöyle olabilir: Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) in kızı ile Allah’ın düşmanının kızının bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmesi haramdır. Bazı rivayetlerde bu¬lunduğunu yukarda ifade ettiğim ilave cümlenin manası da şöyle olur: Ben helal olan bir şeyi haram kılacak değilim. Yani, ben Al¬lah’ın hükmüne muhalif bir şey söylemem. O bir şeyi helal kılmış ise onu haram edemem ve O, bir şeyi haram kıldığı zaman ben he¬lal kılamam ve haramlığını açıklamak durumundayım. Çünkü sus¬mam, onun mubahlığına delalet eder. Bu yoruma göre bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmesi haram olan kadınlardan ikisi de Peygamber’in kızı ile Allah düşmanının kızıdır,” diye bilgi vermiştir Nevevi’nin sözü burada sona erdi.
El-Hâfız şöyle demiştir: “Hutbenin zahirine göre, Ali’nin Ebu Cehil’in kızı ile evlenmesi caizdir. Lâkin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Fatıma’nın hatırı için Ali’yi menetmiş, Ali de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in em¬rine uyarak, bu işi bırakmıştır. Bence, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kızları üzerine başka kadınla evlenmenin yasaklanma¬sı hükmü verilmiş olabilir. Bu hüküm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kızlarından yalnız Fatı ma’ya münhasır olabilir”
Hadisin Fıkıh Yönü
1. Hadis Fatıma (Radıyallahü anha)’nın üstün faziletine ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in onun rızasını gözet¬leyip ona ne derece şefkatli ve düşkün olduğuna delalet eder
2. Fatıma, Ali’nin Ebu Cehil’in kızı veya baş¬ka bir kimsenin kızı ile evlenmesine rıza gösterseydi, Ali’nin bundan menedilmiyeceği hükmü çıkarılabilir
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in damadı Ebü’l-As (Radıyallahu anh) hakkındaki bazı bilgiler İbni Mace’de rivayet edilen 2008 - 2010 nolu hadislerin izahı bölümünde verilmiştir. Geniş bilgi almak isteyen oraya bakabilir
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ خَطَبَ بِالْجَابِيَةِ ، فَقَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَقَامِي فِيكُمْ، فَقَالَ: " اسْتَوْصُوا بِأَصْحَابِي خَيْرًا، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ حَتَّى إِنَّ الرَّجُلَ لَيَبْتَدِئُ بِالشَّهَادَةِ قَبْلَ أَنْ يُسْأَلَهَا ، وَبِالْيَمِينِ قَبْلَ أَنْ يُسْأَلَهَا ، فَمَنْ أَرَادَ مِنْكُمْ بَحْبَحَةَ الْجَنَّةِ فَلْيَلْزَمُ الْجَمَاعَةَ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ، وَهُوَ مِنَ الِاثْنَيْنِ أَبْعَدُ، لَا يَخْلُوَنَّ أَحَدُكُمْ بِامْرَأَةٍ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ ثَالِثُهُمَا، وَمَنْ سَرَّتْهُ حَسَنَتُهُ وَسَاءَتْهُ سَيِّئَتُهُ، فَهُوَ مُؤْمِنٌ " [رواه ابن حبان (٨٢٥٤) والترمذي (٢١٦٥) والنسائي في الكبرى (٩٢٢١) والطبراني في الصغير(٢٤٥)والأوسط (٢٩٢٩)]
133- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Ömer (radıyallahu anh), Şam’ın bir bölgesi olan Cabiye’ de bize bir hutbe irad ederek şöyle dedi: Rasulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in bize söylediği bazı şeyleri size söylemek üzere aranızdayım. O bize şöyle demişti: “Size ashabımı sonra onların peşinden gelenleri sonra da onların peşinden gelenlerin yaşantılarını tavsiye ederim bunlardan sonraki nesillerde yalan yayılacaktır. O derece ki kendisinden yemin etmesi istenmediği halde insanlar yemin edecekler, şahitlikleri istenmediği halde insanlar yalan şahitliği yapacaklardır. Dikkat edin bir erkek bir kadınla tek başına kalmasın; üçüncüleri şeytandır. İslam cemaatinden ayrılmayın, ayrılıklardan sakının çünkü şeytan cemaate katılmayıp tek kalanlarla beraberdir. Cemaatten olan iki kişiden uzaktır. Kim Cennetin en güzel yerlerinden köşk sahibi olmak isterse; İslam cemaatinden ayrılmasın. Kimi, yaptığı iyilik sevindiriyor ve kötülükleri de üzüyorsa o kimse mü’mindir.”
Cuma elbisesi:
عَنْ عَائِشَةَ، وَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ رَجُلٍ مِنْهُمْ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَرَأَى عَلَيْهِمْ ثِيَابَ النِّمَارِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا عَلَى أَحَدِكُمْ إِنْ وَجَدَ سَعَةً أَنْ يَتَّخِذَ ثَوْبَيْنِ لِجُمُعَتِهِ سِوَى ثَوْبَيْ مِهْنَتِهِ . [رواه ابن حبان (٢٧٧٧)وابو داود (١٠٧٨)وابن ماجه (١٠٩٦)]
134- Hz. Aişe (Radıyallahu anha) ve Yahya b. Said (Radıyallahu anh) Ashab’dan bir adamdan:
Rasulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) Cuma günü halka hutbe irad ettiği esnada onların üzerinde nimar hırkalarını (kaplan postu gibi) alaca elbiseler gördü ve şöyle buyurdu: Sizden her hangi biriniz maddî imkân bulabilirse, Cuma günü için iş (günlük) elbiselerinden başka iki elbise (bir takım elbise) edinmesinde hiçbir beis yoktur.
Açıklama
Nimar nemire’nin çoğuludur. Nemire: Kaplan demektir. Bedevilerin giydiği çizgili hırka çeşitli kaplan renginde olduğu İçin ona nemire ismi verilmiştir.
İbni Mâce bu hadis için iki sened zikretmiştir. Birinci senedde Muhammed bin Yahya, Abdullah İbni Selam’dan rivayet etmiş görülüyor. Hâlbuki Abdullah (Radıyallahü anh) H. 43. yılı vefat etmiş, Muhammed ise 47. yılı doğmuştur. Bu sebeple senedde bir inkıta’ vardır. Fakat ikinci sened muttasıldır. Çünkü mezkûr Muhammed, anılan Abdullah’ın oğlu Yusuf’tan, Yusuf da babasından rivayet etmişlerdir. Ebu Davud’un rivayet ettiği sened’de sırayla şu zatlar vardır: Eby Davud, Vehb bin Cerîr, Vehb’in babası Cerîr, Yahya bin Eyyub, Yezid bin Ebi Habib, Mu¬sa bin Sa’d, Yusuf bin Abdillah bin Selam, Ebu Davud bu arada başka senedlerle de rivayette bulun¬muştur.
Maik ve Beyhaki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.
Hadisin: “Ma ala ehadiküm” cümlesindeki: “Ma” harfini olumsuzluk edatı olarak yorumlıyarak tercüme ettik. Hadisten kasdedilen mana şudur. İş elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise edinmek mubahtır. Yani israf sayılmaz. Ebu Davud’un rivayetinde: “Eğer (maddi imkân) bulursa” kaydı vardır. Bundan sonra rivayet olunan Aişe (Radıyallahu anha)’nin aynı mealdeki hadisinde bulunan; kaydı da bu manayı ifa¬de eder.
Hadis şöyle de yorumlanabilir: “Herhangi birinizin, iş elbisesin¬den başka Cuma günü için bir takım elbiseyi satın almasında, mali durumu müsait ise bir külfet (ve güçlük) yoktur.” Bu anlayışa göre, sözün söyleniş sebebi belirli günlerde yeni elbise giymeyi gösteriş ve yapmacıklık ya da kibirlilik zannedenlerin zannını defetmektedir.
Cümledeki “Ma” istifham için olabilir. Buna göre meal şöyle olur.
“Ne olur, her biriniz iş elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise alı verse?”
Bu takdirde hadisten maksat, maddi durumu müsait olanları Cu¬ma günü için özel elbise edinmeye teşviktir. Buna göre insanın imkân bulursa cumalarda ve diğer özel günlerinde giymek üze­re fazla bir elbisesinin bulunması mubah olmaktan da öte müstehabtır.
Hadis, Cuma günü özel elbise giymenin müstahablığına delil olur.
Hadisteki: “İki elbise” kelimesini “Bir takım” diye terceme ettik. Çünkü Arapların bir takım elbisesi iki parçadan ibaret idi. Izar dedikleri parçayı bellerine bağlarlardı. Ridâ dedikleri parçayı da omuzlarına alırlardı ve ikisine Hülle derlerdi.
Hadis Cuma namazı için süslenmenin ve en güzel elbiseyi giyme¬nin meşruluğuna delalet eder.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
Cuma namazı için süslenmek ve güzel ve temiz elbise giymek meşrudur. İbni Mace’in Ebu Zerr ve Hz. Aişe’den ayrı ayrı rivayet ettiği iki hadis de bunun meşru, hatta müstehab oluşunun delilerindendir.
Yakin ve afiyetin fazileti
عَنِ الْحَسَنِ ، أَنَّ أَبَا بَكْرٍ خَطَبَ النَّاسَ، فَقَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ النَّاسَ لَمْ يُعْطَوْا فِي الدُّنْيَا خَيْرًا مِنَ الْيَقِينِ وَالْمُعَافَاةِ، فَسَلُوهُمَا اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ ".
135- Hasan (Radıyallahü Anh)’dan: Ebubekir (Radıyallahü Anh) insanlara hutbe irad etti de şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! İnsana dünyada yakın ve afiyetten daha hayırlı birşey verilmemiştir. Öyle ise Allah'dan o ikisini isteyin..”
Açıklama
Hz. Hasan şöylr dedi: süphesiz Resulüllah (ASallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru söyledi. Yakîn ile cennet istenir, Yakîn ile cehennemden kaçılır. Yakîn ile farzrlar eda edilir. Ve yakîn ile hak üzere sabr edilir. Allah'ın afiyetinde çok hayırlar vardır. Allah'a yemin olsun biz onları görüyoruz ki afiyette birleşiyor belada uzaklaşıyorlar.
Hadis-i şerifin Tirmizî’deki ve diğer bazı kaynaklardaki rivayetinden, bu sözleri esnasında Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in de ağladığı anlaşılmaktadır. O'nun, ileride ümmetinin başına gelecek fitneler, nefsaniyetin, şehvet ve hırsın galebe çalması, mal biriktirme, makam mevki hırsına kapılmaları gibi afetler sebebiyle ağladığı; günahlardan korunabilmeleri için onlara af ve afiyet istemelerini emir buyurduğu nakledilir.
Af ve afiyet kelimelerini incelediğimizde sözlükte şu manalara geldiği görülür: Af, yapılan bir hatadan, günahtan dolayı cezalandırmanın terk edilmesi, görmezden gelinmesi ve silinmesidir. Afiyet ise dinde fitnelerden selamette olmak, bedenin de her türlü kötülük, hastalık ve sıkıntıdan güvende olması anlamındadır. Dikkat edilirse, her türlü afetten selamette olmak anlamına gelen afiyet, aslında affı da içine alan daha kapsamlı bir kelimedir.(Mübârekfûrî, Tühfetü'l-Ahvezî, 10/3)
Yakîn; kesin, doğru ve değişmez bilgidir. Manevi gerçekleri kalp gözü ile görmek, gayba ait hususları müşahede ile zan ve tereddütten kurtulmak, tam bir inanç ve teslimiyete kavuşmak manalarına da gelir.
Yakînin “ilmelyakîn”, “aynelyakîn” ve “hakkalyakîn” olmak üzere üç mertebesi vardır. Mesela karşıda görülen bir vadide su bulunduğunu bilmek ilmelyakîn, oraya gidip suyun bulunduğunu gözle görmek aynelyakîn, oradaki sudan içmek de hakkalyakîn olarak zikredilebilir.
Her kime yakîn verilmiş ise, Allah Tealâ'nın haber verdiği şeyler onun için gözle görülerek şahit olunmuş gibidir. Bu yüzden onun imanı karar kılmış, sükûnete ermiştir. Böyle kişi, hakikate dair baş kulağıyla işittiği haberleri kalp gözüyle gördüğü için hiçbir tereddütü yoktur. Hak Tealâ’nın “Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.” “Eğer sabrederseniz, bu sabredenler için daha hayırlıdır.” Mealindeki buyruklarını işitince, sahip olduğu yakîn ile vaadedilen karşılık onun için gözle görülmüş gibi olur. Bundan dolayı karşılaştığı sıkıntıya sabır göstermesi kolaylaşır ve sabreder. Bolluk ve nimet halinde şükredenlere vaadedilenleri de basiretiyle görür. Allah Tealâ'nın kendisi için takdir ettiklerine rıza gösterir. Böylece Rabbi de ondan hoşnut olur. Bu duruma gelmiş olan kişi, Hârise (Radıyallahü Anh)’ın bildirdiği şu hale erişmiş olur: “Cennet ehlinin orada nimet içinde olduklarını ve cehennem ehlinin de orada azap çektiklerini açıkça görür gibiyim!”
“Semerkand dergisi Ali Kaya’nın afiyet ve yakîn başlıklı yazısından kısa bir pasaj aldık orada konu genişçe ele alınmıştır”
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ النَّاسّ ذَاتّ يّوْم فَجِئْتُ وَقَدْ فَرَغَ فَسَأَلْتُ مَاذَاقَالَ ؟ قَالُوا : نَهَى أَنْ يُنْبَذَ فِي الْمُزَفَّتِ وَالْقَرْعَ
136- İbni Ömer (Radıyallahü anhüma)’dan; Şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün halka hutbe irad etti. Ben geç geldim. İnsanlara ne dediğini sordum. müzeffet ve kar' (denilen kablar)da şıra yapılmasını yasakladı, dediler.
Açıklama
Müzeffet: Karasakızla sıvanmış testi gibi, Ziftlenmiş kab demektir. Kar’ da Kuru kabaktan yapılan kabtır.
Bu kablarda şıra kurmanın yasaklığına de¬lâlet eder. Yasağın hikmeti şudur: Anılan kablar İslâmiyet'in ilk za¬manlarında şarap için kullanılırdı. Kabların içtiği şarabı şıraya kus¬ması ile şıranın pislenmesi muhtemel olduğu gibi bu nevî kablara konulan şıra kısa sürede bozulup müskir hâle gelebilir. Sahibi de far¬kına varmadan içebilir.
Hata İle Öldürmenin Diyeti
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ : خَطَبَ يَوْمَ الْفَتْحِ بِمَكَّةَ فَكَبَّرَ ثَلاَثاً ثُمَّ قَالَ : "لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ، صَدَقَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَهَزَمَ الأَحْزَابَ وَحْدَهُ أَلاَ إِنَّ كُلَّ مَأْثُرَةٍ كَانَتْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ تُذْكَرُ وَتُدْعَى مِنْ دَمٍ، أَوْ مَالٍ تَحْتَ قَدَمَيَّ، إِلاَّ مَا كَانَ مِنْ سِقَايَةِ الْحَاجِّ، وَسِدَانَةِ الْبَيْتِ ثُمَّ قَالَ: " أَلاَ إِنَّ دِيَةَ الْخَطَإِ شِبْهِ الْعَمْدِ مَا كَانَ بِالسَّوْطِ، وَالْعَصَا، مِائَةٌ مِنَ الإِبِلِ: مِنْهَا أَرْبَعُونَ فِي بُطُونِ أَوْلاَدِهَا . [رواهابو داود (٤٥٤٧)والنسائي(٤٧٩٦)وابن ماجه (٢٦٢٨) وأحمد (٢٣٥٣٠)]
137- Abdullah b. Amr (radıyallahu anh) den;
Resulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) Fetih günü Mekke’de (halka) hi¬tabetti. Üç kere tekbir getirdi sonra “Vadini yerine getiren, kuluna yar¬dım eden ve kâfirleri tek başına hezimete uğratan tek Allah’tan başka ilah yoktur. Haberiniz olsun! Mal veya kandan, Cahiliyye devrinde anılıp zikredilen tüm övünme vesilesi olan şeyler ayaklarımın altındadır. (Kaldırılmıştır.) Sadece Hacılara su vermek (sikâyetu’l-hac) ve Kâbe hizmeti (Sidânetû’l-Beyt) bundan müstesnadır.
“Haberiniz olsun! Şüphesiz, kamçı ve sopa ile olan amde benze¬yen hataen öldürmenin diyeti yüz devedir. Bunlardan kırkının karın¬larında yavruları olacaktır.”
Açıklama
Müsedded’in rivayetine göre, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz Mekke’nin fethi günü halka hitap ederken önce; Allah’ın vadini yerine getirip, kuluna yardım ettiğini ve kâfir¬leri tek başına hezimete uğrattığını vurgulamıştır. Allah’ın vadinden maksat, Mekke’nin fethine dair olan vadidir. Kâfirleri tek başına hezime¬te uğratmasından maksat da, Mecma’daki ifadeye göre Hendek savaşıdır. Çünkü o gün Allah çıkardığı bir fırtına ile ortalığı birbirlerine kat¬mış, insanların müdahalesi olmadan kâfirleri hezimete uğratmıştır.
Bir başka görüşe göre de buradaki kâfirlerden murat dünyanın her ta¬rafındaki bütün kâfirlerdir.
“Tüm övünme vesilesi olan şeyler” diye tercüme ettiğimiz “me’sere” kelimesi Cahiliyye Araplarının Övünme vesilesi ve iyiliklerinden anı¬lan her şeydir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın; onları, ayakları altında olarak nitelemesin¬den murat da, kaldırıldıklarını ve iptal edildiklerini ilandır. Efendimiz bu iftihar vesilesi olan şeylerden ikisini; sidâne ve sikâye’yi istisna etmiştir.
SİDANE: Kâbe’nin temizliğini yapmak, kapısını açıp kapatmak gibi Kâbe hizmetine dair olan vazifelerdir. Bu vazife Beni Şeybe’ye aitti.
SİKAYE: Hac mevsiminde, hacılara su vermek vazifesidir ki o da Be¬ni Hâşim’e aitti.
Diğerlerinin aksine bu iki hizmet kaldırılmamış, sahiplerinin elinde bı¬rakılmıştır. Araplar, Kâbe’ye ve insanlara hizmeti hedef alan bu gibi gö¬revlerden dolayı büyük gurur duyarlar ve onlarla övünürlerdi.
Bu ikisinin dışında, Cahili Arapların övündükleri ve Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından kaldırılan diğer bazı vazifeler şunlardır:
RİFADE: Mekke’ye, hac için gelenlerin fakirlerine yemek ikram et¬mek, onların barınmalarını sağlamak vazifesi,
KIYÂDE: Buna Ukab da denilir. Savaşlarda sancağı taşıma görevi,
NEDVE: Önemli olayları ve kararları görüşmek için akd edilen toplantı,
SEFARET: Elçilik görevi.
Bunların dışında, taşınacak eşyaya izin vermek, savaş araç ve gereçle¬rini korumak, putların önünde ok çekmek gibi başka görevler de vardı.
Fahr-i Kâinat efendimiz daha sonra Amde (kasde) benzeyen hata yoluyla Öl¬dürmenin cezasını beyan buyurmuştur.
Amde benzeyen Öldürme; metinde de görüldüğü gibi silah ya da silah yerine kaim olmayan bir alet ile teammüden öldürmektir. Yani Öldürücü olmayan bir alet ile bile bile vurarak öldürmektir. Hadiste; sopa ve kam¬çı öldürücü olmayan aletlerden sayılmıştır. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafii’ye göre büyük taş ve kalın sopa ile öldürmek teammüden öldürmedir. Çünkü bunlarla genelde adam öldürülebilir.
Amde benzeyen öldürmeye, hata denilmesine sebep; alete itibarla kasdın bulunmamasıdır. Çünkü sopa ve kamçı gibi aletler adam Öldürmek için değil, terbiye maksadı ile dövmek için kullanılan aletlerdir.
İmam Ebu Hanife’ye göre şibh-i amd, silah dışındaki bir aletle, öldür¬mek maksadı olmadan vururken meydana gelen Öldürme şeklidir. Taş ve¬ya sopanın büyük ya da küçük olması arasında fark yoktur. İmam Malik ise, şibh-i amd diye bir öldürme şekli kabul etmemektedir. Ona göre öldür¬me ya teammüden ya da hataendir.
Hadis-i Şerif, amde benzeyen hata yoluyla vuku bulan öldürmenin di¬yetinin, kırkı hamile olmak şartıyla yüz deve olduğuna delalet etmektedir. Bilindiği gibi bu türden olan diyete “diyet-i muğallaza” denilir.
Ulemânın, amde benzeyen hata yolu ile olan Öldürmenin cezası konu¬sundaki görüşleri muhteliftir. Bu görüşleri şu maddelerde toplamak müm¬kündür:
1- Bu tür bir öldürmenin diyeti yüz devedir. Ancak kırkı hamile, altmı¬şı da dört ve beş yaşına basmış otuzar dişi deve olacaktır. Hadis metnine de uygun düşen bu görüş İmam Şafii, Atâ ve İmam Muhammed’e aittir.
2- İki, üç, dört ve beş yaşına gören yirmi beşer devedir. Yani yine yüz devedir, ama muğallaza değildir. Bu görüş de İmam Azam Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İshak b. Rahuye ve Ahmed b. Hanbel’indir.
3- Maliki mezhebine göre, bu tür öldürme, teammüden öldürmedir. Bu öldürme türüne verilecek ceza birinci guruptaki imamların öngördükleri cezadır.
4- Ebu Sevr’e göre de beş ayrı türden yirmişer olmak üzere yüz deve¬dir.
İmam Şafii’ye göre Şibh-i amd diyeti, katilin âkilesi tarafından ödenir. Hanefilerin görüşlerini, konunun başında belirtmiştik.
Hattâbi, bu hadisin hayvanda selem yapmanın cevazına da delalet etti¬ğini söyler. Çünkü âkile tarafından ödenecek deve üç sene zarfında öde¬nir. Yani vadelidir.
Kitabu’l-Bey’de geçtiği gibi selem; Para peşin mal vadeli olmak üze¬re yapılan bir satım şeklidir. Bu satım şekli Hanefilere göre sadece Ölçü ve tartıyla alınıp satılan misli mallarda caizdir. Hayvan ve benzeri mallarda ise caiz değildir. Şafiilere göre hayvanda da selem caizdir.
Yine Hattâbi; hamileliğin, hayvanda zapt ve sınırlanması mümkün bir vasıf olduğunun hadisin delaleti içerisinde olduğunu söyler.
Hadisten Çıkarılan Hükümler
1. Öldürme çeşitlerinden birisi de Şibh-i amd, yani taammüden ve kasten öldürmeye benzeyen bir öldürme nevidir. Yukarda da işa¬ret ettiğimiz gibi Malik, bu nevi öldürme çeşidinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını, bu nedenle öldürmenin taammüden ve hataen olmak üzere iki türden ibaret olduğunu söylemiştir.
2. Kamçı ve sopa ile meydana gelen öldürme olayı Şibh-i amd nev’indendir. Bu hükümle ilgili ilmî görüşlerin özetleri şunlardır:
a) Hanefilere göre, silâh ve onun hükmünde olan ci¬simler dışında kalan bir şeyle döverken ve öldürme niyeti değil de dövme niyeti taşırken meydana gelen öldürme olayıdır. Vurulan ci¬sim, ister ekseriyetle tehlike arz eden büyük taş ve büyük sopa gibi bir şey olsun, ister ekseriyetle tehlike arz etmeyen küçük taş ve küçücük sopa gibi bir şey olsun fark etmez.
b) Şafiiler, Hanbelîler ve Hanefilerden Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ekseriyetle, tehlike arz etmeyen küçük taş gibi bir cisimle dövmek isterken ve art arda darbeler olmaksızın meydana gelen öldürmedir. Ama darbeler art arda olursa, bu şekilde meydana gelen öldürme teammüden ve kasten öldürme nev’ine girer. Zayıf bir kavle göre yine Şibh-i amd sa¬yılır.
c) Bu nevi öldürme kısmının, varlığını kabul etmeyen Malikiler ise: Küçük taş ve küçük sopa ile meydana gelen öldürme teammüden olan öldürme nev’ine girer, demişlerdir.
3. Şibh-i amd, yani kasten olan öldürmeye benzeyen öldürme diyeti Muğallaza, yani ağırlaştırılmış diyettir. Çünkü ödenen 100 de¬venin 40 adedinin hamile olması şartı koşulmuştur.
Âlimlerin Bu Diyet Develeri Yaşları Hakkındaki Görüşleri
A) Atâ, Şafii ve Muhammed bin el-Hasan bu hadisin zahirini tutarak: Bu diyet, kırk adet hamile, dört ya¬şına ve beş yaşına basmış otuzar adet dişi olmak üzere yüz deve¬dir, demişlerdir. Muğallaza, yani ağırlaştırılmış olan bu diyet kati-lin baba tarafından olan mirasçıları tarafından üç yıl içinde taksitle ödenecektir.
B) Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Ahmed ve İshak’a göre bu diyet, iki, üç, dört ve beş yaşlarına basmış dişi develerden yirmi beşer adettir. Bu diyet katilin baba tarafından olan erkek mirasçılarınca üç yıl içinde taksitle ödenir.
C) Malikiler ise bu nevi öldürmeyi teammüden öldürme sayarlar ve: Bunun diyeti teammüden öldürme diyetidir, derler ki, A grubunun yukarıda beyan edilen görüşlerinde anlatılan yaşlarda¬ki develerdir.
Fetih yılı Kâbe’de hutbe
عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ ، عَنْ أَبِيهِ ، عَنْ جَدِّهِ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ النَّاسَ عَامَ الْفَتْحِ عَلَى دَرَجَةِ الْكَعْبَةِ ، فَكَانَ فِيمَا قَالَ بَعْدَ أَنْ أَثْنَى عَلَى اللَّهِ أَنْ قَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، كُلُّ حِلْفٍ كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ لَمْ يَزِدْهُ الْإِسْلَامُ إِلَّا شِدَّةً ، وَلاَ حِلْفَ فِي الإِسْلاَمِ ، وَلاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ ، يَدُ الْمُسْلِمِينَ وَاحِدَةٌ عَلَى مَنْ سِوَاهُمْ ، تَتَكَافَأُ دِمَاؤُهُمْ ، وَلاَ يُقْتَلُ مُؤْمِنٌ بِكَافِرٍ، وَدِيَةُ الْكَافِرِ كَنِصْفِ دِيَةِ الْمُسْلِمِ ، وَلاَ شِغَارَ فِي الإِسْلاَمِ ، وَلاَ جَنَبَ ، وَلاَ جَلَبَ ، وَتُؤْخَذُ صَدَقَاتُهُمْ فِي دِيَارِهِمْ ، يُجِيرُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ أَدْنَاهُمْ، وَيَرُدُّ عَلَى الْمُسْلِمِينَ أَقْصَاهُمْ". ثُمَّ نَزَلَ،
138- Amr bin Şuayb babasından o da dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Radıyallahü anhüm)'den rivayet edildiğine göre; Resalullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fetih yılı kabe’nin merdiveninde halka hutbe irat etti. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu, demiştir: “Ey insanlar! Cahiliyyede yapılmış olan bütün (haklı ve geçerli) andlaşmanın İslam sadece sağlamlığını ve ciddiyetini artırır! İslam’da (haksız ve geçersiz) andlaşma yapmak yoktur! " fetihten sonra hicret yoktur. Müslümanların (birlik ve beraberlik) eli onlardan olmayanlara (düşmanlarına) karşı (olmalı)dır. Müslümanların kanları (kısas ve diyet hususunda) ve malları eşittir. Bir mümin bir kâfire karşılık öldürülemez. Kâfirin diyeti müslümanın diyetinin yarısıdır. Haberiniz olsun! İslamda mihir vermeksizin evlenmek yoktur. (Malı) getirtmek de yok, uzaklaştırmak da yok. (Mal sahiplerinin) zekâtları ancak meskenlerinde alınır. Müslümanların (mertebece) en düşüğü hepsinin adına (kâfire mal, can ve namus) teminatı verebilir ve (savaşta) müslümanlarm en uzak olanları (yâni düşmana en yakın olanları ele geçirdikleri ganimeti düşmana uzak olan) müslüinanlara iade eder (yani hisselerini verir)." sonra indi.
Açıklama
Tirmizi bunu ta'likan, yani senedini anmadan rivayet etmiştir.
Tirmizî: Bu konuda Abdullah b. Amr hadisi hasendir. İlim adamları Yahudi ve Hıristiyanların diyeti konusunda değişik görüşler ortaya koymuşlardır. Bazı ilim adamları Yahudi ve Hıristiyan’ın diyeti konusunda Ömer b. Abdulaziz’den rivâyet edilen hadise dayanarak: “Yahudi ve Hıristiyan’ın diyeti Müslüman’ın diyetinin yarısıdır” derler. Ahmed b. Hanbel bunlardandır. Ömer b. Hattâb’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Yahudi ve Hıristiyan’ın diyeti dört bin dirhem, Mecusi’nin diyeti sekiz yüz dirhemdir.”
Mâlik b. Enes, Şâfii ve İshâk bu görüştedir. Bazı ilim adamları ise Yahudi ve Hıristiyanların diyeti Müslüman’ın diyeti gibidir demektedirler. Sûfyân es Sevrî ve Küfeliler bunlardandır.
"Müslümanların kanlarının eşitliğine cümlenin açıklaması ile ilgili olarak Avnü'l-Mabud yazarı, Şerhü's-Sünne'den naklen şöyle der:
Müslümanların kanlarının eşitliğinden maksad şudur: Müslü­manların kanları kısas yönünden eşittir. Yâni öldürülen müslüman eşraftan veya âlimlerden olsa ve katil de eşraftan olmasa veya câ­hil olsa bile yapılacak iş yalnız katili öldürmektir. Katilden başka­sını öldürmek söz konusu değildir. Câhiliyet devrinde durum böyîe değildi. Eşraftan birisi öldürüldüğü zaman buna karşılık yalnız eş­raftan olamayan katili öldürmekle yetinilmiyordu, katil ile beraber onun kabilesinden bir kaç kişi öldürülüyordu. İslâmiyet bu kötü âde­ti kaldırdı. Eşraftan olan ile olmayan, büyük iîe küçük, âlim ile câ­hil ve erkek ile kadın kısas bakımından eşit kılındı. Kısas bakımın­dan hiç bir ayrıcalık bırakılmadı. Yukardaki cümle bunu belirtiyor."
"Hadisin "Müslümanlar başkalarına karşı tek el (hükmünde) dir." cümlesinin mânâsı ile ilgili olarak Ebû Ubeyd: Yani müslümanlar birbirlerini düşmanlarına ezdirmemelidir. Hepsi birlik ve beraberlik içinde yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalıdır, demiştir.
Yani düşmanlarına karşı biribirleri ile yardımlaşırlar. Aralarına düşmanlık ve ayrılık girmez. Karşılarındaki hangi millet, hangi din mensubu olursa olsun müslümanlar tek bir yürek, tek bir el gibi davranırlar.
Şüphesiz bu, Rasulullah'ın istediği, gerçek müminin özelliğidir. Bu günkü değişik ideolojilere kapılan, gayr-i müslimlerin peşinde koşarken biri birlerinin kanını içecek duruma gelen müslümanların durumuna bakınca İslâm'a ne ölçüde yakın olduklarını anlamak hiç de zor değil."
"Hadisin "Müslümanlarm (kâfirlere verecekleri) teminatı (mer­tebece) en düşük olanı akdedebilir" cümlesinin manası şudur: Müs­lümanlardan herhangi bir kimse, hattâ bir köle veya bir kadın bir veya birden fazla kâfire teminat verirse, yâni malı, canı ve namu­sunun garanti altında olduğunu söylerse bu teminat geçerlidir, di­ğer müslümanlar buna uymak zorundadır. Kâfire böyle bir teminat vermek için müslümanın eşraftan veya devlet yetkilisi ve etiketlisi olması şartı yoktur." "En alt seviyedekinden de olsa enıanlarını tanırlar." Aslında, İs-lâmda sınıflar ve sınıfçılık yoktur. Değişik mertebedeki insanların biribir-lerine karşı bir önceliği, bir üstünlüğü yoktur. Ancak bir devlet başkanı ile, ücra bir köydeki koyun çobanı (hukuk karşısında eşit olmakla birlik­te) aynı seviyede sayılmaz. İşte bu cümledeki alt seviyedeki insandan maksat budur. Buna göre; demek oluyor ki; meselâ bir koyun çobanı, memlekete gelen bir yabancıya emân verse, bu emân tüm müslümanlan bağlar. Emân verilen kişi İslâm ülkesinde can ve mal emniyetine kavuş­muş olur.
Tabi devrimizde şartlar değişmiş, memlekete gelecek yabancılara izin verme yetkisi devletlerin insiyatifine tahsis edilmiştir. Suudi Arabistan ve Pakistan gibi İslâmî esaslar çerçevesinde idare edildikleri Anayasalarında ifade edilen ülkelerde de durum farklı değildir.
"Bir müslüman bir kâfire karşılık, and sahibi bir gayr-i müsIim'de bir kâfire karşılık (kısas yoluyla) öldürülmez"
Bu cümlelerden ilki; gayr-i müslim birisini öldüren bir müslümamn kısas yoluyla Öldürülmeyeceğine delâlet etmektedir. Öldürülen müslümamn harbî (müslümanların idaresi altında olmayan ve kendisine İslâm ülkesinde serbestçe dolaşma izni verilmeyen gayr-i müslim) halinde, onu öldüren müslümamn kısasen öldürülmeyeceğinde İslâm uleması arasında bir görüş ayrılığı bilmiyoruz. Yani ittifakla, böyle bir müslüman öldürülmez. Ama öldürülen gayr-i müslimin zimmî (İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaş) olması halinde öldüren müslümana kısas uygulanıp uygulanmayacağı ihtilaflıdır.
Hattâbi'nin tesbitine göre; Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Zeyd b. Sabit (Allah hepsinden razı olsun), Atâ b. Ebî Rebah, iklime, Hasenü'l-Basrî, Ömer b. Abdil-Aziz, Süfyân-ı Sevrî, İbn Şübrüme, İmam Mâlik, İmam Şafiî, Evzaî, Ahmed b. Hanbel ve îshâk b. Rahûye'ye göre zimmi karşılığında müslüman Öldürülmez. Yâni bir zimmiyi öldüren müslümana kısas uygulanmaz, başka bir ceza verilir.
Şa'bî, İbrahim en-Nehâî, İmam-ı Azam Ebû Hanife ve talebeleri Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre bir zimmiyi öldüren müslümana kısas uygu­lanır ve katil öldürülür. Bu görüşte olanlar, " Rasûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kâ­fire karşılık, bir müslümanı kısâsen öldürdü" hadisi ile istidlal ederler. Bu görüşte olanların, üzerinde durduğumuz hadisi izahları da şu şekilde­dir:
Hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce; "bir müslüman bir kâfire karşılık öldürülmez" buyurmuş sonra da bu cümleye atıf yoluyla ahd sahibi bir gayr-i müslimin de (ki o zimmîdir) bir kâfire karşılık öldürülmeyeceğini bildirmiştir. Bundan anlaşılıyor ki hadiste zikri geçen kâfirle, ahd sahibi gayr-i müslim (zimmi) ayrı ayrı guruplardır. Çünkü eğer birinci cümlede­ki "kâfir" kelimesi zimmî ve harbî tüm kâfirlere şâmil olsaydı. Rasulullah'ın ikinci cümleyi söylemesine gerek olmazdı. Başka bir ifâde ile ikinci cümlenin gelmesi abes olurdu. Rasulullah’a böyle bir kusurun nisbeti mümkün olmadığına göre bunların ayrı ayrı guruplardaki gayr-i müslimler olması gerekir. Yoksa ikinci cümlenin manası “ahid sahibi ahdi esnasında öldürülmez” demek değildir. Çünkü bu zaten belli olan ve herkesçe bilinen açık bir şeydir.
Bu nokta sabit olunca hadisin mefhûmu muhalifinden, zimmîyi öldüren bir müslümanın kısas yoluyla öldürülebileceği sonucu çıkar. Yani bu hadisin manâsı: “Bir müslüman ve ahid sahibi gayr-i müslim, ahid sahibi olmayan harbî bir gayr-i müslimi öldürürlerse kendilerine kısas uygulanmaz. Ama bir zimmîyi öldürürlerse kısas uygulanır.”
Tabi karşı görüşte olanların bu anlayışa karşı verdikleri cevâplar var. Zâten onlar hadisin zahirine baktıkları için sözü fazlaca uzatmış olmamak bakımından bu cevaplara girmek istemiyoruz. Arzu eden kişi bu hadisin Avnu’l-Ma’bûd’daki şerhine bakabilir.
Kişiye, gönül rızası olmadan Müslümana kardeşinin malı helal değildir
عَنْ عَمْرِو بْنِ يَثْرِبِيٍّ ، قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ : " أَلَا وَلَا يَحِلُّ لِامْرِئٍ مِنْ مَالِ أَخِيهِ شَيْءٌ إِلَّا بِطِيبِ نَفْسٍ مِنْهُ "
139- Amr İbni Yesribi den; şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe İrat etti, şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Kişiye, gönül rızası olmadan Müslümana kardeşinin malı helal değildir.”
Kadınları dövmenin çirkinliği
عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ زَمْعَةَ، قَالَ: خَطَبَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَذَكَرَ النَّاقَةَ، وَذَكَرَ الَّذِي عَقَرَهَا، فَقَالَ: " {إِذْ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا} [الشمس: 12] ، انْبَعَثَ لَهَا رَجُلٌ عَارِمٌ، عَزِيزٌ مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ، مِثْلُ ابْنِ زَمْعَةَ " ثُمَّ ذَكَرَ النِّسَاءَ فَوَعَظَهُمْ فِيهِنَّ، فَقَالَ: " عَلَامَ يَجْلِدُ أَحَدُكُمْ امْرَأَتَهُ جَلْدَ الْعَبْدِ، وَلَعَلَّهُ يُضَاجِعُهَا، مِنْ آخِرِ يَوْمِهِ " ثُمَّ وَعَظَهُمْ فِي ضَحِكِهِمْ مِنَ الضَّرْطَةِ، فَقَالَ: " عَلَامَ يَضْحَكُ أَحَدُكُمْ مما يَفْعَلُ ؟ "[رواه وأحمد (١٦٢٧٨)وابن ماجه (١٩٨٣)والبخاري (٤٩٠٨)]
140- Abdullah bin Zam’a (Radıyallahu anh)’dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve dişi deveden bahsederek, onu boğazlayanı anlat¬tı ve : “En azgınları ileri atıldığında” buyurarak kötülükte aşırı giden güçlü, kuvvetli ve toplumun içerisinde karşı konulmayan Ebu Zem’a gibi bir adam öne atıldı, demiştir. Sonra kadınlardan bahsedip bunlar (a iyilik etmek) hakkında erkeklere nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Cariyeyi değnekle dövercesine ne zamana kadar bazılarınız karılarını değnekle dövecek (yani bu âdeti sürdürecek)tir? Hâlbuki döven adamın, dövdüğü karısının yatağına ayni günün sonunda girmesi umulur.”
Açıklama
Bu hadisi Müslim daha uzun bir metin hâlinde rivayet et-miştir.
Sindî bu hadisle ilgili olarak şöyle der: Yani bazılarınız ca-riyeyi dövdüğü gibi nikâhlı karısını şiddetle döver. Öteden beri alı¬şılan bu hale ne zamana kadar devam edilecektir? Bu âdeti terk edin. Halk cariyeyi değnekle dövme âdetine alışkın olduğu için hadiste cariyeyi dövmekten bahsedilmiştir. Bu benzetme, cariyeyi şiddetle dövmenin caizliğini ifade etmez.
Bir hadiste: “Sopanı karın (ın üstün)den kaldırma” buyurulmuştur. Bir kavle göre bu hadisten maksat kadını dövmek değil, onu tedip etmektir.
Erkek gece ailesinin yatağına gireceğine göre aralarında birlik ve sevgi olmalıdır. Kadını değnekle dövmek ise bu birlik ve sevgiye uygun düşmez. Sabahleyin karıyı dövüp akşam onunla ayni yatağa girip yatmak birbirine uygun şeyler sayılmadığı için bunu düşünüp dövmekten vazgeçmek için hadisin sonunda bir irşat yapılmıştır.
Dişi deve Salih peygamberin mucizesi olan ve Semud kavmini imtihan için gelen Semud kavminin devesidir. Ayette geçen: “En azgınları ileri atıldığında.” Kabilenin en azgını. Bu dişi deveyi boğazlayan Kudâr İbni Sâlif’tir. Semud kavminin en azgını bu idi. Bunun hakkında Allahu Teâlâ Kamer süresinde : “Arkadaşlarını çağırdılar, o da sarılarak onu kesti.” buyurmaktadır. Bu kişi, onlar arasında değerli; kavmi içinde şerefli, sözü dinlenen ve reis durumunda olan sayılır bir kişi idi. Nitekim İmam Ahmed İbni Hanbel şöyle der: Bize İbn Ümeyr... Abdullah İbn Zem’a’dan nakletti ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okumuş ve dişi deveden bahsederek, onu boğazlayanı anlat¬mış ve : “En azgınları ileri atıldığında” buyurarak kötülükte aşırı giden güçlü, kuvvetli ve toplumu içerisinde karşı konulmayan Ebu Zem'a gibi bir adam öne atıldı, demiştir. Buhari “Tefsir” bahsinde, Müslim “Cehen¬nemin nitelikleri” bahsinde ve Tirmizi ile Nesai de yine “Tefsir” bahsin¬de bu hadisi rivayet ederler. İbn Cerir ve İbn Ebu Hatim de Hişam İbni Urve kanalıyla... Abdullah İbn Zem'a'dan bu hadisi naklederler.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a... Ammar İbni Yasir’in şöyle dediğini nakletti: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Ali’ye dedi ki: Dikkat et, sana insanların en azgınını anlatayım mı? O; evet, deyince bunlar iki kişidir¬ler, biri dişi deveyi kesen Semud kavminin azgını, diğeri de ya Ali seni dövüp şuraya kadar ıslatan, dedi. Sakalını kastediyordu.
“Allah’ın peygamberi onlara: Allah’ın dişi devesi ve onun su hakkı, demişti.” Salih (Aleyhisselam) onlara; Allah’ın dişi devesine dikkat edin ve ona kötülükle dokunmaktan sakının, demişti. Su içerken de ona saldırma¬yın, çünkü bir gün sizin içme gününüzdür, bir gün onun içme günüdür.
“Fakat onu yalanladılar ve derken deveyi kestiler.” Allah’ın peygam¬berinin onlara getirdiği gerçeği yalanlayıp ardından da dişi deveyi kes¬tiler. Hâlbuki Allah, o dişi deveyi kendilerine bir mucize ve aleyhlerin¬de hüccet olmak üzere kayadan çıkarmıştı.
“Bunun üzerine Rabları günahları sebebiyle onları kırıp geçirerek yerle bir etti.” Rabları onlara kızıp yere geçirdi. Üzerlerine inen cezayı eşit kıldı. Katâde der ki: Bize ulaştığına göre, Semud kavminin azgını deveyi kesmeden büyük küçük, erkek, dişi hepsi onun peşine takılmış¬lardı. Milletin hepsi devenin kesilmesi işine ortak olunca, günahları ne¬deniyle Allah onları topluca ve eşit olarak yere geçirmişti.
“Bunun sonundan hiç korkmayarak.” Bu ayetin şeklinde okunduğu da varittir. İbn Abbas der ki: Allah hiç bir kimseden korkmaz. Mücahit, Hasan, Bekr İbni Abdullah el-Müzeni ve başkaları da böyle demişlerdir. Dahhâk ve Süddî ise; o deveyi kesen yap¬tığının akıbetinden korkmuyordu, demiştir. Ancak birinci görüş daha evlâdır. Çünkü ayetin seyri buna delâlet ediyor. Allah en iyisini bilendir.

Rabbim bana bilmediklerinizi size Öğretmemi emretti.
عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ الْمُجَاشِعِيِّ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ ذَاتَ يَوْمٍ فِي خُطْبَتِهِ : " أَلا إِنَّ رَبِّي أَمَرَنِي أَنْ أُعَلِّمَكُمْ مَا جَهِلْتُمْ مِمَّا عَلَّمَنِي يَوْمِي هَذَا ، كُلُّ مَالٍ نَحَلْتُ عَبْدِي حَلالٌ ، وَإِنِّي خَلَقْتُ عِبَادِي حُنَفَاءَ كُلَّهُمْ ، وَإِنَّهُمْ أَتَتْهُمُ الشَّيَاطِينُ فَاجْتَالَتْهُمْ عَنْ دِينِهِمْ ، وَحَرَّمَتْ عَلَيْهِمْ مَا أَحْلَلْتُ لَهُمْ ، فَأَمَرَتْهُمْ أَنْ يُشْرِكُوا بِي مَا لَمْ أُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا ، وَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ نَظَرَ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ فَمَقَتَهُمْ ، عَرَبَهُمْ وَعَجَمَهُمْ ، إِلا بَقَايَا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ ، فَقَالَ : يَا مُحَمَّدُ ، إِنَّمَا بَعَثْتُكَ لأَبْتَلِيَكَ ، وَأَبْتَلِيَ بِكَ ، وَأَنْزَلْتُ عَلَيْكَ كِتَابًا لا يَغْسِلُهُ الْمَاءُ ، تَقْرَؤُهُ نَائِمًا وَيَقْظَانَ ، وَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ أَمَرَنِي أَنْ أُحَرِّقَ قُرَيْشًا ، فَقُلْتُ : رَبِّ إِذًا يَثْلَغُوا رَأْسِي فَيَدَعُوهُ خُبْزَةً ، فَقَالَ : اسْتَخْرِجْهُمْ كَمَا أَخْرَجُوكَ ، وَاغْزُهُمْ يُغْزَ بِكَ ، وَأَنْفِقْ فَسَيُنْفَقُ عَلَيْكَ ، وَابْعَثْ جَيْشًا نَبْعَثْ خَمْسَةَ أَمْثَالِهِ ، وَقَاتِلْ بِمَنْ أَطَاعَكَ مَنْ عَصَاكَ ، وَقَالَ أَهْلُ الْجَنَّةِ ثَلاثَةٌ : ذُو سُلْطَانٍ مُقْتَصِدٌ مُتَصَدِّقٌ مُوَفَّقٌ ، وَرَجُلٌ رَحِيمٌ رَقِيقُ الْقَلْبِ لِكُلِّ قُرْبَى مُسْلِمٍ ، وَفَقِيرٌ عَفِيفٌ مُتَصَدِّقٌ ، وَأَهْلُ النَّارِ خَمْسَةٌ : الضَّعِيفُ الَّذِي لا زَبْرَ لَهُ ، الَّذِينَ هُمْ فِيكُمْ تَبَعًا لا يَبْتَغُونَ أَهْلا وَلا مَالا ، وَالْخَائِنُ الَّذِي لا يَخْفَى لَهُ طَمَعٌ وَإِنْ دَقَّ إِلا خَانَهُ ، وَرَجُلٌ لا يُصْبِحُ وَلا يُمْسِي إِلا وَهُوَ يُخَادِعُكَ عَنْ أَهْلِكِ وَمَالِكَ ، وَذَكَرَ الْبُخْلَ ، أَوِ الْكَذِبَ ، وَالشِّنْظِيرُ الْفَحَّاشُ "[ رواه مسلم (٢٨٦٥) وأحمد (١٧٥١٩)]
141- İyaz b. Hımar El-Mücaşiî (Radıyallahu anh)’den naklen rivayet etti ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün hutbesinde şöyle buyurdular:
“Dikkat edin ki, Rabbim bana öğrettiklerinden bilmediklerinizi bugün size Öğretmemi emretti. Buyurdu ki: Bir kula verdiyim her mal helaldir. Ben kullarımın hepsini Müslüman olarak yarattım. Ama onlara şeytanlar gelerek kendilerini dinlerinden alıp götürdüler. Benim kendilerine helal kıldıklarımı, onlara haram ettiler. Benim hakkında delil indirmediğim bir şeyi, bana şerik koşmalarını emrettiler.
Şüphesiz ki, Allah yer halkına bakarak onların Arap’ına Acem’ine şiddetle buz etmiştir. Yalnız ehl-i kitaptan bir takım bakiyeler müstesna!
Allahu Teâlâ Hazretleri: Ben seni ancak imtihan edeyim ve seninle başkalarını imtihan edeyim diye gönderdim. Sana su götürmez bir kitab indirdim. Onu uyurken ve uyanıkken okursun, buyurdu. Gerçekten Allah bana Kureyşi ca¬yır cayır yakmamı emretti. Ben: Ya Rabbi! O halde benim başımı yararlar, onu bir ekmek parçasına çevirirler, dedim. Allahu Teâlâ Hazretleri: Onlar seni nasıl çıkardılarsa, Sen de onları çıkar. Onlarla gaza et ki, sana yardım edelim. İnfakta bulun, biz de sana infak edelim! Sen bir ordu gönder. Biz onun beş mislini gönderelim! Sana İtaat edenlerle birlikte isyan eden¬lere karşı harp et, buyurdu. Cennetlikler üç kısımdır:
Kuvvet sahibi, adaletli, sadaka verici, muvaffak!
Her akrabaya ve Müslümana karşı ince kalpli, merhametli bir adam!
Bir de iffetli, namuslu, çoluk çocuk sahibi, buyurdu. Cehennemlikler İse beş kısımdır:
Aklı olmayan, zayıf kimseler böyleleri sizin aranızda tabi olarak bu¬lunurlar. Hiç bir aile ve mala tâbi olmazlar.
Tamahı yüze vurmayan hain, kapıyı çalsa ona hıyanet eder.
Akşam da sabah da sana ailen ve malın hakkında mutlaka hıyanet eden adam, buyurdu.
Cimriliği yahut yalanı da zikretmiştir. Bir de kötü huylu küfürbaz,
Açıklama
Bu hadisi Ebu Davud, Darimi ve Beyhaki de müteaddit yollarla rivayet etmişlerdir.
Hadisten şu durum anlaşılıyor: Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce kadınları dövmeyi tamamen yasaklamış, kadınlar bundan cesaretlenerek kocalarına itaatsizlik etmeye başlamışlar, bunun üzerine kadınları dövme müsaadesi verilmiş, bu kere erkekler karılarını fazla dövmeye girişmişler, kanlar da kocalarını Efendimize şikâyet etmeye başlamışlar ve nihayet Efendimiz, tedip için veya huysuzluklarından dolayı kadınları dövmek caiz ise de dövmeyip eziyetlerine sabır ve tahammül etmenin daha iyi olduğunu bildirmiştir.
Ravi hadisi Hişam’ın Katâde’den rivayet ettiği hadis gibi nakletmiş. Şunu da ziyade eylemiştir:
“Şüphesiz ki, Allah bana sizin tevazu göstermenizi bildirdi. Ta ki, kim¬se kimseye karşı böbürlenmesin, kimse kimseye tecavüzde bulunmasın!”
O, hadisinde şunu da söylemiştir: “Onlar sizin aranızda tabiîlerdir. Ne aile ararlar, ne de mal.”
(Katâde diyor ki:) Ben (Mutarrife): Bu olur mu ya Eba Abdillah? dedim.
Evet! Vallahi ben onlara cahiliyet devrinde eriştim. Bir adam mahallenin koyunlarını güdüyor, kendisine ancak onların cariyesi verili¬yor, ona yakınlık ediyordu, dedi.
“Bir kula verdiğim her mal helaldir...” cümlesinden murad: Arapların kendilerine haram kıldıkları saibe, bahire gibi şeyleri inkârdır. Bun¬lar onların haram itikat etmesiyle haram olmazlar, demektir.
Hunefâ': Hanif’in cemi’dir. Hanif Müslüman demektir. Bazıları bu ke¬limenin günahlardan temiz manasına geldiğini, bir takımları da doğru ve hidayeti kabule müheyya demek olduğunu söylemişlerdir,
Allahu Teâlâ’nın yeryüzü halkına bakarak Arabına, Acemine şiddetle buğz etmesi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gönderilmesinden ön¬ce olmuştur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i imtihan buyurması risaleti tebliğ, cihad ve hak yolunda sabır gibi şeyler hususunda, ümmetini imtihan ise, iman edip etmeyecekleri, taatta bulunup bulunmayacakları hususundadır. Bu imtihan her şeyden meydana çıkarak kullar tarafından bilinsin diyedir. Yoksa Allahu Teâlâ Hazretleri haşa imtihana muhtaç değildir. O her şeyi vukuundan Önce bilir.
Zebr: Akıl demektir. Bazıları bu kelimenin mal manasına geldiğini, bir takımları da itimat edilecek şey demek olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Abdullah, Hz. Mutarrif’in künyesidir. Mutar¬rif (Radıyallahü anh) cahiliyet devrine yetişmemişse de “yetiştim” sö¬züyle her halde devrin sonlarına ve eserlerine yetiştiğini kastetmiş ola¬caktır.
Varis için vasiyet yoktur
عَنْ عَمْرِو بْنِ خَارِجَةَ قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ وَأَنَا تَحْتَ جرَانِهَا وَهِيَ تَقْصَعُ بِجَرَّتِهَا ، وَلُعَابُهَا يَسِيلُ بَيْنَ كَتِفِي فَقَالَ : إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ أَعْطَى كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ، وَلا وَصِيَّةٌ لِوَارِثٍ وَالْوَلَدُ لِلْفِرَاشِ ، وَلِلْعَاهِرِ الْحَجَرُ ، وَمَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ أَوِ انْتَمَى إِلَى غَيْرِ مَوَالِيهِ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ، لا يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلا عَدْلٌ . [رواه أحمد (١٨١٠٨)والترمذي (٢١٢٠) وابو داود (٣٥٦٥)]
142- Amr b. Harice (Radıyallahu anh)’den;
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), devesinin üzerinde hutbe veriyordu ben de devenin boynunun altında idim. Deve geviş getirip yutarken salyası iki omuzun arasına akmakta idi. O’ndan şöyle işittim diyordu ki: “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Dolayısıyla miras alacak olana vasiyet yoktur. Çocuk, yatağın sahibi olan erkeğe veya cariye ise efendisine aittir. Zina edenin hakkı mirastan mahrum edilmektir. Veya taşlanarak öldürülmektir. Kim babasından başkasına babam budur diye intisap ederse veya köle olan kimse kendi sahibinin dışındaki kimsenin efendisi olduğunu iddia ederse kendi öz babasından ve efendisinden bağlarını koparırsa Allah’ın laneti onun üzerine olur. Allah bu tür kimselerin ne tevbesini kabul eder ne de günahtan kurtulmak için vereceği fidyeyi.

Açıklama

Tirmizi de şu ilave vardır: “Kadın kocasının evinde ancak kocasının izniyle harcamada bulunabilir. Bu esnada Ey Allah’ın Resulü! Kadın kocasının evinden bir fakire yiyecek de mi veremez? Denildi. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), esasen mallarımızın en değerlisi odur buyurdu. Sonra şöyle devam etti: Ödünç alınan her şey ödenecektir. Ödünç olarak verilen hayvan, ağaç ve arazide sahibine geri verilecektir. Her türlü borç ta mutlaka ödenecektir. Kefil olan da borç ödenmezse o borcu ödeyecektir.”
Bayram namazından önce kurban kesmek
عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ عَنْ أَبِيهِ خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ فَقَالَ إِنَّ أَوَّلَ نُسُكِكُمْ هَذِهِ الصَّلَاةُ فَقَامَ إِلَيْهِ أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ خَالِي قَالَ سُهَيْلٌ وَكَانَ بَدْرِيًّا فَقَالَ يَا رَسُول اللَّهِ كَانَ يَوْمًا نَشْتَهِي فِيهِ اللَّحْمُ ثُمَّ إِنَا عَجَّلْنَا فَذَبَحْنَا فَقَالَ رَسُولُ اللهَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَبْدَلَهَا قَالَ يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ عِنْدَنَا مِاعِزًا جذْعًا قَالَ فَهِيَ لَكَ وَلَيْسَ لِأَحَدٍ بَعْدَكَ . رواه أحمد (١٨٥١٢)ومسلم (١٩٦١)
و في رواية عند البخاري (٥٢٣٦) زيادة : مَنْ ذَبَحَ قَبْلَ الصَّلَاةِ فَإِنَّمَا يَذْبَحُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ ذَبَحَ بَعْدَ الصَّلَاةِ فَقَدْ تَمَّ نُسُكِهِ وَأَصَابَ سُنَّةَ الْمُسْلِمِينَ
143- Yezid b. Bera (Radıyallahu anhüma)’dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize kurban günü hutbe okudu da:
“Şu namazı kılmadıkça hiç bir kimse katiyyen kurban kesmesin!” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bürde b. Nıyar kalktı:
Ya Resulallah! Bu öyle bir gündür ki; bunda et mekruhtur. Ben kurbanımı, ehlimi, komşularımı ve aile efradımı doyurayım diye acele kestim, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: Onu değiştir! buyurdular. Bunun üzerine:
Ya Resulallah! Bende bir süt oğlağı var, bu oğlak iki koyun etinden daha hayırlıdır, dedi. Efendimiz:
“O senin iki kurbanının en hayırlısıdır. Ama senden sonra kimse için bir çepiçle kifayet etmez.” buyurdular.
Buhari’nin rivayetinde şu ilave vardır: Her kim namazdan önce kurban keserse, ancak kendi için kesmiş olur. Kim namazdan sonra keserse onun kurbanı tamam olmuş ve Müslüman¬ların sünnetine isabet etmiştir.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Kitabu’l-ideyn” ile “Edâhi, Nüzur, Tevhid” ve “Zebayih” bahislerinde; Nesai ile İbni Mace de “Kitabu’l-Edâhi” de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in: “Namazını kılmazdan önce” mi yoksa “Biz namazımızı kılmazdan önce” mi. buyurduğunda ravi şek etmiştir.
Ulemâ zengine kurban kesmenin vacip olup olmadığında ihtilâf et¬mişlerdir. Cumhura göre zenginin kurban kesmesi sünnettir. Özrü olma¬dığı halde kesmese günahkâr olmaz, kazası da lazım gelmez. Bu kavil Ebu Bekr-i Sıddîk, Ömer b. Hattab, Bilâl-i Habeşî, Ebu Mesud-u Bedrî (Radıyallahu anhüm) ile Saîd b. Müseyyeb, Alkame, Esved, Atâ, İmam Ma¬lik, İmam Ahmed, İshak, Ebu Sevr, Müzeni, İbni Münzir, Davud-u Zahirî ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in mezhepleridir.
İmam Azam, Rabia ve Evzâi zengine kurban kes¬menin vacip olduğuna kaildirler. Malikilerden bazılarının mezhebi de budur. İbrahim Nehaî: “Kurban kesmek zengine vaciptir. Bundan yalnız Mina’daki hacılar müstesnadır” demiştir. Hanefilerin meşhur olan mezhebine göre de kurban hür, mukim ve zengin olan Müslümana vaciptir.
Kurbanın vakti: İmamla beraber bayram namazı kılındıktan sonra¬dır. Bu hususta ittifak vardır. İbni Münzir, bayram günü fe¬cirden önce kurban kesilemeyeceğine ulemânın ittifak ettiğini söylemiştir. Fecr doğduktan sonra kesilip kesilememesi ihtilaflıdır.
İmam Şafiî ile Davud-u Zahirî, İbni Mün¬zir ve diğer bazı ulemâya göre kurbanın vakti güneş doğarak bayram namazı kılacak ve iki hutbe okuyacak kadar zaman geçtikten sonra gi-rer. Bundan sonra mutlak surette kurbanı kesmek caizdir.
İmam-ı Azam’la Atâ': “Kurbanın vakti köylerle sahrada yaşayanlar hakkında fecir doğduktan sonra girer. Şehirliler hakkında imam bayram namazını kıldırıp hutbeyi okumazdan girmez. Bir şehirli bundan önce kurbanını kesse, kurban namına kâfi değildir.” Demişlerdir. İmam Malik’e göre, imam bayram namazım kılıp hutbesini oku¬madan ve kurbanını kesmeden başkaları kurbanını kesemez. İmam Ahmed imamın bayram namazını kıldırmasından Önce kurban kesmenin caiz olmadığını namazdan sonra ise imamın kesmesini bekleme¬den kurban kesmenin caiz olduğunu söylemiştir. Kurban kesenin şehirli veya köylü olması hükümde birdir. Hasan-ı Basri ile Evzâi’den ve İshak’tan da böyle bir kavil rivayet olunmuştur; Rarbia; “İmam bulunmayan yerde güneş doğmadan kurban kesilmez. Fa¬kat doğduktan sonra kesilebilir” demiştir.
. Kurban kesmenin son vakti: İmam Azam’la İmam Malik ve İmam Ahmed’e göre bayram günüyle ondan sonraki iki gündür. Bu kavil Ashab-ı kiramdan Ömer b. Hattab, Ali b. Ebî Talib, Abdullah b. Ömer Ve Enes b. Ma¬lik (Radıyallahü anhüm) hazeratından rivayet olunmuştur.
İmam Şafiî: “Kurbanı bayram günü ile onu takip eden üç teşrik gününde kesmek caizdir” demiştir. Cübeyr b. Mut’im ve İbni Abbas (Radıyallahu anhüma) ile Atâ, Hasan-ı Basri, Ömer b. Abdülaziz, Süleyman b. Musa, Mekhûl ve Davud-u Zahir’inin mezhepleri de budur, Saîd b. Cübeyr şehirler halkının yalnız Kurban Bayramı günü, köylülerin ise bayram gününden maada teşrik günlerinde de kurban ke¬sebileceğine kail olmuş. Muhammed b. Şirin ise bayram gününden başka bir günde hiç bir kimsenin kurban kesemeyeceğini söy-lemiştir.
Bayram gecelerinde kurban kesmek İmam-i Azam’la İmam-ı Şafiî, İmam Ahmed, İshak, Ebu Sevr ve cumhura göre mekruhtur. İmam Malik’in meşhur kavliyle bilumum Maliki ulemâsına ve İmam Ahmed’den bir rivayete göre geceleyin kurban kesmek caiz değildir. Kesilirse iadesi lazım gelir. Hadîs-i şerif bayram hutbesinin namazdan sonra okunacağına da de¬lildir.
عَنِ الْبَرَاءِ ابْنِ عَازِبٍ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ بَعْدَ الصَّلَاةِ فَقَالَ: مَنْ صَلَّى صَلَاتَنَا وَنَسَكَ نُسْكَنَا فَقَدْ أَصَابَ النُّسُكَ وَمَنْ نَسَكَ قَبْلَ الصَّلَاةِ فَتِلْكَ شَاةُ لَحْمٍ فَقَامَ أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَاللَّهِ لَقَدْ نَسَكْتُ قَبْلَ أَنْ أَخْرُجَ إِلَى الصَّلَاةِ وَعَرَفْتُ أَنَّ الْيَوْمَ يَوْمُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ فَتَعَجَّلْتُ وَأَكَلْتُ وَأَطْعَمْتُ أَهْلِي وَجِيرَانِي! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: تِلْكَ شَاةُ لَحْمٍ قَالَ: فَإِنَّ عِنْدِي عَنَاقَ جَذَعَةٍ هِيَ خَيْرٌ مِنْ شَاتَيْ لَحْمٍ فَهَلْ تَجْزِي عَنِّي؟ قَالَ: نَعَمْ وَلَنْ تَجْزِيَ عَنْ أَحَدٍ بَعْدَكَ . [رواه النسائي (١٥٧١) وابو داود (٢٨٠٠)]
144- Bera b. Azib (Radıyallahu anh)’ten:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurban bayramı günü namazdan sonra bize bir hutbe irat etti ve şöyle buyurdu: “Kim bizim gibi namaz kılarsa, bizim gibi kurban keserse, kurbanını doğru kesmiş olur. Kim de namazdan önce kurbanını keserse o kimse et için kesmiş sayılır” buyurunca Ebu Bürde b. Nıyar şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Bu günün yeme içme günü olduğunu bildiğim için kurbanımı acele ederek namazdan önce kestim; etinden yedim, çoluk çocuğuma ve komşularıma da yedirdim.” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “O kestiğin et için kesilmiş sayılır.” Ebu Bürde dedi ki: “Benim yanımda o kestiğim etlik için olan iki koyuna denk bir süt için beslediğim oğlak var onu kurban etsem olur mu?” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Evet olur fakat bundan sonra kimse için oğlak kurban olmaz” buyurdular.
Açıklama
Bu hadis-i şerifte, kurban bayramında kesilmesi gereken kurbanlıkların Hz. Peygamberin sünnetine uygun olarak kesil-miş olmaları için, bayram namazından sonra kesilmesi icap ettiği, bayram namazından önce kesilen kurbanlıkların, sahihlerinden kurban kesme mü¬kellefiyetini kaldıramayacağı, binaenaleyh bayram namazından önce kesi¬len bir kurbanın ibadet maksadıyla değil de sadece et için kesilmiş sayılacağı sahiplerinin mükellefiyetten kurtulmak için, ikinci bir kurban daha kesmek zorunda kalacakları ifade edilmektedir.
Hadis-i şerifte, açıklanan ikinci bir mesele; bir yaşını doldurmamış bir keçi yavrusunun kurban bayramında kurban edilmek için yeterli olmadığı, fakat Resul-ü Zişan Efendimizin Ebu Bürde’ye mahsus olmak üzere böyle bir oğlağı kurban etmeyi yeterli kıldığı, ifade buyrulmaktadır.
Bazı Hükümler
1. Kurban kesme vakti, bayram namazı kılındıktan ve bayram hutbesi okunduktan sonra girer. İmam Malik bu hadisi delil getirerek, imam, bayram namazını kıldırıp hutbesini okuyup kurbanını kesmeden, kurban kesmenin caiz olmayacağı¬nı, fakat imam kurban kesmeyecekse o zaman, bayram namazı ve hutbesin¬den sonra, bir kurban kesecek kadar bekledikten sonra kurban kesmenin caiz olduğunu, bu mevzuda şehirli ile bayram namazı kılamayan köyde oturanlar arasında bir fark olmadığını söylemiştir.
a. Hanefilere göre, bayram namazı kılınmayan köylerde ve çiftliklerde oturan kimselerin kurban kesme vakti; sabah namazının vaktiyle birlikte gi¬rer. Bayram namazı kılınan yerleşim merkezlerinde bulunan kimseler için kur¬ban kesme vakti, imamın bayram namazını kılmasıyla girmiş olur. Eğer bir özürden dolayı o şehirde bayram namazı kılınamamışsa, kurban kesme vak¬tinin girmesi için, zeval vaktinin çıkması gerekir. Ondan önceki zaman içeri¬sinde kurban kesilemez.
b. İmam Şafiî ile Davud ve İbni Münzir’e göre; kurban kesme vakti güneşin doğmasıyla girer. Bu hususta imamın bayram namazını kıldırıp kıl¬dırmamasına bakılmadığı gibi, imamın kurbanını kesip kesmediğine de ba¬kılmaz. Yine bu hususta, içerisinde bayram namazı kılınmayan köy halkı ile içerisinde bayram namazı kılınan şehir halkı arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi aynı hükme tabidirler.
Hanbeli âlimlerinden el-Harakî’nin görüşü de budur. Ve Efdal olan bay¬ram namazı kılınmadan önce kurbanı kesmemektir.
c. İmam Ahmed ile el-Evzâi, İshak, Hasan-ı Basri, imam bayram na¬mazını kılmadan kurban kesmenin caiz olmadığını, ancak imam namazı kıl¬dıktan sonra kurbanı kesmemiş bile olsa, kurban kesmenin caiz olacağını söylemişlerdir. Bu hükme varırken metinde geçen “namazdan önce kesilen hayvan kurban değil et koyunudur” anlamındaki cümlenin zahirine dayanmışlardır.
Kurban kesme vaktinin ne kadar sürdüğü ve ne zaman sona erdiği me¬selesini ise Ebu Davud’da geçen 2789 numaralı hadisin şerhinde açıklanmıştır. Muhterem okuyu¬cularımız bu meselede fıkıh ulemâsının görüşlerini öğrenmek için oraya mü¬racaat edebilirler.
Geceleyin kurban kesmenin caiz olup olmayacağı meselesi de âlimler ara¬sında ihtilaflıdır. Bu ihtilafı şu şekilde özetlemek mümkündür:
a. İmam Mâlik, İbn Abbas (Radıyallahü anh)’ın rivayet ettiği “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin kurban kesmeyi yasakladı.” Mealindeki hadise dayanarak geceleyin kurban kesmenin caiz olmadığını söylemiştir. Ancak bu hadisin senedinde rivayetleri makbul sayılmayan Süleyman b. Ebu Seleme el-Cenayizî ile Mübeşşir b. Ubeyd vardır. Dolayısıyla bu hadis zayıftır.
b. Başta Hanefilerle İmam Şafiî, İshak ve cumhur ulemâya göre, gece¬leyin kurban kesmek, kerahetle caizdir.
Bu görüş, İmam Ahmed’den de rivayet olunmuştur. Çünkü gün deyin¬ce içerisinde gece de dâhildir. Bu bakımdan kurban kesmek için tayin edilen nahr günlerinin hem gündüzünde hem de gecesinde kurban kesmek caizdir, demişlerdir. Fakat geceleyin kurban kesmek zor olduğundan ve bir takım yanlışlıklar yapmaya yol açabileceğinden mekruh sayılmıştır.
عَنْ جُنْدَبٍ أَنَّهُ شَهِدَ رَسُول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى ثُمَّ خَطَبَ فَقَالَ : مَنْ كَانَ ذَبَحَ قَبْلَ أَنْ يُصَلِّيَ فَليَعُدْ مَكَانَهَا أُخْرَى وَ قَالَ مَرَّةً أُخْرَى فَلْيَذْبَحْ مَنْ كَانَ لَمْ يَذْبَحْ فَلْيَذْبَحْ بِاسِمِ اللهِ .
[رواه أحمد ( ١٨٨٢٠ ، ١٨٨٢٤)والنسائي (٤٣٩٨)والبخاري (٩٤٢ ، ٥١٨١ ، ٥٢٢٦ ، ٥٢٤٢ ، ٦٢٦٧)
145- Cündeb (bin Abdullah bin Süfyan) el-Becelî (radıyallahu anh)’den; Şöyle demiştir:
Ben Kurban bayramının ilk günü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde idim. bayram namazını kıldı sonra hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:
“Sizden kim kurbanını bayram namazından önce kesti ise kurbanını iade etsin (yani yeniden kurban kessin). Kim de henüz kesmemiş ise Bismillah diyerek kessin.”
Teşrik günlerinde hhutbe
عَنْ بِشْرِ بْنِ سُحَيْمٍ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ أَنْ يُنَادَى أَيَّامَ التَّشْرِيقِ أَنَّهُ : " لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا مُؤْمِنٌ ، وَهِيَ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ ".
رواه أحمد ١٨٩٥٥قال سعيب آرنؤوط : إسناده صحيح ، ورجاله ثقات
وفي رواية عند أحمد ١٨٩٥٦
قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي أَيَّامِ التَّشْرِيقِ، فَذَكَرَ نَحْوَهُ، وَقَالَ : " إِنَّ هَذِهِ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ
وقال سعيب آرنؤوط : إسناده صحيح على شرط الشيخين
146- Bişr İbni Süheym den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşrik günlerinde şöyle nida edilmesini emretti. "Cennete ancak müminler girer. Bu günler yeme içme günleridir.
وَ فِي رِوَايَةٍ عِنْدَ أحْمَدَ(18956) بِلَفْظِ : خَطَبَ رَسُولُ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فيِ أيَام التَّشْرِيقِ فَذَكَرَ نَحْوَهُ وَقَالَ : إنَّ هَذَا أيَام أكْلٍ وَ شُرْبٍ
Ahmed b. Hanbelin başka bir rivayetinde 18956; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşrik günlerinde hutbe irat etti ve benzerini zikretti. Şöyle buyurdu: Şüphesiz Bu günler yeme içme günleridir.
Ben de Âdemoğullarından biriyim onlar gibi bazen öfkelenirim
عَنْ سَلْمَان قَالَ : يَا حُذَيْفَةُ ، إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَغْضَبُ فَيَقُولُ : وَيَرْضَى وَيَقُولُ : لَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ فَقَالَ : أَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي سَبَبْتُهُ سَبَّةً فِي غَضَبِي ، أَوْلَعَنْتُهُ لَعْنَةً ، فَإِنَّمَا أَنَا مِنْ وَلَدِ آدَمَ أَغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُونَ ، وَإِنَّمَا بَعَثَنِي رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ فَاجْعَلْهَا صَلاةً عَلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ .[ رواه أحمد (٢٣٧٥٧) ومسلم (٢٦٠١) والدارمي (٢٧٦٥)]
147- Selman (Radıyallahu anh)’dan; Ey Huzeyfe (Radıyallahu anh)!
"Gerçekten Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bazen) öfkelenirdi ve öfkeli iken sahabelerinden bazıları hakkında (bazı kızgın) sözler söylerdi. Bazen de hoşnut olur ve hoşnutluk halinde sahabelerinden bazıları hakkında (sitayişkâr) sözler söylerdi.
Oysa sen Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir hutbesinde:
“Ben, öfkeli iken Ümmetimden herhangi bir kimseye sitem ya da beddua edersem (bu bir insanlık halidir); çünkü ben de Âdemoğullarından biriyim. (Binaenaleyh) onların öfkelendiği gibi (bazen) ben de öfkelenirim (fakat Allah) beni âlemlere sadece rahmet için gönder¬miştir. Bu sebeple ben rabbime: Ey Allah’ım, ben ancak bir beşerim, Müslümanlardan herhangi birisine, hak etmediği halde beddua ya da si¬tem edersem kıyamet gününde bunu onun için bir salat kıl diye dua ettim. Rabbim de bu duamı kabul etti” buyurduğunu bilmektesin.
Açıklama
Bu hadisi şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine gösterdiği dikkat ve şefkati beyan etmektedir. Bu mevzuda gelen rivayetlerin umumundan anlaşılıyor ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bedduası ve sitemi bunları haketmeyen birine yapılmışsa o kimse için rahmet ve keffaret olur. Yoksa hak edenler için böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kâfirlerle münafıklara beddua etmiş, fakat bu onlara rahmet olmamıştır. Burada şu sual hatıra gelebilir: Bedduayı hak etmeyen kimseye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nasıl beddua eder? Bu suale ulema iki vecihle cevap vermişlerdir. Birinci veçhe göre bedduayı haketmemekten murad, kulun batında yani Allah indinde onu haketmemiş olmasıdır. Zahire göre o kul bedduayı hak etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şer’i bir emareye göre onun bedduayı hak ettiğine hüküm vermişir. Çünkü o zahirle hüküm vermeye memurdur. Sırları bilen yalnız Allah’dır. İkinci veçhe göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın beddua etmesi, sitemde bulunması ve emsali şeyler kasten söylenmiş olmayıp, Arabların âdetine göre niyyetsiz olarak dile gelen sözleridir. Muaviye hakkında: “Allah onun karnını doyurmasın!”
Ümmü Süleym’in yetim kızına “Allah senin yaşını büyütmesin.” demesi hep bu kabildendir. Bunlardan duanın hakikati kastedilmemişfir. Maamafih Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözlerden birinin icabet saatine rastlayarak kabul edileceğinden endişe duymuş ve Hak Teâlâ hazretlerine niyaz ederek bu sözlerin muhatabları hakkında rahmet, keffaret ve sevab olmasını dilemiştir. Şu da muhakkaktır ki Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu gibi sözleri pek nadir söylemiştir. Kendisi kötü söz söylemez, kimseye lanet etmez, şahsı için kimseden intikam almazdı. Nitekim ashab Devs kabilesine beddua etmesini istedikleri halde, O: “Ya Rab, Devs’e hidayet ver” diye dua etmiş. Kavmi kendisine nice eza ve cefalarda bulundukları halde: “Allah’ım, kavmimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye niyazda bulunmuştu.
Memurların rüşvet ve hediye alması haramdır
عَنْ أَبِي حُمَيْدٍ السَّاعِدِيِّ : أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اسْتَعْمَلَ عَامِلاً ، فَجَاءَهُ الْعَامِلُ حِينَ فَرَغَ مِنْ عَمَلِهِ ، فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ : هَذَا لَكُمْ ، وَهَذَا أُهْدِيَ لِي ، فَقَالَ لَهُ : " أَفَلاَ قَعَدْتَ فِي بَيْتِ أَبِيكَ وَأُمِّكَ ، فَنَظَرْتَ أَيُهْدَى لَكَ أَمْ لاَ " ، ثُمَّ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَشِيَّةً بَعْدَ الصَّلاَةِ ، فَتَشَهَّدَ وَأَثْنَى عَلَى اللَّهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ، ثُمَّ قَالَ : " أَمَّا بَعْدُ فَمَا بَالُ الْعَامِلِ نَسْتَعْمِلُهُ ، فَيَأْتِينَا فَيَقُولُ : هَذَا مِنْ عَمَلِكُمْ وَهَذَا أُهْدِيَ لِي ، أَفَلاَ قَعَدَ فِي بَيْتِ أَبِيهِ وَأُمِّهِ ، فَنَظَرَ هَلْ يُهْدَى لَهُ أَمْ لاَ ، فَوَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ ، بِيَدِهِ لاَ يَغُلُّ أَحَدُكُمْ مِنْهَا شَيْئًا ، إِلاَّ جَاءَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَحْمِلُهُ عَلَى عُنُقِهِ ، إِنْ كَانَ بَعِيرًا جَاءَ بِهِ لَهُ رُغَاءٌ ، وَإِنْ كَانَتْ بَقَرَةً جَاءَ بِهَا لَهَا خُوَارٌ ، وَإِنْ كَانَتْ شَاةً جَاءَ بِهَا تَيْعَرُ ، فَقَدْ بَلَّغْتُ " [رواه البخاري (٦٢٦٠) ومسلم (١٨٣٢)]
148- Ebu Humeyd Es-Sâidî (Radıyallahu anh )’den:
Ra¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir adamı sadaka üzerine memur tayin etti. Adam (zekât) malını getirerek Re-sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e verdi. Ve: Ya Resulallah Bu sizin; şu da bana verilen bir hediyedir, dedi. Ra¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ona:
“Babanın ve ananın evinde otursan da sana hediye edilecek mi, edilmeyecek mi baksa idin ya!” buyurdular. Sonra Ra-sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad etmek için ayağa kalktı. Al¬lah’a hamd’ü sena etti. Ve şunları söyledi:
“Benim gönderdiğim bir memura ne oluyor ki: Bu sizin; bu da bana hediye edildi; diyor! Babasının yahut anasının evinde otursa da kendisi¬ne hediye edilecek mi, edilmeyecek mi baksa idi ya! Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz o sadakadan bir şey ele geçirirse kıyamet gününde onu boynunda taşıyarak getire-cektir. Böğürmesi olan bir deve yahut öğürmesi olan bir inek veya meleyen bir koyun! “ben tebliğ ettim” buyurdu.
Açıklama
Hadiste geçen sadakadan murad zekâttır. Yani zekât toplamak için tayin olunan memura verilen hediye ona haramdır. Bu bir nevi gulüldür. Memur onu kabul etmekle vazifesinde hıyanet ve su-i istimal yap¬mış olur. Onun için de cezası ganimet aşıran kimsenin cezası gibi ola¬cak, memur hediye olarak aldığı şeyi yüklenerek mahşer yerine getir¬mek sureti ile kepaze edilecektir.
Hadis-i şerifte verilen bu hediyenin haram kılınmasının sebebi memuriyet olduğu bildiriliyor. Yani memura verildiği için ona haramdır. Memurdan başkasına verilen hediye ise haram değil, bilâkis müstehaptır.
Hadisin üçüncü rivayetindeki: “Meleyen bir koyunu taşıyarak Al¬lah’a kavuştuğunu ben mutlaka bileceğim!” cümlesi bazı nüshalarda: “Sakın meleyen bir koyun taşıyarak Allah’a kavuştuğunu görmeyeyim!” şeklinde rivayet olunmuştur.
Havinin: “Bunu gözüm gördü; kulağım işitti.” demekten maksadı: Ben bunu yüzde yüz biliyorum; bildiğimde katiyyen şüphem yoktur, de¬mektir.
Sevad: Karaltı manasına gelir. Burada ondan maksat: Bariz şahıs¬lar, birçok eşya ve hayvanlardır.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Memurların hükümet namına yaptıkları muamelelerde gelir ve giderleri bilinmek için hesap vermeleri icabeder.
2- Allah’ın iki veya daha fazla ismini anarak yemini te’kid etmek caizdir.
3- Ravinin veya herhangi bir sözü nakleden kimsenin —daha te’sirli olur ümidi ile— o sözü dinlerken beraber bulunduğu bir şahsı şahid ge¬tirmesi caizdir.
Cennete Müslümandan başka hiç bir kimse giremeyecektir
وعن ابنِ مسعودٍ يَقُلُ: خَطَبَ رسولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فأسند ظهره إلى قُبَّةٍ نَحوًا مِنْ آدم ، ثُمَّ قَالَ: أمَّا بعد أَتَرضَونَ أَنْ تَكُونُوا رُبُعَ أَهْلِ الجَنَّةِ ؟ قُلْنَا: نَعَم يا رسول الله ، ، قَالَ: وَالَّذِي نَفسِي بِيَدِهِ ، إِنِّي لأَرجُو أَنْ تَكُونُوا نِصفَ أَهْلِ الجَنَّة ، وَ أَنَّه لا يَدْخُل ُالجَنَّةَ إِلَّا كُل نَفْسٌ مُسْلِمَةٌ، وَإنَّ مِثْلَ المُسْلِمِن يَوْمَ القِيَامَة في الكُفَّارِفِي العَدَدِ كَمثل الشَّعرَةِ البَيضَاءِ في الثَّورِ الأَسْودِ، أَوِ الشَّعَرَةِ السَّودَاءِ في الثَّورالأبْيَضِ
رواه إبن حبان 7458 قال سعيب آرنؤوط : إسناده صحيح ، مسلم 221 أحمد 4166 و البيحقي في الكبير 5410 والبخاري 6163
149- Abdullah ibni Mesut şöyle de­miş: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sırtını deriden bir kubbeye dayamış olduğu halde hutbe irat etti. (Bize): "Siz cennetliklerin dörtte biri olmanıza razı mısınız?" diye sordu. Biz "Evet" cevabını verdik. "Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki ben, sizin cennetliklerin yarısı olmanızı cidden isterim. Çünkü Cennete Müslümandan başka hiç bir kimse giremeyecektir. Sizler ehl-i şirkin içinde ancak kara öküzdeki beyaz kıl yahut beyaz öküzdeki siyah kıl gibisiniz." buyurdular.
Açıklama
Bu hadisi Buhârî “Kitabu’r-Rikak” ve “Kitabu’n-Nûzûr” da Tirmizi “Sıfâtü’l Cenne” de İbni Mâce “Kitabu’z-Zühd” te tahriç etmişlerdir.
İbni Tin diyor ki : “(Bir kıl) denilmişsede burada hakiki birlik murad değildir. Çünkü cildinde kendi renginden ayrı bir tek tüyü bulunan öküz yoktur. Maksad kendi rengine uymayan tüylerin azlığıdır.”
Bu hadisin bir rivayetinde: “Siz cennetliklerin şatrı.” diğer rivayetinde:
“Yarısı olmaya razı mısınız?” buyurulmuştur. Başka bir rivayette cennetliklerin yüzyirmi saf teşkil edeceği bunların sekseni bu ümmetten olacağı bildirilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki ümmet-i Muhammediyye cennetliklerin üçte biridir. Binaenaleyh Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evvelâ büyük bir kısmı mânasına gelen şatr kelimesi ile müjde de bulunmuş sonra Allah Teâlâ hazretleri lütf-u ihsanda bulunarak onların sayısını yarıya çıkarmıştır. Bunun birçok hadislerde nazirleri vardır. Nitekim bir hadis-i şerifte: Cemaat ile kılman namazın yalnız kılınan namazdan yirmi beş derece; başka bir rivayette yirmi yedi derece faziletli olduğu beyan buyurulmuştur. Bu hadisleri inşallah yerinde görülecektir.
Ravi Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kara Öküzün cildinde bir ak tüymü yoksa beyaz Öküzün cildinde bir siyah tüymü buyurduğunda şekk etmiştir.
Kubbeden murad deriden yapılan çadırdır. Kelbî arap ikametgâhlarının altı şeyden yapıldığını bunların bir kısmının deriden bir kısmının taştan bazısının ağaçtan bazısının kıldan ve yünden yapıldığını beyan eder. Kubbe deriden yapılan çadırın ismidir.
“Cennete ancak Müslüman olan kimseler girer.” ifadesi kâfirlerin asla cennete giremiycceklerine delâlet eden sarih bir nastir. Bunun üzerine İcmâ1 da münakid olmuştur.
عَنِ النُّعْمَان بْنِ بِشْيرٍ , قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " نَضَّرَ اللَّهُ وَجْهَ امرئ سَمِعَ مَقَالَتِي فَحَمَلَهَا ، فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ ، وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ ، ثَلاثٌ لا يَغِلُّ عَلَيْهِنَّ قَلْبُ المؤمن : إِخْلاصُ الْعَمَلِ لِلَّهِ ، وَمُنَاصَحَةُ وُلاةِ الأَمْرِ ، وَلُزُومُ جَمَاعَةِ الْمُسْلِمِينَ " . [رواه الحاكم (٢٩٧) وابو داود (٣٦٦٠) وابن ماجه (٢٣١ ، ٣٠٥٦)]
150- Numan b. Beşir (Radıyallahu anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat etti, şöyle buyurdu:
“Benden bir hadis duyup sonra onu hafızasında tutan / iyice anlayan ve duymayana aktaranın yüzünü Allah ağartsın / aydınlatsın. Nice fıkıh / dini bilgiler öğrenen var ki âlim değildir ve nice fıkıh / dini bilgiler öğrenen var ki kendilerinden daha fazla anlama kabiliyeti olanlara nakleder. Üç şey var ki Müslüman kalbi onların doğru olduğunda yanılmaz:
İhlasla amel etmek, yöneticilere nasihat etmek ve İslam toplumu ile beraber hareket etmek.
Açıklama
Hadisin baş kısmında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir sözünü rivayet eden kimseler için “Yüzünü Allah ağartsın” şek¬linde tercüme ettiğimiz dua cümlesi Sindî’nin beyanına göre şöy¬le açıklanmıştır:
Hattâbi: Resulüllah bu hadiste ravi kimse için “Nadâret” dilemiştir. Nadâret kelimesinin sözlük manası: Yüz güzelliği ve parlaklığıdır. Burada ise ravi kimsenin yüzünün ve değerinin gü¬zelliği ve nimetlerle bezenmesidir. Dua cümlesinin manası: Benim bir sözümü işitip tebliğ eden kimseyi Allah süslesin, güzelleştirsin, Cennetin güzelliğine ve nimetlerine eriştirsin, yüzünü maddeten ve manen ağartsın, demek oluyor, demiştir.
Camiü’s Sağir Sarihi e1-Azizi de: Hadisleri tebliğ eden bir kimse ilmin parlamasına ve Sünneti Seniyyenin canlanmasına çalış¬mış olduğu için, çalışması ile mütenasip bir tarzda ona dua edilerek, dünyada ak bir yüzle ve sağduyu sahibi halk arasında itibarlı, de¬ğerli ve güzel bir şekilde yaşaması; ahirette de Cennetin parlak ni¬metleri ile taltif edilmesi ve böylece dünyada ve ahirette, mutlu, se¬vinçli, parlak, ak ve güzel yüzlü olması dilenmiştir, demiştir.
İbn-i Uyeyne de hadis talibi olan herkesin yüzünde bir manevi parlaklığın bulunduğu bu hadis ile sabittir, demiştir.
Kadı Ebu’t-Tayyib et-Taberî de: Ben Resulül¬lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i rüyamda gördüm ve: Ya Resulallah! Bu dua’yı sen yaptın mı? diye sordum. Ve hadisin tamamını O’nun huzurunda okudum, O’nun mübarek ve nurlu yüzü parlıyordu. Ben hadisin tamamını okuduktan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana cevaben: Evet ben onu söyledim, buyurdu, demiştir.
Hadisin: “Çünkü nice hadis ezberleyenler fıkıhçı değillerdir...” fıkrasının manası şudur: “Fıkıh kaynağı olan hadisleri hıfzeden ni¬ce adamlar, bu kaynaklardan fıkha ait hükümleri çıkarmaya mukte¬dir değillerdir.”
Bu fıkra, hadis ravisinin fıkıhçı olmasının şart olmadığını, fıkıh bilgisi olmayan kimsenin hadis rivayetinde bulunabildiğine, böyle adamlardan da hadis alınabildiğine ve bunların da tebliğe memur ol¬duklarına delalet eder. Hattâbi diyor ki bu fıkra, kuvvetli fı¬kıhçı olmayan bir kimsenin hadis metnini kısaltamayacağına delalet eder. Çünkü onun böyle bir kısaltma yoluna gitmesi, kendisinden sonra gelen fıkıhçıların o hadisten fıkıh hükümlerini çıkarmalarına engel olabilir.
Hadisin son fıkrasında geçen “Yeğillu” kelimesi şu iki şekilde okuna¬bilir: “İğlal = hiyanet etmek” mastarından alınma “Yeğillu = hıya¬net eder” veya “kin ve düşmanlık” masdarından yapılma “kin ve düşmanlık eder”
Fıkranın manası da yukarda belirtildiği gibi: Müslüman bir ada¬mın kalbi anılan 3 meziyete sahip olduğu sürece o kalp hiyanet kin ve husumet beslemez, hak ve hukuktan ayrılmaz, duygusal hareket etmez.
Fıkrayı şu şekilde yorumlamak da mümkündür:
“(Şu üç meziyete tam manası ile sahip olmak Müslüman ada-mın kalbinin şiarıdır. Bu meziyetleri noksan yapmak hıyaneti, Müslüman adamın kalbine yakışmaz.”
İhlâs’ın iki mertebesi vardır: Avamın ihlası, ibadetlerin riya ve gösterişten uzak tutulmasıdır. Havasın ihlası ise ibadetlerin sırf Allah rızası için yapılması ve amelden ne dünyaya ait ne de ahirete ait hiç bir karşılık ve mükâfat beklenmemesidir.
Fıkrada, Müslümanların başındaki insanlar için hayır dilemek cümlesi üzerine Sindî diyor ki bu cümleden maksat herkes için hayır dilemektir. Çünkü baştakilerin iyi olması halinde toplum da iyi olur. Keza, toplumun bozulması baştakilere de etki yapar. Bu itibarla bunlar bir bütündür. Birisine hayır dilemek diğerine de ha¬yır dilemeyi içine alır.
Bu hadis-i şerif; Kitap ve sünneti ve bunlardan çıkartılan dinî ilimleri yaymanın faziletine delâlet etmektedir.
Bu hadis-i şerifte “el-cezau min cinsil amel” kaidesince, dinî ilimleri nesiller arasında yayarak il¬min parlamasına vesile olan kimselerin yüzlerinin nurlanıp parlaması, dünya ve ahirette ak çıkması için Hz. Peygamber tarafından dua edilmektedir. Fı-kıh ilmine vâkıf olmadığı için hafızasındaki hadislerden hüküm çıkarmaya gücü yetmeyen hadis hafızlarının bildikleri hadisleri onlardaki hükümleri kav¬rayan ve bu hükümlerle Müslümanların müşküllerini çözebilen fıkıh âlimle¬rine aktarmalarının önemine işaret edilmekte ve bildiği hadisleri rivayet eden kişilerin nasıl bir hayra vesile olacaklarına dikkat çekilmektedir. bu hadis-i şerif hakkında Hattâbî şöyle diyor: “Bu hadiste geçen, ‘Fıkıh ilmine malzeme teşkil edecek hadisleri bilen nice kimseler vardır ki’ cümlesi, fıkıh ilmini en son derecesine kadar bile¬meyen bir kimsenin, hadisi kendi anlayışına göre kısaltarak rivayet etmesi¬nin caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü fıkhın inceliklerine lâyıkıyla vâkıf olmayan kimse onu kısaltırken hadis-i şeriften hüküm çıkarmaya vesile ola¬cak incelikleri bilmeden hazfeder. Dolayısıyla hadisten beklenen gaye kay¬bolup gider.
Bu husus aynı zamanda fıkıh ilmini öğrenmenin farz olduğuna delâlet etmekte ve hadislerdeki manaları ve incelikleri iyi kavrayıp meydana çıkar¬maya teşvik etmektedir.”
Zulüm kıyamet günü karanlıktır
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو ، خَطَبَنَا رَسُولُ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ : " إِيَّاكُمْ وَالظُّلْمَ ؛ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَإِيَّاكُمْ وَالْفُحْشَ وَالتَّفَحُّشَ ، وَإِيَّاكُمْ وَالشُّحَّ ؛ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِالشُّحِّ ، أَمَرَهُمْ بِالْقَطِيعَةِ فَقَطَعُوا، وَبِالْبُخْلِ فَبَخِلُوا، وَبِالْفُجُورِ فَفَجَرُوا ". فَقَامَ رَجُلٌ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَيُّ الإِسْلامِ أَفْضَلُ ؟ قَالَ : " أَنْ يَسْلَمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِكَ وَيَدِكَ ". قَالَ ذَلِكَ الرَّجُلُ أَوْ رَجُلٌ آخَرُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، فَأَيُّ الْهِجْرَةِ أَفْضَلُ ؟ قَالَ : " أَنْ تَهْجُرَ مَا كَرِهَ اللَّهُ ، وَالْهِجْرَةُ هِجْرَتَانِ : هِجْرَةُ الْحَاضِرِ وَ هِجْرَةُ الْبَادِي ، فَأَمَّا الْبَادِي أنْ يُجِيبُ إِذَا دُعِيَ وَ يُطِيعُ إِذَا أُمِرَ، ، وَهِجْرَةُ الْحَاضِرُ فَأَعْظَمُهُمَا بَلِيَّةً، وَأَعْظَمُهُمَا أَجْرًا "
وفي رواية عند أحمد (6792) فَقَامَ هُوَ أَوْ آخَرُ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَيُّ الْجِهَادِ أَفْضَلُ ؟ قَالَ : " مَنْ عُقِرَ جَوَادُهُ، وَأُهْرِيقَ دَمُهُ ".
151- Abdullah b. Amr (Radıyallahu anh)’den; demiştir ki: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:
“Zulümden sakının muhakkak ki zulüm kıyamet gününde karanlıktır. Fuhuştan ve fuhuş eylemlerinden sakının. Cimrilikten sakının, çünkü sizden öncekiler cimrilik sebebiy­le helak oldular. Cimrilik onları, akrabaya iyiliği kesmeye şevketti de kestiler, vermemeye şevketti de vermediler, (mal toplamak için) günah işlemeye sevk etti de günah işlediler.” bir adam kalktı: En efdal islam hangisidir Ya Resulallah? dedi. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Müslümanların senin elinden ve dilinden zarar görmemesidir, buyurdu. o adam ya da başka bir adam: hangi hicret daha efdaldir, Ya Resulallah? dedi. . Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Allah'ın sevmediklerinden kaçmandır. “Allah’ın yasakladığı şeyleri terk etmendir” buyurdu. Rasûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözüne şöyle devam etti: “Hicret iki türlüdür 1- Şehirlinin hicreti, 2- Çölde yaşayanın hicreti. Çölde yaşayanın hicreti: Çağrıldığında gelmesi, emir olunduğunda yapmasıdır. Şehirlinin hicreti ise çölde yaşayanınkinden daha zordur. Fakat sevabı da daha büyüktür.”
Açıklama
Ahmed b. Hanbel’in başka bir rivayetinde 6792; şu ilave vardır: En efdal cihad hangisidir Ya Resulallah? Dedi. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): atını süren ve kanını akıtandır, buyurdu. Şuayip Arnavut: sahihtir, ricali sıtattır Mesudi hariç diğer ricali sahihtir, der.
Hadiste geçen helâkla ilgili birkaç görüş vardır:
1. Buradaki helâk, uhreyî hdâk olabiIir. Çünkü bu helâk, hadisin sonunda zikredilen günahları ve benzerlerini işleme sonucu meydana gelmektedir.
2. Dünyevî helak olabilir. Müslim'in Câbir (Radıyallahu anh)'den rivayet ettiği bir hadis buna delâlet etmektedir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i “Zulümden sakının, çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının zira o sizden Öncekileri helak etti. Kanlarını dökmeye ve haramlarını helâl say­maya şevketti.” buyurdu.
3. Hem dünyevi hem de uhrevî, her iki helak olabilir. Bu üçüncü ihtimal daha uygundur. Zira cimriliğin sebebi, mal sevgisi ve malla ulaşı­lan nefsânî arzulardır. Çaresi azla yetinmek, takdir-i ilâhiye sabretmek, sık sık ölümü hatırlamak, emsalinin mal toplarken nasıl didinip sonra onu dünyada bırakıp gittiğini ve âhirette sadece Allah yolunda harcanan malın fayda verdiğini göz önüne getirmektir. Hadis cimrilikten ve malı hayır yollarına harcamamaktan sakındırmaktadır.
عَنِ الْمسْوَرْ بْنْ مخرمة ، قال : خَطَبَنَا رَسُولُ الله - صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - بِعَرَفَةٍ فَحَمَدَ الله ، وأثْنَى عَلَيْهِ ، ثُمَّ قَالَ : " أمَّا بَعْدُ ، فَإنَّ أَهْلَ الشِّرْكِ وَالأوْثَانِ ، كَانُوا يَدْفَعُونَ مِنْ هَاهُنَا عِنْدَ غُرُوبِ الشَّمْس ، حَيْنَ تَكُونُ الشّمْسُ عَلَى رُؤُوسِ الْجِبَالِ مِثْل عَمَائِم الرِّجَال عِلَى رُؤُوسِهَا ، فَهَدَيْنَا مُخَالِف لهديهم ، وَكَانُوا يَدْفَعُونَ مِنَ الْمَشْعَرِ اْلحَرَام عِنْدَ طُلُوعِ الشَّمْسِ عَلَى رُءُوسِ الْجِبَالِ ، مِثْلِ عَمَائِم الرِّجَالِ عَلَى رُءُوسِهَا فَهَدَيْنَا مُخَالِفٌ لهديهم " .
رواه الحاكم 3097 و بيهقي في الكبرى 9304 و ابن ابي شيبة 15184
قال الحاكم : هذا حديث صحيح على شرط الشيخين ولم يخرجاه و قال الذهبي : على شرط البخاري و مسلم
152- Misver ibni Mahreme (radıyallahu Anh)’den:
Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat’ta bize hutbe irad etti. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:
"Şirk ehli ve putperestler, Günbatımında güneş dağların tepesinde batarken adamların balşarındaki sarıklar gibi olduğunda burada kurban sunarlardı. Biz kurbanımızı onlarınkine muhalif yaptık. Gündoğumunda güneş dağların tepesinde doğarken adamların balşarındaki sarıklar gibi olduğunda meş'ari haramdan burada kurban sunarlardı. Biz kurbanımızı onlarınkine muhalif yaptık.

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِك قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : لاَ إِيمَانَ لِمَنْ لاَ أَمَانَةَ لَهُ، وَلاَ دِينَ لِمَنْ لاَ عَهْدَ لَهُ.
[رواه ابن حبان(١٩٤) وابن خزيمة (٢٣٣٥) وابو يعلى (٢٨٦٣) وبيهقي في الكبرى (١٢٤٧٠) وأحمد (١٢٤٠٦ ، ١٢٥٨٩ ، ١٣٢٢٢)]
153- Enes b. Malik (radıyallahu anh )’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat etti. Hutbede şöyle buyurdu:
Güvenilirliği olmayanın imanı olmaz. Ahde vefası olmayanın da dini olmaz.
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: جَلَسَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ، فَقَالَ: " إِنَّ أَخُوفُ ما أَخَافُ عَلَيْكُمْ بَعْدِي، مَا يُخْرِجُ الله مِنْ زِينَةِ الدُّنْيَا وَزَهْرَتِهَا " فَقَالَ رَجُلٌ: أَوَيَأْتِي الْخَيْرُ بِالشَّرِّ يَا رَسُولَ اللهِ؟ فَسَكَتَ عَنْهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأُرِينَا أَنَّهُ يُنْزَلُ عَلَيْهِ فَقِيلَ لَهُ: مَا شَأْنُكَ تُكَلِّمُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَا يُكَلِّمُكَ ؟ فسري عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَجَعَلَ يَمْسَحُ عَنْهُ الرُّحَضَاءَ وَقَالَ: " أَنَّي السَّائِلُ؟ " وَأَرِينَا أَنَّهُ حَمِدَهُ فَقَالَ: " إِنَّ الْخَيْرَ لَا يَأْتِي بِالشَّرِّ، إِنَّ مِمَّا يُنْبِتُ الرَّبِيعُ يَقْتُلُ أَوْ يُلِمُّ حَبْطًا أَلَمْ تَرَ إِلَى آكِلَةِ الْخَضِرِ، أَكَلَتْ حَتَّى إِذَا امْتَلَأَتْ خَاصِرَتَاهَا، اسْتَقْبَلَتْ عَيْنَ الشَّمْسِ، فَثَلَطَتْ وَبَالَتْ، ثُمَّ رَتَعَتْ، وَإِنَّ الْمَالَ حُلْوَة خَضِرَةٌ وَنِعْمَ صَاحِبُ الْمُسْلِمِ هُوَ وَإِنَّ وَصْلَ الرَّحْمِ وَأَنْفَقَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمِثْلِ الَّذِي يَأْخُذُهُ بِغَيْرِ حَقِّهِ، كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلَا يَشْبَعُ، وَيَكُونُ عَلَيْهِ شَهِيدًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ .
[رواه ابن حبان(٣٢٢٥) و البخاري (١٣٩٦) ومسلم (١٠٥٢)]
154- Ebu Said-i Hudri (radıyallahu anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti Şöyle buyurdular:
Ben den sonra sizin için korktuğum şeylerden biri, Allah’ın size dünya nimetleri ile ziynetlerini müyesser kılmasıdır.
Bunun üzerine bir adam:
Hiç hayır, şer getirir mi Ya Resulallah? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona cevap vermeyerek sükût buyurdu. O adama:
Acep sana ne oluyor ki sen Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e söz söylüyorsun, hâlbuki o, seninle konuşmuyor? diyenler oldu. Bir de baktık ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e vahy indiriliyor. Az sonra boşalan terini silerek açıldı ve:
Şu suali soran yok mu? buyurarak, âdeta soran zatı över gibi davrandı. Müteakiben:
Hakikaten hayır, şerri getirmez. (Ama) derenin yetiştirdiği ne-batlardan bazısı ya öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Yalnız yeşillik yiyen hayvanlar müstesna. Çünkü onlar yerler yerler de, böğürleri doldu mu güneşe karşı dururlar, rahatça def-i hacet ve bevl ederler. Sonra yine otlarlar.
Bu mal yeşil, tatlı bir şeydir. Ondan yoksula, yetime ve yolcuya veren kimse ne iyi Müslümandır. Her kim de hakkı olmadığı hâlde bir mal alırsa, onun misali yiyip yiyip doymayan obur gibidir. O mal kıyamet gününde onun aleyhine şahit olacaktır, buyurdular.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Zekât” ve “Rukaak” bahislerinde, Nesai “Zekât” bahsinde tahriç etmişlerdir.
“Zehratü’t-Dünya”: Dünyanın güzelliği, demektir. Bu tabir –Zehratü’l – Eşcar – yani ağaçların çiçeği terkibinden alınmıştır. İbnü’l- Arabi’ye göre “Zehra”: Beyaz çiçek demektir.
İmam Azam Zehra ile “Nevr” in ayni manaya geldikle¬rini söylemiştir. “Mecmau’l – Garâyib” adlı eserde: “bu terkipten murad: Muh¬telif eşya, mal, elbise, mezruat vs. gibi güzelliği ile insanları aldatan şeylerdir. Hâlbuki bunlar pek az devam ederler.” denilmiştir.
Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde ümmetinin dünya ziynetleri ile nimetlerine aldanarak ibadetlerden geri kalacaklarından korktuğu¬nu anlatmış bunun üzerine ismi bilinmeyen bir zat: “Hiç hayır şer getirir mi?” diyerek biz ganimet vs. gibi mubah olan mallardan yiyoruz; bu ise hayırdan başka bir şey değildir. Hayır, nasıl şer ge¬tirebilir? Şeklinde inkârda bulunmuş, hayrın şer getirmesini ihti¬malden uzak görmüştür. Ashab-ı kiram bu zatın su¬alini yersiz bularak, kendisini muaheze etmişler çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona cevap vermeyerek bir müddet sükût etmiş. Onlar, bu sükûtu canının sıkıldığına hamletmişler, sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e vahy indiğini görmüşler. Vahy nazil olduktan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sual so¬ran zata iltifat etmiş. Buhari’nin rivayetine göre Ashab-ı kiram da bunu görünce o zatı övmüşler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o zata şu cevabı vermiş:
“Sizin elde ettiğiniz dünya metaı hayır değil, bir fitnedir. Evet, hayır ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz ahiret hususuna yönelmekten meşgul olur¬sunuz.”
Bundan sonra meseleyi misalle anlatmış ve:
“Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacı kadar yiyenlere zarar ver¬mez. Dünya malı da öyledir, insanlar onu hoş görerek meylederler. Bazısı, (mala gark oldu), denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tama’ etmeyerek, azı ile iktifa eder. Mala gark olanlar ekseriyetle onun sebebiyle ya helak olur yahut helak yaklaşırlar...” buyurmuşlardır.
Ezherî diyor ki: “Bu hadiste iki tane misal vardır. Bunların biri hakka mani olacak derecede çok mal toplayanlara aittir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): (Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı öldürür.) cümlesiyle buna işa¬ret buyurmuştur.
İkinci mesel: Mukteside aittir. Buna da: (Yalnız yeşil bakla yiyen¬ler müstesna.) cümlesiyle işarette bulunmuştur. Zira yeşil bakla seb¬zelerin en iyilerinden değildir.”
Kâdı İyaz dahi şunları söylemiştir: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabına muktasıd ile çok mal toplaya¬nın hallerine misal göstermiş ve: (Siz, bahar nebatlarının sırf hayır olduğunu, hayvanların onlarla bes¬lendiğini söylüyorsunuz ama mesele sizin dediğiniz gibi mutlak surette hayır değildir. Bahar nebatlarının hayvanı öldürenleri yahut ölüme yaklaştıranları vardır. İşte çok yiyerek patlayan hayvanın hali çok mal toplayıp onu yerli yerince sarf etmeyen insana benzer.) buyurarak, mal toplama hususunda itidali aşmamaya işaret etmiş, sonra topladığı mal ken¬disine fayda veren kimseye geçerek, onu yeşil bakla yiyen hayvanın haline benzetmiştir.
Benzerlik şu yöndedir: Hayvan yeşil baklayı yiyerek nasıl karnını doyurur, sonra hacetini defederse, mal toplayıp onu yerli yerince sarf eden de öyledir.”
“Yahut ta hadis Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu¬yurduğu gibidir.” diye şek eden ravi Yahya b. Ebi Kesir’dir.
Malı haksız yere almaktan murad: Ya haramdan kazanmak ya¬hut ihtiyacı yokken çok mal toplayarak zekâtını vermemektir. Böyle bir malın kıyamet gününde sahibi aleyhine şahadette bulunması de ya dile gelip söylemesi yahut amelleri yazan meleklerin şahadeti ile olacaktır.
Hadis-i şerifte zikredilen “Rabî” den murad: Bazılarına göre: Kü¬çük dere’dir. Maamafih Bahar mevsimi kastedilmiş olmasına da bir mani yoktur.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Bevl vs. gibi düşük sözlerle misal vermek caizdir.
2- Talebe mücmel gördüğü hususatı hocasına arz edebilir. Ho¬cası da cevaba hazırlanmak için bir müddet onu geciktirebilir.
3- Yerinde olmayan sual için sorana itiraz edilebilir.
4- Haramdan kazanılan malda bereket olmaz.
5- Âlim olan bir zatın yanında bulunanları mal fitnesine düşmekten sakındırması ve hataya düşeceklerinden korktuğu yerleri kendilerine izah ederek tembihatta bulunması gerekir.
6- Hadis-i şerifte iktisada ve sadaka vermeye teşvik vardır. Bazıları bu hadiste zenginliği fakirlik üzerine tercih edenlere, bir takımları da bilakis fakirliği zenginlik üzerine tercih edenlere delil olduğunu söylemişlerdir.
Aynî diyor ki: “Mal toplamak haram değildir. Yalnız çok mal yığıp iktisatta haddini aşmak zararlıdır. Nitekim yemek haram değildir. Fakat çok yemek hastalığa sebep olup, Matlup olan iktisattır.”
7- İmamın minber üzerine, cemâatin de onun etrafına oturma-ları caizdir.
عَنِ ابْنِ أَبِي لَيْلَى ، أَنَّهُ سَمِعَ عَمْرَو بْنَ خَارِجَةَ . قَالَ لَيْثٌ فِي حَدِيثِهِ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ، فَقَالَ : " أَلاَ إِنَّ الصَّدَقَةَ لاَ تَحِلُّ لِي وَلاَ لأَهْلِ بَيْتِي ". وَأَخَذَ وَبَرَةً مِنْ كَاهِلِ نَاقَتِهِ، فَقَالَ : " وَلاَ مَا يُسَاوِي هَذِهِ " أَوْ : " مَا يَزِنُ هَذِهِ ". " لَعَنَ اللَّهُ مَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ، أَوْ تَوَلَّى غَيْرَ مَوَالِيهِ. الْوَلَدُ لِلْفِرَاشِ، وَلِلْعَاهِرِ الْحَجَرُ. إِنَّ اللَّهَ أَعْطَى كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ، وَلاَ وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ ".
حكم الحديث: صحيح لغيره،
155- İbni Ebu Leyla Amr İbni harice’den dinlediğine göre; Leys hadisinde şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin üszerinde iken bize hutbe irad etti. Şöyle buyurdu: “dikkat edin bana ve ehli beytime sadaka helal değildir. Devenin sırtındaki yünününde tutup, şöyle buyurdu: “"bu eşit değil"” veya “bu ölçü değil” Nesebinin Babasından başka birine ait olduğunu iddia evladı, Ya da efendisinden başka birine ait olduğununu iddia eden köleyi Allah lanetledi. Çocuk yatağın sahibine aittir ve zina eden için taş vardır.
عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : إِنَّ هَذَا َالدين لَا يَزاَلُ عَزِيزًا إِلَى اثْنَا عَشَرَ خَلِيفَةً . قَالَ : ثُمَّ تَكَلَّمَ بِكَلِمَةٍ لَمْ أفْهَمْهَا وَضْج النَّاس فَقُلْتُ لِأَبِي : مَا قَالَ ؟ قَالَ : كُلُّهُمْ مِنْ قُرَيْشٍ .
[رواه أحمد (٢٠٩٠٩) والبخاري (٦٨٩٦) ومسلم (١٨٢١) وابو داود (٤٢٧٩)]
156- Cabir b. Semure (Radıyallahu anh )’den; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti, şöyle buyurdu:
“İslam on iki halifeye kadar aziz olmakta devam edecektir!” Sonra bir kelime söyledi ki, onu anlamadım. Babama: Ne söyledi? diye sordum.
“Hepsi Kureyş’ten” (buyurdu) dedi.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Ahkâm” bahsinde tahric etmiştir: Muhtelif tariklerinden birini Ebu Davud da tahric etmiştir.
Manası hususunda kat’î bir şey söyleyen olmamıştır. El-Mühelleb diyor ki: “Bu hadiste kat'î bir mana üzerine duran bir kimseye rastlamadım. Bazıları: Malum hilâfetten sonra on iki makbul emir gele¬cek diyor. Bir takımları bunların emirliklerinin peşi peşine geleceğini söylüyor. Kimisi hepsinin bir zamanda gelip emirlik iddia edeceklerini ve hepsinin Kureyş’ten olacaklarını bildiriyor. En akla yatan şudur ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisle kendinden sonra zu¬hur edecek fitnelerin acayip ve garaibini haber vermiştir. Hatta bir zamanda insanlar on iki emirin hükümetine dağılacaklardır...”
Kâdı İyaz’ın beyanına göre burada iki sual ortaya çıkar. Bi-rincisi şudur:
Bir hadiste: “Benden sonra hilâfet otuz sene sürecek; sonra krallık olacaktır.” buyurulmuştur. Bu hadis on iki halife hadisine muhaliftir. Çünkü otuz senede ancak hulefa-i reşidin denilen dört halife ile Hz. Hasan’ın dört aylık hilâfeti vardır. Bunun cevabı: Hilâfetin otuz sene süreceğini bildiren hadisten murad, peygamberlik hilâfetidir. Nitekim ri¬vayetlerin birinde:
“Benden sonra peygamberlik hilâfeti otuz senedir; sonra kıratlık ola¬caktır.” buyurularak bu cihet tefsir olunmuştur. On iki halife hadisinde ise böyle bir şart yoktur.
İkinci sual: On ikiden fazla halife gelip geçmiş olmasıdır. Kâdı İyaz: “Bu itiraz batıldır; zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) on iki¬den başka halife gelmeyecektir dememiş; on iki halife geleceğini söyle¬miştir. Bu kadar halife de gelmiştir. Onlardan sonra başkalarının da gelmesinin zararı yoktur.
Mamafih on iki sözünden gelişi güzel her vali değil, hilâfete layık adil halifeler de kastedilmiş olabilir. Böylelerinden malum birkaç zat geç¬miştir. Kıyamete kadar bu sayı mutlaka tamamlanacaktır.” diyor.
Bazı ulemâya göre on iki halifeden murad, ahir zamanda çıkacak olan Mehdi’den sonra gelecek halifelerdir.
Hadisin son rivayetindeki: “Bir çetecik Kisrâ’nın evini fethedecektir.” cümlesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mucizelerindendir. Filhakika acem Kisrâsının sarayı Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından fethedil-miştir.
Ebu Davud’da peş peşe geçen üç rivayet, aynı hadisin üç ayrı rivayetidir. Gerek senetlerindeki, gerek se metinler¬deki bazı farklılıklardan dolayı, musannif bu rivayetleri ayrı ayrı hadisler halinde vermiştir. Aynı hadisin rivayetleri olduğu için hepsinin izahını birlikte yapmayı uygun bulduk.
Efendimiz, ilk rivayette on iki halife gelinceye kadar bu dinin ayakta olmaya devam edeceğini söylemiştir.
İkinci Rivayette ise, bu mana “Azız olmaya devam eder” şeklinde ifade edilmiştir. Müslim’in bir rivayeti de “İnsanların işi, kendilerine on iki zat hükmettiği müddetçe yürümekte devam edecektir” şeklin¬dedir.
Dinin ayakta durmasından maksat, tahrif edilmeden esaslarının muha¬fazası, insanlara hâkim olması, uygulanmasıdır. Aliyyü’l-Kari’ye “Dinin aziz olmasını” aşağı yukarı aynı kelimelerle izah etmiştir.
Metindeki “On iki halife gelinceye kadar” cümlesi, Sahih-i Müs¬lim’in rivayetinde “On iki halife hükmettiği müddetçe” şeklindedir. Zaten bu rivayette murad edilen mana da aynıdır.
Bu hadisle ilgili olarak, Avnü’l-Mabud Müellifi, İmam Nevevî, Veliyullah Dehlevî ve Hafızuddin b. Kesir’den çok kıymetli görüşler nakletmiştir. Bu görüşleri özet olarak nakletmek istiyoruz.
İmam Nevevî, Kadî’den naklen şöyle demektedir. “Burada iki soru yöneltilebilir. Bunlardan birisi şudur: Başka bir hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisinden sonra halifeliğin otuz üç sene olup, daha sonrasının saltanat olacağını haber vermiştir. Bu hadiste ise, on iki halife söz konusu edil¬mektedir. Bu iki hadis arasında bir çelişki vardır. Çünkü otuz üç sene içe¬risinde dört Râşit halifenin ve Hz. Hasan’ın hilâfeti geçmiştir.
Bu soruya şu cevap verilir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dan sonra otuz üç sene sürecek olan halifelikten murad, Nübüvvetin halifeliğidir. Nitekim bazı rivayetler¬de bu, “Benden sonra Nübüvvet halifeliği” şeklinde varit olmuştur. On iki halife de ise bu şart aranmaz dolayısıyla bu açıdan hadisler arasında bir zıtlık yoktur.
İkinci soru da şudur; Müslümanların başına on ikiden fazla halife geç¬miştir. Bu, hadise zıt düşmez mi?
Bunun cevabı da şudur: Bu, batıl bir itirazdır. Çünkü Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadece “On iki gelecek” dememiş. “On iki halife gelmedikçe”, demiştir.
Dolayısıyla daha fazla halifenin gelmesi bu manaya zarar vermez.”
Şah Veliyullah’ın söyledikleri de özetle şöyledir. “Bu din, Allah, hepsi Kureyş’ten olmak üzere, on iki tane halife gönderilinceye kadar üs¬tün olmaya devam edecektir.” Hadisi müşkil görülmüştür. Bu işkâle se¬bep de, hadisin on iki imam inancına sahip olan İsna aşeriyye mezhebinin görüşünü destekler mahiyette görülmesidir.
Gerçek Şudur: Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın hadisleri de birbirlerini izah ederler. Ebu Davud’un sineninde 4254 numarada geçen Abdullah İbni Mesud’un rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz, “İslam’ın değirmeni otuz beş veya otuz altı sene dönecektir. Eğer helak olurlarsa, onların yolu helak olanların yoludur. Eğer onların dini (düzgün olarak) kalırsa geçen kısımdan itibaren yetmiş sene kalır” buyuruyor. Bu hadisin manasını anlamakta hayli hatalara düşülmüştür. Bizim anladığımız şudur:
Bu müddetin başlangıcı, Hicrî İkinci yıldaki cihattan itibarendir. Hadisteki “eğer helak olurlarsa” cümlesinden maksat, şek veya şüphe için değil, o zaman büyük hadiselerin çıkacağını beyandır. Açık alâmetlere bakıldığında görülüyor ki, İslamiyet’in kuvveti zayıflamış, Cihad kesil¬miştir. Sonra, Cenab-ı Allah, hilâfeti yoluna koyacak kişiler gönderecek ve bu intizam 70 yıl kadar devam edecektir. Gerçekten de Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in haber verdiği şeyler olmuştur. Cihat’ın başlangıcından otuz beş sene geçin-ce Hz. Osman katledilmiş, Müslümanlar parçalanmıştır. 36. yılında Cemel Vakası meydana gelmiş, Müslümanlar kâfirlerle cihadı bırakıp birbirleri ile uğraşmışlardır. İslâmiyet zayıflamıştır. Ama Cenab-ı Allah, hilâfeti tekrar düzene koymuş ve tekrar cihatlar başlamıştır, bu hal Abbasilere kadar devam etmiştir. Abbasiler döneminde de Allah Müslümanlara kuv¬vet vermiş, cihatlar devam etmiş bu durumda Moğol istilâsına kadar sürmüştür.
Hadisin İsna Aşerriyye’cilerin “on iki imam” görüşünü teyit ettiğini söylemeye hiç imkân yoktur. Çünkü:
1- Hadiste anılan, on iki imam değil, halifedir. Hâlbuki Şiilerin kabul ettikleri on iki imamdan büyük çoğunluğu, halife olmamıştır.
Bunu İsna Aşeriyye de kabul eder.
2- Hadiste bu halifelerin Kureyş’e nispet edilmeleri onların hepsinin
Ben-i Haşim’den olmadıklarını gösterir. Çünkü bir cemaatin hepsi bir bâ¬tına mensup iseler, o bâtınla anılırlar, ama çeşitli bâtınlardan iseler o bâ¬tınların mensup olduğu kabileye nispet edilirler. Ben-i Haşim bâtın, Kureyş kabiledir.
3- On iki İmam’a inananlar, dinin onlarla güç kazanacağını söylemiyor¬lar. Aksine, Rasulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın vefatından sonra dinin gizlendiğini imamların takiyye prensibine göre hareket ettiklerini Hz. Ali’nin bile kendi mezhep ve görüşünü açığa vuramadığını söylerler.
4- Hadisteki, “kadar” manasına gelen ilâ harfi Cerri, on iki halifenin devri bitince bir fetretin olmasını gerektirir. Hâlbuki onlar, Hz. İsa’nın, bizim Peygamberimizin üzerine gelip, dini kemâle erdireceğini söylüyorlar. Bu ise gaye Muğaya manasına uygun düşmez.
“... Biz onlardan on iki reis seçtik” Maide, 12. ayetini tefsir ederken Cabir b. Semure, hadisin Müslim’deki rivayetini zikretmiş ve şunları söylemiştir: Bu hadisin manası, on iki salih halifenin geleceğini müjdelemektir. Bunlar, hakkı ikame edecek, adaletle hükmedeceklerdir. Bu, onların peşi peşine gelmelerini gerektirmez. Hulefa-i Raşidin gibi, bir kısmı peşi peşi¬ne gelebilir. Bazıları da aralıklarla görülür. Ömer b. Abdülaziz’in de bu on iki halifeden birisi olduğunda ittifak vardır. Ayrıca Abbasoğlularından bazıları da bunlardandır. Onların velayeti gerçekleşinceye kadar kıyamet kopmayacaktır. Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın adı ile baba adı, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın babasının adı ile aynı olacak, yeryüzü zulümle dolduktan sonra orayı adaletle dol¬duracak olan ve varlığı hadislerle bildirilen Mehdi de bunlardandır. Rafızilerin, Samerra’daki girdaptan çıkacağını beklediklerini Mehdî-i Muhtazar, bizim dediğimiz Mehdî değildir. Hadiste anılan on iki halifenin de, İsna Aşeriyye Mezhebi mensuplarının inandıkları on iki imamla hiçbir alâka¬sı yoktur. Avnü’l-Mabud müellifi, yukarıya özetlediğimiz nakilleri daha genişçe aktardıktan sonra şunları söylemektedir:
Şiiler, özellikle İmamiye Mezhebinden olanlar, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sonraki hak İmam’ın Hz. Ali (Radıyallahü anh), sonra sırasıyla oğlu Hz. Hasan, karde¬şi Hz. Hüseyin, O’nun oğlu Zeynel Abidin, O’nun oğlu Muhammed Ba¬kır, oğlu Cafer-i Sadık, oğlu Musa Kâzım, oğlu Ali Rıza, oğlu Muham¬med Takî, oğlu Ali Nakî, oğlu Hasan El Askerî sonra da onun oğlu bek¬lenen Mehdi Muhammed Kaim olduğunu söylerler.
İmamiyeler, son İmam’ın düşmanlarından korkarak gizlendiğini, bir gün ortaya çıkıp, dünyayı adaletle dolduracağına inanırlar;
Hadislerde müjdelenen Mehdinin, Şiilerin gizli olup da çıkacağını bek¬ledikleri Muhammed b. Hasan el Askerî ile ilgisi yoktur. Görüldüğü gibi, Hadiste anılan on iki halifeden muradın kimler olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak, Ehl-i Sünnet âlimleri, bunların Şian’ın zannettiği gibi onların "On iki İmam'ı olmadığında hem fikirdirler.
Hadislerde, Ravi, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, alçak sesle bir şeyler söylediğini, ama kendisinin anlayamadığını, babasına sorunca, Efendimizin “Onların hepsi Kureyş’tendir” buyurduğunu anladığını söylemektedir. Yukarıda Veliyullah Dehvelî’den de naklettiğimiz gibi bu, gelecek oniki halifenin Kureyş’ten olacağının açık delilidir.
Üçüncü rivayette, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine gelen Kreşlilerin sorusu olarak bu oniki halifeden sonra kavga ve kargaşaların çıkacağını haber vermiştir
عن جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ السُّوَائِيِّ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ : " لَا يَزَالُ هَذَا الدِّينُ ظَاهِرًا عَلَى مَنْ نَاوَأَهُ، لَا يَضُرُّهُ مُخَالِفٌ وَلَا مُفَارِقٌ حَتَّى يَمْضِيَ مِنْ أُمَّتِي اثْنَا عَشَرَ أَمِيرًا، كُلُّهُمْ "، ثُمَّ خَفِيَ عَلَيَّ قَوْلُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ : وَكَانَ أَبِي أَقْرَبَ إِلَى رَاحِلَةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنِّي، فَقُلْتُ : يَا أَبَتَاهُ مَا الَّذِي خَفِيَ مِنْ قَوْلِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ : يَقُولُ : "كُلُّهُمْ مِنْ قُرَيْشٍ"
رواه أحمد ( ٢٠٨١٦، ٢٠٨٤١، ٢٠٨٧٣) قال شعيب الآرنؤد : حديث صحيح، وهذا إسناده ضعيف لضعف مجالد
157- Cabir b. Semure (Radıyallahu anh )’den; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den işittim veda haccında bize hutbe irad etti, şöyle buyurdu: “Bu din açıkça onu yüklenen üzerinde devam eder. Muhalif olanlar ve ayrılanlar on iki halife gelmedikçe ona zarar veremezler. Hepsi…” sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sözü benden saklandı (yani duyamadım) dedi ki; babam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in devesine benden daha yakındı. Dedim ki; babacığım Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in söylediği duyamadığım şey nedir. Dedi ki; “hepsi kureyştendir” buyurdu.
عَنْ رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ، ثُمَّ قَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ، ثِنْتَانِ مَنْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّهُمَا دَخَلَ الْجَنَّةَ ". قَالَ : فَقَامَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ، فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ، لَا تُخْبِرْنَاهُمَا. ثُمَّ قَالَ : " اثْنَانِ مَنْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّهُمَا دَخَلَ الْجَنَّةَ ". حَتَّى إِذَا كَانَتِ الثَّالِثَةُ أَجْلَسَهُ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا : تَرَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُرِيدُ يُبَشِّرُنَا فَتَمْنَعُهُ. فَقَالَ : إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَتَّكِلَ النَّاسُ. فَقَالَ : " ثِنْتَانِ مَنْ وَقَاهُ اللَّهُ شَرَّهُمَا دَخَلَ الْجَنَّةَ : مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ، وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ ".
رواه أحمد (٢٣١١٥ ، ٢٣٠٦٥) قال شعيب الآرنؤد : المرفوع منه صحيح لغيره

158- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından biradamdan: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bize hutbe irat etti. Sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar iki şey vardiır ki; kim onların şerrinden Allah’a sığınırsa cennete girer.” (devamla) dedi ki; Ensarden bir adam kalktı ve şöyle dedi : “Ya Resulellah onları bize haber verme.” Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: “İki şey vardir ki; kim onların şerrinden Allah’a sığınırsa cennete girer.” Hatta Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından üçüncüsü onu oturttu. “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gösteriyor, bizi müjdelemek istiyor sen engel oluyorsun.” Dediler. Dedi ki; “İnsanların güvenip (amel etmemesinden) korkutorum” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “İki şey vardiır ki; kim onların şerrinden Allah’a sığınırsa cennete girer. (Onlar) iki sakalı ve iki bacağı arasıdır.”
عَنْ أُمِّ الُحْصَيْنِ قَالَتْ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَخْطُبُ وَهُوَ يَقُولُ : إِنْ أُمِّرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ حَبَشِيٌّ مُجَدَّعٌ، فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا، مَا قَادَكُمْ بِكِتَابِ اللهِ .
[رواه ابن ماجه (2861) ومسلم وأحمد (23234 -27262 -27268 - 16649) والنسائي وابن ابي عاصم في السنة (1062)ترمذي (1706) ]
159- Ümmü’l-Husayn el-Ahmesiyye (Radıyallahu anha)’dan; Şöyle demiştir:
Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den hutbe irad ederken şöyle buyurduğunu işittim;
Eğer üzerinize Habeşî ve burunu, kulağı kesik bir köle emir tayin edilse, o sizi Allah’ın Kitabı ile sevk ve idare ettiği sürece siz onun emirlerini dinleyiniz ve (ona) itaat ediniz.
Açıklama
Bu hadis İslâm devlet başkanına, valisine, kumandanına ve di¬ğer âmirlerine itaat etmeyi ve emirlerini dinlemeyi vacip kılar. Müs¬lüman olan âmirlerin Allah ve Resulünün emirlerine aykırı olmayan talimatlarına uymanın vacipliği hususunda icma bulunduğunu Nevevî nakletmiştir. Allah’a isyan ve günah sayılan talimatlarda ise âmirlerin emirlerine itaat edilmesinin haramlığı hususunda da icma bulunduğu Kâdı İyaz tarafından nakledilmiştir. Gü¬nah olan talimatlara uyulmamasına ait hadisler bundan sonra gelen babda rivayet edilmiştir. Bu itibarla âmirlere itaat edilmesine dair bu babdaki hadisler Şer-i Şerife aykırı olmayan emir ve talimatlar hakkındadır.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e itaat veya isyanın Al¬lah’a itaat veya isyan sayılmasının sebebi Allah’ın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e itaat etmeyi emretmiş olmasıdır. İslam dev¬let başkanına itaat etmenin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emrine itaat, keza devlet reisinin emrine isyan etmenin Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emrine isyan sayılması sebebi ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in devlet reisine itaat etme¬yi emretmiş olmasıdır. Bu itibarla İslam devlet başkam tarafından verilen ve dine aykırı olmayan emirlere itaat etmek Allah ve Resulü’nün emirlerine itaat sayılır. Keza onun emirlerine isyan etmek Allah ve Resulü’nün emirlerine isyan sayılır.
Enes (Radıyallahu anh)’ın hadisinden de âmir durumunda olan kişi siyah bir köle de olsa onun emirlerini dinlemenin ve ona itaat etmenin vacipliği hükmü çıkarılıyor. El-Hafız’ın da beyan ettiği gibi bu hadiste geçen “İstimal” ifadesi umumi bir manayı taşır. Yani vali, kumandan, cami imamı ve benzeri âmirler bu hükmün içine giriyor.
Bu hadiste âmir atanacak kölenin başı kuru üzüm taneciğine ben¬zetilmiştir. Yani âmir durumundaki şahıs sureten çirkin, önemsiz ve aklı, zekâsı noksan bir köle bile olsa ona itaat edilecektir.
Nevevî de: Bir kölenin âmir, vali, kumandan olması iki şekilde düşünülebilir: Devlet başkanı tarafından böyle bir kimse bir göreve atanmış olabilir. Ya da bir köle herhangi bir yolla memleket idaresini eline geçirir. Yoksa normal bir seçimle bir köleyi emir ve devlet başkam yapmak caiz değildir. Çünkü emirin, yani devlet reisinin hür olması şarttır, der.
Hattâbi: de: Vuku bulması düşünülmeyen misaller ba¬zen verilir. Bu ve benzeri hadisler de bu nevidendir. Yani dinen dü¬şünülmüyor ise de faraza başa geçen imam, devlet başkanı, böyle bir kimse bile olsa mutlaka itaat edilmesi gereklidir. İtaatin önemi mahiyetinde bu misal verilmiş, der.
El-Hafız’ın beyan ettiği bir kavle göre Enes (Radıyallahu anh)’in hadisinden maksat şudur: Devlet başkanı Habeşî bir köleyi bir yere vali - kaymakam tayin ettiği zaman o köleye itaat edil¬mesidir. Maksat kölenin devletin başına getirilmesi değildir. Hadis¬te böyle bir ifade yoktur. Şöyle de denilebilir: Devletin başına usulü dairesinde getirilen kişi önceden köle iken azatlanmış ve hür bir kimse haline gelmiş ise ona itaat edilmesi vaciptir.
Ümmü’l-Husayn (Radıyallahu anha)’nın hadisini Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Veda haccı esnasında buyur¬duğu. Müslim’in rivayetinde belirtilmiştir. Yine Müslim’in bir rivayetine göre bu hadis Mina veya Arafat’ta buyurulmuştur. Bu hadiste de Enes’in hadisinde olduğu gibi bir göreve atanan devlet yetkilisine itaat edilmesi emrolunmuştur. An¬cak o âmirin toplumu Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerime uygun biçimde sevk ve idare etmesi şart koşuluyor. Bu hadiste geçen “Mücedda” burnu ve kulağı kesik kişi manasına yorumlanmıştır. Bazıları ise bu kelime vücudunun herhangi bir tarafı kesik olandır, diye yorumlamışlardır.
Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde özetle şöyle der: “Bu hadis, Ulü’l-Emr, yani devlet yetkilileri ile iyi geçinmeyi, on¬ların talimatlarına uyulmayı ve fitne ile parçalanmadan sakınmayı emreder. El-Mecma’da deniliyor ki: Şöyle bir soru sorulabilir: İma¬mın hür olması, Kureyş'ten olması ve vücudunda bir sakat¬lığın bulunmaması şartı vardır. Oysa bu hadise göre bu şartlar ol¬masa da itaat edilecek ve bu şartları taşımayan kimse de imam ola¬bilir? Bu soruya şöyle cevap verilir: Evet normal şartlar içinde di¬nen imamı seçme yeteneğine sahip kimselerin görüşleriyle imam se¬çildiği takdirde anılan şartlar aranır. Fakat böyle değil de cebir ve baskı kullanmak suretiyle imam olan bir kimse köle veya fasık bir Müslüman da olsa ona muhalefet edip memlekette isyan çıkarmak haramdır. Onun verdiği talimatlar geçerlidir. Diğer taraftan şunu da belirtmek gerekir: Hadiste böyle bir kimsenin imam, yani devlet başkanı olmasından söz edilmemiştir. Hadiste devlet başkanı böyle bir kimseyi bir işe âmir tayin ettiği zaman onun emrine itaat edil-mesi isteniyor.”
عَنْ العِرْبَاضِ بْنِ سَارِيَةَ قَالَ: أَنَّ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَظَهُمْ يَوْمًا مَوْعِظَةً بَلِيغَةً بَعْدَ صَلَاةِ الغَدَاةِ ذَرَفَتْ مِنْهَا العُيُونُ وَوَجِلَتْ مِنْهَا القُلُوبُ ، فَقَالَ رَجُلٌ: إِنَّ هَذِهِ مَوْعِظَةُ مُوَدِّعٍ فَمَاذَا تَعْهَدُ إِلَيْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: «أُوصِيكُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ وَالسَّمْعِ وَالطَّاعَةِ . [رواه ابن ابي عاصم في الينة (١٠٣٧)]
160- İrbad b. Sâriye (radıyallahu anhüma)’dan
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sabah namazından sonra bize öyle bir vaaz etti ki ondan gözlerimiz yaşardı ve kalplerimiz titredi. Bunun üzerine bir adam dedi ki: “Ya Resulallah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bu vaazınız veda eden bir kimsenin vaazına benzer, bize neleri tavsiye edersiniz?” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: Allahtan korkmanızı ve dinleyip itaat etmenizi tavsiye ediyorum.
عَنِ الْعِرْبَاض بْنَ سَارِيَةَ يَقُولُ: وَعَظَنَا رَسُولَ اللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَوِعَظَةً ذَرَفَتْ مِنْهَا العُيُونُ وَوَجِلَتْ مِنْهَا القُلُوبُ. فَقُلْنَا: يَا رَسُولَ اللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ . إِنَّ هَذِهِ مَوْعِظَةُ مُوَدِّعٍ فَمَاذَا تَعْهَدُ إِلَيْنَا ؟ قَالَ: قَدْ تَرَكْتُكُمْ عَلَى البَيْضَاءِ. لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا لَا يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلَّا هَالِكٌ. وَمَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ فَسَيَرَى اختِلافًا كَثيرًا. فَعَليْكُمْ بسُنَّتِي وسُنَّةِ الخُلَفاءِ الرَّاشِدِينَ المَهْدِيِيِّنَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّواجِذِ، وَعَلَيْكُمْ بِالطَّاعَةِ وَإِنْ كَانَ عَبْدًا حَبَشِيًّا فَإِنَّمَا الْمُؤْمِنَ كَالْجَمَلِ الأَنْفِ حَيْثُ مَا قِيدَ انْقَادَ . [رواه وابن ماجه (٤٣) والحاكم (١/٩٦)وأحمد (٤/١٢٦)والترمذي(٢٦٧٦)وابو داود (٤٦٠٧)]
161- İrbad b. Sariye (radıyallahu anhüma)’dan
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize öyle bir vaaz etti ki ondan gözler (imiz) yaşardı ve kalpler(imiz) titredi. Bunun üzerine biz dedik ki: Ya Resulüllah! Bu vaazınız veda eden bir kimsenin vaazına benzer, bize neleri tavsiye edersiniz? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydın olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden sapar. Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan Hulefâ’yı Raşidîn’in sünnetlerine yapışınız. Bunları dişlerinizle sıkıca tutunuz (ya da musibetlere karşı dişlerinizi sıkınız.) Başınızdaki halife siyah bir köle bile olsa ona itaatten ayrılmayınız. Çünkü mümin, (tevazu’ ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir hangi tarafa sevk edilirse uyar.
Açıklama
Metinde geçen “Bu sünnetlere dişlerinizi batırınız”, sözü onlara bütün varlığınızla, olanca gücünüzle ciddi bir şekilde sarılınız” anlamında kullanılmıştır.
Bu hadis-i şerif, ümmet-i Muhammed’in mümin ve Müslüman olarak kalmalarının ancak sünnet çizgisinden ayrılmamaları ile mümkün olaca¬ğını, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra Müslümanlar arasında pek çok dini ihtilaflar doğaca¬ğını ve bu fitnelerden korunmanın ancak Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ve dört halifenin sünnetine sarılmakla mümkün olacağını haber vermektedir. Sözü ge¬çen hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, bir kimsenin veya top-lumun sünnet üzerinde yürüdüğünü iddia edip kendisinin dışındaki kim¬selerin sünnetin dışında olduklarını söylemesi Önemli değildir. Önemli olan, Allah’ın ve Resulünün bu hususta koymuş oldukları ölçülere uymak¬tır, bu ölçüleri bir düstur olarak almak ve onları eksiksiz uygulamaktır.
“Çünkü sünnet-i şeniye gemilerde hatt-i hareketi gösteren kıble nümali bir pusula, hadsiz, zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hük¬mündedir.” Hz. Peygamberin sünnetine sarılmanın nasıl olacağını yü¬ce Allah şöyle açıklıyor:
“Hayır, rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içle¬rinde bir sıkıntı duymadan, kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.”
Bu ayet-i kerime’ye göre bir kimsenin mümin sayılabilmesi için onun bütün ihtilaflarının çözümünde Hz. Peygamberi hakem tayin etmesi yani Hz. Peygamberin sağlığında ortaya çıkan tüm anlaşmazlıkların hall-ü fas¬lında bizzat onun hakemliğine başvurması, vefatından sonra da bu ihtila¬fın çözümünü onun sünnetinde ve dolayısıyla Allah’ın Kitabında araması ve Hz. Peygamberin verdiği hükümden ya da sünnetinin getirdiği çözüm şeklinden dolayı kalbinde en ufak bir sıkıntı veya bir itiraz hissinin doğ¬maması şarttır.
Cenab-ı vacibu’l-vücud hazretleri diğer bir ayet-i kerimesinde de şöy¬le buyurmuştur. “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse işte onlar Al¬lah’ın kendilerine nimet bahşettiği peygamberlerle, Sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Arkadaş olarak bunlar ne güzeldir!”
Bu mevzuda şu iki ayet-i kerimeyi de hatırlamak gerekir: “Kim peygambere itaat ederse o, gerçekten Allah'a itaat etmiş olur...”
“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu (bilhassa) sakınanlara, zekât verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar öyle kimseler¬dir ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmi Ne¬bi olan Peygambere uyarlar ki o Peygamber, onlara iyilikle emreder, onları kötülükten meneder, iyi ve temiz olan şeyleri helal, kötü ve za¬rarlı şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini, sırtlarında olan zin¬cirleri indirir. İşte ona iman edenler, ona saygı gösterip onu İ’zaz edenler, ona yardım edenler ve onunla indirilen nura uyanlar yok mu, onlar felâha kavuşanların ta kendileridir. ” Metinde geçen “Raşid halifeler” den maksat, Hz. Ebu Bekir Sıddık (Radıyallahü anh) ile Hz. Ömer İbn Hattab, Hz. Osman ve Hz. Ali (Radıyallahü anhüm) dür. Ha¬dis-i şerifte bu raşid halifelerin yoluna uymak emredilmiştir. Çünkü bun¬ların hepsi de Hz. Peygamberin yolundadırlar.
Bazı Hükümler
1. İnsanın saadeti takva üzere hareket etmesiyle kaimdir. Çünkü “Allah yalnız takva sahiplerinin amelini kabul eder.”
2. İdareciler, dinin emirlerine uygun hareket ettikleri sürece kendile¬rine itaat etmek vaciptir. Fakat dine aykırı hareket edip emirler vermeye başlanınca bakılır, eğer onları işbaşından uzaklaştırmak mümkün ise is¬yan edilip iş başından indirilirler. Fakat onlara isyan, daha büyük bir fe¬sada ve yıkıma sebep olacaksa, buna tevessül edilmez. Çünkü “İki kötü¬lükten birini tercih etmekle karşı karşıya gelindiği zaman, büyüğünden kurtulmak için hafif olana katlanılır” sözü umumi bir fıkıh kaidesidir.
3. Devlet başkam, Kureyş’in dışında herhangi bir kabileden de olabi¬lir. İsterse Habeşli bir köle olsun. Ancak bazıları “İmamlar Kureyş’tendir...” hadis-i şerifine dayanarak devlet başkanının mutlaka Kureyş’ten olacağını savunmuşlar ve hadisi şerifte geçen: “Habeşli bir köle de olsa” sözünün “olmaz ya farz-ı muhal Habeşli bir köle bile ol¬sa” manasında kullanıldığını söylemişler ve bu cümlenin kendi anladık¬ları manada kullanıldığını ispat için şu hadisleri delil getirmişlerdir.
1. “Her kim Allah için bağırtlak kuşu yuvası gibi bir mescid ya¬parsa, Allah da onun için cennette bir ev yapar.”
2. “Eğer kızım Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keser-dim.”
3. “Allah hırsıza lanet etsin. Bir yumurtayı çalar da eli kesilir, ipi çalar yine eli kesilir.” Çünkü bu hadislerde Hz. Fatıma’nın hırsızlık yapmasından, bağırtlak kuşu yuvası kadar büyüklükteki mescitten söz ediliyor ki aslında bunlar olağan değildir. Farazi olarak söylenmiştir.
Keza bir yumurtadan dolayı da el kesilmez, ancak yumurta çalan kim¬se hırsızlığa alışır. Zamanla el kesilmesini gerektirecek çapta büyük hır¬sızlık yapar. (Şamil yayınevinden çıkan Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhinde bu emirlik konusunu (2928) numaralı hadis-i şerifin şerhin¬de açıklanmıştır.)
4. Her bidat sapıklıktır. (Sünen-i Ebu Davud’un 4609 numaralı hadisin şerhinde geniş izahı vardır.)
5. Hz. Peygamberin vefatından sonra çok büyük dini ihtilâflar olacak¬tır. Bunların tahribatından kurtulmanın tek çaresi Kitaba ve sünnete sarıl¬maktır.
6. Raşid halifelerin sözü diğer sahabelerin sözlerine tercih edilir.
عَنْ أَبيِ أُمَامَةَ ، يَقُولُ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ ، فَقَالَ : " اتَّقُوا اللَّهِ ، وَصَلُّوا خَمْسَكُمْ ، وَصُومُوا شَهْرَكُمْ ، وَأَدُّوا زَكَاةَ أَمْوَالِكُمْ ، وَأَطِيعُوا ذَا أَمَرِكُمْ ، تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّكُمْ " قَالَ : قُلْتُ لِأَبِي أُمَامَةَ : مُنْذُ كَمْ سَمِعْتَ هَذَا الْحَدِيثَ يَا أَبَا أُمَامَةَ ؟ قَالَ : وَأَنَا ابْنُ ثَلَاثِينَ سَنَةً . [رواه الترمذي (٦١٦)]
162- Ebu Ümame (radıyallahu anh)’den: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i veda Haccında hutbe irade derken dinledim buyurdular ki: “Allah’ın Kitabı ile yolunuzu bulmaya çalışın ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde olun, beş vakit namazlarınıza devamlı ve duyarlı olun. Ramazan orucunu tutun, mallarınızdan zekâtı verin, sizden olan idarecilerinize itaat edin ki; Rabbinizin Cennetine girersiniz.” Süleym b. Âmir diyor ki: Ebu Ümame’ye bu hadisi kaç yaşında işitmiştin dedim. Dedi ki: “Otuz yaşındayken işitmiştim.”
عَنْ عَمْرِو ابْنِ شُعَيبٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَنْ كَاتَبَ عَبْدَهُ عَلَى مِائَةِ أُوقِيَّةٍ، فَأَدَّاهَا إِلاَّ عَشْرَ أواقٍ - أَوْ قَالَ : عَشَرَةَ دَنَانِير - ثُمَّ عَجَزَ فَهُوَ رَقِيقٌ .
[رواه الترمذي (١٢٦٠) وابن ماجه (٢٥١٩) وأحمد (٦٦٦٦) وأبو داود ،]
163- Amr b. Şuayb’ın babasından ve dedesinden (radıyallahu anhüm) rivayetine göre, şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i hutbe irad ederken dinledim şöyle diyordu: “Bir kimse kölesini yüz ukkiye karşılığında hürriyetine kavuşacağını söylese o köle de on ukkiye veya on dirhem dışında bütün borcunu ödemiş olsa o kalan miktarı ödeyemediğinden dolayı kölelikten kurtulmuş sayılmaz.”
Açıklama
Tirmizi: Bu hadis hasen garibtir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından ve başkalarından pek çok ilim adamının uygulaması bu hadise göredir.
Bu hadisi Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai de rivayet etmişlerdir. Tirmizi bu hadisin garib nev’inden olduğunu beyan etmiştir. Zevaid sahibinin bunu Zevaid türünden say¬asının sebebini bilemedim. Çünkü diğer sünen sahiplerince de rivayet edilmiştir.
Ukıyye; Okka demektir. Bir Ukıyye kırk dirhem olarak tarif edil¬iştir. Ukıyye hakkında İbni Mace’nin 1793 ve 1794 nolu ve dirhem hakkında da 1790 -1791 nolu hadislerinin izahı bölümünde İbni Mace mütercimi tarafından geniş bilgi verilmiştir. Ukıyyat: Ukiyye’nin çoğuludur. Evâki de Ukiyye’nin çoğuludur. Hadisten çıkarılan hüküm şudur: Sahibi ile kitabet akdini yapan köle, pazarlık edilen para veya başka bir malın tamamını ödemedikçe kölelik hali devam eder. Âlimlerin ekserisinin görüşü budur. Selef âlimlerinin bazısının görüşü değişiktir. Mesela Ali bin Ebî Talib (Radıyallahü anh)’den yapılan bir rivayete göre köle anılan meblâğın ne miktarını ödemiş ise o nispete göre bir kısmı azatlanmış olur. Şu halde köle anılan meblâğın yarısını öderse onun yarısı azatlanmış olur. İbni Mesud ve İbni Abbas’tan da başka görüşler rivayet olunmuştur. Fakat Cumhurun görüşü bu hadisten çıkarılan hükme uygundur. İbn Mace de 2521 nolu Aişe (Radıyallahü anha) 'nın hadisi cumhurun görüşüne en kuvvetli delildir.
Hattâbi şöyle der: “Mükâteb, yani kendisi ile kitabet akti yapılan köle henüz borcunun tamamını ödememiş iken satılabilir diyen âlimler için bu ve benzeri hadisler delil durumundadır. Çünkü onun kölelik hali devam ettiğine göre sahibinin mülküdür, onun malıdır. Kişi malını satabilir.
Hadisten çıkarılan ikinci hüküm de mükâteb köle henüz borcun tamamını ödememiş iken ölürse, köle olarak ölmüş olur. Yâni borç miktarından ödemiş olduğu mal onun sahibinin hakkıdır ve ölenin çocukları varsa bunlar da sahibin köleleri sayılır. Köle öldüğü zaman kalan borcunu karşılayabilecek kadar bir kazancı olup bunu sahibine ödememiş ise yine hüküm aynıdır. Bu hüküm Ömer bin el-Hattab, Zeyd bin Sabit, Ömer bin Abdülaziz, Zührî, Katâde, Şafii ve Ahmed’den de rivayet olunmuştur.”
Ebu Hanife’ye göre ise borcunun tamamını ödemeden ölen köle kalan borcunu karşılayabilecek kadar bir mal geride bı-rakmış ise azatlanmış sayılır. Böyle bir mal bırakmadan ölmüş ise köle olarak ölmüş sayılır.
Mâlik’e göre borcunun tamamını ödemeden ölen kölenin çocukları var ise köle azatlanmış sayılır. Yok, ise köle olarak Ölmüş sayılır.
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُغَفَّلٍ قَالَ: إِنِّي لَمِمَّنْ يَرْفَعُ أَغْصَانَ الشَّجَرَةِ عَنْ وَجْهِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَخْطُبُ فَقَالَ: لَوْلَا أَنَّ الْكِلَابَ أُمَّةٌ مِنَ الْأُمَمِ لَأَمَرْتُ بِقَتْلِهَا فَاقْتُلُوا مِنْهَا كُلَّ أَسْوَدَ بَهِيمٍ، وَمَا مِنْ أَهْلِ بَيْتٍ يَرْتَبِطُونَ كَلْبًا إِلَّا نَقَصَ مِنْ عَمَلِهِمْ كُلَّ يَوْمٍ قِيرَاطٌ إِلَّا كَلْبَ صَيْدٍ أَوْ كَلْبَ حَرْثٍ أَوْ كَلْبَ غَنَمٍ .
[ رواه الترمذي (١٤٨٩ ) والبخاري (٢١٩٧،٥١٦٥) ومسلم (١٥٧٢) وصححه ، وأبو داود (٢٨٤٥ ) والنسائي (٤٢٨٠ ) وابن ماجه (٣٢٠٥ ) ، وصححه الألباني في " صحيح الترمذي ]
164- Abdullah b. Muğaffel (radıyallahu anh)’den: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir ağaç altında hutbe irad ederken ağacın dallarını kaldırıp Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gölge yapanlardan idim, şöyle buyurdu: “Köpekler de diğer toplumlar gibi başlı başına bir soy ve ümmet olmasaydı onların öldürülmesini emrederdim, fakat siz onlardan simsiyah olanları öldürünüz. Herhangi bir ev; koyun, ziraat ve av köpeği haricinde köpek besler ve bulundurursa onların yaptıkları iyiliklerden her gün bir kırat sevap eksilir.”
Açıklama
Bu hadisi Buhari, Müslim; Ebu Davud ve Tirmizi Taharet bahsinin muhtelif yerlerinde biraz lafız farkıyla müteaddit ravilerden tahriç etmişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in köpekleri Öldürmeyi emrettikten sonra av köpeği ile çoban köpeğine, diğer rivayette ziraat köpeğine ruhsat ver¬mesi köpek edinmenin memnu’ olduğunu gösterir. Bizim ulemamızla başka mezhepler uleması ihtiyaç olmaksızın köpek edinmenin haram ol¬duğuna ittifak etmişlerdir. Mesela; şeklini beğendiği için yahut öğünmek maksadıyla köpek edinmek hilafsız haramdır, Maalesef bugün köpek edinme merakı salgın halini almıştır. Bir taraftan tıp köpek hastalığından, kuduzdan vesair mazarratından bahsededursun, millet alabildiğine varını yoğunu sarf ederek köpek edinmektedir. Dinin emri ve nehyi kimsenin ha¬tırına gelmediği gibi, tıbbın avazlarına da aldırış eden yoktur. Birçok kimselerin köpek¬leri koynunda yatırdıklarını bile işitiyoruz. Ne diyelim, Allah intibahlar versin. Âmin.
Köpek edinmeyi tecviz eden ihtiyaca gelince:
Bu hadis üç şeyden biri için ruhsat verildiğini göstermektedir. Bun¬larda, ekinliği korumak, hayvanları korumak ve avcılıktır. Mezkûr üç şey için köpek edinmek bil’ittifâk caizdir. Ulemâmız evleri ve mahalleleri korumak için köpek ve keza öğretmek maksadı ile köpek yavrusu edin¬menin caiz olup olmayacağında ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre; bu haramdır. Çünkü ruhsat yalnız üç sınıf hakkındadır. Diğer bazıları bu¬nunda mubah olduğunu söylemişlerdir ki; esah olan da budur. Zira bun¬lar da ruhsata dâhil olan üç sınıf manasındadırlar. Avcılık yapmadığı hal¬de av köpeği edinenin hükmü dahi ihtilaflıdır.
Ulemâmıza göre; köpek kuduz olursa öldürülür, kuduz değilse, öldü¬rülmesi caiz değildir. Bu hususta köpeğin faydalı veya faydasız olması müsavidir. İmamü-l Haremeyn: Köpeklerin öldürülmesi babındaki emir nesh edilmiştir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir defa köpekleri öldürmeyi emrettiği sahihtir. Fakat sonra onları öl¬dürmekten nehy buyurduğu da sahihtir. Şeriat Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhinde 280 numaralı hadisin şerhinde verilen tafsilât üzere karar kılmıştır ki orada genişçe açıklanmıştır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) koyu siyah köpeklerin öldürülmesini emretmişti. Ulemâ Bu hâdise İslam’ın ilk zamanlarında idi. Şimdi nesh edilmiştir” diyor.
عَنْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَقْبَلَ الْحَسَنُ، وَالْحُسَيْنُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، عَلَيْهِمَا قَمِيصَانِ أَحْمَرَانِ يَمْشِيَانِ يَعْثُرَانِ ، فَنَزَلَ وَحَمَلَهُمَا، فَصَعِدَ بِهِمَا الْمِنْبَرَ، ثُمَّ قَالَ: " صَدَقَ اللَّهُ: {إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ} [التغابن:١٥]، رَأَيْتُ هَذَيْنِ يَمْشِيَانِ يَعْثُرَانِ فيِ ٌقَمِيصِيهِمَا فَلَمْ أَصْبِرْ حَتَّى نَزَلْتُ فَحَمَلْتُهُمَا .
[ رواه النسائي (١٥٨٥) وابن ماجه (٢٩٠٠) وابو داود (١١٠٩) والترمذي(٣٧٧٤) وأحمد (٢٣٠٤٥) وابن حبان(٦٠٣٨)]
165- Büreyde (radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat ediyordu. Hasan ve Hüseyin(radıyallahu anhüma) üzerlerinde kırmızı elbise olduğu halde geldiler. Uzun olan elbiseye basarak geldiklerin için düşüp kalkıyorlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) indi onları kucağına aldı, tekrar minbere çıktı. Sonra şöyle buyurdu: Allah’ın “Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız sizin için fitnedir” buyruğu ne kadar doğrudur ki onları böyle gömleklerine basarak yürüdüklerini görünce dayanamadım ve inip onları kucağıma aldım, buyurdu. (Sonra hutbeye kaldığı yerden devam etti)
Açıklama
Hadis-i şerif, hatibin hutbe esnasında hitabeyi kesip başka bir kişiyle konuşmasının caiz olduğuna delildir. Ulemânın bu konu etrafında söyledikleri Sünen-i Ebu Davud’un 1091 Nolu hadisinin açıklamasında anlatılmıştır. Oraya müracaat edilmelidir.
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in minberden inip torunlarını alması, onun merhamet ve şefkatinin eseridir. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hareketine, Kur’an-ı Kerim’den iktibas ettiği bir ayetle fitne (imtihan vesilesi) olarak nitelendirdiği çocukların sebeb olduğunu bildirmiştir. Çocukların fitne olması, onlar yüzünden uhrevî ha¬zırlıkların ihmal edilmesi yönündendir. Çünkü evlat ve mal kendileri ile olan meşguliyetten dolayı ahireti ihmal edenlerle ihmal etmeyenleri ortaya çıkar¬maya vesile kılınan birer deneme aracıdır. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her türlü fitne¬den, bu meyanda, Allah’tan başkası ile meşguliyetten masum olduğuna göre, onun çocuklarla meşguliyetinin fitne olması, sırf onlara meylden ibarettir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/215.
Bera (Radıyallahü anh)’in hadisi Kütüb-i Sitte’nin hepsinde rivayet olunmuştur. Büreyde (Radıyallahü anh)’in hadisi ise Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve Ahmed ile Beyhaki tarafından da rivayet edilmiştir.
Bu hadisler kırmızı elbise giymenin caizliğine delalet eder. Hülle daha önce de anlatıldığı gibi iki parçadan ibaret katlık (takım) elbi¬sedir. Hamra da kırmızı demektir. Şafiiler, Malikiler ve başkaları bu ve benzeri hadisleri delil göstererek kırmızı elbi¬se giymenin caizliğine hükmetmişler. Hanefîler ise kırmızı elbise giymenin mekruhluğuna hükmederek, kırmızı elbise giymenin yasaklığına dair hadisler ile aspur ile boyanan elbiseyi giymenin yasaklığı hakkındaki hadisleri delil göstermişlerdir.
Sindî ve Avnü’l-Mabud yazarının beyanına göre el-Hafız İbnü'l-Kayyım el-Cevzi: Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in giydiği hüllenin tamamen kırmızı olduğunu ve başka rengin bulunmadığını söyleyenler yanılmışlardır. Çünkü Hülle-i Hamra, yani kırmızı hülle, Yemen malı iki bürd olup siyah¬la beraber kırmızı çubukludur. Yemen bürdleri hep böyledir. Bu nevi kumaşta kırmızı çubuklar bulunduğu için ona Hülle-i Hamra denilmiştir. Bu isimden dolayı anılan hüllenin tamamen kırmızı oldu¬ğu şüphesi hâsıl olmuştur, demiştir.
İbn-i Hümam da Hülle-i Hamra: Kırmızı ve yeşil çubuk¬lu dokunmuş Yemen kumaşından mamul bir kat elbisedir, di¬ye tarif etmiştir.
Allâme Aynî, Umdetü’l-Kari’de ve Hafız İbn-i Hacer de El-Fetih’te bu konuya geniş yer vererek iki ta¬rafın delillerini detaylı olarak nakletmişlerdir. Avnü’l-Mabud yazarı: Doğrusu koyu kırmızı elbise erkeklere mekruhtur. Fakat hafif kır¬mızı elbise mekruh değildir, diyerek orta yolu seçmiştir. Doğrusunu Allah bilir.
Ancak şu söylenebilir, Sırf kırmızı elbise giyme¬nin yasak olup olmadığı hususunda ihtilâf olduğuna göre en uygunu böyle bir elbiseyi giymemektir, ihtiyatlı olanı budur.
Büreyde (Radıyallahü anh)’ın hadisinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Tegabun suresinin 15. ayetinin baş kıs¬mını okumuş olduğu belirtiliyor. Bu ayette malların ve çocukların bir imtihan olduğu bildiriliyor. Ayetin geniş manası için tefsir kitaplarına müracaat edilmelidir. Burada şu noktayı belirtmekle yetinelim:
Dünya malı ve çocuklar kişiyi dini vecibeleri yerine getirmek-ten alıkoyarsa nimet olmaktan çıkıp nıkmet olur. Aksi takdirde ni¬met sayılır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hutbe esna¬sında gelen küçük yaştaki torunları Hasan ve Hüseyin (Radıyallahü anhüma) ile meşgul olmuş ise de kalben Allah’tan ga¬fil olmamıştır. Çünkü gönlü daima Allah’a bağlı idi. Bu ayeti oku¬makla şuna işaret etmiş olabilir: Çocuklar O’nu meşgul etmemekle beraber sadece hutbeye ara vermesine sebep oldular.
O'nun bu hareketi de bir fıkhî meselenin bildirilmesine vesile olmuştur. O da şudur: Hutbeye kısa ara vermek caizdir, hutbe oku¬yan zat, bir önemli iş nedeniyle hutbe esnasında konuşabilir. Mesela bir âmâ’yı bir tehlikeden korumak için uyarıda bulunmak gibi
عَنْ ثَعْلَبَةَ بْنِ زَهْدَمٍ الْيَرْبُوعِيِّ قَالَ : كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ فِي أُنَاسٍ مِنَ الْأَنْصَارِ، فَقَالُوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ هَؤُلَاءِ بَنُو ثَعْلَبَةَ بْنِ يَرْبُوعٍ قَتَلُوا فُلَانًا فِي الْجَاهِلِيَّةِ. فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَهَتَفَ بِصَوْتِهِ : " أَلَا لَا تَجْنِي نَفْسٌ عَلَى الْأُخْرَى ".
رواه النساء ٤٨٣٣ ، قال الألبان : صحيح
ورواه أحمد ٧١٠٥، والبيهقي في الكبرى ١٥٦٧٨، والطيالسي ١٢٥٧
166- Salebe b. Zehdem el Yerbuî (Radıyallahü anh)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensardan bir guruba hitap ediyordu. Oradakilerden bir kaçı: “Ey Allah’ın Rasulü! Bunlar Salebe b. Yerbu’ oğulları, cahiliyye döneminde falan kimseyi öldürdüler” deyince, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem ) sesini yükselterek: “Dikkat edin! Hiçbir kimse başkasının cinayetiyle suçlanıp cezalanmaz” buyurdular.
عَنْ عَرْفَجَةَ بْنِ شُرَيْحٍ الْأَشْجَعِيِّ ، قَالَ : رَأَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ , يَخْطُبُ النَّاسَ , فَقَالَ: إِنَّهُ سَيَكُونُ بَعْدِي هَنَاتٌ وَهَنَاتٌ ، فَمَنْ رَأَيْتُمُوهُ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ ، أَوْ يُرِيدُ يُفَرِّقُ أَمْرَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَائِنًا مَنْ كَانَ فَاقْتُلُوهُ ، فَإِنَّ يَدَ اللَّهِ عَلَى الْجَمَاعَةِ ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ مَنْ فَارَقَ الْجَمَاعَةَ يَرْكُضُ .
[رواه النسائي ( ٤٠٢٠) ومسلم (١٨٥٢) وابوداود (٤٧٦٢) وأحمد (١٨٣٢١) وابن حبان (٤٤٠٦)]
167- Arfece b. Şüreyh el Eşcaî (radıyallahu anh)’ten:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i minberde cemaate hitap ederken gördüm şöyle diyordu: “Benden sonra fesat çıkacak, kötülükler olacaktır. Kimin cemaatten ayrıldığını (İslâm cemaatine karşı geldiğini) veya Muhammed ümmetinin düzenini bozmak istediğini görürseniz kim olursa olsun öldürün. Zira Allah’ın yardımı cemaat üzerinedir. Şeytan, İslâm cemaatinden ayrılanla beraberdir.”
Açıklama
Henât: Henenin cemi (çoğulu)dir. Hene şey demektir. Burada ondan murad: Fitneler ve yeni zuhur edecek hâdiselerdir.
Henât: Fitne ve fesat anlamlarına gelir. Bu kelime hayır hakkında kullanılmaz. Mutlak şer için kullanılır. İbnü’l-Esîr'in “en-Nihâye”deki açıklamasına göre bu kelimenin müfredi “Henef’tir. Çoğulu “Henevât” şeklinde de gelir.
İmam-ı Nevevî de bu kelimenin, yeni zuhur eden olay ve fitne anlamına geldiğini, hadis-i şerifte kastedilen mananın da bu olduğunu söylemiştir.
“Müslümanların derli toplu olması”ndan maksat, birlik ve beraberlik içerisinde olup aralarında duygu ve düşünce birliğini sağlayıp teşkilatlanmaları ve tek yumruk ve tek ses haline gelmeleridir.
Müslümanlar böyle bir durumda iken onların dirliğini ve birliğini bozmaya kalkan bir kimse, onların kılıçlarına hedef olur ve vücudu ortadan kaldırılmayı hak eder. Bu fitneyi bu şekilde önlemek Müslümanların kaçınılmaz görevidir.
İsterse bu fitneyi çıkarmak isteyen kendilerinin en ileri gelenlerinden olsun.
عَنْ جَابِرٍ قَالَ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ وَهُوَ يَخْطُبُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ رَأَيْتُ الْبَارِحَةَ فِيمَا يَرَى النَّائِمُ كَأَنَّ عُنُقِي ضُرِبَتْ وَسَقَطَ رَأْسِي فَاتَّبَعْتُهُ فَأَخَذْتُهُ فَأَعَدْتُهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا لَعِبَ الشَّيْطَانُ بِأَحَدِكُمْ فِي مَنَامِهِ , فَلَا يُحَدِّثَنَّ بِهِ النَّاسَ .[ رواه مسلم (٢٢٦٧) وابن ماجه (٣٩١٢)]
168- Cabir bin Abdullah (Radıyallahu anhüma)dan;
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ederken bir adam O’na geldi ve: “Ya Resulallah! Dün gece rüyamda gördüm ki benim boynum vurulmuş ve başım yere düşmüş. Ben de başımın arkasında gidip onu aldım ve tekrar yerine koydum,” dedi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Şeytan birinizle uykusunda oynadığı zaman o kimse o rüyayı sakın insanlara anlatmasın.”
Açıklama
Hadis hoşlanılmayan rüyaların şeytanın bir oyunu olup Müslümanı üzmek ve korkutmak amacıyla uyku halinde kalbine sokulduğuna ve böyle bir rüyayı kimseye anlatmamanın gerektiğine delalet eder. Hoşlanılmayan, karışık ve korkulu rüyayı başkasına yorumlatmak doğru değildir. Çünkü yorumcu yapacağı yorumla rüya sahibini daha da üzüntüye sokabilir. Ayrıca fena yorum fena sonuçlar doğurabilir.
Nevevî Cabir (Radıyallahü anh)’in hadisinin izahı bölümünde el-Mâziri’den naklen şu bilgiyi verir:
Bu hadiste sözü edilen rüyanın şeytan tarafından gelme rüya çeşitlerinden olduğu vahiy yoluyla veya başka bir belirtiyle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in malumu olduğu muhtemeldir. Rüya yorumcularına göre ise, rüya halinde başın kesildiğini görmek çeşitli şekillerde yorumlanır. Yorumcular bu hususta şöyle derler:
Bu rüyayı gören kimse, elindeki nimetlerden veya nüfuz ve kuvvetinden olur. Makam ve mevki sahibi ise bunu yitirir ve işleri bozulur. Fakat rüya sahibi hasta ise bu rüya hastalıktan kurtulmasına, borçlu ise borçtan kurtulmasına, hacca gitmemiş ise hacca gideceğine, kederli ise üzüntüsünün gideceğine, bir korku ve endişesi varsa, bu halden kurtulacağına ve köle ise hürriyetine kavuşacağına alâmettir.
Rüyanın Allah’tan ve Hülm’ün şeytandan olduğu bildirilmiştir. Rüya kelimesi Arap dilinde kişinin uyku halinde gördüğü iyi veya kötü, başka bir deyimle hoşlandığı veya hoşlanmadığı şeye denir. Bu hadiste ise güzel ve hoşlanılan rüya manasında kullanılmıştır. Nitekim Buhari’nin rivayetinde; “Güzel rüya” ifadesi bulunur.
Hulm ve Hulüm hoşlanılmayan korkulu rüya manasınadır. Türkçemizde buna kâbus denir.
“Rüya Allah’tandır” denilmekle Allahu Teâlâ’ya izafe edilmesi güzel rüyanın şereflendirilmesi içindir. “Hulm şeytandandır” denilmekle hoşlanılmayan rüyanın şeytana izafe edilmesi ise bu tür rüyanın şeytanın özelliği olan yalancılık, karışıklık ve korkutmak sıfatlarına uygunluğudur. Veya bu tür rüyanın şeytanın arzu ve hevesine uygunluğudur.
El-Hafız’ın beyanına göre İbnü’l-Bakillânî şöyle demiştir:
Allahu Teâlâ güzel rüyayı müminin kalbine telkin buyurduğu zaman melek orada, hazır bulunur ve yüce Allah (insanın kalbinde) hoşlanılmayan rüyayı yarattığı zaman şeytan orada bulunur. Bu sebeple hoşlanılmayan rüya şeytana izafe edilmiştir.
Diğer bir kavle göre hoşlanılmayan korkulu rüya şeytanın bir kuruntusu, fasit ve gerçek dışı bir hayali olduğu için ona izafe edilmiştir.
Mekke’nin hürmeti
عَنْ صَفِيَّةَ بِنْتِ شَيْبَةَ قَالَتْ : سَمِعْتُ النَّبِيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَامَ الْفَتْحِ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إنَّ الله حَرَّمَ مَكَّةَ يَوْمَ خَلَقَ السَّـماواتِ وَالأَرْضَ فَهِيَ حَرَامٌ إلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا يُعْضَدُ شَجَرُهَا وَلَا يُنَفَّرُ صَيْدُهَا وَلَا يَأْخُذُ لُقْطَتُهَا إِلَّا منْشَد فَقَالَ الْعَبَّاسُ: إلاَّ الإذْخِرَ فَإنَّهُ لِلْبُيُوتِ وَالْقُبُورِ فَقَالَ رَسُـولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إلاَّ الإذْخِرَ . [رواه البخاري وابن ماجه (٢٥٢٤)]
169- Safiyye Binti Şeybe (radıyallahu anha) anlatıyor:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i Fetih yılında dinlemiştim. Şöyle buyurdular:
“Ey insanlar! Allah arz ve semayı yarattığı gün Mekke’yi haram kılmıştır. Orası Kıyamet gününe kadar haramdır. Bitkisi sürülmez, av hayvanı ürkütülmez, buluntusu da sadece (sahibini bulmak üzere) ilan etmek için alınır.”
Hacet hutbesi
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ قَالَ :كان رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ النَّاسَ ‏فَيَحْمِدُ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ يَقُولُ : مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَا هَادِيَ لَهُ وَخَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ صلي الله عليه وسلم وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ . [رواه ابن ابي عاصم.]
وفي رواية ابن ابي عاصم وابن ماجه: إِيَّاكُمْ وَمُحْدِثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ شَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ . وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ
170- Cabir (bin Abdullah) (Radıyallahu anhüma)’dan;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ederken Allah’a hamt ve senadan, sonra: “sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı, yolların en hayırlısı Hz. Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidattir” buyururdu.
İbni Ebu Asım’ın başka bir rivayetinde ve İbni Mace de: “Sonradan icat edilip dine sokulan şeylerden sakının zira işlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat ve her bidat dalalettir.” İbaresi yer alır.
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ قَالَ :كان رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ النَّاسَ (أي في الجمعة) ‏فَيَحْمِدُ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ . [رواه مسلم (٢/ ٥٩٣)]
وَفِي حَدِيثِ أَبِي سَعِيدَ الْخُدْرِي فِي رَجْمِ مَاعِزِ ابْنِ مَالِك : فَقَامَ النَّبِيُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ من العشي فَحَمَدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ . [رواه مسلم (٢/١٣٢١) وابو داود (٤٤٣١ـ ٤٤٣٢)]
فَكَانَ صَلَّي اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ : إنَّ الْحَمْدُ للهِ ، نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ اَنْفُسِنَا وَمِنْ سَيِّئَاتِ اَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِىَ لَهُ، أَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَأَشْهَدُ اَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ،
( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ ) [ آل عمران: 102]
(يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً ) [ النساء :1]
( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً ، يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظِيماً [الأحزاب :70,71]
]رواه الترمذي و ابن ماجه (١٨٩٢) وابو داود (٢١١٨) والنسائي (٦/٨٩) وأحمد بسند صحيح[
ثُمَّ يَقُولُ : أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ صَلَي اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ ضَلاَلَةٌ . ]رواه مسلم (٨٦٧) والنسائي (١/٢٣٢) وابن ماجه (٤٥) وأحمد (٣/٣١٩)وبيهقي (٣/٢١٣)]
وفي رواية : كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارِ.

171- Cabir (bin Abdullah) (radıyallahu anhüma)’dan;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaate hutbe irad ederken, (Evve¬lâ) Allah’a lâyık olduğu veçhile hamd’ü sena ederdi.
Ebu Said El Hudri(radıyallahu anh)’nin Maiz b. Malik’i recm hadisinde: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akşam kalktı Allaha lâyık olduğu veçhile hamd’ü sena etti.
Açıklama
Ebu Davud’da 4419 numaradan itibaren 4434 e kadarki hadisler, Maiz b. Malik adındaki sahabenin recmi ile ilgili¬dir. Hepsi, aynı hadiseyi konu edindiği için, açıklamayı hadislerin bitimi¬ne bıraktık. Şimdi işaret ettiğimiz bütün bu rivayetleri göz önüne alarak, gerekli izahatı vermeye çalışalım. Hadislerin ihtiva ettiği ahkâma geçme¬den önce, Mâiz’in recmedildiği yer konusuna değinmek istiyoruz. Çünkü bir rivayette onun Harra’da başka bir rivayette Musalla’da bir başka riva¬yette de Bakî’de recmedildiği bildirilmektedir. Harra: Medine’de siyah taşları olan bir yerdir. Musalla, Bakî’dadır. Dolayısıyla Bakî’de recmedildiğini bildiren ha¬berle, Musalla’da recmedildiğini bildiren haber arasında bir tezat yoktur. Mâiz’in Musalla’da recmedilmeye başlanıp, kaçtıktan sonra Harra’da ya¬kalanmış olduğunu söylemek mümkündür.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
Şimdi de Hadislerden elde edebileceğimiz hükümleri maddeler halinde ele alalım:
1- Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’zina itirafında bulunan Mâiz’e ilk seferlerinde yüz vermemiş, ancak dördüncü ikrarından sonra recmedilmesini emir buyur¬muştur. Bu hal ulemânın tetkik konusu olmuştur. Acaba İkrarın tekrar¬lanması şart mıdır? Yoksa Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) konunun daha çok açığa çık¬ması için mi ilk seferlerde recme hükmetmemiştir? Konu ihtilaflıdır. Ebu Davud’un 4516... nolu hadisinde kısaca temas edilen meselenin tafsilatı şöyledir:
a- Zina suçunun sübutu ikrarla oluyorsa, ikrarın dört defa tekrarlanma¬sı şarttır. Hanefi imamları ile İbn Ebi Leylâ, Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Rahuye bu görüştedirler.
Bu gruptaki âlimler, ikrarın ayrı ayrı meclislerde olmasının şart olup olmayışında da ihtilâf etmişlerdir.
Hanefilere göre ikrar dört ayrı mecliste olmalıdır. Tek meclisteki müteaddit ikrarlar tek ikrar sayılır.
İbn Ebi Leylâ ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise, zina suçunun ispatı için, dört ikrarın tek mecliste olması yeterlidir.
b- Zina suçunun ispatı için tek ikrar yeterlidir. İmam Mâlik, İmam Şa¬fiî, Ebu Sevr, Hasanü’l-Basrî ve Hammad b. Ebu Süleyman da bu görüş¬tedirler. Katillik ve hırsızlığın sübutu için bir ikrarın yeterli olduğu gibi, zinanın ispatı için de bir kez yapılan ikrarın kâfi olduğunu söylerler.
Bu görüşte olanlar, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın dört kez ikrarı tekrarlatmasını, fiilen sübutu konusundaki şüphesini def etmeye hamlederler. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın, Mâiz’in akli dengesinin yerinde olup olmadığını, muhsan olup olmadığı¬nı sormasını, sarhoş olup olmadığını anlamak için ağzını koklamasını de¬lil sayarlar.
Ancak, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ikrarı tekrarlatması sadece Mâiz’e has olmamış, Cüheyniye’ye de tekrarlatmıştır. Ayrıca, Mâiz için recmi emretmeden ön¬ce; “Sen onu dört kez söyledin” buyurmuştur. Bunlar, birinci görüşü teyit eden delillerdir.
2- Bir adam zina ikrarında bulunduktan sonra, ikrarından rücu ederse had uygulanmaz. Mâiz’in recimden kaçtığı ve sonra yakalanıp recmedildiği haber verilince, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Onu bıraksaydınız ya” buyurma¬sı buna delildir.
Hanefi imamlarının yanı sıra, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahuye, Atâ b. İbni Rabâh, Zührî ve Hammad b. Ebî Süleyman bu görüş¬tedirler.
İmam Mâlik, İbn Ebi Leylâ ve Ebu Sevr’e göre ise mukırrin ikrardan rücu’u kabul edilmez. Bu görüş, Hasenü’l-Basri, Said b. Cübeyr ve Cabir b. Abdullah’tan da rivayet edilmiştir.
3- Bir haddi uygulamadan önce, maznunun aklî dengesinin yerinde olup olmadığının kontrol edilmesi gerekir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın hem Mâiz’e, hem de kavmine sorması buna delildir.
4- Zina haddini düşürmek için, ikrarda bulunan şahsa, belki yanılmış olacağını, öpmenin, kucaklamanın zina sayılmayacağını, zinanın fiilen cinsi temas olduğunu hatırlatmak gerekir.
5- Zina ettiğini ikrar eden ve bu yüzden recmedilen kişinin cenaze na¬mazı kılınır. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den Mâiz’in cenazesini kılıp kılmadığı konusundaki rivayetler farklıdır. Ebu Davud’un 4430 numaradaki hadisi, efendimizin Mâiz’in namazını kılmadığını beyan etmektedir. Buhari’nin rivayetinde ise, kıldığı bildirilmektedir.
Abdürrezzak’ın Ebu Ümame b. Sehl b. Hanif’ten rivayet ettiği bir ha¬bere göre; Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e, Mâiz’in namazını kılıp kılmayacağı sorulmuş, o da “hayır” demiştir. Ama ertesi günü, ashabına “Arkadaşınızın namazını kılınız” buyurmuş ve kendisi de kılmıştır.
Bu rivayet, konu üzerindeki farklı rivayetleri güzel bir şekilde cem et¬mekte ve tezatı izale etmektedir. Devlet Başkanının, böyle birisinin cenazesini kılıp kılamayacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Askalanî’nin belirttiğine göre İmam Mâlik, kılamayacağını çünkü bunun bir bakıma suça teşvik sayılabileceğini söyler. Cumhur’a göre ise devlet başkanı recmedilen bir suçlunun cenazesini kılabilir.
6-Recmedilecek kişi için ister erkek olsun ister kadın, bir çukur kazıl¬ması şart değildir. İmam-ı Azam, Ebu Hanife ve İmam Mâlik bu görüşte¬dir. Ancak, Hanefi mezhebindeki müftabih görüşe göre kadın için çukur kazılması caizdir.
Nevevî’nin bildirdiğine göre; Ebu Yusuf, Katâde ve Ebu Hanife’den bir rivayet, hem erkeğe hem de kadına çukur kazılmasının gerekliliği is¬tikametindedir.
Bazı Malikiler de; şahitlerle sabit olan zina suçunda çukur kazılacağını, ikrarla sabit olanda ise kazılmayacağım söylerler.
Şafiilere göre; erkekler için çukur kazılmaz. Kadınlar için kazılıp kazılmayacağı konusunda da üç vecih vardır, Bunlar:
a- Kadının göğsü hizasına kadar çukur kazılması müstehaptır.
b- Yetkili merci muhayyerdir. Dilerse kazar, dilerse kazmaz. Kazmak müstehap da değildir, mekruh da değildir.
c- Zinası, beyyine ile sabit olmuşsa kazmak müstehaptır. İkrarla sabit olmuşsa değildir. Nevevî, bu son görüşün daha uygun olduğunu söylemektedir.
7- Recm ederken mutlaka taş atmak şart değildir. Sert toprak, tuğla parçası vs. gibi maddeler de atılabilir.
8- Recmedilen birisi hakkında çirkin sözler söylenmez. İstiğfar da edilmez.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyururdu:
Bütün hamtlar Allah içindir. O’na hamt eder, O’ndan yardım ister, O’ndan af dileriz. Kötü amellerimizin ve nefsimizin şerrinden O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammet (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve resulüdür.
Allahu Teâlâ buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman olarak ölün.”
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğru (söz) söyleyin. Böyle yaparsanız Allah sizin işlerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”
Sonra: İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidattir, dalalettir.” buyururdu.
Açıklama
Bir rivayette ise: “Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidattir, her bidat dalalettir ve her dalalet cehennemdedir”
Senedi sahihtir Ömer b. Hattab (Radıyallahü anh)’a ulaşır. İbni Vidah fi’l-bid’i ve’n-nehy eserinin 24. Sayfasında rivayet eder. Elbani İrva da der ki; “her dalalet cehennemdedir” sözü, Beyhaki’nin esma ve sıfatında senedi sahihtir. Bu konu Hacet Hutbesi başlıklı 8 numaralı hadiste anlatılmıştır. Burada tekrar etmeye lüzum yok oraya bakabilirsiniz.
Mescidin kıblesine tükürmenin yasaklanması
عَنْ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : بَيْنَمَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ يَوْمًا إِذْ رَأَى نُخَامَةً فِي قِبْلَةِ الْمَسْجِدِ فَتَغَيَّظَ عَلَى النَّاسِ ثُمَّ حَكَّهَا قَالَ : وَأَحْسَبُهُ قَالَ : فَدَعَا بِزَعْفَرَانٍ فَلَطَّخَهُ بِهِ وَقَالَ : أنَّ الله عَزَّ وجَلَّ قَبْلَ وَجْهِ أَحَدُكُمْ صَلَّى فَلَا يَبْصُقُ بَيْنَ يَدَيْهِ .
[رواه البخاري ومسلم وابو داود (٤٧٩)]
172- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün hutbe irad buyururken, mescidin kıblesinde (ki du¬varda) bir balgam (sümük) görüverdi. Bunun üzerine cemaate kızdı ve onu kazıdı.
“Biriniz namaz kılarken yüzünün olduğu tarafa tükürmesin. Çünkü Allah (ın kıblesi) namaz kıldığı zaman onun yüzünün döndüğü taraftadır” buyurdular.
Açıklama
Hadis-i şeriften anladığımıza göre Hz. Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem), balgamı cemaate hitap ederken görmüştür. Ancak, Efendimizin hutbeyi bitirdikten sonra ve namaza duracağı anda görmüş olması daha muhte¬meldir. Çünkü hitabet esnasında yönü cemaate karşı dönük olacağından kıble, ya arkasına veya yan tarafına gelir. Hâlbuki balgamın kıble duvarında ol¬duğu zikredilmektedir.
Hz. Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem)’in, balgamı gördüğü duvar mihrap değildir. Çünkü esah olan görüşe göre, Resulüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem) devrinde mescitte mihrap yoktu. Camilerde mihrap ilk defa Ömer b. Abdülaziz devrinde yapılmıştır. Üstelik mihrapların hıristiyan âdeti ve camilerde mihrap inşa etmenin kıyamet alâmeti oldu¬ğunu bildiren birçok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bu yüzden, ulemâdan birçoğu mihrap İnşasını bidat ve mihrapta namaz kılmayı mekruh addet¬mişlerdir. Hatta Suyûti bu konuda: “İ’lâmü’l-Erîb bi Hudûsi bid’ati’l-meharib” adında özel bir risale yazmış ve bu risalesinde Mescid-i Nebevi’de mihrap olmadığını üstelik Hz. Peygamber’in mihrabı tasvip etmediğine dair birçok rivayet olduğunu söyleyip bu hadisleri nakletmiştir. Suyûti’nin ver¬diği bilgilerden, Beyhaki’nin Sünen-i Kübra’sındaki “Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellem) mes¬cide gelip mihraba girdi sonra ellerini kaldırıp tekbir aldı” şeklindeki rivayette yer alan mihraptan muradın, mescidin ön ortası, imamın namaz kıldığı yer olduğu anlaşılır.
Hadis-i şerifin devamından Hz. Peygamberin cemaate kızıp balgamı ka¬zıdığını anlıyoruz. Efendimizin cemaate kızması, ya balgamı kimin bulaştır¬dığını bilmediği ya da cemaatin, o pisliği görmeyip izale etmek maksadıyla davranmadıkları içindir.
Nesai’nin rivayetinde balgamı, Ensar’dan bir kadının kazıyıp yerine “halûk” isminde bir koku sürdüğü ve Hz. Peygamberin bu hareketi tasvip ettiği bildirilmektedir. Buna göre, hâdisenin iki defa olduğu, birinde balga¬mı bizzat Resulüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem)’ın diğerinde de esrardan bir kadının kazıdığı anlaşıl¬mış olmaktadır.
Resûlullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) balgamı karıdıktan sonra cemaate dönmüş ve “sizden biri namaza durduğunda, Allah onun yüzünün döndüğü taraftadır...” bu¬yurmuştur. Cenab-ı Allah mekândan münezzeh olduğuna göre, ilk nazar da bu ibare biraz müşkil görünmektedir. Ancak burada, Hattâbi’nin de dediği gibi bir muzaf gizlidir. İbarenin manası “Allanın kıblesi onun yüzünü döndüğü taraftadır” şeklindedir. Zaten hadis-i şerifin tercümesi bu takdir göz önüne alınarak yapılmıştır.
Kıble namaz kılan Müslümanın Allah’a ibadet ederken yöneldiği cihet olduğu için tazime layıktır. Oraya doğru tükürmek ve sümkürmekten men edilmiştir.
Ebu Davud hadisin sonuna koyduğu ta’lîkda hadis-i şerifin başka tariklerden gelen rivayetlerindeki farklılıklara işaret etmiştir. Görüldüğü gibi bu rivayetler arasında hadisin ruhuna tesir edebilecek bir farklılık yoktur. Ancak Ebu Davud’un bu ilavesi Sünen’in bazı nüshalarında mevcut değildir.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Mescitler kirletilmemeli ve görülen her türlü pislik temizlenmelidir.
2. İmam daima mescidin temizliğini kontrol etmelidir.
3. Çirkin bir şey gören hemen onu ıslah etmeye çalışmalıdır.
4. Yersiz bir davranışa kızmak meşrudur.
5. Kibele’ye tazim ve hürmet gerekir.
6. Hadis, Hz. Peygamberin tevazuuna da delildir.
Peygambere salevatın fazileti
عَنْ عَامِرِ بْنِ رَبِيعَةَ يُحَدِّثُ عَنْ أَبِيهِ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ يَقُولُ : " مَنْ صَلَّى عَلَيَّ صَلَاةً لَمْ تَزَلِ الْمَلَائِكَةُ تُصَلِّي عَلَيْهِ مَا صَلَّى عَلَيَّ، فَلْيُقِلَّ عَبْدٌ مِنْ ذَلِكَ أَوْ لِيُكْثِرْ ".
حكم الحديث: حديث حسن
173- Amir İbni Rebi’ den o da babasından rivayete göre şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim bir gün hutbe irat etti şöyle buyurudu: “kim bana salavat getirirse bana salavat getirdiği müddetçe melekler de ona salavat getirir. Kul bunu ister az yapsın ister çok”
Yılanları öldürme emri
عَنْ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , يَخْطُبُ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولَ : " اقْتُلُوا الْحَيَّاتِ , وَاقْتُلُوا ذَا الطُّفْيَتَيْنِ وَالأَبْتَر؛ فَإِنَّهُمَا يَلْتَمِسَانِ الْبَصَرَ ، وَيُسْقِطَانِ الْحَبَلَ "
قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَبَيْنَا أَنَا أُطَارِدُ حَيَّةً لِأَقْتُلَهَا، فَنَادَانِي أَبُو لُبَابَةَ: لاَ تَقْتُلْهَا، فَقُلْتُ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَمَرَ بِقَتْلِ الحَيَّاتِ قَالَ: إِنَّهُ نَهَى بَعْدَ ذَلِكَ عَنْ ذَوَاتِ البُيُوتِ، وَهُنَّ العَوَامِرُ. [رواه البخاري (٣٢٩٧ ، ٣٢٩٨) ومسلم (٢٢٣٣)وابو داود (٤٧٩) والترمذي ]
174- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem)’i minber üzerinden şöyle buyuyorken dinledim: yılanları öldürün. İki çizgili ve epter (engerek)i de öldürün. Çünkü bunlar gözü kapar (kör eder) ve hamilelerde düşük yaparlar.
Abdullah İbni Ömer (radıyallahu anh) (diğer bir rivayette) şöyle demiştir:
Bir kere ben bir yılanı öldürmek İçin arkasından kovalıyordum. Ebu Lubâbe bana: Onu öldürme! diye nida etti. Ben de ona: Rasulüllah (Sallallahü aleyhi ve sellem) yılanları öldürmeyi emretmiştir, dedim. Ebu Lubâbe:
Resulüllah yılanların umumiyetle öldürülmesini emrettikten sonra, ev yılanlarını öldürmekten nehyetti. (Beyaz ve zehirsiz) olan bu ev yılanları avâmirdir.
Açıklama
Zü’t-Tufyeteyn, iki tufyeli demektir. Tufye, mülk denilen yemişin yaprağıdır. Bu yemişin yaprağı üzerinde iki çizgi bulunurmuş, Yılanın da sırtında iki çizgi bulunduğu için benzetme suretiyle ona tufyeli yılan denilmiştir. Biz çizgili yılan demek¬le iktifa ettik.
Epter: Kısa kuyruklu, son derece zehirli bir yılandır. Gebe bir kadın bu yalana bakar bakmaz çocuğunu düşürürmüş. İhtimal bunun sebebi ka¬dının birden bire korkmasıdir. Mamafih Hattabî ile diğer bazı ulemânın beyanına göre, gerek çizgili yılanın, gerekse ebterin gözlerinde Cenab-i Hak öyle bir hassa halketmiştir ki bir bakışta insanı kör ederlermiş.
Cânn: Küçük yılan demektir. Bazıları ince hafif, bir takımları da in¬ce beyaz yılan demek olduğunu söylemişlerdir.
İnsanoğlu ile yılanlar arasında yaratılışlarından gelen ezeli bir düşmanlık vardır Yaratılışlarında bu¬lunan bu düşmanlık sebebiyle her zaman yılanlar insanları, insanlar da yılanları öldürmek isterler.
Bazılarına göre ise, bu düşmanlık tâ cennette Âdem (Aleyhisselam)’la şeytan arasında geçen malum ve meşhur olaya kadar uzanır. Rivayete gö¬re şeytan, Âdem (Aleyhisselam)’a, cennette kendisine yasaklanmış olan meyveyi yedirerek onu cennetten çıkarmayı kafasına koyunca, bu tasa¬rısını gerçekleştirmek için cennete girip Hz. Âdem’le buluşmak istemişse de cennetin bekçileri onu içeriye bırakmamışlardır. Bunun üzerine bir yı¬lan, şeytanı ağzının içine alarak onun cennete girmesini ve bu ihanetini ic¬ra etmesini sağlamıştır.
İşte yılanlarla insanlar arasında süregelmekte olan bu ezeli ve cibili düşmanlık sebebiyle İslam dini insanlar için tehlikeli bir düşman olan yı¬lanların öldürülmesini emretmiştir. Bazı müfessirlere göre: “...kiminiz, kiminize düşman olarak ininiz...” ayet-i kerimesinde söz konusu edi¬len düşmanlık Hz. Âdem ve Havva ile onların karşısında bulunan şeytan ve yılan arasındaki düşmanlıktır.
Hanefi ulemâsından Bedrüddin Aynî’nin açıklamasına göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifin zahiri bütün yılanları hiçbir ayırım yapma¬dan ve hiçbir ihtarda bulunmadan öldürülmelerini emretmektedir. İmam Malik’e göre ise, Abdullah b. Ömer’in rivayet ettiği evlerde yaşayan yı¬lanları öldürmenin yasaklandığını ifade eden hadis mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif tahsis ettiğinden Medine’nin evlerinde yaşayan yı¬lanları bu hükmün dışında bırakmıştır. Binaenaleyh üç defa ihtarda bulun¬madan onları öldürmek caiz değildir. Bazılarına göre evlerde yaşayan hiç¬bir yılan ihtar edilmeden öldürülemez. Delilleri ise yine Buhari’nin riva¬yet ettiği sözü geçen Abdullah b. Ömer hadisidir. Ayrıca Hanefiler Ebu Davud’un tahriç ettiği 5261 numaralı hadise dayanarak küçük ve beyaz yılanları öldürmeyip sağ bı-rakmanın evlâ olduğunu söylemişlerdir.
Şafiî ulemâsından Kemalüddin Dümeyrî’nin açıklamasına göre metin¬de geçen bu yılanları Öldürme emri “nedb” ifade eder. Bir başka ifadey¬le bu emre uymak farz değil menduptur. Evlerde bulunan yılanları öldür¬mek için ise üçgün yahutta üç defa mühlet verilir. Dördüncüsünde öldürü¬lür. Cumhuru ulemaya göre, ev yılanlarına üç gün mühlet verilir. Üçgün sonra evi terketmedikleri takdirde öldürülürler. Onlara mühlet vermek “Ünaşidükünne bil ahdillezi ehazehü aleykünne Nuh ve Süleyman en lâ tebdü lenâ velâ tü’zûnâ: Bize görünmeyeceğinize ve eziyet etmeye¬ceğinize dair Hz. Nuh’a ve Hz. Süleyman’a verdiğiniz söz hakkı için” (evimizi terk ediniz)” cümlelerini söylemekle olur. Bu sözleri söyledikten sonra da eğer evi terk etmezlerse o zaman Öldürülürler.”
Mazirî'ye göre “sair beldelerin ve evlerin yılanlarını ihtarsız olarak öl¬dürmek mendupsa da, Medine yılanları ihtar verilmeden öldürülemez. Fa¬kat ihtar verilir de yine gitmezlerse öldürülürler. Çünkü cinlerden bir ta¬ife Medine’de müslürnanlığı kabul ettiğinden Medine’deki cinnilerin o taifeden olması ihtimali vardır.
İmam Tahavî’ye göre ise istisnasız olarak tüm yılanlara mühlet vermek evlâ olmakla beraber, bu mühlet bittikten sonra hiçbir ayırım yapmadan hepsi öldürülebilir. Çünkü metinde bulunan “yılanların hepsini öldürün cümlesi” bunu ifade eder. Hanefilerin “Eddürru’l-Muhtar” isimli fıkıh kitaplarında ise beyaz yılanları sağ bırakmanın evlâ olduğu ifade edilmek¬tedir. Nitekim “beyaz yılanları öldürmeyiniz, onlar cinnîdir” mealin¬deki (5261) nolu hadis-i şerif de bunu ifade etmektedir.
Metinde, yılanları öldürmekten kaçınmakla ilgili olan: “Onların inti¬kamından korkan benden değildir” mealindeki tehdid “yılanların sa¬hiplerinin ve eşlerinin onları öldürenlerden intikam alacağı” yolundaki cahiliyye devrindeki bir inancı hedef almaktadır. Resul-i zişan efendimiz bu sözüyle cahiliyye dönemi insanlarının bu batıl inancını yıkmış ve yı¬lanları öldürmeyi bu düşünceyle terk edenleri kendinden saymamıştır.
Binaenaleyh yılanları öldürmeyi bu düşünceyle terketmek tamamen bir cahiliyye adetidir. Gücü yettiği halde onları öldürmeyi terk etmekse mendubu terk etmek demektir.
İbadette i’tidal
وعنِ ابن عباس رضي اللَّه عنهما قَالَ: بيْنما النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَخْطُبُ إِذَا هُوَ بِرجُلٍ قَائِمٍ، فسأَلَ عَنْهُ فَقَالُوا: أَبُو إِسْرائيلَ نَذَر أَنْ يَقُومَ فِي الشَّمْس وَلا يقْعُدَ، وَلاَ يستَظِلَّ وَلاَ يتَكَلَّمَ، ويصومَ، فَقالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم:"مُرُوهُ فَلْيَتَكَلَّمْ ولْيَستَظِلَّ وَلْيَقْعُدْ ولْيُتِمَّ صوْمَهُ "
رواه البخاري.
175- İbn Abbas (Radıyallahu Anhüma)'dan, şöyle dedi:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ediyordu ayakta duran bir adam vardı. Onu sordu ve “Ebu İsrail, güneşte durmaya, oturmamaya, gölgelenmemeye, konuşmamaya oruç tutmaya nezr etti. ” dediler. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dedi: “Bırakın konuşmasın, oturmasın, gölgelenmesin ve orucunu tamamlasın.”
İçkinin haram kılınması
عَنْ أَبِي سَعِيد الْخُدْرِي قَالَ : " سَمِعْتُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ بِالْمَدِينَةِ ، قَالَ : ( يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنَّ اللهَ تَعَالَى يُعَرِّضُ بِالْخَمْرِ ، وَلَعَلَّ اللهَ سَيُنْزِلُ فِيهَا أَمْرًا ، فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهَا شَيْءٌ ، فَلْيَبِعْهُ وَلْيَنْتَفِعْ بِهِ ) ، قال : فَمَا لَبِثْنَا إِلَّا يَسِيرًا ، حَتَّى قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ( إِنَّ اللهَ تَعَالَى حَرَّمَ الْخَمْرَ ، فَمَنْ أَدْرَكَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ وَعِنْدَهُ مِنْهَا شَيْءٌ فَلَا يَشْرَبْ ، وَلَا يَبِعْ ) ، قَالَ: فَاسْتَقْبَلَ النَّاسُ بِمَا كَانَ عِنْدَهُ مِنْهَا فِي طَرِيقِ الْمَدِينَةِ ، فَسَفَكُوهَا " .
[رواه مسلم (١٥٧٨) وبو يعلى (١٠٥٦)]
176- Ebu Said-i Hudrî (radıyallahu anh)’den; Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i Medine’de hutbe okurken dinledim:
“Ey cemaati Allah şaraba tarizde bulunuyor; galiba onun hakkında bir emir indirecek. Binaenaleyh kimde ondan bir şey varsa hemen satsın da faydalansın!” buyurdu. Az zaman sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Gerçekten Allah Teâlâ şarabı haram kılmıştır, kimin elinde on¬dan bir şey bulunduğu halde bu ayet kendisine ulaşırsa, artık ne içsin, ne de satsın!” buyurdular. Bunun üzerine yanlarında şarap bulunan bazı kimseler (bu emri) Medine yolunda telakki ettiler ve onu derhal döktüler.
Dünya tatlı ve yeşildir
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ : صَلَّى بِنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا صَلَاةَ الْعَصْرِ بِنَهَارٍ ثُمَّ قَامَ خَطِيبًا فَلَمْ يَدَعْ شَيْئًا يَكُونُ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ إِلَّا أَخْبَرَنَا بِهِ حَفِظَهُ مَنْ حَفِظَهُ وَنَسِيَهُ مَنْ نَسِيَهُ وَكَانَ فِيمَا قَالَ : إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ وَإِنَّ اللَّهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا فَنَاظِرٌ كَيْفَ تَعْمَلُونَ أَلَا فَاتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ وَكَانَ فِيمَا قَالَ : أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ رَجُلًا هَيْبَةُ النَّاسِ أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا عَلِمَهُ
قَالَ : فَبَكَى أَبُو سَعِيدٍ فَقَالَ قَدْ وَاللَّهِ رَأَيْنَا أَشْيَاءَ فَهِبْنَا فَكَانَ فِيمَا قَالَ : أَلَا إِنَّهُ يُنْصَبُ لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِقَدْرِ غَدْرَتِهِ وَلَا غَدْرَةَ أَعْظَمُ مِنْ غَدْرَةِ إِمَامِ عَامَّةٍ يُرْكَزُ لِوَاؤُهُ عِنْدَ اسْتِهِ .
[رواه الترمزي (٢١٩١)]
177- Ebu Said’i Hudrî (Radıyallahu anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün ikindi namazını ilk vaktinde kıldırıp sonra kalkıp hutbe irat etti. Kıyamete kadar olacak şeylerden bildirmedik hiçbir şey bırakmadı. Bu haber verdiği şeyleri ezberleyen ezberledi unutan unuttu. Şöyle buyurdu:
Dünya yemyeşil çekici ve tatlıdır, Allah sizi dünyaya kendi sistemini yürütesiniz diye halife olarak göndermiştir ve ne yapacağınızı görmektedir. Dünyadan korunun, ka¬dınlardan da korunun! Söyledikleri şeyler arasında ayrıca şunlarda vardı: Dikkat edin! Hakkı bilen kişinin söylemesine engel olan şey insanlardan korkusu olmamalıdır.
Ebu Said ağladı ve şöyle dedi: Vallahi bazı şeyler gördüğümüz halde gerçekleri söylemekten korktuk.
Söyledikleri arasında şunlar da vardı. Dikkat edin! Her zulüm ve haksızlık yapan kimse için kıyamette yaptığı haksızlık oranına göre bir sancak dikilecektir. Devlet başkanının zulüm ve haksızlığından daha büyük zulüm ve haksızlık olamaz. Onun sancağı ise arkasına saplanıp dikilecektir.
Evli bir kadın kocasının izni olmaksızın bir şey veremez.
عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ، قَالَ : لَمَّا فَتَحَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَكَّةَ قَامَ خَطِيبًا فَقَالَ : لاَ يَجُوزُ لاِمْرَأَةٍ عَطِيَّةٌ إِلَّا بِإِذْنِ زَوْجِهَا
[رواه النسائي (٣٧٠٧) وفي الكبرى (٢٣٢٠)]
178- Amr b. Şuayb (radıyallahu anh) babasından ve dedesinden rivayete göre, şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke’yi fethettikten sonra bir hutbe irat etti ve şöyle buyurdu: “Evli bir kadın kocasının izni olmaksızın bir şey veremez.”
Hadlerde (cezalarda) şefaat yoktur
عَنْ عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ: أَنَّ امْرَأَةً سَرَقَتْ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي غَزْوَةِ الْفَتْحِ فَفَزِعَ قَوْمُهَا إِلَى أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ يَسْتَشْفِعُونَهُ قَالَ عُرْوَةُ فَلَمَّا كَلَّمَهُ أُسَامَةُ فِيهَا تَلَوَّنَ وَجْهُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ أَتُكَلِّمُنِي فِي حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللَّهِ قَالَ أُسَامَةُ اسْتَغْفِرْ لِي يَا رَسُولَ اللَّهِ فَلَمَّا كَانَ الْعَشِيُّ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ خَطِيبًا فَأَثْنَى عَلَى اللَّهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ قَالَ أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّمَا أَهْلَكَ النَّاسَ قَبْلَكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوْ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا ثُمَّ أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِتِلْكَ الْمَرْأَةِ فَقُطِعَتْ يَدُهَا فَحَسُنَتْ تَوْبَتُهَا بَعْدَ ذَلِكَ وَتَزَوَّجَتْ قَالَتْ عَائِشَةُ فَكَانَتْ تَأْتِي بَعْدَ ذَلِكَ فَأَرْفَعُ حَاجَتَهَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
[ رواه النسائي (٤٨١٩) والبخاري (٥٠٥) ومسلم (١٧٨٨)]
179- Urve b. Zübeyr (radıyallahu anh)’den rivayete göre, bir kadın Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında Mekke fethinde hırsızlık yapmıştı, kavmi şaşkına döndü ve Üsame b. Zeyd’in şefaatçi olması için Üsame’ye geldiler. (Urve diyor ki) Üsame o konuda Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşunca, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yüzünün rengi değişti ve şöyle dedi: “Allah’ın cezalarından birini uygulamamam için mi benimle konuşuyorsun?” Bunun üzerine Üsame: “Ey Allah’ın Resulü! Benim için bağışlanma talebinde bulun” dedi. Akşam olunca Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı ve bir konuşma yaparak Allah’a layık-ı vech ile hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Sizden önceki toplumların helak ediliş sebepleri şuydu. Onların arasında itibarlı kimseler suç işlerlerse onu cezalandırmayıp bırakırlar, zayıf kimseler suç işlediklerinde ise onlara cezayı uygularlar idi. Canım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki Eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etseydi onun da elini keserdim.” Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o kadının elinin kesilmesini emretti ve eli kesildi. Bundan sonra kadın güzelce tevbe etti. Aişe (Radıyallahu anha ) diyor ki: Bu olaydan sonra bu kadın yanıma gelirdi de ben de onun ihtiyacını Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e arz ederdim.
Açıklama
Hadis-i şerifte, hırsızlık yapan bir kadının elinin kesilmemesi için yapılan müracaatta, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın öfkelendiği ve bunun eski ümmetlerin helak sebeplerinden biri olduğu an¬latılmaktadır. Hadiste anılan kadın, Mahzum kabilesinden Fatıma bint el-Esved b. Abdi’l-Esed’tir. Ebu Seleme (Radıyallahü anh)’nin yeğenidir.
Yukarıdaki rivayetlerden birisinde kadının iyreti olarak bazı eşyalar alıp iade etmediği ve bunları inkâr ettiği bildirilmektedir. Bunları esas alarak bazı âlimler kadının elinin kesiliş sebebinin ariyetleri inkâr edişi olduğunu söylerler. Ama çoğunluk bu görüşü kabul etmez ve bundan maksadın kadını tarif etmek olup, el kesme sebebinin hırsızlık olduğunu söylerler. Nitekim rivayetlerin çoğunda kadının hırsızlık ettiği, mal çaldı¬ğı açıkça görülmektedir. Gerek Ebu Davud’un gerekse diğer muhaddislerin rivayetlerini bir ara¬ya toparlarsak hadisenin şu şekilde cereyan ettiği anlaşılmaktadır:
Mekke fethedildiği sene Mahzum kabilesinden Fatıma bin-t Esved adındaki kadın, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın evinden bir kadife kumaş çaldı. İşle¬diği suç, kolunun kesilmesi cezasını gerektiriyordu. Ancak kadın itibarlı bir aileye mensuptu. Onun için, elinin kesilmesi bazı sahabeler ağır geldi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan kadının elinin kesilmemesini rica etmek istiyorlar ama buna cesaret edemiyorlardı. Nihayet Üsame b. Zeyd’in Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanındaki mevkiine ve Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ona olan sevgisine güvenerek, ricacı olarak Üsame’yi gönderdiler. Hz. Üsame, ashabın arzusunu efendimize anlatınca caiz olmadığını söyledi ve cemaatin karşısına çıkıp bir hitabede bulundu. Resu¬lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbesinde daha önce yaşayan milletlerin (beni İsrail’in) helakine, iç-lerinde itibarlı bir aileye mensup olan birisi hırsızlık yaptığında salıvermele¬ri, ama zayıf birisi hırsızlık yaptığında haddi uygulamalarının sebep olduğu¬nu söyledi. Suçu işleyen kim olursa olsun hak ettiği cezayı vermek konusun¬daki kararlılığını göstermek için de: Hırsızlık yapan, ailesinin en değerli fer¬di olan kızı Fatıma bile olsa elini keseceğini söylemiş ve kadının elini kes¬miştir.
Kadın daha sonra pişmanlık duymuş, durumunu düzeltmiş ve evlen¬miştir. Hatta bazı hacetleri için Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’nin yanına geldiği rivayet edilir. Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre hadlere taalluk eden bir cezanın af¬fedilmesi ya da hafifletilmesi için yetkililer nezdinde şefaatçi olmak caiz değildir. Bu hüküm hâkim nezdinde dava başladıktan sonrası içindir. Bu konuda tüm âlimler müttefiktir. Ama daha dava mahkemeye intikal etmeden devlet yetkilisi tarafından duyulmadan önce suçu örtbas etmek, affı için şefaatçi olmak ulemânın çoğunluğuna göre müstehaptır. Ama bu, kötülüğü adet edinmeyen kişiler hakkındadır.
Haddi gerektirmeyen suçlarda ise, suçlunun affı için yetkililer nezdinde şefaatçi olmak ve şefaati kabul etmek caizdir.
Yine hadisin delaletine göre hâkimin haddi gerektiren bir suç işleyen kişiyi bağışlaması veya fidye karşılığında salıvermesi caiz değildir.
Hadisin bazı rivayetlerinde Mahzum kabilesinden olan kadının ariyet alıp onları inkâr edişi belirtilmektedir. Bazı âlimlerin bu rivayeti, esas alarak ka¬dının elinin kesiliş sebebinin ariyetleri inkâr etmesi olduğunu söylemiştik. Ahmet b. Hanbel ile İshak bu rivayetle istidlal ederek ariyet olarak bir mal alıp iade etmeyen ve ariyeti inkâr eden kişinin elinin kesileceğini söylemiş¬lerdir. Cumhur’a göre ise inkâr edilen ariyetten dolayı el kesilmez.

وعن أبي سعيد الخدري قال : قام فينا رسولُ اللهِ صلَّى اللهُ عليهِ وسلَّم خطيبا فكان من خطبتِه أن قال ألا إني أُوشِكُ أن أُدْعَى فأُجيبُ ، فيليكُم عمالٌ من بعدي ، يقولون ما يعلمون ، و يعملونَ بما يعرفونَ ، و طاعةُ أولئِك طاعةٌ ، فتلبثون كذلك دهرًا ، ثم يليكُم عمالٌ من بعدِهم يقولون مالا يعلمونَ ، و يعملونَ مالا يعرفونَ ، فمن ناصَحَهم وآزَرَهم و شدَّ على أعضادِهم ، فأولئِك قد هلكُوا و أهلكُوا ، خالطُوهم بأجسادِكم ، و زايلُوهم بأعمالِكم ، و اشهدوا على المحسنِ بأنَّهُ محسنٌ ، و على المسيءِ بأنَّهُ مسيءٌ
قال الألباني إسناده صحيح
رواه الطبراني في الأوسط 1/196 والبيهقي في الزهد الكبير 1/22
180- Ebu Said el Hudri ( Radıyallahü Anh)’den şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağı kalktı bize hutbe irat etti. Hutbesinde şöyle buyurdu: Haberiniz olsun davet edildiğimde icabet ederim. Benden sonra sizi takiben valiler gelir ki onlar bildiklerini söyler anladıklarını yaparlar ve bunların itaati itaattir -itaat edenlere itaat ederler.- ( bunlara itaat esastır.) bir devir bunlar kalır. Sonra onların müteakip gelen valiler bilmediklerini söyler anlamadıklarını yaparlar. Kim onlara nasihat etse yardım etse onları destekleyerek güçlerini artırsa, onlar hem helak olur hem de helak ederler. Onları bedenlerinize karıştırırsınız ve amellerinizle yok olursunuz ve onlar muhsine muhsin günahkâra da günahkâr diye şahitlik ederler.
Hz. Ali’yi mudafaa
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ, قَالَ: " اشْتَكَى عَلِيًّا النَّاسُ فَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِينَا خَطِيبًا فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَشْكُوا عَلِيًّا فَوَاللَّهِ إِنَّهُ لَأُحَسِّنٌ فِي ذَاتِ اللَّهِ أَوْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ مِنْ أنْ يشكى
رواه ابن إسحاق في السيرة( 5/250 –ابن هشام ) أحمد في مسنده 11817 وجوَّد الألباني إسناده في صحيحة 2479
181- Ebu Said-i Hudrî (radıyallahu anh)'den;
Bazı insanlar Hz. Ali’nin hakkı yerine getirme hususunda şikâyetçi oldular. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aramızda kalkıp bize hutbe irat etti. Şöyle buyurduğunu işittim: Ey insanlar Ali’den şikâyet etmeyin vallahi o Allah katında veya Allah yolunda (şikâyet olunan hususta) işi en güzel olandır.
Hakkı bilen kişinin söylemesi
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ , أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ خَطِيبًا , فَكَانَ فِيمَا قَالَ : " أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ رَجُلًا هَيْبَةُ النَّاسِ أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا عَلِمَهُ " , قَالَ : فَبَكَى أَبُو سَعِيدٍ , وَقَالَ : قَدْ وَاللَّهِ رَأَيْنَا أَشْيَاءَ فَهِبْنَا .
[رواه ابن ماجه]
182- Ebu Said-i Hudrî (radıyallahu anh)'den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkıp hutbe irat etti. Şöyle buyurdu:
Dikkat edin! Hakkı bilen kişinin söylemesine engel olan şey insanlardan korkusu olmamalıdır.
Ebu Said (radıyallahu anh) ağladı ve şöyle dedi: Vallahi bazı şeyler gördüğümüz halde gerçekleri söylemekten korktuk.
Tevbeye davet
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ خَطِيباً فَقَالَ: هَلْ مِنِ امْرَأَةٍ تَائِبَة إِلَى اللهِ عَزَّ وَجَلَّ وَرَسُولِهِ؟ ثَلَاثَ مَرَّاتِ وَتِلْكَ شَاهِدَةٌ فَلَمْ تَقُمْ وَلَمْ تَتَكَلَّمْ . [رواه ابو داود (٤٣٨٥)]
183- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hitap için kalkıp şöyle buyurdu: “Allah’a tevbe eden, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dan özür dileyen bir kadın var mı? Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözü üç kez tekrarladı. Kadın da orada hazır olduğu halde kalkıp konuşmadı.
Hadisin aslı: İbni Ömer (radıyallahu anh) şöyle rivayet eder;
Mahzum kabilesinden bir kadın, eşya ariyet alır ve onu inkâr ederdi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) emretti ve kadının eli kesildi.
Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız.
عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خُطْبَةً مَا سَمِعْتُ مِثْلَهَا قَطُّ، قَالَ: «لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا، وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا»، قَالَ: فَغَطَّى أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وُجُوهَهُمْ لَهُمْ خَنِينٌ، فَقَالَ رَجُلٌ: مَنْ أَبِي؟ قَالَ: فُلاَنٌ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ: {لاَ تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ إِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ} [المائدة: 101][ رواه البخاري (٤٦٢١) ومسلم (٢٣٠٩)]
184- Enes b. Malik (radıyallahu anh)’den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti, onun gibi bir hutbe daha işitmedim şöyle buyurdu: Siz benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler çok ağlardınız. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabı Başlarını örttüler genizden gelen feryatları vardı.
Bir adam kalkarak; “benim babam kim?” diye sordu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de; “senin baban filandır” buyurdu. Akabinden:“Ey iman edenler! Çok şeyler sormayın. Çünkü açıklanırsa fenanıza gider.” ayeti nazil oldu.
Açıklama
“Benim bildiğimi” ifadesinden maksat: Allah’ın Azametini ve kıyamet gününde günahkârlar için azabının şiddetini bilseydiniz demektir. “Benim babam kim?” diye soran Abdullah b. Hüzeyfe’dir. Allahu Teâlâ, Resulü’ne diyor ki: Ey Muhammed; onlara de ki: “Murdarın çokluğu hoşunuza gitse de; murdarla temiz bir olmaz.” Ey insanlar; murdar ne kadar çok olursa olsun, onun çokluğu neticeyi değiştirmez. Faydalı olan az bir helâl; zararlı olan pek çok haramdan daha hayırlıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle varit olur: Az olup ta yeten, çok olup ta aldatandan daha hayırlıdır.
Ebu Kasım el-Beğavî, Mu’cem’inde der ki: Bize Ahmed İbni Zübeyr... Salebe İbni Hatib el-Ensari’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ey Allah’ın Resulü bana dua et de Allah bana bol mal versin. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle demiş: Şükrünü eda ettiğin az bir hayır, senin için götüremeyeceğin çoğundan daha iyidir.
“Öyleyse ey akıl sahipleri; Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.” Ey doğru ve sağlam akıl sahipleri haramdan kaçının ve onu terk edin. Helâle kanaat edip yetinin ki; dünya ve ahirette felaha eresiniz.
Sonra Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler; size açıkla¬nınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.” Bu, Allahu Teâlâ’dan mümin kullarına bir tehdittir. Kendileri için faydalı olmayan şeyleri araştırıp soruşturmaktan nehiydir. Çünkü kendileri için faydalı olmayan şeyleri araştırıp soruşturacak olurlarsa, belki de hoşlarına gitme¬yecek ve kendilerine ağır gelecek şekilde izahlar getirilecektir. Nitekim hadis-i şerifte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: Sizden biriniz; birinize benden bir şey tebliğ etmesin. Çünkü ben, sizin karşınıza selim bir kalple çıkmak istiyorum. Buhari de der ki: Münzir İbni Velid... Enes İbni Malik’ten nakletti ki; o şöyle demiş:
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bir hutbe irat etti ki; onun benzerini bir daha hiç işitmemiştim. Hutbesinde şöyle dedi: Eğer siz, benim bildiği¬mi bilmiş olsaydınız; az güler ve çok ağlardınız. Enes der ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ashabı içten ağlayarak yüzlerini örttüler. Adamın biri: Ya Resulallah; benim babam kimdir? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); falan¬cadır, dedi. Bunun üzerine bu ayet-i celile nazil oldu. Bu hadisi Nadr ve Revh İbni Übade, Şu’be’den naklederler. Buhari de bir başka yerde ayrıca bunu rivayet eder. Müslim, Ahmed, Tirmizi ve Nesai de Şu’be İbni Haccac Tarîkıyla bu hadisi rivayet ederler.
İbni Cerir Taberî der ki: Bize Bişr... Katâde’den bu, ayet-i kerime konusunda şöyle dediğini nakletti: O; bize, Enes İbni Malik’in kendi¬sine anlattığını anlattı ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabı Hz. Peygambere çok sual sordular. Hz. Peygamber bir gün onların yanına gelerek min-bere çıktı ve dedi ki: Bu gün bana ne sorarsanız mutlaka onu size açık¬larım. Peygamberin ashabı bir durumla karşı karşıya bulunmuş olmaktan dolayı kendilerinden geçtiler. Ben, sağıma veya soluma baktığım¬da; herkesin başını elbisesinin içine çekmiş, ağladığını gördüm. Bu sı¬rada babasından başkasına nispet edilen bir kişi, çıktı ve dedi ki: Ey Allah’ın Peygamberi; benim babam kimdir? Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); senin baban, Huzeyfe’dir, dedi. Sonra Ömer kalktı ve dedi ki: Biz, Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Peygamber olarak Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bağlandık. Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırız. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu. Hayr ve şer konusunda bugünkü gibisini hiç görmedim. Bana cennet ve cehennem tasvir edildi de onları engelsiz olarak gördüm. Bu hadisi Buharı ve Müslim, Saîd tarîkıyla rivayet ederler. Ma’mer, Zührî kanalıyla Enes’den bu veya benzer bir rivayeti nakleder. Zührî der ki: Abdullah İbni Huzâfe’nin annesi dedi ki; Ben senden daha azgın bir çocuk görmedim. Sen, cahiliyyet halkının kocasından uzaklaştığı gibi annenin de uzaklaştığını mı sandın ki; halkın önünde onu rüsvây et¬meye çalıştın? Abdullah İbni Huzâfe dedi ki: Allah’a andolsun ki; Hz. Peygamber, beni siyah bir köleye nisbet etmiş olsaydı, ben onun çocuğu olduğumu kabul ederdim.
İbni Cerîr ayrıca der ki: Bize Haris... Ebu Hüreyre’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber kızgın ve yüzü kıpkızıl olarak çıktı ve minbere oturdu. Bir adam kalkıp; benim babam nerede? dedi. Rasulüllan (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); ateşte, dedi. Bir başka adam kalktı benim babam kim? de¬di. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); baban Huzâfe, dedi. Ömer İbni Hattâb kalktı ve: Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i ve imam olarak Kur’an’ı beğendik. Doğrusu ey Allah’ın Rasulü; biz henüz şirk ve cahiliyyet döneminden yeni çıkmış bulunuyoruz. Allah, bizim babalarımızın kim olduğunu en iyi bilendir. Ebu Hüreyre der ki: Hz. Peygamberin kızgınlığı dindi ve “Ey iman edenler size açıklanınca ho¬şunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın...” ayeti nazil oldu. Bu ha¬disin isnadı sağlamdır. Ve bu kıssa mürsel olarak Selef-i salihinden birçok kişiden nakledilmiştir. Bunlardan birisinde Esbât, Süddî’den nakleder ki; o, bu ayet konusunda şöyle demiş: Günlerden bir gün, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kızdı, kalktı ve hutbe okudu. Hutbesinde; bana sorun, siz hangi şeyi soracak olursanız muhakkak ben onun haberini size ve¬ririm, dedi. Sehm oğullarından, Kureyş’li bir adam kalktı. Ona Abdul¬lah İbni Huzâfe denirdi ve aleyhinde bir takım sözler söylenirdi. Adam; ey Allah’ın Rasulü benim babam kim? dedi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); senin baban falancadır, dedi ve babasının adını söyledi. Bunun üzerine Hz. Ömer kalkarak ayağını öptü, dedi ki: Ey Allah’ın Resulü; biz din ola¬rak İslam’ı, imam olarak Kur’an’ı, peygamber olarak seni, Rab olarak Allah’ı seçtik. Sen bizi bağışla ki Allah’ta seni bağışlasın. Hz. Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i memnun edinceye kadar Ömer böyle yaptı. Ve işte o gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Çocuk, yatağında bulunana aittir. Fahişeye ise hicir vardır.
İmam Ahmed der ki: Bize Mansûr... Hz. Ali’den nakletti ki; o, şöyle demiş: “Ona yol bulanların Allah’ın evini hacc etmeleri Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır’ ayeti indirildiğinde; halk, her yıl mı, ey Allah’ın Rasulü? diye sordu. Hz. Peygamber sustu. Onlar yine her yıl mı? diye sordular. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sustu. Sonra yine her yıl mı? diye sordular. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); hayır, dedi. Sonra devam etti: Evet de¬miş olsaydım, her yıl boynunuza farz olacaktı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu ayeti inzal buyurdu. Tirmizi, İbni Mace de bu ayeti Mansur kanalıyla Hz. Ali’den naklederler. Ancak Tirmizi; bu şekliyle bu hadis gariptir, der. Buhari’nin şöyle dediğini duydum diye de ekler: Raviler arasında yer alan Ebul-Bahterî Hz Ali’ye ulaşmamıştır.
İbni Cerir Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb... Ebu Hüreyre’den nak¬letti ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş: Doğrusu Allah sizin üzerinize haccı farz kıldı. Adamın biri her yıl mı ey Allah’ın Resulü? dedi. Resu¬lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirdi. Adam, iki ve üç kere yine tekrarlamış bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kim o soru soran? demiş. Adam, falanca de¬yince Hz. Peygamber; nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki şayet evet demiş olsaydım, hepinize vacip olurdu. Eğer hepinize vacip olsaydı; buna gücünüz yetmezdi. Şayet vacip olduğu halde, terk etmiş olsaydınız; hepiniz kâfir olurdunuz. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah “Ey iman edenler; size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın...” ayetini sonuna kadar indirmiş. Ayrıca İbni Cerir Taberî bu hadisi Hüseyn İbni Vâkıd kanalıyla... Ebu Hüreyre’den nakleder. Ve kalkıp soranın da Esed kabilesinden Mihsan olduğunu söyler. Yine bu yoldan bir rivayette Mihsan oğlu Ukkâşe olduğu söylen-miştir ki bu doğruya daha çok benzer. Burada raviler arasında yer almış bulunan, İbrahim İbn Müslim zayıf bir ravidir. Ayrıca İbn Cerir der ki: Bize Zekeriya İbni Yahya... Selim İbn Âmir’den nakletti ki; o, ben Ebu Ümame el-Bâhili’nin şöyle dediğini duydum demiştir: Rasu¬lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün; sizin üzerinize hacc farz kılındı, dedi. Bedeviler¬den birisi kalkıp her yıl mı? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sözü ağzında kaldı, sustu, kızdı ve bir süre durdu. Sonra konuşmaya başladı ve o soruyu soran kimdi? dedi: Bedevî; benim o, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); yazıklar olsun sana, evet dememden seni emin kılan nedir? dedi. Allah’a andolsun ki; evet demiş olsaydım o vacip olurdu, eğer vacip olsaydı da; siz onu inkâr ederdiniz. Dikkat edin; sizden öncekilerin helak oluşunun sebebi; zorluk anındaki önderleridir. Allah’a andolsun ki; eğer ben, size bütün yeryüzünü helâl kılsam ve yalnız bir topuk yeri kadar haram kılmış olsaydım, siz gider orayı tepelerdiniz. Ebu Ümame dedi ki: Bu¬nun üzerine Allahu Teâlâ : “Ey iman edenler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.” ayeti sonuna kadar nazil oldu. Bu hadisin isnadında zayıflık vardır. Ayetin zahiri; bir şahsa bildirilince hoşlanmayacağı şeyleri sormaktan nehy etmektedir. Hoşlanılmayacak şeyden vazgeçmek ise onu sormaktan daha evlâdır. Bu konuda en güzel hadislerden biri Ahmed İbni Hanbel’in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Bize Haccac... Abdullah İbni Mesut’tan Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabına şöyle dediğini nakletti: Sizden biriniz, başkasına benden bir şey ilet¬mesin. Çünkü ben, sizin karşınıza selim bir kalple çıkmak istiyorum. Bu hadisi Ebu Davud ve Tirmizi İsrail hadisinden rivayet eder. Ebu Davud Velid’den, Tirmizi de İsrail’den nakleder. Ve Tirmizi sonra; bu hadis bu şekliyle gariptir, der.
Nitekim hadis-i şerifte şöyle varit olur. Müs¬lümanların en büyük suçlusu; haram olmayan bir şey hakkında soru sorup ta kendisinin sorusu nedeniyle o şeyin haram kılınmasına vesile olan kimsedir. Ancak Kur’an bir konuyu mücmel olarak indirmişse; siz onun açıklanmasını istediğiniz takdirde ona muhtaç olduğunuz için bu size açıklanır. Allah; Kitabında neyi zikretmemişse; bu, sizin ondan bağışlandığınız şeylerdir. Binaenaleyh Kur’an nasıl onları zikretmeden susmuşsa siz de susun. Sahih bir hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyu¬rur: Sizin için bırakılanları siz de bana bırakın. Sizden öncekilerden helak olanların, helak olmalarının sebebi; çok sual sormaları ve pey¬gamberlerine karşı çıkmalarıdır. Bir başka sahih hadiste de şöyle buyurulur: Allah, bir takım farzlar koymuştur. Sakın onları yitirmeyesiniz. Allah, bir takım hadler koymuştur, sakın onları aşmayasınız. Al¬lah, bir takım şeyleri haram kılmıştır, sakın onları işlemeyesiniz. Allah unuttuğundan değil size merhametinden bazı şeylerde susmuştur, bina¬enaleyh onları da sormayın.
“Sizden önce bir kavim onları sormuştu da, sonra o sebeple kâfirlerden olmuştu.” Yani bu yasaklanan konularda sizden önceki bir topluluk sualler sormuş ve kendilerine cevaplar verilmişti. Onlar bu cevaplara inanmamışlar ve bu sebeple kâfir olmuşlardı. Yani yapılan açıklama¬lardan onlar yararlanmamışlar, çünkü öğrenmek için soru sormamış¬lardı. Sırf inat ve direnme için sual sormuşlardı.
Avfî; İbni Abbas’tan nakleder ki; o, “Ey iman edenler; size açıkla¬nınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın” ayeti konusunda şöyle demiş; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) halka seslenerek; ey insanlar; üzerinize hacc farz kılınmıştır, dedi. Esed oğullarından bir adam kalkıp; ey Al-lah’ın Resulü her yıl mı? diye sordu. Bu durum; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i haddinden fazla kızdırdı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şayet evet demiş olsaydım; bu, size vacip olurdu. Şayet vacip olsaydı; buna güç yetiremezdiniz ve o zaman da küfrederdiniz. Benim bıraktığım şeyleri siz de bırakın. Ben size bir şeyi emredersem onu yapın, bir şeyi de yasaklarsam ondan vazgeçin. Bu¬nun üzerine Allahu Teâlâ: “Ey iman edenler; size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.” ayetini indirerek Hıristiyanların sofra hakkında sordukları gibi soru sorup ta bu sebeple kâfir olmala¬rım önlemiştir. Ve Kur’an’da sizin için ağır bir hüküm indirilecek olur¬sa; zorunuza gidecek olan şeyleri sormayın, sadece bekleyin denilmiştir. Eğer Kur’an indirilirken sorarsanız, siz soracağınız her sorunun açık-lamasını onda bulursunuz. Bunu İbni Cerir Taberî rivayet eder. Ali İbni Ebu Talha da, Abdullah İbni Abbas’tan bu ayet-i kerime konusunda şöy¬le dediğini nakleder: Hacc ayeti nazil olduğunda; Hz. Peygamber in¬sanlara şöyle seslendi: Ey insanlar; Allah size haccı farz kıldı, öyleyse siz de hacc edin. Onlar ey Allah’ın Resulü, bir yıl mı, yoksa her yıl mı? diye sordular. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); hayır, sadece bir yıl, dedi. Sonra; eğer her yıl demiş olsaydım, her yıl vacip olurdu, eğer vacip olsaydı siz de onu inkâr ederdiniz, dedi. Sonra Allahu Teâlâ’nın “Ey iman edenler; size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın...” ayetini okudu. Bu rivayeti de İbni Cerir Taberî nakleder. Husayf, Mücahit ka¬nalıyla Abdullah İbni Abbas’tan nakleder ki; ayette bahis mevzuu olan; “hoşunuza gitmeyecek şeyler” bahire, vâsile, sâibe ve hâm’dır. Nitekim ayetin devamında Allahu Teâlâ, “Allah, ne bahîre’den, ne sâibe’den, ne vâsile’den, ne de hâm’dan hiçbirini meşru’ kılmamıştır...” buyurmakta¬dır. Husayf der ki: İkrime ise şöyle dedi: Onlar ayetlerden sual ediyor¬lardı, bunu sormaktan nehy edildiler. Bunun için ayetin devamında “Sizden önce bir kavim onları sormuştu da, sonradan o yüzden kâfir¬ler olmuştu.” buyurmaktadır. Bu rivayeti de İbni Cerir Taberî nakletmiştir. İkrime merhum; burada yasaklanan mucizelerin vukû’u konusundaki suallerdir, der. Nitekim Kureyş’liler Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kendi¬leri için ırmaklar akıtmasını, Safa tepesini altın yapmasını ve benzeri başka şeyleri istemişlerdi. Yahudiler de peygamberlerinin kendilerine gökten bir kitab indirmesini istemişlerdi. Bu konuda İsra Suresinde şöyle buyurulur: “Bizi, mucize göndermekten alıkoyan; ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud kavmine göz göre göre bir deve vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Oysa Biz, mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz.” (İsra, 59)

Allah’ın kitabında olmayanı şart koşmak
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: دَخَلَتْ عَلَيَّ بَرِيرَةُ، فَقَالَتْ: إِنَّ أَهْلِي كَاتَبُونِي عَلَى تِسْعِ أَوَاقٍ فِي تِسْعِ سِنِينَ، فِي كُلِّ سَنَةٍ أُوقِيَّةٌ فَأَعِينِينِي، فَقُلْتُ لَهَا: إِنْ شَاءَ أَهْلُكِ أَنْ أَعُدَّهَا لَهُمْ عَدَّةً وَاحِدَةً وَأُعْتِقَكِ، وَيَكُونَ الْوَلَاءُ لِي فَعَلْتُ، فَذَكَرَتْ ذَلِكَ لِأَهْلِهَا فَأَبَوْا إِلَّا أَنْ يَكُونَ الْوَلَاءُ لَهُمْ، فَأَتَتْنِي فَذَكَرَتْ ذَلِكَ قَالَتْ: فَانْتَهَرْتُهَا، فَقَالَتْ: لَا هَا اللهِ إِذًا قَالَتْ، فَسَمِعَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَسَأَلَنِي، فَأَخْبَرْتُهُ، فَقَالَ: «اشْتَرِيهَا وَأَعْتِقِيهَا، وَاشْتَرِطِي لَهُمُ الْوَلَاءَ، فَإِنَّ الْوَلَاءَ لِمَنْ أَعْتَقَ»، فَفَعَلْتُ، قَالَتْ: ثُمَّ خَطَبَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَشِيَّةً، فَحَمِدَ اللهَ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ، ثُمَّ قَالَ: «أَمَّا بَعْدُ، فَمَا بَالُ أَقْوَامٍ يَشْتَرِطُونَ شُرُوطًا لَيْسَتْ فِي كِتَابِ اللهِ، مَا كَانَ مِنْ شَرْطٍ لَيْسَ فِي كِتَابِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ فَهُوَ بَاطِلٌ، وَإِنْ كَانَ مِائَةَ شَرْطٍ، كِتَابُ اللهِ أَحَقُّ وَشَرْطُ اللهِ أَوْثَقُ، مَا بَالُ رِجَالٍ مِنْكُمْ يَقُولُ أَحَدُهُمْ أَعْتِقْ فُلَانًا وَالْوَلَاءُ لِي، إِنَّمَا الْوَلَاءُ لِمَنْ أَعْتَقَ»، [رواه البخاري(٤٥٦) ومسلم(١٥٠٤)]
185- Aişe (Radıyallahu anha)’den, şöyle demiştir:
Berîre yanıma girerek: “Sahiplerim her sene bir ukıyye vermek şartıyla dokuz senede dokuz ukiyyeye beni mükâteb yaptılar; bana yardım et!” dedi. Ben de ona şunu söyledim:
Eğer sahiplerin bunu kendilerine bir defada vererek seni azad et¬meme, velanın da benim olmasına rıza gösterirlerse (dediğini) yaparım.
Berîre bunu sahiplerine söylemiş. Onlar velanın kendilerine ait olmasından başkasını kabul etmemişler. Berîre bana gelerek bunu anlattı. Ben kendisini men ettim. O da: “Öyle ise Allah’a yemin olsun yapmam!” cevabını verdi. Derken Resulüllah (Sallallahü Aleyh ve Sellem) işiterek bana sordu. Ben de kendisine haber verdim. Bunun üzerine:
“Sen onu satın al da azad et! Hem onlara velayı şart koş! Çünkü vela’ azad edene aittir.” buyurdu. Ben de Öyle yaptım. Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı zamanı hutbe okudu. Evvela Allah’a layık olduğu vech ile hamd’ü senada bulundu. Arkasından:
“Bundan sonra: Acep bazı kimselere ne oluyor ki, Allah’ın kitabında olmayan birtakım şeyleri şart koşuyorlar? Allah (Azze ve Celle)’nin kita¬bında olmayan herhangi bir şart batıldır. İsterse yüz defa şart kılsın! Allah’ın kitabı hak, şartı da sağlamdır. Sizden bazı adamlara ne oluyor da içlerinden biri: Sen filanı azad et; ama vela bana aittir, diyor. Vela’ ancak azad edene aittir.” buyurdular.
Açıklama
Vela: Dostluk ve yardım manasına gelir. İslâm miras hukukunda iki çeşit veladan bahsedilir:
1- Köle Azad etmekten doğan velâü’l-itâka
2- Akitleşmeden doğan Velâü’l-muvalet: İki kişinin yekdiğerine varis, koruyucu ve diyet Ödemede yardımcı olmak üzere anlaşmalarından doğan hukuki münasebettir. Cumhura göre İslam’dan sonra bu münasebet huku¬kiliğini kaybetmiştir.
Hattabi’ye göre sünen-i Ebu Davud’da geçen 3929 numaralı hadis-i şerif mükâteb köleyi satmanın caiz olduğuna dalalet etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Hz. Aişe’ye “Sen (onu) satın al” buyurması bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu hususta cariyenin bu satışa razı olup olmaması, taksitlerinin bir kıs¬mını ödeyip Ödeyememesi, taksitlerini ödemekten acze düşüp düşmeme¬si de önemli değildir. Çünkü “Sen (onu) satın al” emri mutlak bir emirdir.
Mükâteb köleyi satmayı caiz görmeyenler ise, Berîre’nin satılışının kendi isteğiyle ve kendini hürriyete kavuşturmak ve mevcut kitabet akdi¬ni bozmak gayesiyle yapıldığını ve bu şartları taşıyan bir mükâteb, köle satışınınsa mükâteb köle satışı anlamına gelmeyeceğini iddia etmişlerdir.
Bazıları da efendileri Berîre’yi kalan taksitlerinin zamanı gelinceye ka¬dar kendisinden alınması karşılığında Hz. Aişe’ye sattıklarını, bunun da mükâteb köle satmak anlamına gelmediğini ve dolayısıyla mükâteb köle satmanın caiz olmadığını iddia etmişler ve metinde geçen, “Eğer senin velan bana ait olmak üzere, bu borcunu senin yerine ödememe razı olursa bu¬nu yaparım.” anlamındaki cümlenin de buna dalalet ettiğini söylemişlerdir.
Oysa bu cümlede mükâteb bir köleyi, ödenmemiş taksitleri karşılığın¬da satmanın caizliğine delalet eden bir ifade yoktur.
Diğer taraftan Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in henüz teslim alınmadık bir şeyin taşı¬nışını yasaklamış olması da bu iddianın asılsızlığını ispat için yeterli ol¬duğu gibi, metinde geçen; “Sen onu satın al ve azad et.” anlamında iki cümle buradaki satın alınan şeyin Berîre’nin ödenmemiş taksitleri olmayıp kendisi olduğu, diğer bir ifadeyle mükâteb bir köle olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şeyh Takiyyüddin’in açıklamasına göre, mükâteb kölenin satılıp satıl¬mayacağı konusunda üç görüş vardır:
1- Mükâteb kölenin satılması caizdir.
2- Caiz değildir.
3- Satın aldıktan sonra azad etmek niyetiyle caizse de, hizmette kullan¬mak caiz değildir.
Ata, İbrahim, en-Nehaî, İmam Ahmet ve bir rivayette İmam Malik bu görüştedirler.
İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Malik bir rivayete göre mükâteb kölenin satışının caiz olmadığını iddia etmişlerdir. İbni Mesud ile Rabia da bu görüştedirler. Çünkü o, taksitlerini ödemekten aciz kalıp Ödeme¬yeceği için kitabet akdi bozulmuştur. Dolayısıyla satılırken mükâteb kö¬le değil, kitabet akdi olmayan bir köle olarak satılmıştır.
Hattâbi bu hususta şunları demiştir:
“Bazı kimseler, metinde geçen “Sen onu satın al ve hürriyetine kavuş¬tur” cümlesinin Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, Hz. Aişe’yi Berîre’nin sahiplerine verdiği sözün aksine hareket etmeye ve onları aldatmaya teşvik eden bir cümle olması itibariyle bu hadis’i sahih bir hadis olmayacağını iddia et¬mişler.
Oysa bu cümlede böyle bir mana yoktur. Berîre’nin efendileri, İslam’ın vela hakkının bizzat köleyi azad eden kimseye ait olduğuna dair hükmünü bilmiyorlar ve Hz. Aişe’nin satın alarak azad etmek istediği Be¬rîre’nin azad ettikten sonra doğacak olan vela hakkının kendilerine ait ol-masını istiyorlardı.
Bana erişen bir habere göre Yahya b. Eksem mevzumuzu teşkil eden bu hadis’i yanlış anladığı için onun asılsız olduğunu söylermiş.
Bu hadis-i şerif bir de Urve b. Hişam tarafından rivayet edilmiştir. Urve’nin rivayetinde fazla olarak bir de, “Sen onlara vela hakkının kendile¬rine ait olmasını şart koş” anlamında bir cümle bulunmamaktadır. Ebu Davud bu hadisi sünenine alırken sözü geçen cümleyi almamıştır. Çünkü içerisinde bu cümle bulunmayan rivayetler, bu cümlenin bulundu¬ğu rivayetlere nispetle daha sağlam ve tercihe şayandır.
Şayet bu cümlenin hadiste bulunduğu kesinlikle belli olsa bile onun. “Sen onların hakkının kendilerine ait olması için ileri sürecekleri şartları kabul ediver. Çünkü onların ileri sürecekleri bu şartların hiç bir Önemi yoktur. Önemli olan Allah’ın koymuş olduğu şartlardır. Allah’ın şartlarına göre ise vela hakkı köleyi azad edenindir.” şeklinde tevil edilmesi gerekir. Şafii imamlarından Müzeni’ye göre; bu cümlede geçen “li” harfi cerrinin “ala” manasında kullanıldığını, binaenaleyh bu cümlenin “Sen vela hakkının onların aleyhine olmasını yani senin olmasını şart koş” anlamı¬na geldiğini söylemiş ve “lanet onların üzerinedir” ayet-i kerimesinde “li” harfi cerrinin bu şekilde kullanıldığını delil göstermiştir.
Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre, İmam Şafii de bu cümle¬nin aslında sağlam bir rivayete dayanmadığı görüşündedir. Bazılarına gö¬re Hişam bu cümleyi lafız olarak değil mana olarak rivayet ettiği için böy¬le bir yanlışlığa sebep olmuştur. Bu “şart koş” emrinin “açıkla” anlamın¬da kullanılmış olduğunu iddia edenler vardır. Bu takdir de hadisin mana¬sı şöyle olur: “Berîre’yi onlara açıkla.” Ancak İmam Nevevî bu tevili doğ¬ru bulmamıştır. Hattabi’ye göre; metinde geçen “Bu insanlara ne oluyor da Allah’ın Kitabında olmayan (birtakım) şartlar ileri sürüyorlar?” cümle¬si, aslında “Allah’ın Kitabında lafzen ve nassen zikredilmeyen şartlan na¬sıl ileri sürebiliyorlar?” anlamında kullanılmış değildir. Bu cümle; “Bu in¬sanların ileri sürdüğü şartlar Allah’ın Kur’an’daki hükmüne uygun değil¬dir. Allah’ın Kur’an’daki hükmüne göre, insanlar arasındaki ihtilafların çö¬zümünde Sünnete başvurmaları gerekmektedir. Çünkü Sünnet Kur’an’ın tefsiri durumundadır. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Sünnetine göre de vela hakkı azad edenindir.” anlamında kullanılmıştır.
İmam Şafii’ye göre bu hadis-i şerif, bir köleyi azad edilmesi şartıyla satmanın caiz olduğuna delalet etmektir. Ancak bu mana hadisin lafzında fesahatle anlaşılmış değildir. Fakat hadisin ortaya koyduğu neticeden an¬laşılmaktadır.
Şöyle ki, aslında Hz. Berîre’nin efendileri ile Hz. Aişe arasındaki anlaş¬mada vela şartı bulunmaktadır. Azad etmeden vela bulunmayacağına gö¬re Hz. Berîre’nin efendileri Hz. Aişe’nin onu azad edeceğini biliyorlardı demektir. Bu durum söz konusu akitte azad etme şartının da bulunduğu¬nu ve bunun caiz olduğunu gösterir.
Sünen-i Ebu Davud’da geçen 3930 numaralı hadiste, Berîre’nin efendisiyle dokuz ukıyeye pazarlık yaptığı ifade edildiği halde, bazı rivayetlerde beş ukıyeye pazarlık yaptı¬ğı ifade edilmektedir.
Hadis-i şeriflerinin açıklamasına göre, her iki rivayet de doğrudur. An¬cak dokuz ukiyeden bahsedilen rivayetlerde, üzerinde anlaşılan miktarın tümünden bahsedilmekte; beş ukiyeden bahsedilen rivayetlerde ise dört sene içerisinde dört ukiye ödendikten sonra kalan beş ukiyeden bahsedil¬mektedir. Bu bakımdan söz konusu rivayetler arasında bir çelişki olduğu zannedilmemelidir.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1- Vela hakkı azad edene aittir, bu hususta ittifak vardır.
2- Mükâteb köle satılabilir.
3- Köle ve cariyenin azad edilmesini şart koşarak satmak caizdir. İmam Şafii bu görüştedir. Ancak İmam Ebu Hanife bunu caiz görmemek¬tedir.
4- Satışta ileri sürülen her şart satışı ifsat etmez.
5- Bir bidatin zuhurunda devlet başkanının bir hutbe irad ederek halkı bu hususta uyarması müstehaptır.
6- Kocası dururken cariyeye kitabet akdi yapmak caizdir.
7- Münkeri önlemek için mübalağa ve şiddet göstermek caizdir.
8- Cariyenin kocası köle ise karısını kitabet akdi yapmaktan men edemez.
9- Evli bir cariyenin satılması boşanma değildir.
10- Sahibi, mukatebin başkalarından isteyerek tedarik ettiği kitabet taksitlerini kabul edebilir.
11- Köle ve cariyenin haberi makbuldür.
Zinadan sakındırmak
عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَة قَالَ : رَأَيْتُ مَاعِزَ بْنَ مَالِكٍ حِينَ جِيءَ بِهِ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ قَصِيرٌ ، أَعْضَلُ ، لَيْسَ عَلَيْهِ رِدَاءٌ، فَشَهِدَ عَلَى نَفْسِهِ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ أَنَّهُ زَنَى ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : (فَلَعَلَّكَ؟) قَالَ: لَا، وَاللهِ إِنَّهُ قَدْ زَنَى ، قَالَ : فَرَجَمَهُ ثُمَّ خَطَبَ فَقَالَ أَلَا كُلَّمَا نَفَرْنَا غَازِين فِي سَبِيلِ اللَّهِ خَلَفَ أَحَدُهُمْ لَهُ نَبِيبٌ كَنَبِيبِ التَّيْسِ يَمْنَحُ أَحَدُهُمُ الْكُثْبَةَ أَمَا إِنَّ اللَّهَ إِنْ يُمَكِّنِّي مِنْ أَحَدهِمْ لَأَنْكَلْتُهُ عَنْهُ . [رواه مسلم (١٦٩٢)]
186- Cabir b. Semure (radıyallahu anh)'dan Şöyle demiştir:
Mâiz b. Malik'i Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e getirildiği va¬kit gördüm. Kısa boylu tıknaz bir adam, Üzerinde cübbe yoktu Zina ettiğine nefsi aleyhine dört defa şahitlik etti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
“Olabilir ki sen...” buyurdu. Mâiz: “Hayır, vallahi Bu alçak gerçekten zina etti...” dedi. Bunun üzeri¬ne onu recm ettirdi. Sonra hutbe okuyarak:
“Dikkat edin! Biz Allah yolunda her gazaya gidişimizde bunlardan biri kalır; onun teke melemesi gibi bir meleyişi vardır. Bunlardan biri (karıya) bir şeyler veriri.. Vallahi, Allah bunlardan biri hakkında bana imkân verse bu işten dolayı onu mutlaka ibretlik ederdim!..” buyurdular.
Açıklama
Gelen zat suçunu dört defa itiraf ettikten sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir de: “Sende delilik var mı?” diye sorması halini iyice tahkik içindir. Zira bir insan, ölümünü gerektiren bir şeyi sormadan kolay kolay söylemez. Sonra burada günahın tevbe ile affettirilmesi cihetine de gidilebilirdi. Hatta bir rivayette Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o zatı kavmin¬den de tahkik etmiştir. Bu Müslümanın kanı heder olmaması babında gösterilen son derece büyük bir hassasiyettir.
Musalla: Namazgâh demektir. Burada ondan murad: Cenaze na¬mazlarının kılındığı yerdir. Nitekim rivayetlerin birinde bu yerin Me¬dine ‘deki «El-Bakî’» olduğu tasrih edilmiştir.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Hanefilerle, Hanbelîler bu hadisle ihticâc ederek, zina ikrarının dört ayrı mecliste dört defa yapılacağına kail olmuşlardır.
İmam Mâlik ile Şafii’ye göre bir defa ikrar kâfidir. De¬lilleri Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in;
“Ya Uneys! Bunun karısına git! Şayet zinasını itiraf ederse onu recmeyle!” hadisidir. Mezkûr hadiste sayı şart kılınmamıştır.
2- Hadis-i şerif delinin ikrarı bâtıl olduğuna, deliye hadd vurulmayacağına işaret etmektedir ki, bu hususta ulemânın ittifakı vardır.
3- Zina ne suretle sabit olursa olsun hâkim recmin şartlarını sor¬malıdır.
4- Kişi ikrarı ile muaheze olunur.
5- Zinayı itiraf edene bu ikrarından dönmesi ta’riz yolu ile telkin edilebilir. İkrarından dönerse bil’ittifâk kabul olunur.
6- Hükümdar hadd-i şer’iyi tatbik için başkasını tevkil edebilir.
7- Hadd olarak recim kâfidir. Bir kişiye hem recim hem dayak vu¬rulmaz.
8- Recim esnasında kaçan suçluyu öldürmek için takip lazım gelip gelmediği ulemâ arasında ihtilaflıdır. İmam Azam, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı ulemaya göre takip edilmez; bırakılır. İmam Malik’ten bir rivayete göre takip edilerek öl¬dürülür.

Şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، خَطَبَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ ، فَقَالَ : قَدْ يَئِس الشَّيْطَانُ بِأَنْ يُعْبَدَ بِأَرْضِكُمْ وَلَكِنَّهُ رَضِيَ أَنْ يُطَاعَ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِمَّا تَحْقِرُونَ مِنْ أَعْمَالِكُمْ ، فَاحْذَرُوا . يَا أَيُّهَا النَّاسُ , إِنِّي قَدْ تَرَكْتُ فِيكُمْ مَا إِنِ اعْتَصَمْتُمْ بِهِ فَلَنْ تَضِلُّوا أَبَدًا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ ، إِنَّ كُلَّ مُسْلِمٍ أَخُو الْمُسْلِمِ ، الْمُسْلِمُونَ إِخَوَةٌ ، وَلا يَحِلُّ لامْرِئٍ مِنْ مَالِ أَخِيهِ إِلا مَا أَعْطَاهُ عَنْ طِيبِ نَفْسٍ ، وَلا تَظْلِمُوا , وَلا تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ . [رواه الحاكم (٣١٨) ومسلم (١٨١٢)مختصرًا وأحمد (٨٧٩٦)]
187- İbni Abbas (radıyallahu anh)'dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) veda haccında halka hutbe irat etti, şöyle buyurdu: "Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız. Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim ve Peygamberin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sünnetidir. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. Bir birinize zulm etmeyin Sakin benden sonra Küfre (eski sapıklıklara) dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!”
Cimrilikten sakının
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : إِيَّاكُمْ وَالشُّحَّ , فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِالشُّحِّ [البخل], أَمَرَهُمْ بِالْبُخْلِ فَبَخِلُوا , وَأَمَرَهُمْ بِالْقَطِيعَةِ فَقَطَعُوا , وَأَمَرَهُمْ بِالْفُجُورِ فَفَجَرُوا . [رواه الحاكم (١٥١٦) وابو داود (١٦٩٨) وأحمد (٦٤٨٧)]
188- Abdullah b. Amr (radıyallahu anh)'den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve şöyle buyurdu:
“Cimrilikten sakının, çünkü sizden öncekiler cimrilik sebebiyle helak oldular. Cimrilik onları, vermemeye sevk etti de vermediler, akrabaya iyiliği kesmeye sevk etti de kestiler, (mal toplamak için) günah işlemeye sevk etti de günah işlediler.”
Açıklama
Hadiste geçen helakle ilgili birkaç görüş vardır:
1. Buradaki helâk, uhrevî helâk olabilir. Çünkü bu helâk, hadisin sonunda zikredilen günahları ve benzerlerini işleme sonucu meydana gelmektedir.
2. Dünyevî helak olabilir. Müslim’in Cabir (Radıyallahü anh)’den rivayet ettiği bir hadis buna delalet etmektedir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i “Zulümden sakının, çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının zira o sizden Öncekileri helâk etti. Kanlarını dökmeye ve haramlarını helâl say¬maya şevketti.” buyurdu.
3. Hem dünyevi hem de uhrevî, her iki helâk olabilir. Bu üçüncü ihtimal daha uygundur. Zira cimriliğin sebebi, mal sevgisi ve malla ulaşı¬lan nefsani arzulardır. Çaresi azla yetinmek, takdir-i ilahiye sabretmek, sık sık ölümü hatırlamak, emsalinin mal toplarken nasıl didinip sonra onu dünyada bırakıp gittiğini ve ahirette sadece Allah yolunda harcanan malın fayda verdiğini göz önüne getirmektir. Hadis cimrilikten ve malı hayır yollarına harcamamaktan sakındırmaktadır.
Dünya için yarışmaktan sakının
عَنْ عُقْبَةَ بْنَ عَامِرٍ الْجُهَنِيَّ ، يَقُولُ : آخِرُ مَا خَطَبَ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، أَنَّهُ صَلَّى عَلَى شُهَدَاءِ أُحُدٍ ، ثُمَّ رَقِيَ الْمِنْبَرَ ، فَحَمِدَ اللَّهَ ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ ، ثُمَّ قَالَ : " إِنِّي لَكُمْ فَرَطٌ ، وَأَنَا عَلَيْكُمْ شَهِيدٌ ، وَأَنَا أَنْظُرُ إِلَى حَوْضِي الآنَ فِي مَقَامِي هَذَا ، وَإِنِّي وَاللَّهِ مَا أَخَافُ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِي ، وَلَكِنِّي أُرِيتُ أَنِّي أُعْطِيتُ مَفَاتِيحَ خَزَائِنِ الأَرْضِ ، فَأَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا. [رواه ابن حبان (٣٢٢٤) والبخاري (١٢٧٩) ومسلم (٢٢٩٦)]
189- Ukbe b. Âmir el Cühenî (radıyallahu anh)’den:
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (evin¬den) çıkarak Uhud şehitlerine cenaze namazını kıldı. Sonra minbere çıktı Allah’a hamd ve sena ettikten sonra:
“Ben sizin için dündarım. Ben sizin üzerinize şahidim. Ben vallahi şimdi havzımı görmekteyim. Vallahi ben sizin benden sonra şirk koşacağınızdan korkmuyorum. Lâkin Bana gerçekten yer hazinelerinin anahtarları verilmiştir. Ve ben sizin dünya hakkında yarış edeceği¬nizden korkuyorum.” buyurdular.
Bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir.
عَنْ أَبيِ بَكْرَةَ يَقُولُ : رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى المِنْبَرِ وَالحَسَنُ مَعَهُ ، وَهُوَ يُقْبِلُ عَلَى النَّاسِ مَرَّةً، وَعَلَيْهِ مَرَّةً وَيَقُولُ : إِنَّ ابْنِي هَذَا سَيِّدٌ ، وَلَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ المُسْلِمِينَ . [رواه النسائي (١٤١٠)والبخاري (٣٤٣٠ ، ٣٥٣٦ ، ٦٦٩٢)وأحمد (٢٠٤٠٨)]
190- Ebu Bekre (Nufey İbni haris) (radıyallahu anh)’den:
Bir kere gördüm ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde yanında Hasan (radıyallahu anh) vardı. Bir cemaate bir ona dönüp işaret ederek:
“Bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir. Umarım ki Allah onun sebebiyle yakında Müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını düzeltecek”
Açıklama
Hattabi'ye göre "seyyid" kelimesi "Halkın çoğunluğu" anlamına gelen "sevad" kökünden gelir. Halkın büyük çoğunluğunun idaresini elinde tutan ve onları idare eden başkan anlamına gelir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, özellikle fitne dönemlerinde her sözün kötüye yorumlanması ve dolayısıyla fitne¬nin körüklenmesine sebep olması tehlikesi kuvvetle muhtemel olduğun¬dan, bu dönemlerde münakaşalara girmekten ve münakaşayı devam ettir¬mekten kaçınmanın lüzum ve ehemmiyetini ifade ettiği gibi, Hz. Hasan İbn Ali’nin ileride iki müslüman cemaatin arasında çıkacak olan ihtilafla¬rı önleyeceğini haber vermesi bakımından da Hz. Peygamberin istikbale ait verdiği haberlerle ilgili bir mucizesini teşkil etmektedir.
Gerçekten de, Hz. Hasan (Radıyallahü anh), Hz. Peygamberin vefatından sonra, Iraklılar’la Şam’lılar arasında anlaşmazlıkta, bir fitnenin çıkmasını ön¬lemek amacıyla hakkı olan halifelik davasından vazgeçmiş bu suretle iki büyük müslüman topluluğun arasını düzeltmiştir. Bu iki topluluğun aralarında anlaştıkları sene, Larihe “ittifak senesi” olarak geçmiştir.
Hadisi şerifte Hz. Peygamberin her iki topluluktan “İslam topluluğu” diye bahsetmesi ise, Muaviye taraftarı olan Şam halkının da, Hz. Ali taraftarı olan Irak halkının da, gerek Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında cereyan eden savaşlara, gerekse onların uzantısı olan daha sonraki savaşla¬ra, katıldıkları için, dinden çıkmamış olduklarına delalet etmektedir.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Fitne dönemlerinde sükût etmek teşvik edilmiştir.
2. Hz. Ali taraftarı ile Muaviye taraftarları aralarında çıkan nahoş ha¬diselerden dolayı islam dairesinden çıkmış değillerdir.
3. Bu iki topluluktan herhangi birine dil uzatmak caiz değildir.
Sa’d’ın Cennetteki mendilleri
عَنْ وَاقِدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ، قَالَ: دَخَلْتُ عَلَى أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ حِينَ قَدِمَ الْمَدِينَةَ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَقَالَ: مِمَّنْ أَنْتَ؟ قُلْتُ: أَنَا وَاقِدُ بْنُ عَمْرِو بْنِ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ قَالَ: إِنَّ سَعْدًا كَانَ أَعْظَمَ النَّاسِ وَأَطْوَلَهُ، ثُمَّ بَكَى فَأَكْثَرَ الْبُكَاءَ، ثُمَّ قَالَ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ إِلَى أُكَيْدِرٍ صَاحِبِ دُومَةَ بَعْثًا، فَأَرْسَلَ إِلَيْهِ بِجُبَّةِ دِيبَاجٍ مَنْسُوجَةٍ فِيهَا الذَّهَبُ، فَلَبِسَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، ثُمَّ قَامَ عَلَى الْمِنْبَرِ، وَقَعَدَ فَلَمْ يَتَكَلَّمْ، وَنَزَلَ، فَجَعَلَ النَّاسُ يَلْمِسُونَهَا بِأَيْدِيهِمْ، فَقَالَ: «أَتَعْجَبُونَ مِنْ هَذِهِ لَمَنَادِيلُ سَعْدٍ فِي الْجَنَّةِ أَحْسَنُ مِمَّا تَرَوْنَ»
[حكم الألباني] حسن صحيح

191- Vakıd b. Amr b. Sa’d b. Muaz (Radıyallahü Anhüm)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Enes b. Malik, Medine’ye geldiğinde yanına varıp ona selâm verdiğimde: “Sen kimlerdensin?” dedi. Ben de: “Sa’d b. Muaz’ın oğlu Amr’ın oğlu Vâkıd’ım” dedim. Enes: “Şüphesiz Sa’d büyük adamdı ve uzun boyluydu” dedikten sonra ağladı epey ağladıktan sonra şöyle dedi: “Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Dûme hükümdarına Ükeydiri elçi olarak göndermişti. O da Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e altın sırmalı bir cübbe hediye olarak göndermişti. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu giydi ve minbere çıkıp oturdu konuşmadan geri indi. Ashab elleriyle cübbeye dokunmaya başlayınca Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Cübbe hoşunuza mı gitti. Sa’d’ın Cennetteki mendilleri bu gördüğünüz cübbeden daha güzeldir” buyurdu.
Açıklama
Tirmizi: Bu konuda Esma binti Ebî Bekir’den de hadis rivâyet edilmiştir. Bu hadis sahihtir.
(Dokunuyorlar) Yani, onun güzel ve yumuşaklığına bakıyorlar ve çok beğeniyorlardı. çünkü onlar daha önce böyle bir devir görmemişlerdi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların Bu dünyaya meyl edeceklerinden korkuyordu. Onlar da içten içe bunu arzu ediyorlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları zühde ve ahirete rağbetlerini (arzularını) artırmaya teşvik etti Onlara (Sa’d’ın Cennetteki mendilleri bu gördüğünüz cübbeden daha güzeldir) buyurdu. Dünyada bunların sadece kralların giymesi için hazırlanır, ancak ahirette Saad mendillerine bile değmez (denk değildir) ki; Kiri çıkarmak ve elleri temizlemek için hazırlanmıştır. Dünya ile ahiret arasındaki hangi bir nispet, bu dünya ile ahiret arasında denk olabilir. Kişi ahiret karşısında dünyayı arzu etmemelidir.
Kadının koca için yas tutması
عَنْ أُمِّ حَبِيبَةَ قَالَتْ : سَمِعْتُ رسولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يقُولُ عَلَى المِنْبَرِ : لَا يَحِلُّ لِإِمْرَأَةٍ تُؤْمِنُ بِاللهِ وَرَسُولِهِ أنْ تُحِدَّ عَلَى مَيِّتٍ فَوقَ ثَلاَثِ لَيَالٍ ، إلاَّ عَلَى زَوْجٍ أرْبَعَةَ أشْهُرٍ وَعَشْراً . [رواه النسائي (٣٥٢٧)]
192- Ümmü Habibe (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde; “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına ölü için üç geceden fazla yas tutmak helâl değildir. Yalnız koca için dört ay on gün müstesna!” buyururken işittim.
Erkeklere Altın Yüzüğün Haram Kılınması
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اصْطَنَعَ خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ وَكَانَ يَلْبَسُهُ فَجَعَلَ فَصَّهُ فِي بَطْنِ كَفِّهِ فَصَنَعَ النَّاسُ ثُمَّ إِنَّهُ جَلَسَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَنَزَعَهُ فَقَالَ : إِنِّي كُنْتُ أَلْبَسُ هَذَا الْخَاتِمَ وَأَجْعَلُ فَصَّهُ مِنْ دَاخِلٍ فَرَمَى بِهِ ثُمَّ قَالَ : وَاللَّهِ لَا أَلْبَسُهُ أَبَدًا فَنَبَذَ النَّاسُ خَوَاتِيمَهُمْ .
[رواه النسائي (٢٥٩٠) والبخاري (٥٥٢٧)ومسلم (٢٠٩١)]
193- Abdullah İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) altından bir yüzük yaptırdı. Onu giydiği vakit taşını avucunun içine çevirirdi. Halk da yaptırdılar. Sonra minberin üzerine oturdu ve yüzüğü çıkararak: “Ben bu yüzüğü giyiyor ve taşını içeriye çeviriyordum.” dedi. Hemen yüzüğü attı.
Sonra: “Vallahi onu ebediyen giymem!” buyurdular. Arkasından halk da yüzüklerini attılar.
Açıklama
Hadisin Buhari ve Müslim’deki rivayetlerinde “İnsanlar da gümüşten yüzükler yaptırdılar” cümlesi yer almaktadır. Hadisin siyakı, Hz. peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in başkalarının da yaptırıp takındıklarını görünce, takınmakta olduğu gümüş yüzüğü attığı anlayışını vermektedir. Hâlbuki vakıa bu değildir. Çünkü meşhur rivayet¬lerde belirtildiğine göre, Hz. Peygamber’in takındıktan sonra attığı yüzük, gümüşten değil, altından idi. Tüm ulemâ Resulüllah’ın gümüş yüzük ta¬kındığında ve bunu terk etmediğinde müttefiktir. Ancak, bu hadisi tevil ya da diğer rivayetlerle telifte farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bu görüşle¬ri şu maddelerde toplayabiliriz:
1- Hadisin rivayetinde yanlışlık yapılmıştır. Doğrusu “gümüş yüzük” değil, diğer rivayetlerde olduğu gibi “altın yüzüktür”
Nevevî, Kâdı İyaz’a tebean “tüm ehl-i hadis bunun İbni Şihab’dan bir vehim olduğunu, çünkü atılan yüzüğün altın yüzük olduğunu söylerler.” demektedir.
2- Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) altın yüzüğün haram olduğunu bildirmek isteyince gümüşten bir yüzük yaptırdı. Onun mubah olduğunu anlatmak için, o gün, halka gösterdi sonra da altın yüzüğü atıp onun haram olduğunu bil¬dirdi. Bunun üzerine insanlar da eskiden ellerinde olan altın yüzükleri at¬tılar. Buna göre bu hadisteki “yüzüklerini attılar” sözünün manası “altın¬dan olan yüzüklerini attılar” demektir.
Nevevî bu tevilin sahih olduğunu ve hadiste bu anlayışa engel teşkil edecek bir noktanın bulunmadığını söylemektedir.
Bu tevile Buhari’deki ve Müslim’deki “İnsanlar da gümüşten yüzükler edindiler” şeklinde varit olan cümle, itiraz olarak ileri sürülebilir. Neve¬vî bu itiraza şu cevabı vermektedir. “Muhtemeldir ki, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gümüşten bir yüzük yaptırmak istediğini öğrenince, onlar da gü¬müşten yüzükler yaptırdılar ve altın yüzükleri ellerinde kaldı. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) altın yüzüğünü atınca, onlar da altın yüzüklerini attılar.”
3- Hadis’teki “yüzüğünü attı” sözündeki yüzükten maksat altın yüzüktür.
4- Hadiste, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın attığı yüzüğün, gümüş yüzük olduğunu gös¬teren bir kayıt yoktur. Aksine o mutlaktır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın altın yüzüğünü attığına hamledilir.
Bu son iki tevile, Buhari haşiyesinde Sindî nakletmekte ve uzak birer tevil olduğuna işaret etmektedir.
5- Zührî’nin hadisi muhtasardır. Asıl maksadın anlaşılmasını engelle¬yen bir hazf vardır. Akla ilk gelen mana değildir.
Aksine mana şudur: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Sahabeler daha önceden altın yüzüklerini atmışlardı’ ancak bu anlayışı verecek olan kısım hazfedilmiştir.
Bu izahı Bezlü'l Mechud sahibi Sehâr Nefurî, Muhammed Yahya’dan nakletmiştir. Onu bu anlayışa sevk eden amil, Ebu Davud’un hadisin so¬nuna aldığı talikin hadiste vehm olduğu ihtimaline meydan vermeyişidir. Çünkü Ebu Davud ta’likında, hadisi Zührî'den nakleden tüm ravilerin “gü¬müş” diye naklettiklerini söylemektedir.
Hadisteki vehmin, İbrahim b. Sad’den kaynaklandığı söylense, Ebu Davud’un talikı ile karşı çıkılabilir. Ama âlimler vehmi İbni Şihab ez-Zührî’ye nispet etmişlerdir.
6- Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in attığı yüzük gümüştendir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), halkın gü¬müş yüzük takarak kibirlenmelerinden korktuğu için yüzüğünü çıkartıp atmıştır. Yahut attığı yüzük gümüş kaplanmış, demir yüzüktür.
Bu tevili Şemail şerhinde Kari, Begavî’den nakletmiştir. Ancak Ulema arasında pek rağbet gördüğü söylenemez.
Bu tevillerden sonuncusu hariç hangi tevil kabul edilirse edilsin kesin olan şudur: Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in halkın da takındıklarını görünce çıkar¬tıp attığı yüzük gümüşten değil, altından idi.
Kelerin Mubah Kılınması Babı
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ سُئِلَ عَنِ الضَّبِّ فَقَالَ لَا آكُلُهُ وَلَا أحرمهُ .
[رواه النسائي (٤٣١٤) والترمذي (١٨٩٠)وأحمد (٥٠٢٦)]
194- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Bir adam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e minberi üzerindeyken kelerin yeni¬lip yenilmeyeceğini sordu da:
“Onu ben ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular.
Açıklama
Dabb: Kertenkeleye benzer fakat ondan bir hayli büyük bir hayvan¬dır. Bu hayvanın yedi yüz sene yaşadığı su içmediği dişi düşmediği ve kırk günde bir damla bevl ifraz ettiği rivayet olunur. Bazıları et yenilir¬se susuzluğu giderdiğini söylemişlerdir. Araplar bir şeyi yapmak istemezlerse: “Ben bunu keler suya gelinceye kadar yapmam” derler. Çün¬kü keler ömründe suya gitmez sadece çiğ ile ve soğuk hava ile yetinirmiş. Kışın kovuğundan dışarı çıkmazmış.
Bu konuyla ilgili İbni Ömer rivayetlerini Buhari “Zebayih ve Ahbaru’l-Âhad” bahislerinde; Halid hadisini “Et’ime ve Zebayih” da; aynı hadisi Nesâi ile İbni Mace “Kitab’us-Sayd” da; Ebu Davud “Et’ime’ de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e hediye getiren Ümmü Hufeyde ile Lübabetü’s-Suğra ve Lübabet’ül-Kübra, Meymûne (Radıyallahu anha)’nın kız kardeşleridir. Bunlar Haris b. Hazen’in kızlarıdır. Ümmü Hufeyde’nin adı Hüzeyle’dir. Bunlardan Lübâbet’ül-Kübra, Hz. İbni Abbas ‘ın, Lübabetü’s-Suğra Halid b. Velid’in anneleridir.
Kelerin eti yenir bir hayvan olduğunu söyleyenler bu hadislerle istid¬lal etmişlerdir ki Abdurrahman b. Ebi Leylâ ile Said b. Cübeyr, İbrahim Nehaî, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve İshak’ın mezhepleri budur. Zahiriler dahi aynı kavli tercih etmişlerdir. Zahirîlerden İbni Hazin: Kelerin mubah olduğunu Ömer b. Hattab ile başkalarından sahih olarak rivayet edilmiştir.
Hanefilerden “Hidaye” sahibi gibi bazıları keler etinin mekruh olduğunu söylemiş fakat bazıları yenilmesinde beis görmemişlerdir. Tahavi “Meâni’l-Âsar” adlı eserinde keler yemenin mubah olduğunu tercih etmiş ve: “keleri yemekte bir beis yoktur” demiştir. Yine Tahavi : “Bir taife keleri yemeyi mekruh görmüşlerdir. Ki Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ve Muhammed onlardandır” demiş¬tir. Tahâvî’nin bu taifeden muradı Haris b. Mâlik, Yezid b. Ebi Ziyad ve Vekî’dir. Zira kelerin yenilmesini mekruh görenler bunlardır. Mezkûr kavil Ali b. Ebî Talib ile Cabir b. Abdillah (Radıyallahu anhüm) hazeratından da rivayet olmuştur. Hanefilerce esah olan kavil kelerin keraheti tenzihiyye ile mekruh olmasıdır. Çünkü birçok sahih hadisler onun ha¬ram olmadığına delalet etmektedirler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sofrasında keler yenildiği halde bir şey demeyip sükût buyur-ması da onun mubah olduğuna delalet eder. Çünkü o batılı hiç bir zaman kabul ve ikrar etmez.
Mesh: Bir canlıyı ondan daha çirkin bir canlının şekline sokmaktır. Kur’an-ı Kerim de Beni İsrail’den bazılarının maymun ve domuz gibi çirkin hayvanlar suretine tebdil edildiği bildirilmektedir. Ancak şekil değiştiren bu kavimler derhal ölmüş ve nesilleri kesilmiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Bilmiyorum belki bu onlardandır.” buyurması ihtimal suret değiştiren insanların üç günden fazla yaşamadıklarını bilmezden önce olmuştur. Bezlü'l-Mechud yazarının Dümeyrî’nin “Hayâtü’l-Hayevan” adlı eserinde şunları söylüyor: “Ulemâ şekil değiştiren insanların yaşayıp yaşamadığında ihtilâf etmişlerdir. Bir kavle göre yaşarlar. Zeccac ile Kadı Ebu Bekir b. Arabi bu kavli tercih et¬mişlerdir. Cumhura göre böyle bir şey yoktur. İbni Abbas (Radıyallahü anh): Şekli değişmiş insan üç günden fazla asla yaşamamış ve yiyip iç¬memiştir. Demiştir ki, bu söz Merfu’ hadis hükmündedir. Çünkü aklen böyle bir şeyin söylenmesine imkân yoktur. Onu mutlaka Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘den işitmiştir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Dümeyrî’nin “Hayâtü’l-Hayevan’ adlı eserin¬den naklettiğine göre, bu hayvanın dişisinin de erkeğinin de cinsel organları çift olur. Bazen erkek kelerler, yavruları yumurtadan çıktığı zaman yumur¬taları bozduklarını zannederek onları yerler.
Sünen-i Ebu Davud’da geçen hadislerden 3793 numaralı hadis-i şerif¬te Hz. Peygamber’in keler yemediği fakat sofrasında keler yendiği halde ne-yetmediği ve sükûtla karşıladığı; 3794 numaralı hadiste Hz. Peygamber’in keler etinin haram olmadığını söylediği, fakat şer’i bir sakıncadan dolayı değil de kendi tabiatından gelen bir tiksintiden dolayı onu yemediği ifade ediliyor. 3795 numaralı hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber’in keler yemeyişinin bir başka sebebi daha açıklanıyor ki, o da İsrail oğullarından hayvan suretine çevrildiği bilinen kimselerin keler suretine çevrilmiş olması ve dünya yüzün¬de yaşayan kelerlerin o insanların neslinden gelmiş olması ihtimalidir. Ger¬çekten keler cinsinin o insanların neslinden geldikleri kesin olarak bilinecek olursa bu hayvanların asılları insan olması cihetiyle etlerinin haram olması gerekir. 3796 numaralı hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber’in keler etinin yenme¬sini kesinlikle yasakladığı ifade ediliyor.
Bu babda gelen hadisler farklı olduklarından ulemâ bu meselede ihtila¬fa düşmüşlerdir.
Bu mevzuda Şafiî ulemâsından İmam Nevevî şöyle diyor:
“Müslümanlar keler eti yemenin mekruh olmadığında İcma etmişlerdir. Ancak Ebu Hanife ile ashabının keler etinin mekruh olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir.
Kâdı de ulemâdan bir kısmının onun haram olduğunu söylediklerini ri¬vayet etmiştir. Fakat ben sözü geçen ulemânın bu görüşte olacaklarına ihti¬mal vermiyorum. Eğer onlar bu mevzuda böyle diyorlarsa, ilgili nasslara ve akdedilen icmaa ters düşüyorlar demektir.”
Her ne kadar İmam Nevevî böyle diyorsa da Hafız İbn Hacer, Nevevî’nin bu sözlerine itiraz ederek; “Hz. Ali’nin keler etinin mubah olduğunu söylediği Münziri tarafından rivayet edilmekte iken, keler etinin mekruh ol¬madığına dair bir icma olduğundan bahsedilemez” diyor.
Nitekim Ebu Cafer et-Tahavi de, Şerhü’l-Meâni’l-Âsar isimli eserinde şöyle diyor: “Ulemâdan bir topluluk, keler eti yemenin mekruh olduğuna hük¬metmişlerdir. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ve Muhammed b. el-Hasen de bu görüştedirler. Ebu Davud da bu mevzuda Abdurrahman b. Şibî yoluyla bir hadis rivayet etmiştir.
Hafız İbn Hacer de ravilerinin hepsinin güvenilir kimseler olması dolayısıyla bu hadisin hasen olduğunu söylemiş ve hadisin senedini tenkit eden Hattâbi ile İbni Hazm’ı, Beyhaki’yi ve İbni Cevzi’yi tenkit etmiştir.
İbni Hacer, bu mevzuda gelen hadislerin arasını şöyle telif etmiştir:
“Hz. Peygamber, önceleri yeryüzünde mevcut olan kelerlerin İsrail oğullarından hayvan suretine çevrilen kişilerin neslinden türemiş olabilecek¬lerinden korkuyordu.
Çünkü o kimselerin hangi hayvanın suretine çevrildiklerini bilmediği gibi, onların üç günden fazla yaşamadıklarını da bilmiyordu. İşte bu sıralarda keler yemeyi yasaklamıştı. Hatta pişirilen keler etlerini yere döktürmüştü. Sonra bunun aslını iyi öğrenmek için beklemeye başladı. Bu sırada da keler yiyen¬lere ses çıkarmıyordu. Sonra İsrail oğullarından suretleri değişen kişilerin üç günden fazla yaşamadıklarını öğrenince, kendisi tiksindiği için onu yemedi, ama başkasına onu haram kılmadı ve yemelerine izin verdi. Bu durum keler yemenin helâl olduğuna, yani tiksinenler için bunu yemenin tenzihen mek¬ruh, tiksinmeyenler için de helâl olduğuna delalet eder.”
Hanefi ulemasından Ebu Cafer et-Tahavi’nin bu ifadesinden kendisi¬nin de Hafız İbn Hacer’in bu görüşünü paylaştığı anlaşılmaktadır.
Bezlü’l-Mechud yazan ise bu mevzuda şöyle diyor:
“Bence Hafız İbni Hacer’in hadislerin arasını telif sadedinde söylemiş olduğu bu sözler, hakikatten son derece uzak sözlerdir. Doğrusu şu ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önceleri keler etinin yenmesini mubah kılmıştı fakat kendisi tiksin¬diği için onu yiyemiyordu.
Sonra onun suretleri değişen İsrail oğullarının neslinden gelmiş olabile¬ceği ihtimali üzerinde durarak kendisi yemedi fakat başkalarının yemesine de engel olmadı. Çünkü eşyada asıl olan mubahlıktır. Fakat daha sonra onun haram olduğunu anladığı için onu yasakladı. Bunun üzerine keler eti haram oldu. Bilindiği gibi bir meselede haram ile helâl hükümleri karşılaştığı za¬man haram hükmü galip gelir.”
Hanefi ulemâsından Burhaneddin el-Merginânî el-Hidaye isimli eserin¬de Hanefîlerin görüşünü açıklarken, keler yemenin mekruh olduğunu söyle¬mektedir.
Emr-i-bi’l- maruf nehy-i an’il- münker
عَنْ عَائِشَةَ ، قَالَتْ : دَخَلَ عَلَيَّ النَّبِيُّ صَلَّى الِلَّهِ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَعَرَفْتُ فِي وَجْهِهِ أَنْ قَدْ حَضَرَهُ شَيْءٌ ، فَتَوَضَّأَ ، وَمَا كَلَّمَ أَحَدًا ، ثُمَّ خَرَجَ ، فَلَصِقْتُ بِالْحُجْرَةِ أَسْمَعُ مَا يَقُولُ ، فَقَعَدَ عَلَى الْمِنْبَرِ ، فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ، وَ قَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى يَقُولُ لَكُمْ : مُرُوا بِالْمَعْرُوفِ ، وَانْهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ ، قَبْلُ أَنْ تَدْعُونِي ، فَلا أُجِيبُكُمْ ، وَتَسْأَلُونِي فَلا أُعْطِيكُمْ ، وَتَسْتَنْصِرُونِي فَلا أَنْصُرُكُمْ " ، فَمَا زَادَ عَلَيْهِنَّ حَتَّى نَزَلَ .
[رواه ابن ماجه(٤٠٠٤) وابن حبان (٢٩٢)]
195- Aişe (radıyallahu anha)’den, şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana geldi. Yüzünden anladım ki huzurunda bir şey var. Abdest aldı, hiç kimseyle konuşmadı, sonra çıktı. Hücreye vardım söylediklerini dinledim. Minbere oturdu Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Allahu Teâlâ buyuruyor ki; Sizin (halkı hidayete) davet edip de çağrınıza icabet (veya sizin dua edip de kabul) edilmeme, istediğiniz de size verilmeme ve yardım talep ettiğiniz zaman size yardım edilmeme durumu olmadan önce (insanlara) iyi şeyleri emrediniz ve fena şeylerden men ediniz. Bunlara başka bir şey eklemeden minberden indi.
Açıklama
Aişe (Radıyallahu anha)’nın hadisini İbni Hibban da rivayet etmiştir. Kütübü Sitte’den başkaca herhangi birisinde rivayet edildiğine dair bir kayda rastlamadım. Bu hadisteki; تدعوا “Ted’u” fiilinin dua veya davet anlamında kullanılmış olması muhtemel olduğundan tercümede bu duruma işaret ettim. Bu iki ihtimale göre hadisin manası da farklı olur. Şayet anılan fiil davet manasında olursa; isticabe de halkın davete icabet etmesi anlamını ifade eder. Yani İslamiyet’in iyi saydığı şeyleri emretmeyi ve kötü saydığı şeyleri menetmeyi geciktirmeden zamanında yapınız. Eğer gerekli tedbiri baştan almayıp bu işte gecikirseniz, bir takım kötülükler işlenirken ve iyilikler ihmal edilirken seyirci kalırsanız; bundan sonra yapacağınız telkin ve uyarılar, gayret ve çabalarınıza kimse kulak vermez, davetlerinize icabet edilmez, sözünüzü geçiremezsiniz, demek olur.
Hadisteki تدعوا “Ted’u” fiili dua manasında olursa isticabe de Allah’ın duayı kabul etmesi anlamını ifade eder ve bu takdirde mana şöyle olur:
lyi şeyleri emretmeyi ve fena şeyleri menetmeyi zamanında yapınız, bunu ihmal etmeyiniz. Bu görevi ihmal ederseniz, suçlu durumuna düşersiniz, dualarınız da kabul olunmaz olur. İşte böyle bir duruma düşmeden önce iyiliği emr ve kötülüğü yasaklama görevinizi yapınız.
Müslümanların kusurlarını araştırmanın yasaklanması
عَنْ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: صَعِدَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ المِنْبَرَ فَنَادَى بِصَوْتٍ رَفِيعٍ، فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ مَنْ أَسْلَمَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يُفْضِ الإِيمَانُ إِلَى قَلْبِهِ، لَا تُؤْذُوا المُسْلِمِينَ وَلَا تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ، فَإِنَّهُ مَنْ تَتَبَّعَ عَوْرَةَ أَخِيهِ المُسْلِمِ تَتَبَّعَ اللَّهُ عَوْرَتَهُ، وَمَنْ تَتَبَّعَ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ وَلَوْ فِي جَوْفِ رَحْلِهِ. قَالَ: وَنَظَرَ ابْنُ عُمَرَ يَوْمًا إِلَى البَيْتِ أَوْ إِلَى الكَعْبَةِ فَقَالَ: مَا أَعْظَمَكِ وَأَعْظَمَ حُرْمَتَكِ، وَالمُؤْمِنُ أَعْظَمُ حُرْمَةً عِنْدَ اللَّهِ مِنْكِ .
رواه الترمذي (٢٠٣٢) وابن حـبان (٥٧٦٣) إلا أنه قال فيه : يَا مَعْشَرَ مَنْ أَسْلَمَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يُفْضِ الإِيمَانُ إِلَى قَلْبِهِ، لَا تُؤْذُوا المُسْلِمِينَ وَلَا تُعَيِّرُوهُمْ وَلَا تَطْلِبُوا عثراتهم ...
196- Abdullah İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), minbere çıktı ve yüksek sesle şöyle seslendi: “Ey diliyle Müslüman olduğunu söyleyen ve kalbine iman işlememiş kimseler! Müslümanlara eziyet etmeyin, Onların kusurlarını araştırmayın. Müslüman kardeşinin ayıbını kurcalayan kişi var ya! Allah da onun ayıbını kurcalar. Allah kimin ayıbını kurcalarsa, -kişi bu ayıbı kapalı kapılar ardında bile işlemiş olsa- yaptığını açığa çıkarıp onu rezil eder.” İbni Ömer (radıyallahu anh) Kâbe’ye baktı ve şöyle dedi: Sen ne büyüksün senin hürmetin (kutsallığın) ne büyüktür. Müminin hürmeti (kutsallığı) ise Allah katında senden daha büyüktür.
Allah’tan af ve afiyet isteyin
عَنْ مُعَاذَ بْنَ رِفَاعَةَ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ : قَامَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ عَلَى الْمِنْبَرِ ثُمَّ بَكَى فَقَالَ : قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَامَ الأَوَّلِ عَلَى الْمِنْبَرِ ثُمَّ بَكَى فَقَالَ :‏ سَلُوا اللَّهَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ فَإِنَّ أَحَدًا لَمْ يُعْطَ بَعْدَ الْيَقِينِ خَيْرًا مِنَ الْعَافِيَةِ.
[ رواه الترمذي (٣٥٥٨) والنسائي]
197- Muaz b. Rifâa (radıyallahu anh)’ın babasından bize haber verdiğine göre, şöyle demiştir:
Ebu Bekir es-Sıddık, minber üzerinde ayağa kalktı ağladı ve şöyle dedi: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir yıl önce bu minber üzerinde ayağa kalkıp ağlamış ve şöyle demişti: “Allah’tan affedilmeyi ve afiyet içerisinde olmayı isteyiniz. Çünkü hiç kimseye sağlam yakîn imandan sonra afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”
Namazın fazileti ve kebairden sakınmak
عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْرٍو، قَالَ: صَعِدَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمِنْبَرَ، فَقَالَ: ” لَا أُقْسِمُ، لَا أُقْسِمُ، لَا أُقْسِمُ ” ، ثُمَّ نَزَلَ، فَقَالَ: ” أَبْشِرُوا أَبْشِرُوا، إِنَّهُ مَنْ صَلَّى الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ، وَاَجْتَنَبَ الْكَبَائِرَ دَخَلَ مِنْ أَيِّ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ شَاءَ ” .
قَالَ الْمُطَّلِبُ: سَمِعْتُ رَجُلًا يَسْأَلُ عَبْدَ اللهِ بْنَ عَمْرٍو: أَسَمِعْتَ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَذْكُرُهُنَّ؟، قَالَ: نَعَمْ: “عُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَالشِّرْكُ بِاللهِ، وَقَتْلُ النَّفْسِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالْفِرَارُ مِنَ الزَّحْفِ، وَأَكْلُ الرِّبَا “. رواه الطبراني و قال الأباني في صحيح الترغيب 1340 حسن
198- Abdullah İbni Amr (Radıyallahü Anh)’dan rivayete göre şöyle demiştir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): minberin üzerine çıktı; “Ant oldun Ant olsun ”buyurdu, sonra inde, Ve dedi ki, "Müjdeler olsun müjdeler olsun, kim beş vakit namazı kılar ve büyük günahlardan da kaçarsa cennetin dilediği kapısından içeri girer".
Muttalip şöyle dedi: Bir adamı, Abdullah İbni Ömer'e şöyle sorduğunu duydum: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunu söylediğini duydun mu?
Abdullah: Evet: Anne babaya itaatsizlik etmek, Allah'a şirk koşmak, haksız yere adam öldürmek, iffetli kadılara zina ile iftira etmek, etim malı yemek, savaştan kaçmak, faiz yemek dedi.
Boşama ancak kadının bacağını tutana aittir
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ سَيِّدِي زَوَّجَنِي أَمَتَهُ، وَهُوَ يُرِيدُ أَنْ يُفَرِّقَ بَيْنِي وَبَيْنَهَا، قَالَ: فَصَعِدَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمِنْبَرَ، فَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، مَا بَالُ أَحَدِكُمْ يُزَوِّجُ عَبْدَهُ أَمَتَهُ، ثُمَّ يُرِيدُ أَنْ يُفَرِّقَ بَيْنَهُمَا، إِنَّمَا الطَّلَاقُ لِمَنْ أَخَذَ بِالسَّاقِ .
رواه ابن ماجه (٢٠٨١) والبيهقي في الكبرى (١٤٨٩٣) وطبراني في الكبير (١١٨٠٠)
199- İbni Abbas (radıyallahu anh)’den:
Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına gelerek:
Ya Resulallah! Benim efendim, beni cariyesi ile evlendirdi. Şimdi de o cariye ile beni birbirimizden ayırmak ister, diye şikâyette bulundu. İbni Abbas demiştir ki: Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (hemen) minbere çıktı ve:
“Ey insanlar! Sizden birisine ne oluyor ki kölesini cariyesi ile evlendirir, sonra onları birbirinden ayırmak ister. Şüphesiz boşama ancak kadının bacağını tutana aittir.”
Açıklama
(Yani boşama yetkisi; ancak kadının bacağını tutan kocasına aittir, kölenin efendisine ait değildir.) Zevaid türünden olan bu hadis, boşama yetkisinin kadının koca¬sına Ait olduğuna ve koca köle de olsa hükmün bu olduğuna, köle sahibinin, kölenin karısını boşamaya yetkili olmadığına ve kölenin karısı köle sahibinin cariyesi bile olsa neticenin ayni olduğuna dela-let eder.
Âlimlerin görüşü de bu merkezdedir. Buna muhalif görüş beyan edeni bilmiyorum.
Hz. Aişe (Radıyallahu anha)’nin suçsuzluğu
عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ : لَمَّا نَزَلَ عُذْرِي، قَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ، فَذَكَرَ ذَاكَ، وَتَلَا الْقُرْآنَ، فَلَمَّا نَزَلَ مِنَ الْمِنْبَرِ، أَمَرَ بِالرَّجُلَيْنِ وَالْمَرْأَةِ فَضُرِبُوا حَدَّهُمْ .
رواه الترمذي (٣١٨١) وابو داود (٤٤٧٤) وابن ماجه (٢٥٦٧) وأحمد (٢٣١١٢) والنسائي في الكبرى (٧٣٥١) ابو يعلى (٤٩٣٢) طبراني في الكبير (٢٦٣)
200- Aişe (Radıyallahu anha)’den, şöyle demiştir:
“Özrüme (suçsuzluğuma dair ayetler) inince, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıktı ve bunu (masumiyetimi) anlattı, Kur’an’ı (suçsuzluğum ile ilgili ayetleri) okudu. Minberden inince iki adam ve bir kadın hakkında emir buyurdu, hadleri vuruldu.
Ensar’a (onlara iyi muamele edilmesi) vasiyeti
عَنْ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ يَقُولُ مَرَّ أَبُو بَكْرٍ وَالْعَبَّاسُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا بِمَجْلِسٍ مِنْ مَجَالِسِ الْأَنْصَارِ وَهُمْ يَبْكُونَ فَقَالَ مَا يُبْكِيكُمْ قَالُوا ذَكَرْنَا مَجْلِسَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنَّا فَدَخَلَ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبَرَهُ بِذَلِكَ قَالَ فَخَرَجَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَدْ عَصَبَ عَلَى رَأْسِهِ حَاشِيَةَ بُرْدٍ قَالَ فَصَعِدَ الْمِنْبَرَ وَلَمْ يَصْعَدْهُ بَعْدَ ذَلِكَ الْيَوْمِ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ أُوصِيكُمْ بِالْأَنْصَارِ فَإِنَّهُمْ كَرِشِي وَعَيْبَتِي وَقَدْ قَضَوْا الَّذِي عَلَيْهِمْ وَبَقِيَ الَّذِي لَهُمْ فَاقْبَلُوا مِنْ مُحْسِنِهِمْ وَتَجَاوَزُوا عَنْ مُسِيئِهِمْ .
[رواه البخاري (٣٥٠٩) وأحمد (٢٢٠٠١)]
201- Enes İbni Malik (radıyallahu anh)'ten:
[Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ölüm hastalığı sıra¬sında] Ebu Bekir ile Abbas (radıyallahu anhüma), Ensar toplantılarından bir meclise uğramışlardı. Ensar orada ağlıyorlardı. Ebu Bekir veya Abbas (radıyallahu anhüma): Sizleri ağlatan nedir? diye sordu. Ensar:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bizimle beraber oturduğu zamanı hatırlayıp zik¬rettik (O’nu kaybedeceğimiz korkusuyla ağlıyoruz), dediler.
Onlardan [Ebu Bekir yahut Abbas (radıyallahu anhüma)] biri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına girdi ve O’na, En¬sar’ın bu üzüntülerini haber verdi.
Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başına bir kumaş kenarıyla bir çatkı çatmış olduğu halde mescide geçip minber üzerine çıktı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’a hamd ve sena ettikten sonra:
“(Sahabeleri!) Sizlere Ensar’ı (onlara iyi muamele etmeni¬zi) vasiyet ederim. Çünkü onlar benim cemaatim, sırdaşlarım, eminlerimdir. Onlar üzerlerine düşen yardım vazifesini yerine getirdiler. Şimdi (vazife karşılığındaki) hakları kalmıştır. Şu halde siz Ensar’ın iyilik edenlerinden iyiliklerini kabul edin, (hadlerin dışında) kötü¬lük edenlerin kusurlarından da vazgeçin (yanı affedin)” buyurdu.
Açıklama
Keriş: İşkembe veya mide demektir. Kâdı İyaz: “Kuşun kursağı ne ise, insanın kerişi de odur.” demiştir.
Aybe: İçine elbise konan dolap ve benzeridir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözleriyle ensarın kendisine hususiyet ve yakınlıklarını anlatmak istemiştir. Übbi diyor ki : “Bu yakınlığı mide ile temsil etmek, onsuz yaşanmayacağı içindir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ben ensarsız olamam, demek istemiştir
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ensarın çoğalıp azalacaklarını haber vermesi mucizelerinden biridir. Onların kötülük edenlerinin affını istemesi had icap etmeyen kusurlarına ravidir.
Hayâ ve örtünmeye teşvik
عَنْ يَعْلَى، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأَى رَجُلًا يَغْتَسِلُ بِالْبَرَازِ، فَصَعِدَ الْمِنْبَرَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ وَقَالَ: إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ حَلِيمٌ حَيِيٌّ سِتِّيرٌ يُحِبُّ الْحَيَاءَ وَالسَّتْرَ فَإِذَا اغْتَسَلَ أَحَدُكُمْ فَلْيَسْتَتِرْ .
[رواه وابو داود (٤٠١٢) وابن ماجة (٥٨٧) والنسائي(٤٠٣)] وقي روايته : قال : إن الله ستير فإذا أراد أحدكم أن يغتسل فليتوار بشيئ .
202- Ya’la (Radıyallahu anh)’den
: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) açıkta yıkanan bir adam gördü, minbere çıktı. Allah’a hamd edip sena ederek şöyle dedi: “Allah ayıpları örtendir ve hayâ sahibidir, ayıp ve kusurları örter. Hayâ ve örtünmeyi sever, sizden biriniz yıkanacağında kapalı yerde yıkansın.”
Açıklama
Nesai’nin rivayetinde: “Allah ayıpları örtendir. Sizden biriniz yıkanmak istediğinde avret mahallini bir şeyle örtsün” şeklindedir. Elbani: Bu hadis Hasendir der.
Hayiyy: Utangaç, hayâ sahibi demektir.
Bilindiği gibi hayâ (utanma) insanda ayıplanma ve kötülenme korkusundan doğan bir tepkidir.
Allah, Organizmada meydana gelen bu gibi tepkilerden ve arızi haller¬den münezzehtir. Bu bakımdan organizmada görülen bu gibi arızi halle¬rin Allah için söz konusu olmaması gerekir.
Öyleyse hadis-i şerifte geçen “utangaç” kelimesinin açıklığa kavuşturulması gerekir.
Bu mevzuda hadis sarihleri şöyle diyorlar:
Utanma duygusunun insan üzerinde iki çeşit tesiri vardır:
1- Bu duygu içerisine giren insanın vücudu üzerinde meydana gelen değişiklikler kızarma, bozarma, rahatsızlanma, mahcup olma gibi deği¬şikliklerdir. Bunlara utanmanın meydana getirdiği ilk tesirler diyoruz.
2- Bu mahcubiyete sebep olan fiil ve davranıştan uzaklaşmak. Utan¬manın bu ikinci tesirinde nihai tesir diyoruz.
İşte bu tesirlerden birincisi Allah için muhaldir. Allah, mahcubiyetten ve mahcubiyetle ilgili organik ve psikolojik hallerden münezzehtir.
Ancak Allah için utanmanın neticesi olan hal, yani utanmayı gerekti¬ren işlerden uzaklık söz konusudur. İşte burada Allah’ın utangaçlığından maksat budur.
Metinde geçen “sittir” kelimesi İsmi fail ve ismi meful manalarına ge¬lebilir, ismi fail manasında kullanılmış olduğu kabul edilirse, günahları ve ayıplan örtücü anlamına gelir. Bu durumda “Muhakkak ki Allah (günahları) örtücüdür” anlamına gelir.
Eğer imsi Meful manasında kullanıldığını kabul edersek “Muhakkak ki Allah her türlü ayıp ve kusura karşı kapalı ve örtülüdür.” anlamına gelir.
Metinde geçen “örtünsün” kelimesi vucup ifade eden ve hükmü bütün fertlere şamil olan bir kelimedir. Bu bakımdan mezhep imalarına göre, insanların bulunduğu yerlerde yıkanmak isteyen kimsele¬rin yıkanırken insanlardan gizlenmesi farzdır. Tenha yerlerde avret ma¬halli açık yıkanması caiz olmakla birlikte avret mahallini kapatarak yıkan¬ması müstehaptır. Nitekim cumhuru ulema Musa ve Eyyub (Aleyhisselam)’ın da tenhada çıplak olarak yıkanmalarını ifade eden Buharı hadisine bakarak bir kimsenin tenhada çıplak olarak yıkanmasının caiz olduğunu söylemiş¬lerdir.
Rabbinin makamından durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır
عَنْ أَبِي الدَّرْدَاء أَنَّهُ سَمِعَ النبي صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَقُصَّ عَلَى الْمِنْبَرِ " وَلِمَنْ خَافَ مَقَام رَبّه جَنَّتَانِ " فَقُلْت وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ الله فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهَ عَلَيْهِ وَسَلَمَ ثَانِيَةً " وَلِمَنْ خَافَ مَقَام رَبّه جَنَّتَانِ فَقُلْت ثاَنِيةً وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ الله فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثَالِثَةً وَلِمَنْ خَافَ مَقَام رَبّه جَنَّتَانِ " فَقُلْت ثَالِثَةً وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ اللَّه ؟ فَقَالَ نَعَمْ وَإِنْ رَغِمَ أَنْفُ أَبِي الدَّرْدَاء .
[رواه أحمد (٨٦٦٨)]
203- Ebu Derda (Radıyallahu anh)’dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün “Rabbinin maka¬mından korkan kimseye iki cennet vardır.” ayetini tilavet buyurdu. Ben dedim ki: Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı? Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” buyurdu. Ben: Zina etmiş ve hırsızlık etmiş olsa da mı? diye sordum, yine: “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” buyurdu. Ben: Ya Resulallah, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa bile mi? diye so¬runca Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Evet Ebu Derda’nın burnu yere sürtülse bile,” buyur¬du.
Açıklama
İbni Şevzeb ve Atâ el-Horasani, “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” “yetinin Ebubekir es-Sıddîk hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Atiyye İbni Kays’dan rivayetine göre “Rabbinin makamından korkan kimse¬ye iki cennet vardır.” ayeti “Beni ateşte yakın, belki böylece Allah’ın azabından kurtulurum.” diyen birisi hakkında nazil olmuştur. O bu sö¬zü söyledikten sonra bir gün bir gece tevbe etmiş ve Allahu Teâlâ da onun tevbesini kabul buyurarak cennetine koymuştur. İbni Abbas ve başkalarının söylediği gibi bu ayetin umumî olması daha sahihtir; Al¬lahu Teâlâ şöyle buyurur: Her kim kıyamet günü Allah’ın huzurunda durmaktan korkar, nefsini arzularından alıkoyar, azmaz, dünya haya¬tını (ahirete) tercih etmez, ahiretin en hayırlı ve en kalıcı olduğunu bilir, Allah’ın farzlarını yerine getirip haramlarından sakınırsa; işte o kimse için, kıyamet günü Rabbinin katında iki cennet vardır.
Buhari —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Abdullah İbni Ebu’l-Esved’in... Abdullah İbni Kays’dan rivayetine göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Gümüşten iki cennet. Kapları da içindekiler de gümüşten. Altından iki cennet. Kapları da içindekiler de altından, Adn cennetinde o kimselerle Rableri arasında sadece Rabbin veçhindeki Kibriya örtüsü vardır. Ebu Davud dışındaki diğer Kütüb-i Sitte sa¬hipleri de hadisi Abdülaziz kanalıyla tahric etmişlerdir. Hammad İbni Seleme’nin Sabit’ten, onun Ebu Bekr İbni Ebu Musa’dan, onun da ba-basından —Hammad der ki: Bildiğim kadarıyla ravi, hadisi Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’me ulaştırmıştır— “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” ayeti ile “O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” (Rahman, 62) ayetleri hakkında rivayetlerine göre şöyle buyurulur: Mukarrabûndan olan kimseler için altından iki cennet, sağcılar için gü¬müşten iki cennet.
İbni Cerir der ki: Bize Zekeriya İbni Yahya İbni Eban’ın... Ebu Derda’dan rivayetine göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün “Rabbinin maka¬mından korkan kimseye iki cennet vardır.” ayetini tilâvet buyurdu. Ben dedim ki: Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı? Hz. Peygamber: “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” buyurdu. Ben: Zina etmiş ve hırsızlık etmiş olsa da mı? diye sordum, yine: “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır.” buyurdu. Ben: Ey Allah’ın elçisi, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa bile mi? diye so¬runca Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ebu Derda’nın burnu yere sürtülse bile, buyur¬du. Nesâi de hadisi Muhammed İbni Ebu Harmele kanalıyla rivayet et-miştir. Yine Nesâi bu hadisi Müemmel İbni Hişam kanalıyla... Ebu Derda’dan rivayet ediyor. Hadis, Ebu Derda’dan mevkuf olarak da rivayet edilmiştir. Yine ondan rivayete göre şöyle demiştir: Rabbinin maka¬mından çekinen kimse zina etmez, hırsızlık yapmaz.
Bu ayet-i kerime, insanlar ve cinler hakkında geneldir. İman edip Allah’tan korktukları takdirde cinlerin cennete gireceklerine en kuvvet¬li delillerden birisi de bu ayettir. Bu sebeple Allahu Teâlâ, bahşedeceği bu mükâfat yüzünden insanlara ve cinlere minnet ederek şöyle buyu¬rur: “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır. Şu hal¬de, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?” Daha sonra Al¬lahu Teâlâ bu iki cenneti şöyle anlatıyor: “Her ikisi de çeşit çeşit ağaç¬larla doludur. Güzel, yemyeşil dalları vardır. Bu dallar en iyi cinsten olgun meyvelerle yüklüdür. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini ya¬lan sayabilirsiniz?” Atâ el-Horasani ve bir grup ayet-i Kerime’deki “Efnan” kelimesini; ağaçların dalları ile açıklamışlardır ki, bu ağaçların dallan birbirine dokunmaktadır. İbni Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İkrime’den rivayetine göre; o, “Her ikisi de çeşit çeşit ağaç¬larla doludur.” ayeti hakkında şöyle dermiş: Dalların gölgesi duvarlar üzerindedir. Beğavî’nin Mücahit, İkrime, Dahhâk ve Kelbî’den naklettiğine göre bu kelime; dosdoğru olan dal, anlamındadır. Yine Beğavî’nin Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla... İbn Abbas’tan rivayetine göre o, Her ikisi de çeşit çeşit ağaçlarla doludur.” ayetini: Çeşit çeşit, her cins¬ten ağaçlarla doludur, şeklinde açıklamıştır. Saîd İbni Cübeyr, Hasan el-Basri, Süddî, Husayf, Nadr İbni Arabî ve Ebu Sinan’dan da bu açıkla¬manın bir benzeri rivayet edilmiştir. Buna göre o iki cennette de çeşit çeşit lezzetler vardır. İbni Cerir bu açıklamayı tercih ediyor. Atâ der ki: Her dal, çeşit çeşit meyveyi toplamıştır. Rebî’ İbni Enes ise “Her ikisi de çeşit çeşit ağaçlarla doludur.” ayetinin tefsirinde: İkisinin de çevreleri (bahçeleri) geniştir, der. Bütün bu açıklamalar sahihtir ve aralarında herhangi bir zıtlık söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Katâde, “Her ikisi de çeşit çeşit ağaçlarla doludur.” ayeti hakkında şöyle der: Ayet-i kerime onun genişliğini, üstünlüğünü ve diğerlerinden farklı meziyetini haber vermektedir.
Muhammed İbni İshak’ın Yahya İbni Abbâd İbni Abdullah kanalıy¬la... Esma’dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i işittim. Sidre-i Münteha’yı andı ve şöyle buyurdu: Onun dallarının gölgesinde bir binitli yüz sene yürür —veya şöyle demiştir: Onun dalla¬rının gölgesinde yüz binitli gölgelenir— Orada altın kelebekler vardır. Meyveleri kocaman testiler gibidir. Tirmizi de hadisi Yunus İbni Bükeyr kanalıyla rivayet etmiştir.
Faizin ve içki ticaretinin yasaklanması
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: لَمَّا نَزَلَتْ آيَاتُ الرِّبَا، قَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَتَلَاهُنَّ عَلَى النَّاسِ، ثُمَّ حَرَّمَ تِجَارَةَ الخَمْرِ .
[رواه النسائي(٤٦٦٥) والبخاري (٤٥٩- ٢٠٨٤( ومسلم (١٥٨٠)]
204- Aişe (Radıyallahu anha)’dan:
Bakara suresinin sonunda riba hakkındaki ayetler inince Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıkıp onları halka okudu. Sonra şarap ticaretini yasak etti.
Açıklama
Bu hadisin Hz. Aişe rivayetini Buhari “Salât”, “Buyû” ve “Tefsir” bahislerinde; Ebu Davud “Buyû”da; Nesai “Bu¬yû” ve “Tefsir” bahislerinde; İbni Mace “Eşribe” de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
“Kimin elinde ondan bir şey bulunduğu halde bu ayet kendisine ulaşırsa...” ifadesindeki ayetten murad: Maide suresindeki:
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlar ve fal okları ancak ve ancak şeytan işi pis şeylerdir...” ayet-i kerimesidir. İçki bu ayetle haram kılınmıştır. Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’nın işaret ettiği Bakara ayeti faiz hakkındadır. Bu ayet-i Kerime’de:
“Faiz yiyenler kabirlerinden ancak şeytanın çarptığı bir kimsenin kalk¬tığı gibi kalkacaklardır. Buna sebep onların: Alış-veriş ancak faiz gibidir, demeleridir. Hâlbuki Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır.” buyurulmaktadır.
İçki ayeti faiz ayetinden hayli zaman önce inmiştir. Faiz ayeti ya en son inen ayettir yahut son ayetlerden biridir. Şu halde içkinin tica¬reti ya şarap haram edildikten bir müddet sonra yasak edilmiştir yahut içilmesi ve ticareti aynı zamanda haram kılınmış; bilahare Fâiz ayeti inin¬ce içki ticaretinin yasak edildiği te’kid ve mübalağa ile duyurulmuş ol¬mak için tekrar haber verilmiştir. O mecliste içki ticaretinin yasak edil¬diğini bilmeyen kimseler bulunması sebebiyle tekrarlanmış olması da muhtemeldir. Nevevî: “Zahire bakılırsa bu mesele şarabın haram edilmesinden az bir müddet sonra henüz içki yasağı şöhret bulmadan ol¬muştur.” diyor.
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
1- Şeriat gelmezden önce eşya hakkında bir teklif yoktur. Bu me¬sele usulü fıkıh uleması arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre eşyanın ha¬ram olması esastır; şeriat neyi mubah kılarsa o mubah olur. Bir takım¬ları bunun tamamıyla zıddına yani eşyanın esas itibariyle mubah olduğuna; bir kısım ulemâ da bu hususta bir şey diyemeyip tevakkufa kail olmuşlardır. Nevevî: “Esah kavle göre şeriat gelmezden önce bir teklif ve hüküm yoktur; çünkü Allahu Teâlâ Hazretleri: Biz resul gönderme¬dikçe azap etmeyiz; buyurmuştur.” diyor.
2- Hadis-i şerif Müslümanlara din ve dünyaları hususunda nasihate işaret etmektedir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şarabın satışı helâl olduğu müddette ondan faydalanmaya bakmaları hususunda nasihatte bulunmuştur.
3- Şarabı içmek ve satmak bütün ulemanın ittifakıyla haramdır.
4- İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Sevrî ve esah kavline göre İmam Mâlik şaraptan sirke yapmanın haramlığını söylemişlerdir. Çünkü şarabın haram edildiğini yolda Öğrenen ashab yanlarındaki şarabı derhal dökmüşlerdi. Eğer sirke yapmak caiz olsaydı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu da beyan eder; zayi’ et¬memelerini tembihte bulunurdu.
Evzâi, Leys, İmam Azam ve bir rivayette İmam Mâlik şaraptan sirke yapmaya cevaz vermişlerdir. Kendiliğinden sir-ke olan şarap bil’ittifâk temiz ve kullanılması mubahtır. Bu hususta yal¬nız Malikilerden Sühnun muhalefet etmiş ve bunun da haram olduğunu söylemiştir.
5- Haram olduğunu bilmeyerek bir masiyet işleyen kimseye dün¬yevî ve uhrevî ceza yoktur,
6- Bir kimsenin bazı sırlarını sormak caizdir. Sorulan şahıs, giz¬lenmesi icap eden cihetleri gizler; diğerlerini söyler.
7- Cumhura göre şarap kapları kırılmaz; tulumları yarılmaz; yal¬nız içlerindeki şarap dökülür. İmam Malik’ten bu hususta iki kavil rivayet olunmuştur. Bunların biri cumhurun kavli gibidir; ikinci kavline göre şarap kapları kırılır; tulumları da delinir. Fakat Nevevî bu ikinci kavlin zayıf ve asılsız olduğunu söylemiştir.
Daha geniş bilgi için Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir tefsirinde ilgili ayetlerin tefsirlerine müracaat edilebilir.
Maktulün yakıları iki şeyde muhayyerdir
عن أبِي هُرَيْرَةَ قالَ: لَمَّا فُتِحَتْ مَكَّةَ، فَقَامَ رَسُولُ اللهِ صَلى اللهُ عليهِ وسلمَ، فقالَ: مَن قُتِلَ لَهُ قتيلٌ فَهُوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ: إِمَّا أَنْ يُقْتَلَ، وَإِمَّا أنْ يُفْدَى فَقَامَ رَجُلٌ مِن أَهْلِ اليَمَنِ يقالُ لَهُ أَبُو شَاهٍ فقالَ: يا رَسُولَ اللهِ ! اكْتُبْ لِي قَالَ العَبَّاسُ : اكْتُبُوا لِي . فَقالَ رَسُولُ اللهِ صَلى اللهُ عليهِ وسلمَ : اكْتُبُوا لأَبي شَاهٍ [رواه ابو داود (٤٥٠٥) والترمذي (١٤٠٥) والنسائي (٤٧٨٥) وابن ماجه (٢٦٢٤) وأحمد ]
205- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke’yi feth edince ayağa kalkarak şöyle buyurdu:
Bir kimsenin bir yakını öldürülürse o kimse iki mülahaza arasında muhayyerdir. Ya kendisine diyet verilecek yahut öldürülenin yakınlarına kısas imkânı bahşedilecektir. Yemenlilerden Ebu Şah denilen bir adam ayağa kalkarak: Bana yaz ya Resulallah! dedi. (Abbas (radıyallahu anh) bunu bana yazın dedi.) Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: Ebu Şah’a yazın! buyurdu.
Açıklama
Ebu Davut: (Bana yazın ya Resulallah!) sözünün manası Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den dinlediği bu hutbeyi (ya¬zın demektir). Bu Hadis-i Şerifin bir kaç konu ile ilgisi vardır. Zaten hadis mecmualarında yer aldığı konular buna delalet etmektedir. Hadis, bir yönden, hadis (ilim) yazmanın cevazını, bir yönden öldürülen kişinin katiline verilecek cezayı, bir başka açıdan da Mekke-i Mükerreme’nin hürmetini ilgilendirmektedir.
Hadis-i şerif daha değişik lafızlarla Sünen-i Ebu Davud’un Kitabü’l-Menasik’inde 2017 numarada da geçmiştir. Oradaki rivayet, Mekke’nin ha¬rem oluşunu ve Ebu Şat’ın yazma isteğini ihtiva etmektedir. Gerekli açık¬lama için o kısma bakılabilir.
Buhari'nin Kitâbu’l-İlm’deki rivayetinde de Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce Mekke’nin harem olduğunu bildirip, oraya ait bazı yasakları saymış, son¬ra da katile uygulanacak ceza ile ilgili bölümü beyan buyurmuştur.
İşaret edilen rivayetlerde efendimiz, Mekke’nin kendisinden önce de, sonra da harem olduğunu ancak o gün bir müddet için kendisine izin verildiğini söylemiştir.
Ebu Şurayh (Radıyallahu anh)’ın hadisini Ebu Davud ve Darimi de rivayet etmişlerdir. Tirmizi de bu¬nun bir benzerini yine Ebu Şureyh’ten rivayet etmiştir.
Hadis, maktulün mirasçısı katili öldürmek veya onu afv etmek ya da tazminat almak hususunda muhayyer olduğuna delalet eder. Keza, maktulün velisinin bu üç şeyden ayrı dördüncü bir şey iste¬yemeyeceğini ve istediği takdirde ona engel olunmasını ifade ve em¬reder.
Hadisin son fırkasından kastedilen mana da şudur: Maktulün velisi, katili afv ettikten veya tazminat aldıktan sonra onu öldür¬meye dönüş yaparsa veya tazminatsız olarak katili afv ettikten son¬ra tazminat istemeye dönüş yaparsa cehennem ateşine müstahak olur. Ebu Davud’un rivayetinde ise “Böyle davranan için ebedî cehennem ateşi vardır” buyurulmuştur. Zerre miktarı imanı olan kimsenin ebedi olarak ce¬hennemde kalmayacağı ve netice itibariyle cennetlik olacağı Kur’an-ı Kerim ayetleriyle ve hadisi şeriflerle sabittir. Bu itibarla bu hadis, benzeri hadisler gibi tevil edilir. Bu tevillerden birisi, böyle davran¬mayı mubah telâkki eden, yani mesela katili öldürmekten vazgeçip tazminat aldıktan sonra onu öldürmeye dönüş yapıp bu dönüşü helâl sayan maktulün velisi hakkındadır. Bu veli haram olan bir şeyi helâl telâkki ettiği için küfre gitmiş olur ve bu yüzden ebedî olarak cehennemde kalır. Diğer bir yorum, ebedî olarak cehennem¬de kalmaktan maksat uzun süre kalmaktır, sonsuzluğa dek kalmak değildir.
Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’in hadisi ise Kütübü Sitte’nin hepsinde rivayet olunmuştur. Bu iki hadis, katili öldürmek veya diyet almak hususunda maktulün velilerinin serbest oldukla¬rına delalet ederler. Kısas ile diyetten birisini tercih etme yetkisinin maktulün velilerine ait olduğu görüşü cumhur tarafından da kuv¬vetli görülen görüştür. Fakat Ebu Hanife, Malik ve Sevri’ye göre kısas veya diyet hususundaki tercih hakkı katile aittir.
وفي رواية : إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ حَبَسَ عَن مَكَّةَ الْفِيلَ، وَسَلَّطَ عَلَيْهَا رَسُولَهُ صَلى اللهُ عَلَيْهِ وسلمَ وَالمُؤْمِنِينَ، وَإِنَّهَا لَمْ تَحِلَّ لأَحَدٍ قَبْلِي، ولاَ تَحِلُّ لأَحَدٍ بَعْدِي، وَإِنَّمَا أُحِلَّتْ لي ساعَةً من نَهَارٍ، وَإِنَّهَا سَاعَتِي هَذِهِ حَرامٌ، لَا يُنْفَرُ صَيْدُهَا، وَلَا يُخْتَلى شَوْكُهَا، وَلَا تُلْتَقَطُ سَاقِطَتُهَا إِلاَّ لِمُنْشِدٍ .
[رواه البخاري (١١٢ ، ٢٤٣٤) ومسلم (١٣٥٥) وأحمد (٢/ ٢٣٨)]
206- Başka bir rivayette:
Hiç şüphe yoktur ki, Allah (Azze ve Celle) Mekke (ye girmekten) fil ordusunu men etmiş, fakat Resulü ile müminleri buna muzaffer kılmıştır. Dikkat edin, Mekke benden Önce hiç bir kimseye helal olmamış; benden sonra da hiç bir kimseye helal olmayacaktır. İyi dinleyin! Mekke bana gündüzün bir saatinde helal olmuştur. Dikkat edin o da benim şu saatimdir. (Mekke) haramdır. Avı ürkütülmez, dikeni koparılmaz, ağacı kesilmez, kaybolan eşyası kaldırılmaz meğerki bulan ilan maksadıyla almış ola.
Açıklama
Bu hadisi Buharı “Lukata” bahsinde, Ebu Davud “Hacc”, “İlim” ve “Diyat” bahislerinde; Tirmizi “Diyat” ve “İlim” de; Nesâi “İlim” bahsinde, İbni Mace “Diyat” da muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir. Birinci hadisin zahirine bakılırsa Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbesini fethin akabinde okumuştur. Fakat hakikatte fethin akabinde değil Huzâa kabilesinden biri Benî Leys’ten birini öldürdükten sonra okumuştur. Nitekim ikinci rivayetten de bu mana anlaşılmaktadır.
Fil ordusundan murad Kur’an-ı Kerim’in Fil suresin¬de beyan buyrulan Ebrehe ordusudur. Ebrehe aslen Habeşli olup Yemeni istilâ etmiş ve Habeşlilerle Ye¬menliler ‘den mürekkep bir ordu ile Kâbe ‘yi yıkmağa gelmişti. Ordusunda filler vardı. Fakat Kâbe’yi yıkmağa muvaffak olamadan perişan olup gitmişti. Bu orduya Araplar arasında “Ashab-ı fil” denildiği gibi o seneye de “fil senesi” adı verilmiş ve bir tarih başlangıcı kabul edilmişti. En sahih rivayete göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu vakadan elli gün sonra dünyaya gelmiştir.
Anlaşılıyor ki Huzâa ile Benî Leys kabileleri arasında cahiliyye devrinden kalma kan davası varmış. Huzâa’nın öldürdüğü adamın ismi bazı rivayetlerde belli değilse de Benî Leys’in cahiliyye devrinde Huzâa’dan öldürdükleri adamın ismi Ahmar’dır. İbni İshak’ın rivayetine göre Huzâa kabilesinden Hıraş b. Ümeyye cahiliyye devrinde kendi kabilesinden öldürü¬len Ahmer isminde bir adamın yerine müşriklerden İbni Es¬ra’ El-Huzeli namında birini öldürmüş. Bunun üzerine Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Ey Huzâa cemaati! Adam öldürmekten el çekin. Şu andan itibaren kim adam öldürürse ölenin yakınları iki mülahaza arasında muhayyerdir...” buyurmuştur.
“Mekke benden sonra da hiç bir kimseye helâl olmayacaktır” cümlesinden murad: Mekke’de harbin helâl olmamasıdır.
Tahavi diyor ki: “Mekke’ye ihramsız girmek ve kıtalin helâl olması Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsustur. Ondan son¬ra Mekke’ye ihramsız olarak hiç bir kimsenin girmesi caiz değildir. İbni Abbas (Radıyallahü anh) ile Kasım, Hasan-ı Basri, Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in kavilleri budur. İmam Mâlik’le Şafiî ‘den hacda umreye niyet etmeyenler hakkında iki kavil rivayet olunmuştur. Bir kav¬le göre ihramsız girmek caizdir. İkinci kavle göre yalnız oduncularla em¬sali esnaf hakkında caiz, başkalarına caiz değildir.
Lukata: sahibi tarafından gaflet neticesi düşürülen maldır. Lukatanın ilânından murad çarşı ve pazarlar¬da bulunan şeyi bir sene halka bildirmektir. Abdurrahman b. Mehdi’nin beyanına göre başka yerlerde bulunan mal bir sene ilân edilir. Sahibi çıkmadığı takdirde bulanın olur. Fakat Mekke’de bu-lunan malın hükmü böyle değildir. Orada bulunan mal sahibi çıkmasa da ebediyyen bulanın mülküne geçmez. Bu hüküm Mekke’ye mahsustur.
Mazirî (453-536) diyor ki: “Bu cümlenin manası ilan hususunda mübalağadır. Çünkü bir hacı yıllarca sonra tekrar Mekke’ye gelir. Bu sebeple ilan müddetinin uzatmasında zaruret vardır. Başka yerler böyle de¬ğildir.
Bazılarına göre bu hadis Mekke’de düşürülen bir mal için ilana ihtiyaç yoktur. Zira hacılar Şark ve Garba dağılıp giderler, bu suretle kaybolan malın sahibi çıkmaz, diyenlerin vehmini kesmek için varit olmuştur.
Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başka yerlerde olduğu gibi, burada da ilân hükmünün sahip olduğunu anlatmıştır. Bir takımları ha¬disin bu cümlesini:
“Ancak ilân eden birini duyarsa o başka şeklinde tevil etmişlerdir. Bu takdirde düşürülen bir malı ilân ederek sahibine vermek için yerden almak caiz görülmüş olur. Mezkûr kavl İshak b. Rahuye ile Nadr b. Şumeyl’den rivayet olunmuştur.
Ebu Şah Yemen’den gelen zatın künyesidir. İsmi malum değildir.
Hadisin “Kureyş’ten bir zat” diye işaret edilen kim¬se Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in amcası Abbas b. Abdulmuttalib (Radıyallahu anh)’dir.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- İbni Battal’ın beyanına göre bu hadis ilmin yazılmasını mubah kılmaktadır. Bazıları ezbercilik ortadan kalkar, endişesiyle ilmin yazılmasını kerih görmüşlerdir. Bu hadis ve keza ilmin adı olan Mushaf’ın bil’ittifâk yazılması, onların aleyhine delildir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vahy kâtipleri vardı. Bu zevatın gelen vahyi yazma¬ları ilmin yazılabileceğine açık delildir. Şabî: “Bir şey işittin mi onu duvara olsun yaz!” demiştir. Yalnız Aynî bu mütalâaya itiraz, etmekte ve hilafın yeri Mushaf’tan başka şeyleri yazmaktır. Ulemânın it¬tifak ettikleri şeyler yazmayı kerih görenler aleyhine delil olamaz.” de¬mektedir. Kâdı İyaz’ın beyanına göre Sahabe ve Tabiinden Mushaf’ın ve hadislerin yazılmasını kerih görenler bu babda rivayet edilen bir takım hadislere istinat etmişlerdir. Ezcümle:
Hz. Ebu Said-i Hudrî’nin rivayet ettiği bir hadiste: “Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den yazı hususundu izin istedik, fakat bize izin vermedi” denilmişi Zeyd İbni Sabit (Radıyallahü anh) “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hiç bir şey yazmamamızı ve yazıya güvenip kalınır endişesiyle Kur’an’dan başka hiç bir şeyin yazılmamasını emir buyurdu.” demiştir. Sonraları bu bâbda izin verildiğini bildiren hadisler rivayet olunmuştur. Hz. Abdullah b. Amr b. As: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittiklerimi yazmak için izin istedim de bana izin verdi. Bu suretle ben onları yazdım.” demiştir. Hz. Abdullah yazdığı sahifeye “Sadıka” namını vermiştir. Sa¬habe ve Tabiinden birçokları ilmi yazmayı caiz görmüş, son¬raları bu hususta ittifak hâsıl olmuştur. İlmin yayılması için buna zaru¬ret vardır.
Nevevî, ulemânın yazıyı nehyeden hadisler için bu hadisler ya mensuh yahut kerahet-i tenzihiyye ifade ederler, dediklerini söyler.
2- Hutbenin minber vesaire gibi yüksek bir şey üzerinde okun¬ması müstehaptır. Bu hususta cuma ile bayram vesaire hutbeleri ara¬sında fark yoktur.
3- ‘Mekke kahran fethedilmiştir” diyenler bu hadisle istidlal etmişlerdir. Mekke’de harbin Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mubah kılınması fil ordusuna men edilmesine mukabildir. Cumhuru ulemânın kavli budur.
4- Harem-i Şerifte kendiliğinden yetişen ağaçları kesmek bil’ittifâk haramdır. Bu hususta da az yukarıda söz geçmişti.
5- Usûl-ü Fıkıh ulemâsı bu ve emsali rivayetlerde istidlal ederek nass olmayan yerlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e içtihatta bulunmak caiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e içtihadı caiz görmemişlerdir. İmam Şafiî, İmam Ahmed ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf içtihat: tecviz eder. meyanındadır. Âmidî de bu kavli ih¬tiyar etmiştir. İmam Gazali cevazına kâil olmuş, fakat vukuunda tevakkuf etmiştir. İbni Hatibi Razi muhakkik ulemâ¬nın ekserisinin hem cevaz hem de vuku’ hususunda tevakkuf ettiklerini söylemiştir.
Bazıları Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yalnız harb hu¬susunda içtihat edebileceğini söylemişlerdir.
İçtihadın vukuunu iddia edenler bu bâbda varit olan hadis ve ayet¬lerle istidlal etmişlerdir.
6- Öldürülen bir kimsenin velisi katilden diyet almakla idamını istemek arasında muhayyerdir. Fakat caniye dilediği şıkkı zorla kabul ettiremez. İmam Şafiî ile İmam Ahmed’in kavilleri budur.
Meşhur kavline göre İmam Mâlik: “Öldürülenin velisi af-fetmekle İdam talebi arasında muhayyerdir. Diyeti ancak cani razı olur¬sa isteyebilir.” demiştir. İmam-ı Azam, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed. İbrahim Nehaî. Süfyan-ı Sevrî, Abdullah b. Zekvan, Abdullah b. Şubrume ve Hasan b. Hayy’in kavilleri de budur.
7- Kasten insan öldüren bir katile İki şeyden birini tatbik etmek vaciptir. Ya kısas olunur, ya diyet verir. Şafiî’nin iki kavlinden biri budur. Esah kavline göre ise vacip olan kısastır. Diyet onun bedelidir. Ve kısas sakıt olduğu vakit verilir. İmam Mâlik’in meşhur kavli de budur. Her iki kavle göre de velinin diyeti affetmeye hakkı vardır. Bu babda katilin rızası şart değildir.
İmam-ı Azam’la İmam Mâlik’ten bir rivayete göre diyete ancak katilin, rızası ile gidilir. Katil ölürse diyet sakıt olur. İmam Şafiî’nin eski kavli de budur. Yeni kavline göre katil ölürse diyet vacip olur. İmam Ahmed’in de mezhebi budur.
Kocasının izni olmaksızın kadının, kendi malından hediye vermesi caiz değildir
عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ فِي خُطْبَةٍ خَطَبَهَا: «لَا يَجُوزُ لِامْرَأَةٍ فِي مَالِهَا، إِلَّا بِإِذْنِ زَوْجِهَا، إِذَا هُوَ مَلَكَ عِصْمَتَهَا .
[رواه ابن ماجه (٢٣٧٩)]
207- Amr bin Şuayb babasından o da dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As) (radıyallahu anhüm)’den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu, demiştir:
“Bir erkek bir kadınla evlenince erkeğin izni olmaksızın kadının, kendi malından hediye vermesi caiz değildir”
Açıklama
Bu hadisi Ebu Davud ve Nesai de rivayet etmişlerdir. Ebu Davud’un iki ayrı senedle rivayet ettiği iki hadis metni arasında biraz farklılık vardır. Bunlardan birisi mealen şöyledir: “Kocasının izni olmaksızın kadının hediye vermesi caiz değildir.” Diğeri de mealen şöyledir: “Kocası kendisi ile nikâhlanınca kadının kendi malında bir şey yapması (yani hediye vermesi) caiz değildir.”
Avnü’l-Mabud yazarı bu hadisin şerhinde şu bilgiyi verir: “Kadının malından maksad kadının kendi malı kasdedilmiş olabilir. Bu takdirde kadının hediye vermesinin caiz olmamasından maksat tenzihen mekruhluktur. Bunun hikmetide kadınların akıllarının noksanlığıdır. Bu itibarla kadın kendi malından bir hediye vermek istediği zaman önce kocasına danışmalıdır. Kocasının görüşünü alması, ona danışması ve muvafakatini alması müstehaptır. Aksine hareket etmesi ise tenzihen mekruhtur (Bununla beraber kadın kendi malında tasarruf etme yetkisine sahip olduğu için yapacağı hibe ve sadaka sahihtir.)
Kadının malından maksat, kadının elinde bulunan ve kocasına ait olan mal olabilir. Kadının elinde bulunduğu için mala mecazen kadının malı denilmiştir. Hadis böyle yorumlanınca caiz olmama ifadesi ile haramlık kastedilmiş olur. Çünkü kadının bu malda tasarruf etme yetkisi yoktur. Bazı âlimler bu hadisin böylece iki şekilde yorumlanabileceğini söylemişlerdir.
En-Neyl yazarı da: Kadın akıllı ve ergenlik çağına varmış olsa bile kocasından izin almaksızın kendi öz malından hediye veremeyeceğini söyleyen âlimler bu hadisi delil göstermişlerdir. Bu hususta ihtilâf vardır. Şöyle ki:
1. El-Leys: Bu caiz değildir. Kadının vereceği hediye onun malının üçte birisinden az bile olsa gene caiz değildir. Ancak çok cüz’i ve kıymetsiz bir şey ise caiz olur, demiştir.
2. Tâvûs ve Malik: Kadın, malının üçte birisine kadar, kocasının izni olmaksızın verebilir. Fakat bundan fazlasını ondan izin almaksızın veremez, demişlerdir.
3. Cumhur: Kocasının izni olmaksızın kadın kendi malından dilediği miktarı verebilir. Ancak sefih ise (yani menfaatini zararından ayırt edemeyecek durumda ise), veremez, demiştir. El-Fetih yazarı demiş ki: “ Cumhurun gerek Kitap’tan ve gerekse Sünnet’ten delilleri çoktur.”
Kocanın izninden maksat açıkça izin vermesi veya rızasının bulunduğunun anlaşılmasıdır.
Sindî’nin beyanına göre Şafii: Bu hadis sabit değildir. Kur’an-i Kerim, Sünnet, eser ve makul, bu hadisin hilâfına, (yani kadının kendi öz malında tasarruf etme yetkisine sahip olup kocasından izin almasına mecburiyet bulunmadığına) delalet ettiği halde biz bu hadisle nasıl hükmedebiliriz, demiştir.

Kimin bir arazisi varsa onu kendisi eksin
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : مَنْ كَانَتْ لَهُ أَرْضٌ فَلْيَزْرَعْهَا أَوْ لِيُزْرِعْهَا وَلَا يُؤَاجِرْهَا.
[رواه النسائي (٣٨٧٧) وابن ماجه (٢٤٤٥) والبخاري (٢٢١٥) بِلَفْظِ : مَنْ كَانَتْ لَهُ أَرْضٌ فَلْيَزْرَعْهَا، أَوْ لِيَمْنَحْهَا أَخَاهُ، فَإِنْأَبَى فَلْيُمْسِكْ أَرْضَهُ ]
208- Cabir b. Abdullah (radıyallahu anh)’tan
: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Kimin bir arazisi varsa onu kendisi eksin veya bir kardeşine ücret almaksızın ektirsin ama kiraya vermesin.” Buhari’de şu lafızla mervidir: “Kimin arazisi varsa onu ya kendisi eksin yahut onu bir atıyye olarak versin (ektirsin); bunu da yapmazsa tarlasını (boş) tutsun”
Açıklama
Buhari’de 2215, şu lafızla mervidir: Sahabeler (Peygamber asrın¬da) arazileri, mahsulün üçte biri veya dörtte biri yahut yarısı mukabilinde ziraat ederlerdi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Kimin arazisi varsa onu ya kendisi eksin yahut onu bir atıyye olarak versin (ektirsin); bunu da yapmazsa tarlasını (boş) tutsun” buyurdu.
İbni Ömer (Radıyallahü anh)’in hadisini Müslim, Ebu Davud ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Müslim’in Nafi aracılığıyla İbni Ömer’den olan bir rivayetinde Nafi şöyle demiştir: “İbni Ömer (Radıyallahü anhüma), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in devrinde ve Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın halifelikleri döneminde ve Muaviye’nin halifeliğinin İlk zamanlarında arazilerini kiraya veriyordu. Nihayet Muaviye’nin hilafetinin son zamanlarında İbni Ömer, Rafi bin Hadîc’in bu muamele hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yasaklamasının bulunduğunu söylediğini işitince İbni Ömer, Rafi’nin yanına girdi. Ben de İbni Ömer ile beraberdim. İbni Ömer bu meseleyi Rafi’m sordu. Rafi de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarlaları kiraya vermeyi menediyordu, dedi. İbni Ömer de bundan sonra bu işi terk etti ve kendisine sorulduğu zaman Rafi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bunu yasakladığını söyledi, derdi.”
Hülâsa görüldüğü gibi İbni Ömer (Radıyallahü anh) bu görüşte olmadığı ve uzun süre uygulaması böyle olmadığı halde Rafi’nin bu hadisinden sonra ihtiyatlı davranarak bu işi bırakmıştır.
Cabir (Radıyallahü anh)’in hadisini Buhari, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’in hadisi ise Buhari ve Müslim tarafından da rivayet olunmuştur. Bu iki hadiste, kişinin kendi arazisini ekmesi veya din kardeşine karşılıksız ve menfaatsiz ektirmesi emrediliyor. Bu yapılmadığı takdirde arazi sahibinin arazisini elinde tutması yani kiraya vermemesi emrediliyor.
“Arazi sahibinin bunu elinde tutması” hükmü ile ilgili olarak el-Fetih yazan şöyle der: Bir araziyi boş bırakmak onun menfaatini zayi etmek demektir. Bu ise malı zayi etmek sayılır. Hâlbuki bir malın zayi edilmesi sabit ve sahih hadislerle yasaklanmıştır. Bu itibarla yukardaki hüküm müşkil görülüyor. Bu müşkile şöyle cevap verilmiştir: Bir malı zayi etmenin yasaklığı o malın aynısını veya telafisi mümkün olmayan menfaatini elden atmaktır. Buradaki hüküm ise ona ters düşmez. Çünkü bir arazi ekilmediği zaman yararsız kalmış olmaz. Ondan ot, yakacak gibi şeyler elde edilebilir, hayvanların merası olabilir ve benzeri işlerde kullanılması mümkündür. Faraza hiç bir yararı olmasa bile toprağı dinlendirilmiş, Islah edilmiş ve güçlendirilmiş olur. İcabında bir yıl sonra işletilince iki yıllık verim alınabilir. Bu cevap, hadisteki yasaklamanın her nevi kirayı kapsaması haline aittir. Şayet hadisteki yasaklama o gün için uygulanan kira usulüne ait ise arazinin muattal ve boş bırakılması emri söz konusu değildir. O zamanki usûl: Arazi, alınacak mahsulün üçte biri, dörtte biri gibi bir miktar karşılığında kiraya verilmesi şeklinde idi. Hadis bu şekli yasaklıyor ise arazi başka usulle kiraya verilebilir. Mesela altın ve gümüş karşılığı kiraya verilebilir.
Bu bapta rivayet edilen hadislerin zahirine göre araziyi, mahsulünden alınacak belirli bir miktarına, mesela yarısına, üçte birisine, beşte birisine karşılık kiraya vermek caiz değildir. Fakat altın veya gümüş karşılığında kiraya vermek meşrudur.
Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz
عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ أَبِي زُهَيْرٍ الثَّقَفِيِّ , عَنْ أَبِيهِ , قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالنَّبَا أَوْ الْنَبَاوَةِ , قَالَ : وَالنَّبَاوَةُ مِنْ الطَّائِفِ , قَالَ : يُوشِكُ أَنْ تَعْرِفُوا أَهْلَ الْجَنَّةِ مِنْ أَهْلِ النَّارِ, قَالُوا : بِمَ ذَاكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : بِالثَّنَاءِ الْحَسَنِ , وَالثَّنَاءِ السَّيِّئِ , أَنْتُمْ شُهَدَاءُ اللَّهِ بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ
.[ رواه ابن ماجه (٤٢١١)]
209- Ebu Bekir b. Ebu Züheyr es-Sakafî babasından (radıyallahu anhün);
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Neba veya Nebavet’te (ravi dedi ki Nebavet Taif’te bir yerdir) bize bir hutbe irad etti:
Nerde ise cennetlik olanları cehennemlik olanlardan ayırt edip tanıyabilirsiniz, buyurdu. Sahabeler: Onları ayır edip tanımak ne ile (olabilir)? diye sordular. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): İyilikle anmak ve kötülükle anmak suretiyle (olur). (Çünkü) siz birbiriniz hakkında (şahitlik eden) Allah’ın şahitlerisiniz, buyurdu.
Açıklama
Sena-i Hasan: Kişiyi iyi hasletleri ve güzel sıfatlarıyla anmaktır.
Sena-i Seyyie Kişiyi kötü hasletleri ve fena sıfatlarıyla anmaktır.
Sena kelimesi aslında iyilikle anma işinde kullanılır. Burada edebî sanat gereği olarak, müşekkele için kötülükle anma işinde de kullanılmıştır.
Bu hadise göre cennetlik olmanın alâmeti kişinin iyilikle anılmasıdır. Cehennemlik olmanın alâmeti de kişinin kötülükle anılmasıdır.
Hadisin; “Siz (yeryüzünde) Allah’ın şahitlerisiniz,” cümlesindeki muhataplar sahabelerdir. Yani sahabeler bir kimseyi tezkiye ederek iyi olduğunu söyler ve hayırla anarlarsa, bu tezkiye ve şahitlik o kimsenin cennetlik olduğunun alâmetidir. Bunun aksine bir kimsenin kötü olduğunu söyleyip onu şer ile anarlarsa bu şahitlik o kimsenin cehennemlik olduğunun alâmetidir.
Bazı âlimler bu hükmün sahabelere mahsus olduğunu söylemişler. Fakat diğer bazı ilim adamları bu hükmün sahabelerin izinde yürüyen dindar Müslümanlara da şümullü olduğunu söylemişler.
Sindi bu iki görüşü naklettikten sonra: Bir kavle göre hayır ile anmak, kişinin fiil ve hareketlerine uygun ise, yani gerçekten o kişi Allah’a bağlı, ibadetine düşkün ve güzel ahlâk sahibi ise o takdirde tezkiye sayılır ve onun cennetlik olduğunun alâmeti sayılır. Aksi takdirde sayılmaz. Nevevî şöyle demiştir: Sağlıklı olan görüş şudur ki bu hüküm umumidir ve kayıtsızdır. Bu itibarla bir Müslüman ölür de herkes veya halkın çoğunluğu Allah’ın ilhamı ile o Müslümanı tezkiye ederek hayır ile anarsa, iyi bir kimse olduğunu söylerlerse, bu tezkiye ve şahitlik o kişinin cennetlik olduğunun alâmetidir. Hatta bu tezkiye onun fiil ve davranışlarına pek uymasa bile hüküm budur. Çünkü kötülük işleyen kimsenin mutlaka azab çekmesi ve cehenneme atılması vacip değildir. Allah dilediğini bağışlar. Allah’ın o ölüyü halkın çoğunluğuna tezkiye ettirmesi onu mağfiretine kavuşturmasının belirtisidir, diye bilgi vermiştir.
Buhari, Cenaze kitabının “İnsanların ölüyü iyilikle anması” babında Enes (Radıyallahü anh)’den buna benzer bir hadis rivayet etmiştir. O hadis İbni Mace’nin süneninde 1491 numarada geçti. Buhari’nin o hadisi ile arkasındakinin izahı bölümünde İbni Hacer özetle şu bilgiyi verir.
Kişi hakkında iyi şahitlik ve hayır ile anmak hususunda Davudi şöyle demiştir: Bu konuda muteber ve geçerli olanı, fazilet sahibi dürüst insanların şahitliği ve tezkiyesidir. Fasık ve günahkâr insanların şahitliği muteber değildir. Çünkü bu gibi insanlar bazen kendileri gibi olan insanları övüp iyilikle anarlar. Keza ilgili şahıs ile aleyhinde konuşacak kimse arasında bir düşmanlığın da bulunmaması gerekir. Çünkü düşmanın şahitliği muteber değildir.
İbni Mace’nin 1491. hadisinde “Müminler Allah’ın yeryüzünde şahitleridir” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade, kişinin iyilikle veya kötülükle anılması hakkındaki şahitliğin sadece sahabelere ait olmayıp müminlere de şümullü olduğuna delalet eder. Bu konu ile ilgili gerekli bilgi kısmen orada verilmiştir. Oraya da bakılabilir.
Hadisin ravisi Ebu Züheyr es-Sakafî (Radıyallahü anh) sahabedir. Adı Muaz veya Ammar bin Hamid’dir. Bir tek hadisi İbni Mace’ye tarafından rivayet edilmiştir. Ravisi de oğlu Ebu Bekir’dir.
Dünyadan sakındırmak
عَنِ بْنِ عَبَّاس قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْمَسْجِدِ الْخَيْفِ فَحَمَدَ الله وَ ذَكَرَهُ بِمَا هُوَ أهْله ثُمَّ قَالَ : مَنْ كَانَتِ الدُّنْيَا هَمَّهُ، فَرَّقَ اللَّهُ شَمْلَهُ ، وَجَعَلَ فَقْرَهُ بَيْنَ عَيْنَيْهِ، وَلَمْ يَأْتِهِ مِنَ الدُّنْيَا إِلَّا مَا كُتِبَ لَهُ،
210- İbni Abbas (Radıyallahü Anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayf mescidinde bize hutbe irat etti. Allah’a hamd etti ve onu layıkıyla zikretti. Sonra şöyle buyurdu: Kim ki arzusu, amacı dünya olursa Allah o kimsenin İşi¬ni darmadağın eder, fakirliğini iki gözünün arasında kılar (yâni dün¬yalığı elde etmek uğrunda sıkıntılar çeker, ihtirası da dinmez) ve dünya (nimet ve malın) dan kendisi için (kaderinde) yazılmış olan miktardan başka hiç bir şey ona gelmez.
Açıklama
Sindi bu hadisi şöyle izah eder: Hülâsa, Allah'ın kulu için takdir ve tâyin eylemiş olduğu rızık ne ise şüphesiz o rızık sahibini mutlaka bulur. Ancak şu var ki, arzu ve amacı âhiret mutluluğu olan kulun rızkı kolayca ve rahatlıkla onu bulur. Arzu ve amacı dünya malını toplamak olan kulun rızkı ise sı-kıntılar, (telaşlar ve ihtiraslar) neticesinde ona varır. Şu halde ahi¬ret mutluluğunu amaç edinen kul, hem ahiret mutluluğunu hem de dünya mutluluğunu elde etmiş olur. Çünkü dünya malını toplamak¬tan gaye dünyada rahat etmek, gönül huzuruna kavuşmaktır. Ahiret mutluluğuna namzed olan kişiye dünya rahatlığı, gönül huzuru ve zenginliği verilmiş olur. Amaç ve arzusu dünya malı olan kimse ise hem dünya bakımından hem de âhiret açısmdan hüsran ve zararda¬dır. Çünkü hayat boyunca dünya malını elde etmek uğrunda devam¬lı sıkıntı, telaş ve rahatsızlıklar çeker. Böyle bir kimsenin rahatı bo¬zulduktan sonra malının ne faydası olur?
Borçlu olan Müslümanın borcunu yakınlarının ödemesi
عَنْ سَمُرَةَ بْنِ جُنْدَبٍ قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : " هَاهُنَا أَحَدٌ مِنْ بَنِي فُلَانٍ ؟ ". فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ، ثُمَّ قَالَ : " هَاهُنَا أَحَدٌ مِنْ بَنِي فُلَانٍ ؟ ". فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ، ثُمَّ قَالَ : " هَاهُنَا أَحَدٌ مِنْ بَنِي فُلَانٍ ؟ ". فَقَامَ رَجُلٌ فَقَالَ : أَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ. فَقَالَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَا مَنَعَكَ أَنْ تُجِيبَنِي فِي الْمَرَّتَيْنِ الْأُولَيَيْنِ ؟ أَمَا إِنِّي لَمْ أُنَوِّهْ بِكُمْ إِلَّا خَيْرًا، إِنَّ صَاحِبَكُمْ مَأْسُورٌ بِدَيْنِهِ ". فَلَقَدْ رَأَيْتُهُ أَدَّى عَنْهُ حَتَّى مَا بَقِيَ أَحَدٌ يَطْلُبُهُ بِشَيْءٍ.
قَالَ أَبُو دَاوُدَ : سَمْعَانُ بْنُ مُشَنَّجٍ. ﻗﺎﻝ ﺑﻌﻀﻬﻢ: ﺳﻔﻴﺎﻥ ﺑﻦ ﻣﺸﻨﺞ.
حكم الحديث: حسن
211- Semüre b. Cündüb (Radıyallahü Anh)’den şöyle rivayet edilmiştir. Derki:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hitab edip:
"Filan oğullarından burada kimse var mı?" diye sordu. Kimse cevap vermedi. Sonra tekrar;
"Filan oğulllarından burada kimse var mı?" dedi. Yine kimse cevap vermedi. Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üçüncü defa tekrar;
"Filan oğullarından burada kimse var mı?" buyurdu. Bu sefer bir adam kalkıp:
Ben varım ya Rasulallah! dedi. Hz. Peygamber: (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
"Önceki iki seferde niçin cevap vermedin? Şüphesiz ben sizin için sadece hayır anarım. Arkadaşınız, borcuna mukabil hapsedildi (cennete sokulmadı)" buyurdu.
(Semüre der ki:)
O adamı, arkadaşının bütün borçlarını öderken gördüm. Öyle ki, artık ondan bir şey isteyen hiç kimse kalmadı.
Açıklama
Ancak Hâkim şöyle der: arkadaşınız borcundan dolayı cennetin kapısında hapsedildi. Hâkim: şeyhaynin şartı üzere sahihtir der. Elbani: sahihi tergipte sahihtir der.
Nesai’nin rivayetinden anlaşıldığına göre, metinde konu edilen konuşma bir cenazede geçmiştir. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve sahabiler, bir cenazeyi defnetmek için gitmişlerdi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaate bir konuşma yapıp, falan sülâleden kimsenin olup olmadığını sordu. Kimsenin cevap vermemesi üzerine sorusunu üç defa tekrarladı. Nihayet bir adam kalkıp kendisinin o sülâleden olduğunu söyledi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ölen zatın borçları yüzünden hapsedildiğini, cennete bırakılmadığını söyleyip onun borçlarının ödenmesini istedi. Adam da, cemaata sorarak, ölünün kime borcu varsa hiç bırakmadan hepsini ödedi.
Hadis-i şerif; insanlara olan borcun ne derece önemli olduğunu, öden¬meyen kul haklarının kişinin cennete girmesine mani olacağını göstermekte¬dir.
Allah, şirkten başka bütün günahları tevbe ile affettiği halde; kul borcunun affını, alacaklının affetmesine bağlamıştır.
Borcunu ödemeyi istediği halde, imkânsızlığından dolayı ödeyemeyene, mühlet vermek alacaklılar için farzdır. Bakara suresinde şöyle buyurulmaktadır: “Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar, ona mühlet ve¬rin. Bilmiş olasınız ki, borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”
Âlimler bu ayetle istidlal ederek, darda olan borçlu için mühlet vermenin farz, borcu tamamen bağışlamasının da müstehap olduğuna hükmetmişlerdir.
Dürrü’l-Muhtar’da; haddizatında farzın nafileden daha üstün olduğu, ancak üç şeyin bundan müstesna tutulduğu kaydedilir ve darda kalanın borcunu bağışlamak mendup olduğu halde, bunun da vacip olan mühlet ver¬mekten daha üstün olduğu ifade edilir.
Ebu Cafer et-Tahavi’nin rivayet ettiği bir hadiste de Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Darda kalan borçluya mühlet verene, her gün için sadaka sevabı var¬dır.” buyurmaktadır.
Hadis-i şerif, borçlu olan Müslümanların borcunu ödeyivermenin önemine de işaret etmektedir. Müslim’in, Ebu Mesud’dan rivayet ettiği şu ha¬dis, bu durumda olanların nail olacağı ecre en güzel bir şekilde delâlet et¬mektedir:
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizden önceki milletlerden bir adamın hesabı görüldü. Onun hiçbir hayrı yoktu. Ancak o zengindi, insanların arasına karışır, kölelerine; darda ka¬lanlara göz yummalarını emrederdi. Allah: Ondan vazgeçin, biz buna ondan daha layığız, buyurdu.” Müslim, müsâkât 26.
Yine Müslim’in Ebu Katade’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her kimi, Allah’ın kendisini kıyamet gününün kederlerinden kurtar¬ması sevindirirse, darda olana mühlet versin ya da tamamen terk etsin.” Müslim, müsâkât 31.
Yukarıda işaret edildiği gibi bu hadisi Nesai rivayet etmiştir. Ayrıca Buhari’nin Tarih-i Kebir’inde de vardır.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. İnsanlar, başkalarına olan borçlarını ödemede titizlik göstermelidirler.
2. Başkasına borçlu olarak ölen kişinin borcu onun cennete girmesine engel olur.
3. Ölen birisinin borcunun bir başkası tarafından ödenmesi caizdir.
Faizden sakındırma
عَنْ أنَسِ بْنِ مَالِك قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرَ أَمْر الرِّبا وَ عَظَمَ شَأنه قَالَ : إنَّ الدِّرهَمَ يُصيبُه الرجُلُ منَ الرِّبا أعظَمُ عِندَ اللهِ في الخَطيئَةِ مِن ستةٍ وثَلاثينَ زَنْيةً يَزْنِيها الرجُلُ وإنَّ أَرْبى الرِّبا عِرضُ الرجُلِ المُسلِمِ
ابن ابي الدنيا في كتاب ذم الغيبة، والبيهقبي قال الألباني في صحيح الترغيب (1856) صحيح لغيره
212- Enes İbni Malik (Radıyallaü Anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat etti. Faizden ve onun günahının büyüklüğünden bahsetti. Şöyle buyurdu:
İnsanın faizle para kazanması otuz altı kez zina etmesinden daha büyük günahtır. Adam zina yapar, Müslüman insanın faiz alması ırzdır.
Riyadab sakındırma
عَنْ أَبِي عَلِيٍّ رَجُلٍ مِنْ بَنِي كَاهِلٍ، قَالَ : خَطَبَنَا أَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيُّ ، فَقَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ، اتَّقُوا هَذَا الشِّرْكَ ؛ فَإِنَّهُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ. فَقَامَ إِلَيْهِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حَزْنٍ وَقَيْسُ بْنُ الْمُضَارِبِ، فَقَالَا : وَاللَّهِ لَتَخْرُجَنَّ مِمَّا قُلْتَ، أَوْ لَنَأْتِيَنَّ عُمَرَ مَأْذُونٌ لَنَا أَوْ غَيْرُ مَأْذُونٍ. قَالَ : بَلْ أَخْرُجُ مِمَّا قُلْتُ، خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ فَقَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ، اتَّقُوا هَذَا الشِّرْكَ ؛ فَإِنَّهُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ ". فَقَالَ لَهُ مَنْ شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَقُولَ : وَكَيْفَ نَتَّقِيهِ وَهُوَ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : " قُولُوا : اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ نُشْرِكَ بِكَ شَيْئًا نَعْلَمُهُ، وَنَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لَا نَعْلَمُ ".
رواه أحمد 19606 والطبراني في الأوسط وابن أبي شيبة الألباني في صحيح الترغيب 36.صحيح لغيره.
213- Kâhil oğullarından biri olan Ebu Ali’den: şöyle rivayet edilmiştir;
Ebu Musa el Eş’ari bize huybe irat etti şöyle dedi: Ey insanlar şu şirkten sakının çünkü o karınca yürüyüşünden daha gizlidir. Abdullah İbni Hazn ve Kays İbni Mudarib ona karş çıkp dediler ki: ….

Her sarhoşluk veren haramdır
عَنْ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرَ آيَةَ الْخَمْرِ، فَقَالَ رَجُلٌ : يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ الْمِزْرَ؟ قَالَ : وَمَا الْمِزْرُ؟، قَالَ : حَبَّةٌ تُصْنَعُ بِالْيَمَنِ ، فَقَالَ : تُسْكِرُ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قَالَ: كُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ .
[رواه النسائي (٥٦٠٥)]
214- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbede içki ayetinden bahsedince bir adam kalkarak: “Ey Allah’ın Resulü! Mizr hakkında ne dersin?” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’de: “Mizr’de nedir?” deyince, adam: “Yemende hububattan yapılan bir içkidir” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Sarhoşluk verir mi?” deyince, adam: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Her sarhoşluk veren haramdır” buyurdular.
Açıklama
Nevevî şöyle diyor: “Bu hadisler açık açık gösteriyor ki, her sarhoşluk veren içki haramdır. Ve şaraptır. Ulemâmız bütün bu şıralar¬dan yapılan içkilere şarap ismi verileceğine ittifak etmişlerdir. Lâkin ek¬serisi bunun yalnız üzüm suyu hakkında hakikat, diğerlerinde mecaz olduğunu söylemiş. Bir cemâat da hadislerin zahirine bakarak hakikat ol¬duğunu bildirmişlerdir.” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Sarhoşluk veren her içki haramdır.” hadisi hakkında Hattâbi şöy¬le bir mütalaa dermeyan etmiştir; “Bu hadiste sarhoşluk veren şeyin azı da, çoğu da haram olduğuna delil vardır. Hangi neviden olursa olsun. Çünkü umum sigasıyle sarhoşluğu doğuran içkinin cinsine işaret edilmiştir. Bu söz “karın doyuran her yemek helâldir.” demeye benzer. Çünkü manası fiilen doyurmasa bile doyurmak şanından olan her yemek helaldir, demektir.” Hattâbi’nin bu mütalâasına karşı allâme Aynî şunları söylüyor:
“Hangi neviden olursa olsun sarhoşluk veren içkinin azı da, çoğu da haramdır. Sözü her içki hakkında geçerli değildir. Bu söz yalnız şa¬raba mahsustur. Çünkü İbni Abbas (Radıyallahu anh)’dan mev¬kuf ve merfû’ olarak rivayet edilen bir hadiste: “Muayyen olarak haram kılınan şaraptır. Her içkinin sarhoş edeni de haram kılınmıştır.” denil¬mektedir ki, bu hadis şarabın sarhoş etsin, etmesin; azı da, çoğu da ha¬ram olduğunu, başka içkilerin ise ancak sarhoş ettiği zaman haram kılın¬dığını gösterir. Bu meydandadır. Ama Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Her sarhoşluk veren içki şaraptır. Ve her sarhoş eden içki ha¬ramdır...” buyurduğu rivayet edilmiştir dersen, ben de derim ki: Bu ha¬dise Yahya b. Maîn tân etmiştir. Sahih olduğunu teslim etsek bile esah kavle göre İbni Ömer’e mevkuftur. Bundan dolayıdır ki, Müslim onu zanla rivayet etmiş: (Ben onu ancak merfû’ ola¬rak biliyorum) demiştir. Merfû’ olduğunu da teslim etsek hadisin manası şudur: Çok içildiği zaman sarhoş eden içkinin hükmü, şarabın hükmü gibidir.
Bit’: Bal şerbetinden yapılan içkidir. Cevheri bu kelimenin bet’ şeklinde de okunduğunu söylemiştir. Yemenliler bunu içerlermiş. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bal şarabının hükmü sorul¬duğu zaman:
“Sarhoşluk veren her içki haramdır.” diye cevap vermesi; O’nun cevami-ul-kelim (yani, sözü az, Özü çok) sözlerinden sayılır.
Konuyla ilgili rivayetlerden birinde: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e cevami-ul-kelim mühürleriyle verilmişti” deniliyor. Bundan murad bu az sözlere ifade ettirdiği çok manaların üzerine sanki mühür vuruyordu da bu manalar soranların gözünden kaçmıyordu, demektir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Ben namazdan sarhoş eden her müskiri yasak ediyorum.” sözün¬den murad: Sarhoş ettiği İçin namazdan alıkoyan her içkiyi haram edi¬yorum, demektir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Musa ile Muaz’a:
“Tebşir edin ve kolaylaştırın; öğretin, nefret ettirmeyin.” Buyurmuştur. Buradaki tebşirden murad hayırlı haber vermektir. Tebşirin zıddı inzardır. Ki, o da kötü haber vermek manasına gelir. Hadisten murad: “Halka Allahu Teâlâ’nın sevabını rahmet ve ihsanının genişliğini müjdele¬yin. Tehdit ve azab nevilerini sayıp dökerek onları korkutmayın ki, yeni Müslüman olanlarla bulûğ çağına yaklaşan çocuklar İslam’a yatışsınlar,” demektir. Gerçi bir şeyi emir, zıddının nehyini icabeder. O halde “Kolay¬laştırın” emrinden sonra “Güçleştirmeyin” diye nehiyde bulunmanın ne faydası vardır? Gibi bir sual hatıra gelebilirse de bunun cevabı şudur: Evvela biz bu kaideyi teslim etmiyoruz. Etsek bile burada maksat zımnen anlaşılan bir şeyi te’kid için sarahaten beyandır. Şayet “Kolaylaştı¬rın” diyerek bununla iktifa etseydi; kelime nekre olduğu için bir defa kolaylaştırıp bir daha güçlük çıkaran kimseye uyardı. Fakat “Güçleştirmeyin” deyince bütün hallerde güçlük çıkarmak nefyedilmiş olur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Bir kimse şarabı dünyada içer de ona devam ederek tevbe etmeden ölürse; ahirette onu içmez.” hadis-i şerifi o kimsenin Cennete giremeyeceğinden kinayedir. Çünkü cennete giren, cennet şarabından içecektir. Şu halde hadis-i şerif müstehil ile tevil edilir. Yani Ömrü sarhoşlukla geçip de tevbe etmeden ölen kimsenin cennete girmesi imkânsızdır. Yahut günahları affedilip cennete girse bile, cennetin şarabını canı çekmez manasına gelir. “El-Mebarik” adlı eserde denildi ki: Böylesi cennet şara¬bını arzu etmeyi unutmak yahut unutmasa bile arzu etmemek suretiyle hakikatte mahrum bırakılacaktır. Bu ise cennet nimetlerinin en şerefli¬sinden mahrum kalmak demek olacağından büyük bir eksikliktir.” de¬niliyor.
İnsanlar Âdemin çocuklarıdır, Allah’ta Âdem’i topraktan yaratmıştır
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ النَّاسَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ فَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللَّهَ قَدْ أَذْهَبَ عَنْكُمْ عُبِّيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ وَتَعَاظُمَهَا بِآبَائِهَا فَالنَّاسُ رَجُلَانِ بَرٌّ تَقِيٌّ كَرِيمٌ عَلَى اللَّهِ وَفَاجِرٌ شَقِيٌّ هَيِّنٌ عَلَى اللَّهِ وَالنَّاسُ بَنُو آدَمَ وَخَلَقَ اللَّهُ آدَمَ مِنْ تُرَابٍ قَالَ اللَّهُ " يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ "
(الحجرات ـ ١٣) [رواه الترمذي (٣٢٧٠)]
215- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke fethi günü insanlara bir hutbe irat ederek şöyle buyurdu: “Ey İnsanlar! Allah cahiliyye gururunu ve atalarla övünmeyi sizden kaldırmıştır. İnsanlar iki guruptur; Allah katında değerli, doğru, Müslüman kişi ve Allah tarafından hor görülen isyankâr ve inanmayan kişi, bütün insanlar Âdemin çocuklarıdır. Allah’ta Âdem’i topraktan yaratmıştır ve Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefli ve itibarlı olanınız, en takva olanınızdır (yaşantısını, yolunu, yordamını Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışanlarınızdır). Çünkü Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır. (Hucurat suresi 13)”
Açıklama
Allahu Teâlâ, insanlara, kendilerini bir tek nefisten yarattığını, eşini de ondan var ettiğini haber veriyor. O ikisi Hz. Âdem ve Havva’dır. Son¬ra onları milletlere ayırmıştır. Millet kelimesi kabileden daha geneldir. Kabileden daha aşağı mertebede; fasile, aşiret, imaret, fahiz ve başka bölünmeler vardır. Milletlerden maksadın Acem kabileleri, kabilelerden maksadın da Arap kabileleri olduğu söylenmiştir. Aynı şekilde İsrail oğulları boylarına da Sıbt adı verilmektedir. Ben bunları Ebu Ömer İbni Abdilberr’in el-İnbah isimli eseriyle, el-Kast ve’l-Ümem fî-Marifeti Ensabi’l-Arab ve’l-Acem adlı kitaptan toplayarak müstakil bir mukaddime¬de hulâsa ettim. Bütün insanlar Âdem ve Havva’ya varan yaratılışlarına nispetle şeref bakımından eşittirler. Onlar ancak dinî işlerde birbirle¬rinden üstündürler ki bu da, Allah’a itaat ve Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ne tâbi ol¬maktır. Bu sebepledir ki Allahu Teâlâ, gıybet ve insanların birbirlerini hor görmelerini yasakladıktan sonra onların beşeriyet özelliğinde birbirlerine eşit olduklarını tembihle şöyle buyurur: “Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.” Böylece aralarında tanışma meyda¬na gelecek ve herkes kendi kabilesine dönecektir. Mücahit, “Birbirinizle tanışasınız diye.” ayeti hakkında der ki: Filan oğlu filan, şu şu kabile¬dendir, denildiği gibi. Süfyan es-Sevrî şöyle diyor: Himyerliler köyleri¬ne, Hicaz Arapları da kabilelerine nispet edilirdi. Ebu İsa et-Tirmizi der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed’in... Ebu Hüreyre’den onun da Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den rivayetine göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş¬tur: Soylarınızdan sıla-i Rahimde bulunacaklarınızı öğrenip tanıyın. Şüphesiz sıla-i Rahm ailede sevgi, malda çoğalma ve ömürde artma¬dır. Hadisi rivayetten sonra Tirmizi: Gariptir, sadece bu kanaldan ri¬vayetini biliyoruz, demiştir.
Allahu Teâlâ: “Gerçekten Allah katında en değerliniz; O’ndan en çok korkanınızdır.” buyurur ki, sizler Allah katında soy sop ile değil, ancak takva ile birbirinizden üstün olursunuz. Bu hususta Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den birtakım hadisler varit olmuştur. Şöyle ki:
Buhari der ki: Bize Muhammed İbni Selâm’ın... Ebu Hüreyre’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: İnsanların hangisi en şereflidir? diye so¬rulmuştu. En şereflileri, Allah katında en muttaki olanlarıdır, buyur¬du. Biz sana bunu sormuyoruz, dediler. İnsanların en şereflileri İbrahim Halilullah’ın oğlu Allah’ın peygamberinin oğlu Allah’ın peygam¬berinin oğlu Yusuf’tur, buyurdu. Sana bunu da sormadık, dediler. Arap kabilelerini mi soruyorsunuz, buyurdu. Onlar: Evet, dediler. İslam’ı an¬lamış olması şartıyla cahiliyye döneminde en hayırlılarınız İslam’da da en hayırlılarınızdır, buyurdu. Hadisi Buhari birçok yerde muhtelif ka¬nallardan olmak üzere Abd İbni Süleyman’dan rivayet etmiştir. Ayrıca Nesai de Tefsirde hadisi Ubeydullah İbni Ömer el-Ömerî kanalıyla ri¬vayet etmiştir. Müslim der ki: Bize Amr en-Nâkıd’ın... Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat O, kalplerinize ve amellerinize bakar. Hadisi İbni Mace, Ahmed İbni Sinan’dan, o da Kesir İbni Hişam’dan rivayet etmiştir. İmam Ahmed’in Vekî’ kanalıyla... Ebu Zerr’den rivayetine göre Hz. Peygam-ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona şöyle buyurmuştur: Bak; şüphesiz sen takva ile üstün olman durumu hariç kırmızı ve siyahtan daha hayırlı değilsin. Hadisi sadece İmam Ahmed rivayet etmiştir. Hafız Ebu Kasım et-Taberani der ki: Bize1 Ebu Übeyde Abdülvaris İbrahim’in... Habib İbni Hıraş’dan ri¬vayetine göre; o, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işitmiş: Müs¬lümanlar kardeştir; kimsenin kimseye takvadan başka üstünlüğü yok¬tur. Ebu Bekr el-Bezzar Müsned’inde Ahmed İbni Yahya kanalıyla... Huzeyfe’den rivayet ediyor ki, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: He¬piniz Âdemoğullarısınız. Âdem topraktan yaratılmıştır. Sonunda öyle bir kavim gelecek ki onlar babalarıyla övünecekler veya Allah katında bir kurtçuktan daha basit ve değersiz olacaklar. Ebu Bekr el-Bezzar ha¬disi rivayetten sonra der ki: Hadisin Huzeyfe’den rivayetini sadece bu kanaldan biliyoruz. İbn Ebu Hatim’in Rebî’ İbni Süleyman kanalıyla... İbni Ömer’den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Mekke’nin fethi günü Allah Resulü Beytullah’ı devesi Kusva üzerinde tavaf etti. Rükünleri elindeki asa ile istilâm ediyordu. Mescitte devesini ıhtıracak bir yer bu¬lamadı da sonunda insanların yardımıyla indi. Devesini Batn’ul-Mesil denilen yere çıkardı ve deve orada ıhtırıldı. Sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) biniti üzerinde onlara hitap edip Allah’a hamd etti ve layık olduğu şekil¬de O’na senada bulundu, daha sonra da şöyle buyurdu: Ey insanlar; şüphesiz Allah sizden cahiliye kibrini ve babalarıyla gururlanmayı gi¬dermiştir. İnsanlar iki sınıftır: Birisi iyi, muttaki ve Allah katında şe¬reflidir. Diğeri günahkâr, bedbaht ve Allah katında değersizdir. Şüphe¬siz ki Allahu Teâlâ: “Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayır¬dık. Gerçekten Allah katında en değerliniz; O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah; Alîm’dir, Habîr’dir.” buyuruyor. Bu sözlerinden sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Size bu sözümü söylüyor, kendim ve sizin için Allah’tan mağfiret diliyorum. Hadisi Abd İbni Humeyd de aynı şekilde Ebu Asım Dahhâk İbni Mahled’den, o ise Musa İbni Übeyde’den rivayet etmiştir. İmam Ahmed’in Yahya İbni İshak kanalıyla... Ukbe İbni Âmir’den rivayetine göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Hiç şüphesiz sizin şu soylarınız herhangi bir kimseye sövme sebebi de¬ğildir. Hepiniz Âdemoğullarısınız. Birbirinize benzersiniz. Hiç kimsenin din ve takva dışında kimseye üstünlüğü yoktur. Ağzı bozuk, cimri ve ahlâksız olması kişiye yeter. Hadisi İbni Cerir, Yunus kanalıyla... İbni Leyla’dan rivayet etmiştir. İbni Cerir’in rivayetinin lafzı şöyledir: İn¬sanlar Âdem ve Havva’dandır. Birbirlerine benzerler. Kıyamet günü Al¬lah sizin soylarınızı soplarınızı sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, en muttaki olanınızdır. Hadis bu kanaldan rivayeti ile Kütüb-ü Sitte’de mevcut değildir.
İmam Ahmed der ki: Bize Ahmed İbni Abdülmelik’in... Dürre Binti Ebu Leheb’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde iken birisi kalktı ve: Ey Allah’ın elçisi, insanların hangisi en hayırlıdır? diye sordu. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: İnsanların en hayırlısı onların en çok okuyanı, Allah’tan en çok korkanı, iyiliği en çok emredeni, kötülükten en çok men edeni ve en çok sıla-i rahimde bulunanıdır. İmam Ahmed’in Hasan kanalıyla... Hz. Aişe’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Takva sahibi olanın dışında dünyadan hiç bir şey ve hiç kimse Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hoşuna gitmiş değildir. Hadisi sadece İmam Ahmed rivayet etmiştir.
عَنْ عَبَّاسٍ أَنَّهُ جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَكَأَنَّهُ سَمِعَ شَيْئًا ، فَقَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ : " مَنْ أَنَا ؟ " فَقَالُوا : أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ ، فَقَالَ : " أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فَجَعَلَنِي فِي خَيْرِهِمْ فِرْقَةً ، ثُمَّ جَعَلَهُمْ فِرْقَتَيْنِ فَجَعَلَنِي فِي خَيْرِهِمْ فِرْقَةً ، ثُمَّ جَعَلَهُمْ قَبَائِلَ فَجَعَلَنِي فِي خَيْرِهِمْ قَبِيلَةً ، ثُمَّ جَعَلَهُمْ بُيُوتًا فَجَعَلَنِي فِي خَيْرِهِمْ بَيْتًا ، فَأَنَا خَيْرُهُمْ نَفْسًا وَخَيْرُهُمْ بَيْتًا"
[رواه الترمذي (٣٥٣٢)]
216- Abbas (Radıyallahu anh)’den:
Abbas (Radıyallahu anh) sanki bir şey işitmiş gibi kızgın vaziyette Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına gelmişti. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), minbere çıktı ve şöyle buyurdu: “Ben kimim?” Ashab: “Sen Allah’ın Resulüsün sana selam olsun” dediler. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ben Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’im. Allah mahlûkatını yarattı ve beni onların en hayırlılarından kıldı. Sonra insanoğlunu (Arap, Acem) iki guruba ayırdı. Beni onların en hayırlılarından kıldı. Sonra onları kabilelere ayırdı ve beni en hayırlı kabile olarak (Kureyş) içinde kıldı. Sonra onları ailelere ayırdı ve beni aile olarak onların en hayırlısı kıldı. Ben şahıs olarak ta onların en hayırlısı, aile olarak ta en hayırlısıyım. ”
Cemaatte rahmet ayrılıkta azap vardır
عن النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ فَقَالَ : الْجَمَاعَةُ رَحْمَةٌ وَالْفُرْقَةُ عَذَابٌ .
[رواه أبو عاصم في السنة (٨٩٥)]
217- Numan b. Bişr (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve şöyle buyurdu: Cemaatte rahmet ayrılıkta azap vardır.
Ben her Müslümana kendi nefislerinden daha yakın bir dostum
عن جابِرِ بنِ عبدِ اللَّهِ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا خَطَبَ احْمَرَّتْ عَيْنَاهُ، وعَلَا صَوْتُهُ، واشْتَدَّ غَضَبُهُ، حَتَّى كَأَنَّهُ مُنْذِرُ جَيْشٍ، يَقُولُ: صَبَّحَكُمْ وَمَسَّاكُمْ وَيَقُولُ: بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ ويَقْرُنُ بَيْنَ إِصْبَعَيْهِ - السَّبَّابَةِ والْوُسْطَى . ويقولُ: أَمَّا بَعْدُ، فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ، كِتَابُ اللَّهِ ماجه ، وخَيْرُ الْهُدَى، هُدَى مُحَمَّدٍ، وشَرُّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، ثُمَّ يقولُ: أَنَا أَوْلَى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ، مَنْ تَرَكَ مَالًا فَلِأَهْلِهِ، ومَنْ تَرَكَ دَيْنًا أَو ضَيَاعًا، فإِلَيَّ وعليَّ .
[رواه مسلم(٨٦٥) وابن ماجه (٤٥)]
218- Cabir b. Abdullah (radıyallahu anh)’tan
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir: “Düşman sabah akşam, üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz”, diyerek ordusunu uyaran komutan gibi öfkesi artardı. Bu sefer de şehadet parmağıyla orta parmağını bir araya getirerek: “Ben peygamber olarak gönderildiğimde kıyametle aramızdaki mesafe şu iki parmak gibi yakındı”, buyurdu ve şimdi bilin ki:
“Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en kötüsü din adına sonradan ortaya çıkarılan bidatlerdir. Her bidat da sapıklıktır”, dedi ve şöyle devam etti:
“Ben her Müslümana kendi nefislerinden daha yakın bir dostum. Kim ölürken bir mal bırakırsa, o mal varislerinindir. Her kim de borç, yetim ve dul bırakırsa, borcu bana ait olup muhtaç kimselerin işi de bana aittir.”
Açıklama
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbe esnasındaki hiddeti hakkında Kâdı İyaz şunları söylemiştir: “Tehdit eden ve kor¬kutan kimsenin hükmü budur. Hiddetinin artmasından murad: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hiddetli bir kimse sıfatı takınmasıdır. Bu şekilde hareketi; şeriata muhalif gördüğü bir hareketi yasak etmek için de olabilir. Vaizin sıfatı da böyle konuşacağı şeye uygun olmalı¬dır...”
Nevevî : “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in fazla hiddet¬lenmesi ihtimal büyük bir inzar ve tehditte bulunacağı zamana mahsus¬tur.” diyor.
Hadisteki “sâat” kelimesi hem merfû’ hem de mensup olarak rivayet edilmişse de mensup rivayeti daha meşhurdur. Bu takdirde kelime mefulü ma’adır.
“Yakrunu” kelimesi de bazı rivayetlerde “yakrinu” şeklinde zapt edilmiştir. Fakat onun da meşhur ve fasih olan kıraati “yakrunu” dur.
Sebbabe: şehadet parmağı demektir. Bu kelime sebbetmek yani sövmekten alınmadır. Araplar söverken şehadet parmağı ile işaret ettikleri için ona bu isim verilmiştir.
Kâdı İyaz’ın beyanına göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şehadet parmağı ile orta parmağını bir yere getirerek: “şunlar gibi...” buyurması ya birbirlerine pek yakın olduklarını temsildir. Yanı şu iki parmağın aralarında nasıl başka bir parmak yoksa kıyametle benim aramda da başka peygamber yoktur; demektir. Yahut aralarındaki müddetin yakınlığını takriben beyandır. Nitekim bir hadiste:
“Dünyanın Ömrü yedi basamaktır; ben yedinci basamakta gönderildim”
buyurulmuş; başka bir hadiste de: “İsrâfi1i gördüm. Sûru kapmış; üfürmek için kendisine izin verilmesini bekliyor.” denilmiştir.
“Emma ba’du” İmam Sibeveyh’e göre “her ne olursa olsun” manasına gelir. Bu tabir, sözün evveli ile sonunu bir birinden ayırmak için kullanılır. Ferrâ’ bunun “emma baden”, “emma ba’du” ve “emma ba’dün” şekillerinde okunmasını tecviz etmiştir.
“El-Muhkem” adlı eserde bunun: “Sana ettiğim duadan sonra...” manasına geldiği bildiriliyor. Bazıları: “geçen sözden sonra” yahut “bana ula¬şan haberden sonra” manasına geldiğini söylemişlerdir.
Bu sözü ilk defa kimin söylediği ihtilaflıdır. Tabarâni’nin merfû’ olarak rivayet etti Ebu Musa’l-Eş’arî hadisine göre Hz. Davud (Aleyhisselam)’dır. Birçok müfessirler bunun “fasl-ı. Hitap” olduğunu ve Hz. Davud (Aleyhisselam)’a verildiğini beyan etmişlerdir. Muhakkak ulemâya göre fasl-ı hitap: hakla batılın arasını ayırmaktır.
Mezkûr tabiri ilk defa Ya’rub b. Kahtan kullanmıştır; diyenler bulunduğu gibi, Kuss b. Sâide’nin söylediğini iddia edenlerde vardır. Bu gün “emma ba’du” tabiri hutbelerde hamd’ü sena ile hatibin söylemek istediği asıl mevzuun arasında ve tasnifatta kullanı¬lır,
“Hüdâ” kelimesi Müslim’in “Sahih” inde ‘hâ’nın zammesi ile riva¬yet olunmuşsa da başka yerlerde ‘hâ’nın fethası ve dalın sükûnu ile “hedy” şeklinde zapt edilmiştir. Herevî, “hedy” i yol diye tefsir etmiştir. Bu tefsire göre hadisin manası: “yolların en güzeli Muhammedin yoludur.” demek olur.
Hüdâ: irşad ve delalet manasına, geldiği gibi bazen: kalpte iman halk etmek manasında da kullanılır: “gerçekten sen doğru yola hidayet edersin” ayet-i kerimesi birinciye,
“Şüphesiz ki sen dilediğine hidayet veremezsin; lâkin dilediğine Allah hidayet verir,” ayet-i kerimesi ikinci manaya misaldir.
“Kul kendi fiilinin ve bu meyanda imin ve hidayetinin halikıdır” di¬yen Kaderiyye taifesi “hidayet” kelimesinin her yerde dua ve irşad manasına geldiğini iddia etmişlerdir. Fakat Allahu Teâlâ Hazretlerinin:
“Allah Dar-ı Selama davet eder ve dilediğini doğru yola hidayet buyurur.” ayet-i kerimesi onların bu fasit mezhebini redde¬der. Çünkü ayet dua ile hidayetin bir olmadığını göstermektedir.
Bidat: eskiden örneği olmayıp yeni çıkarılan şey demektir. Bu kelime ekseriyetle dinde çıkarılan yenilikler manasında kullanılır Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “her bidat dalâlettir.” sözü bir âmm-i mah¬sustur. Bu ifade ile o: “ekseri bidatler dalalettir.” demek istemiştir
Ulemâ bidati: Vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayırırlar. Mesela:
1- Kelam ulemâsının usulünce deliller tertip ederek dinsizlere red cevabı vermek ve emsali vazifeler vacip;
2- İlmî kitaplar tasnif etmek, mektepler ve kışlalar yapmak gibi şeyler mendup;
3- Muhtelif yemekler ve çeşitli meşrubat kullanmak mubahtır. Ha¬ram ile mekruh belli oldukları için onlara misal vermeye lüzum görülme¬miştir.
Nevevî diyor ki: “Söylediklerim böylece bilindikten sonra an-laşılır ki bu hadis âmm-ı mahsustur. Buna benzeyen sair hadisler de öy¬ledir. Hz. Ömer İbni Hattab (Radıyallahü anh)’in teravih hakkında: “Ne güzel bidat bu!” demesi bizim söylediklerimizi te’kid eder.”
Buna ilaveten Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhinde Nevevî şöyle devam eder: “Cümlenin Ya ¬basında kullanılan ve umumilik ifade eden “Küllü” kelime¬si bu yoruma mani değildir. Zira aynı kelimenin kullanıldığı bazı ayet ve hadisler de tahsisli kullanılmıştır. Mesela Ahkaf suresinin 25. ayetinde geçen O azab rüzgârı her şeyi yani birçok şeyi helak eder, cümlesinde geçen kelimesi bu şekilde yorumlanır. Zira Hud (Aleyhisselam) ve müminler o rüzgârdan zarar görmediler.”
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:
“Ben her mümine kendi nefsinden ileriyim” sözü Allahu Teâlâ Hazretleri¬nin:
“Peygamber müminlere kendi nefislerinden ileridir...” ayet-i kerime¬sine uymaktadır. Buradaki evleviyetten murad: daha yakın yahut daha haklı olduğunu bildirmektir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müminlere daima din ve dünyalarına yarayacak, onları iki cihanda mesut edecek şeyleri emreder. Nefis ise tabiatı iktizası şerre daha meyyaldir. Onun içindir ki Hz. Yusuf (Aleyhisselam)
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum; zira nefis cidden kötülüğü emre¬dicidir.” demişti.
Ashab-ı Kiram hakikaten Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizi kendi nefislerinden ileri tutarlardı. Başta Uhud gazası olmak üzere bütün gaza ve seferlerdeki hareketleri bunu ispat eder.
İmam Nevevî bu hususta; şunları söylemiştir: “Ulemâmız di-yor ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kimsenin yiyeceğini almaya muztar kalsa o kimsenin pek ziyade ihtiyaç bile olsa onu alabilir. Sahibinin hiç bir mumaneat göstermeyip yiyeceği ona vermesi icabeder. Yalnız bunun vukuu görülmemiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Her kim borç veya çoluk çocuk bırakırsa bunlar bana ait ve benim borcumdur.” buyurmakla kendinin her mümine kendi nefsinden ileri olduğunu tefsir ve izah buyurmuştur. Fil vaka İslamiyet’in ilk zamanlarında bir kimse borçlu ölür, de borcunu ödeyecek mal bırakmazsa Resulü Zişan (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz onun cenaze namazını kılmaz; bu suretle ashabının nazar-ı dikkat¬lerini celbederek ihmalkârlıktan onları men’ ederdi. Sonraları müyesser olan fütuhat sayesinde Müslümanların maddî vaziyetleri düzelince böylelerin borçlarını bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerine al¬dı ve bil fiil ödemeye başladı.
Nevevî bu hususta da şunları söylemektedir: “Böyle bir borcu ödemek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e vacip mi idi yoksa onu sırf lütfu kereminden mi ödüyordu? Bu husus ulemamız arasında ihtilaf¬lıdır. Esah olan kavle göre vaciptir. Bunun Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hasaisinden olup olmadığında da ihtilaf etmişlerdir. Bazılarına göre onun hasaisindendir. Binaenaleyh geride hiç bir mal bırak¬madan borçlu olarak vefat eden kimsenin borcunu devlet reisinin Beytülmalden ödemesi lazım gelmez; velev ki Beytülmal Zengin olsun ve bun¬da daha mühim bir iş de bulunmasın.
“Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana ait ve benim üzerimedir.” cümlesinde hem leffi neşr-i mürettep hem de icaz vardır. Cümleden murad: “çocuklarına bakmak bana ait, borcunu ödemek de benim üzeri¬me düşen bir vazifedir.” demektir.
Çocuklara Beytülmalden ilk defa nafaka veren Hz. Ömer (Radıyallahü anh) olmuştur. Ebu Bekr (Radıyallahu anh) Beytülmalden nafaka verme hususunda Müslümanlar arasında fark yapmaz ve: “Bunlar Allah için çalıştılar; binaenaleyh ecirleri de Allah’a aittir. Beytülmaldaki nafaka ise gelip geçici bir arazdır. Ondan iyiler de yer kötü¬ler de. Bu onların amellerinin karşılığı değildir.” dermiş.
Hz. Ömer (Radıyallahü anh) bilâkis Müslümanlar arasında tercihte bulunur: “Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e karşı harp edenleri, onunla birlikte düşmanına karşı harb edenlerle bir tutamam.” dermiş. Çocuklara Beytülmalden yiyecek, yağ ve para verir; fakat meme¬deki çocuklara bir şey tahsis etmezmiş. Hatta bir akşam emmek isteyen bir sabiye rastlamış. Annesi onu emzirmiyormuş. Hz. Ömer (Radıyallahü anh) emzirmesini emredince. Kadın: “emzirirsem Ömer buna Bey¬tülmalden bir şey vermez” demiş. Hz. Ömer (Radıyallahü anh): Hayır! Ömer ona nafaka takdir eder.” diyerek çocuğun emmesini temin et¬miş. Ondan sonra yeni doğan çocuklara senede yüz dirhem nafaka bağla¬mış.
Hadisi Şeriften Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Hatibin, hutbeyi büyük göstermek için sesini yükseltmesi, sözü¬nü düzgün ve konuşacağı mevzua uygun bir şekilde ayarlaması müstehaptır.
2- Vaazlarda, cuma ve bayram hutbelerinde ve keza tasnif edilen kitapların başlarında “emma ba’du ifadesini kullanmak müstehaptır. Buhari bunun müstehap olduğunu beyan hususunda bir bab tahsis etmiştir.
3- İmam Şafiî bu hadisle istidlal ederek: “Hutbede Allah’a hamdetmek farzdır. Başka bir kelime hamdin yerini tutamaz.” demiştir.
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hediye kabul ederdi
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ أَهْدَى رَجُلٌ مِنْ بَنِي فَزَارَةَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم نَاقَةً مِنْ إِبِلِهِ الَّتِي كَانُوا أَصَابُوا بِالْغَابَةِ فَعَوَّضَهُ مِنْهَا بَعْضَ الْعِوَضِ فَتَسَخَّطَهُ فَسَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى هَذَا الْمِنْبَرِ يَقُولُ ‏ "‏ إِنَّ رِجَالاً مِنَ الْعَرَبِ يُهْدِي أَحَدُهُمُ الْهَدِيَّةَ فَأُعَوِّضُهُ مِنْهَا بِقَدْرِ مَا عِنْدِي ثُمَّ يَتَسَخَّطُهُ فَيَظَلُّ يَتَسَخَّطُ فِيهِ عَلَىَّ وَايْمُ اللَّهِ لاَ أَقْبَلُ بَعْدَ مَقَامِي هَذَا مِنْ رَجُلٍ مِنَ الْعَرَبِ هَدِيَّةً إِلاَّ مِنْ قُرَشِيٍّ أَوْ أَنْصَارِيٍّ أَوْ ثَقَفِيٍّ أَوْ دَوْسِيٍّ ‏"‏ ‏
.[ رواه الترمذي (٣٩٤٦) وبيهقي في الكبرى (١١٨٠١) وابو يعلى (٦٥٧٩) والبخاري في الأدب المفرد(٥٩٦) والحاكم (٢٣٦٥) وأحمد (٧٩٠٥)]
219- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Fezare oğullarından bir adam Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: El Gabe vakasında ganimet olarak aldıkları develerden birini hediye etmişti. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), buna karşılık olacak bazı hediyeler vermişti. Fakat adam kızdı memnun olmadı. Sonra Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den minber üzerinden şöyle buyurduğunu işittim: “Arap’tan bazı kişiler var ki: Bunlardan biri bir hediye ediyor ben de gücümün yettiği kadarıyla ona karşılık veriyorum o da bunu beğenmiyor ve güceniyor. Allah’a yemin ederim ki, şu andan itibaren artık Kureyşli’den, Ensar’dan, Sekîfli’den ve Devsli’den başka Arap’ın hiçbirinden hediye kabul etmeyeceğim.”
Kibrin yasaklanması
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ ، أَنَّهُ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ : يَأْخُذُ الْجَبَّارُ سَمَاوَاتِهِ وَأَرْضَهُ بِيَدِهِ ، وَقَبَضَ بِيَدِهِ فَجَعَلَ يَقْبِضُهَا وَيَبْسُطُهَا ، ثُمَّ يَقُولُ : " أَنَا الْجَبَّارُ أَيْنَ الْجَبَّارُونَ أَيْنَ الْمُتَكَبِّرُونَ ؟ " ، قَالَ : وَيَتَمَيَّلُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ يَسَارِهِ ، حَتَّى نَظَرْتُ إِلَى الْمِنْبَرِ يَتَحَرَّكُ مِنْ أَسْفَلِ شَيْءٍ مِنْهُ ، حَتَّى إِنِّي أَقُولُ أَسَاقِطٌ هُوَ بِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ .
[ رواه ابن ماجه (٣٤٤٩)]
220- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üstünde şöyle buyururken işittim:
Cebbar (olan Allah kıyamet günü) gökleri ve yerleri eline alır. Abdullah bin Ömer dedi ki:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle buyururken avucunu kapadı sonra da açıp kapatmaya başladı.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözlerine devamla şöyle buyurdu:
Sonra Allah buyurur ki: Cebbar benim, Melik benim. Hani cebbarlar nerede? Mütekebbirler nerede?
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu konuşmasını yaparken sağına ve soluna eğiliyordu. Hatta baktım minber altından öyle sallanıyor ki ben kendi kendime artık minber Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber düşecek mi? diye (endişeleniyor)dum.
Açıklama
Ahmet b. Hanbel Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde: “Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir” ayetini okudu ve ellerini öne, arkaya doğru hareket ettirerek şöyle buyurdu: diyerek hadisi nakleder. Şuayip Arnavut: Müslim’in şartı üzere isnadı sahihtir der.
Bu rivayetlerdeki iki el tabiri kudret manasına tevil olunmuştur. Çünkü biz insanlar işlerimizi ellerimizle görürüz. Bundan dolayı bize anlayacağımız şekilde hitap olunmuştur. Sağ ve sol el tabirleri misal tamamlanmak için zikredilmişlerdir. Çünkü biz kıymetli gördüğümüz şeyleri sağ elle, başkalarını sol elle tutarız. Bir de bizim nazarımızda sağ el solun göremediği işleri görür. Göklerin yerden daha büyük olduğu malumdur. Bu sebeple onları sağ ele, yerleri de sol ele izafe ederek istiareyi bizim zihinlerimize daha açık surette ifade etmiştir. Hakikatte Allahu Teâlâ bir şeyin Kendisine daha ağır, diğerinin daha hafif olmasıyla vasıflanamaz. Kâdı İyaz diyor ki: “Bu hadiste üç kelime var, hepsi toplamak manasına gelir. Bunlar: Kabzeder, dürer ve alır kelimeleridir.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in parmaklarını yumup açması Allah’ın mahlûklarını toplamasını temsilen anlatmak içindir.”
Minberin titremesi Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu işaretini yaparken hareketinden ileri gelmiş olabilir. Maamafih Kâdı İyaz işittiğinin heybeti sebebiyle kendiliğinden titremiş olabileceğine de ihtimal vermektedir. Nitekim hurma kütüğü de ağlamıştı. Neticede Kâdı İyaz şunları söylemiştir: “Bu hadislerde varit olan müşkil kelimelerden Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ne kastettiğini Allah bilir. Biz Allahu Teâlâ’ya ve sıfatlarına iman eder, ona hiç bir şeyi benzetmez, onu da hiç bir şeye benzetmeyiz. Onun misli yoktur. Hakkıyla işiten, gören odur. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ne söylediyse haktır, doğrudur. Anlayabildiğimiz bir şey varsa Allah’ın lütfu keremiyledir. Anlayamadıklarımıza ise iman eder; ilmini Allahu Teâlâ’ya havale eyleriz.” “Nerede yeryüzünün melikleri?” suali bütün canlılar öldükten sonra sorulacaktır.
Benden çok hadis rivayet etmekten kaçının
عَنْ أَبِي قَتَادَةَ، قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ عَلَى هَذَا الْمِنْبَرِ: إِيَّاكُمْ وَكَثْرَةَ الْحَدِيثِ عَنِّي، فَمَنْ قَالَ عَلَيَّ، فَلْيَقُلْ حَقًّا أَوْ صِدْقًا، وَمَنْ تَقَوَّلَ عَلَيَّ مَا لَمْ أَقُلْ، فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ.[رواه ابن ماجه (٣٥)]
221- Ebu Katade (radıyallahu anh)'den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu minber üzerinde iken şöyle buyurduğunu işittim:
“Benden çok hadis rivayet etmekten kaçının. Her kim benim üzerimde (benim ağzımdan) bir şey söylemek isterse hak veya doğru (bu tereddüt ravidendir) söylesin. Kim benim söylemediğim bir sözü kasten uydurup bana isnat ederse cehennemdeki yerine yerleşsin.
Açıklama
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerine yalan uydur-manın ağır ve çetin cezaları mucip olduğuna dair Sünen-i İbni Mace de bir bab’a alınmış bulunan 8 hadisin manaları hemen hemen aynı olduğu gibi metin¬leri arasında da pek çok fark yoktur. Fakat senedleri tamamen ayrıdır Müteaddit senedlerin bulunuşu ve özellikle çokluğu hadisin kuvvet bakımından değer üstünlüğünü gösterir. Merhum Müellif bu nedenle, takriben ayni manayı ifade etmekle beraber senedleri ayrı olan bu hadislerin hepsini zikretmiştir.
“Her kim bilerek benim ağzımdan yalan uydurursa cehennem-deki yerini hazırlasın.” manasını ifade eden hadis-i şerif mütevatır hadislerdendir. İmam Şafii (Radıyallahu anh)’nin “Er-Risale” adlı eserinin şerhinde Sayrafî, bu hadisin 70 sahabi tarafından merfuan rivayet edildiğini yazar. Bunlar arasında “Aşere-i Mübeşşere =cennetle müjdelenen 10 sahabenin hepsi mevcuttur. Bu hadisin ravilerinin sayısını 200’e çıkaranlar da vardır.
Hadisin “cehennemdeki yerini hazırlasın” cümlesi bazı âlimlerce bed dua olarak yorumlanmıştır. Yani “Allah onu cehenneme yerleştirsin.” diğerlerine göre müfterinin hak etmiş olduğu akıbeti bildirir. Yani “O kimse cehenneme müstahak olmuştur. Ona hazır olsun.”
Hadisin gerekli açıklanması için 3 nokta üzerinde durmak is-terim.
1. Yalanın mahiyeti
2. Peygamber üzerinde yalan uydurmak
3. Bu suçu işleyenin cehennemlik olması
1— Ehl-i Sünnete göre gerçeğe aykırı haber vermeye yalan denilir. Muhbir ister kasden ister sehven yalan söylesin. Yalan söy¬lemiş olması bakımından fark yoktur. Ancak hilaf-ı hakikat oldu¬ğunu bildiği halde kasden yalan söylerse günah işlemiş olur. Seh¬ven söylerse günaha girmez. Mu’tezile mezhebine göre hilaf-ı haki¬kat söylenen bir sözün yalan sayılabilmesi için kasden ve bile bile söylenmiş olması şarttır. Yanılarak söylenen gerçek dışı söz yalan sayılmaz. Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü delillerle isbat edilmiş ve mu’tezile’nin iddiaları reddedilmiştir. Bu husus konumuzun dı¬şında olup uzun izah istediği için ona girmeyeceğiz. Sadece şunu belirtmek isteriz:
Bu babda geçen hadisler de Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşünü teyid eder. Çünkü kasıtlı ve kasıtsız söylenen hilafı-hakikat sözle¬rin her ikisi de yalan sayılmamış olsaydı ve Mu’tezile’nin iddia et¬tiği gibi gerçeğe aykırı bir sözün yalan sayılabilmesi için kasten söylenmiş olması şart olsaydı Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadislerde “Kim kasden yalan söylerse...” demiyecekti. Çün¬kü “Kasden” kelimesi zaid olurdu.
2— Peygamber (Sallallehü Aleyhi ve Sellem) üzerinde yalan uydurmak ve bile bile yahut da yanılarak yapılır. Yanılarak ya¬pılırsa belirtilen ağır cezaya mucip değildir. Çünkü Kitab, Sünnet ve İcma-ı Ümmetle sabittir ki, unutma veya yanılma ile işlenen ku¬surlar günah sayılmazlar. Fakat bile bile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ağzından yalan uydurmak, bilerek böyle uy¬durulmuş hadisi nakletmek, her ne suretle olursa olsun buna ara¬cı olmak ağır vebali ve büyük cezayı muciptir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in söylemediği bir sö¬zün veya yapmadığı bir işin ona isnad edilmesi “O’nun üzerinde ya¬lan uydurma” şumulüna girer. Demek ki kavli sünnette olduğu gi¬bi fiilî sünnette de gerekli titizliği göstermek zorunluğu vardır. Di¬ğer taraftan hiç bir konuda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel¬lem)’e uydurma hadis isnadı caiz değildir.
Dalâlet fırkalarından biri olan “Keramiye”ye göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in getirmiş olduğu dinin lehinde ve onun neşri yolunda irşad, teşvik, korkutma ve benzeri amaçlarla ha¬dis uydurmak caizdir. Fakat ahkâm hakkında caiz değildir. Bu gö¬rüşten hareketle onlar mevize konularında hadis uydurma cihetine gitmişlerdir.
Keramiye’nin iddiası tamamen yersiz ve mesnedsizdir. Her hangi bir insanın yapmadığı ve söylemediği bir şeyi ona isnad etmek yüce dinimize göre büyük günahlardan sayılırken Fahr-i Kâi¬nat efendimize uydurma söz ve fiil isnadı her ne maksadla olursa olsun nasıl caiz olabilir? Oysaki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ağzından çıkan, din ile ilgili her sözün ilâhî oluşu “O, havadan konuşmaz; Konuştukları, ancak kendisine bildirilen vahy’dir.” (Necm/3,4) ayeti ile tescil edilmiştir. İbni Mace’nin bu babında geçen hadislerin tümü her çeşit yalanı uydurmayı şiddetle yasaklar. Din ve Peygamber (Sal¬lallahü Aleyhi ve Sellem) aleyhinde veya lehimde diye bir ayırım yoktur. Müslim’in Mukaddime’sinin şerhinde Nevevi ve İbni Mace’in bu babının haşiyesinde Sindî derler ki: Keramiye’lerin bu iddiaları büyük bir gaflet ve apaçık bir ceha¬lettir. Arap lügatini bilen hiç bir kimsenin böyle bir iddiayı ileri sür¬mesi bağışlanamaz.
Daha geniş tafsilat isteyenler, Nevevi’nin şerhine müracat etsinler.
3— Kasden hadis uyduran veya uydurma olduğunu bildiği ha¬disi rivayet edenin cehennemlik olması hususu:
Sindî bu konuda Nevevî’den naklen diyor ki:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde kasden ya-lan uyduranın hakettiği ceza cehennem’dir. Allahu Tâalâ di-lerse cezasını çektirir, dilerse afveder. Böyleleri katiyyen afv edilmiyecekler, diye bir mana çıkmaz. Zaten küfürden başka her han¬gi bir günahı işleyen kişinin mutlaka cehennemde tazip edileceğine dair bir hüküm yoktur. Allah’ın dilemesine kalmış, O’nun bileceği bir sırdır. Bunlar cehennemde tazip edilseler bile cezalarını bitir¬dikten sonra cehennemden çıkacaklar. Çünkü dinimize göre yalnız küfür üzerinde ölenler ebedi cehennemliktirler. Ölürlerken zerre ka¬dar imanı olanlar bile neticede cehennemden kurtulmuş olurlar. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) adına yalan uydurmanın büyük günah olduğu bu hadisten anlaşılıyor. Fakat bu suçu işle¬yen adam kâfir olmaz. İmamü’l-Haremeyn’in babası Ebu Muhammed el-Cüveynî bu iftirayı irtikâp eden kişi dinden çıkmış olur, demişti. Fakat İmamü’l-Haremeyn bu fetvayı zayıf gö¬rerek, babasından başka hiç bir âlimin böyle bir şey söylemediğini ve babasının yanıldığını ifade etmiştir.
Hadis uydurma suçunu işledikten sonra tevbe eden suçlunun tevbesi ve tevbeden sonra rivayeti makbul müdür?
Bu hususta âlimler ikiye ayrılmışlar: Bir kısmı hayır kabul de-ğil, demişlerdir. Fakat sahih ve umumî kaidelere uygun olan kavle göre hem tevbesi hem rivayeti makbuldür. Çünkü kâfir bile tevbe eder¬se (iman ederse) onun tevbesi ve rivayeti makbuldür. Hadis uydur¬ma suçunu işleyen kişi kâfirden aşağı değildir.”
Sindî’nin Nevevî’den naklettiği bölüm burada bitti.
Bu Hadisten Çıkan Bazı Hükümler
Bu babda geçen hadislerden çıkan hükümler yukarıda verilen izahtan çıkarılabilir. Fakat özlü ve maddeler halinde belirtmekte fayda görüyorum:
1— Ehl-i Sünnet mezhebine göre bilerek veya bilmeyerek söy¬lenen hilaf-ı hakikat söz yalan sayılır. Bu hadisler, Ehl-i Sünnet’in görüşünü teyit eden delillerdendir.
2— Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üzerinde kasden yalan uydurmak korkunç, şiddetle kaçınılması gereken büyük gü¬nahlardandır. Hadis uydurmayı mubah görmedikçe bu suçu işle¬mekle kişi dinden çıkmaz. Cumhurun görüşü budur.
3— Bir tane hadisi uyduran kişi fasık olur. Bütün rivayetleri reddedilir. Hiç bir hadisi ile ihticac yapılamaz. Şayet tevbe et-se bile birçok âlime göre rivayetleri yine tutarsız sayılır. Fakat mutemet kavle göre nasuh tevbe ile tevbe ederse tevbe ve rivaye¬ti kabul edilir.
4— Hadis uydurmak işi ister ahkâm ile ilgili olsun ister tergib terhib (korkutmak) mevize ve benzeri konularda olsun hepsi en büyük günahlardandır.
5— Hadis uydurmak büyük günah olduğu gibi uydurma ha-disi bile bile rivayet etmek veya uydurma olduğundan şüphe edilen hadisi nakletmek de büyük günahtır.
Âlimler: “Hadis rivayet etmek isteyen adam önce tetkik etme-lidir. Eğer sahih veya hasen ise “Kale Resulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) = Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu¬yurdu”, veya buna benzer kesin bir ifade kullansın. Hadisin zayıf olduğu ihtimali varsa kesinlik ifade etmeyen “rivayet edildiğine, an¬latıldığına, söylendiğine göre” ve benzeri bir tabir kullansın.” diye tavsiyede bulunmuşlardır.
6— Peygamber adına yalan uydurmanın yasaklığı hakkındaki hadislerin çoğunda “kasıtlı uydurma” kaydı mevcuttur. Bazıla¬rında ise yoktur. Olmayanlar da olanlar gibi yorumlanır. Aksi tak¬dirde sehven yapılan rivayetin de günah olması gerekecektir. Oysaki sehven yapılan işler muaftır.
Mut’a nin kı¬yamet gününe kadar haram kılınması
عَنِ الرَّبِيعِ بْنِ سَبْرَةٍ الْجُهَنِي عَنْ أَبِيهِ قَالَ: خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا قَضَيْىنَا عُمْرَتنَا قَالَ : لَنَا اسْتَمْتَعُوا مِنْ هَذِهِ النِّسَاءِ قَالَ : وَالْإسْتِمْتَاعُ عِنْدَنَا يَوْمَئِذٍ التَّزْوِيج فَعَرَضْنَا بِذَلِكَ النِّسَاء أَنْ نَضْرِبَ بَيْنَنَا وَ بَيْنَهُنَّ أَجَلاً قَالَ : فَذَكَرْنَا ذَلِكَ لِلنَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : افْعَلُوا ذَلِكَ فَخَرَجْتُ أَنَا وَ بْنِ عَمِّ لِي مَعِيَ بُرْدَةٌ وَ بُرْدَهُ أَجُودُ مِنْ بُرْدِي وَ اَنَا أَشَبُّ مِنْهُ فَأَتَيْنَا امْرَأَةَ فَعَرَضْنَا ذَلِكَ عَلَيْهَا فَأَعْجَبَهَا شَبَابِي وَ أَعْجَبَهَا بُرْدِ ابْنِ عَمَّي قَالَتْ : بُرْدٌ كَبُرْدٍ فَتَزَوَّجْتُهَا وَكَانَ الْأَجَلُ بَيْنِي وَ بَيْنَهَا عَشْرًا فَلَبِثْتُ عِنَدَهَا تِلْكَ اللَّيْلَةَ ثُمَّ أَصْبَحْتُ غَادِيًا إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَ الْحِجْرِ وَالْبَابِ قَائِمٌ يَخْطُبُ النَّاسَ وَهُوَ يَقُولُ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ! إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذَـنْتُ لَكُمْ فِي الاسْتِمْتَاعِ فيِ هَذِهِ النِّسَاءِ أَلاَ وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مَنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيَخُلْ سَبِيلهَا. وَلاَ تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا.
[رواه ابن حبان (٤١٤٧) ومسلم (١٤٠٦) والنسائي (٣٣٦٨) وأحمد (٢٥٣٨)]
222- Rabi’ b. Sebra el Cühenî (radıyallahu anh) babasından rivayet ederek şöyle diyor:
Biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber umremizi kaza etmek üzere yolculuğuna çıktık. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“(Nikâhlanmasına engel bulunmayan) şu kadınlarla Mut’a suretiyle evlenebilirsiniz” buyurdu. Bunun üzerine biz onların yanına vardık. Onlar ancak bizlere kendileri arasına belirli bir süre koydu¬ğumuz takdirde bizlerle evlenmeyi kabul edebileceklerini belirttiler. Bunun üzerine sahabeler bu durumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e anlattılar. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Onlarla aranıza belirli bir süre koyunuz.” buyurdu. Sonra ben ve bir amcam oğlu çıkıp gittik. (Mehir olmaya elverişli mal olarak) amcam oğlunun beraberinde bir hırka vardı. Benim de yanımda bir hırka vardı. Onun hırkası benimkinden iyi idi. Ben de ondan daha gençtim. Nihayet bir kadının yanına vardık. (Ve evlenme teklifinde bulunduk.) Kadın (benimle evlenmeyi tercih ederek) : Bir hırka di¬ğer hırka gibidir, dedi. Bunun üzerine ben (hırkamı mehir vererek) onunla evlendim. Ve o gece onun yanında durdum. Ertesi gün git¬tim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kâbe’nin kapısı ile hicr (rük¬nü) arasında ayakta hutbe irat etti ve şöyle buyuruyordu:
“Ey insanlar! Ben gerçekten Mut’a suretiyle evlenmeniz için siz¬lere izin vermiştim. Bilmiş olunuz ki: Şüphesiz Allahu Teâlâ bunu kı¬yamet gününe kadar haram kıldı. Artık kimin yanında Mut’a sure¬tiyle evlendiği kadınlardan varsa derhal ona yol versin (salıversin) ve onlara mehir olarak verdiğinizden bir şeyi (geri) almayınız”
Açıklama
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mut’a’dan nehyetmiş ve:
“Dikkat edin! Mut’a şu gününüzden kıyamet gününe kadar haramdır; kim bir şey verdi ise onu (geri) almasın!” buyurmuşlar.
Hz. Sebra hadisinin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nikâh-ı mut’a’yı bir zamanlar helâl kılmış, sonra onun hükmünü kaldırmıştır. Abdullah b. Zübeyr’in: “Allah bir takım insanların gözlerini kör ettiği gibi, kalplerini de kör etmiştir.” diyerek ta’rizde bulunduğu zat İbni Abbas (Radıyallahü anh)’dır. Hz. İbni Abbas’ın ahir ömründe gözleri görmez olmuştu. İbni Abbas (Radıyallahü anh) mut’a’nın Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde yapıldığını söylemesi üzerine Abdullah b. Zübeyr’in: “Bunu yaparsan seni taşlarınla recm ederim” mukabelesinde bulunması mut’a’nın nesh edildiğini kendisine bildirdikten sonra haram olduğunda asla şüphe kalmayan bu İşi yaparsan zina etmiş olursun ve seni taşlarla recm ederim manasına haml edilmiştir.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Nikâh-ı mut’a’da veli ve şahit yoktur.
2- Hadis-i şerifte nâsih ve mensûh bir araya gelmiştir. Bunun bir misali de:
“Ben sizi kabirlerden ziyaretten nehyetmiştim; artık onları ziyaret edin” mealindeki hadistir.
3- Nikâh-ı mut’a kıyamete kadar haram kılınmıştır.
4- Nikâh-ı mut’a’da verilen mehir kadının malı olur, müddet bitmeden ayrılsalar bile erkeğin verdiği şeyi veya onun bir kısmını geri almak helâl değildir.
Sebra (Radıyallahü anh)’in hadisini kısmen değişik lafızlar¬la Nesâi de rivayet etmiştir. Ebu Davud, Ahmed ve Beyhaki de bu hadisi çok kısa olarak rivayet etmişler¬dir. Bu hadis, hicretin 10. yılı vuku bulan meşhur Veda haccı se¬ferinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Mut’a’ya ruh¬sat verdiğine ve hemen sonra da haram kıldığına delalet eder.
Müslim ve Ahmed’in yine Sebra (Radıyallahü anh)’den rivayet ettikleri bir hadise göre Mekke fethi seferin¬de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mut’a’ya ruhsat ver¬miş ve hemen sonra da yasaklamıştır. Mekke fethi ise bilindiği gibi hicretin 8. yılma rastlar.
Hülâsa, hadislerden anlaşılıyor ki; Hicretin 7. yılı Hayber savaşında, 8. yılı Mekke fethi seferinde ve 10. yılı Veda haccı yolculuğunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce Mut’a için ruhsat vermiş ve hemen sonra da yasaklamıştır. Tekmile yaza¬rının da belirttiği gibi bu hadisler arasında bir çelişki yoktur. Çün¬kü açık olan durum budur. Mut’a, ,Hayber savaşında mubah kılınmış, hemen sonra da yasaklanmış, bu yasak Mekke fethi zamanına kadar devam etmiş, fetih sırasında tekrar ruhsat veril¬miş, yine hemen sonra yasaklanmış ve Veda haccına kadar yasak devam etmiştir, son kez olarak Veda haccında ruhsat verilmiş ve arkasında haram kılındığı emri verilmiştir. Böylece haramlığı de¬vam edegelmiştir.
Hadisin Fıkıh Yönü
Tekmile yazan şöyle der:
Mut’a nikâhına dair gelen hadisler, bunun haram olup hiç bir durumda caiz olmadığına delalet ederler. Sahabelerin cumhuru, tabii¬lerin cumhuru ve onlardan sonra gelen âlimlerin cumhuru böyle de¬mişlerdir. Hepsinin mezhebi budur, İslamiyet’in ilk devirlerinde yal¬nız yolcular için mubah kılınmış, sonra muhakkak hükmü nesh edilmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edeceği yıl Veda haccında mut’a’nın ebedi olarak haram kılındığını beyan buyurmuştur. H z. Ömer (Radıyallahü anh)’in hilâfeti dönemin¬de bu hususta icma oluşmuştur.
Mut’a’nın caizliğini savunan İbni Abbas (Radıyallahü anh)’ın da bu görüşten döndüğü sabittir. Tirmizi: İbni Abbas (Radıyallahü anh)’dan mut’a’ya ruhsat verdiği rivayet olunmuş ise de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selem)’in hadisi¬ni işitince görüşünden dönmüştür, der,
Muhammed bin Ka’b yolu ile rivayet edildiğine gö¬re İbni Abbas (Radıyallahü anhüma) şöyle demiştir. “İslamiyet’in ilk devirlerinde mut’a var idi. Adam hiç kimseyi tanıma¬dığı bir şehre giderdi. Eşyasını koruyacak, işini görüp kendisine ba-kacak ve hizmet edecek bir kadınla ikâmet süresince evlenirdi. “Karıları veya sağ el¬lerinin malik olduğu cariyeler müstesna.” ayeti inince İbni Ab¬bas (Radıyallahü anhüma) : ( Daimî nikâhla evlenilen) karı ve ca¬riyeden başka bütün kadınlar haramdır, demiştir.
İbni Abbas (Radıyallahü anh)’in bu eserinden de anla¬şıldığı gibi mut’a, anılan ayetle de haram kılınmıştır.
Bazı sahabeler mut’a’nın mübahlığını söylemişler ise de Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Veda haccında kesinlikle ve ebe¬di olarak haramlığını beyan buyurduğunu duyunca görüşlerini bı¬rakmışlardır.
Hattâbi: Mut’a nikâhının haramlığı tüm Müslümanların icma’ı gibidir. İslamiyet’in ilk dönemlerinde mubah idi. Sonra Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Veda haccında harem kıldı. Bu itibarla bugün imamlar arasında bu hususta bir ihtilaf yoktur. Yalnız bazı Rafıziler muhalif kalmışlardır. İbni Abbas (Radıyallahü anh) uzun süre bekâr kalıp, evlenmeye maddi gücü yetmeyen ve çok büyük sıkıntı içinde kalan kimse için mut’a fetvasını bir ara vermiş ise de, sonra bundan vazgeçmiştir, der.
عَنْ أَوْسَطَ بن عامر الْبَجَلِيِّ ، قَالَ : قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ بَعْدَ وَفَاةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَأَلْفَيْتُ أَبَا بَكْرٍ يَخْطُبُ النَّاسَ قَالَ : قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَامَ الْأَوَّلِ ، فَخَنَقَتْهُ الْعَبْرَةُ ثَلاَثَ مَرَّاةٍ ، ثُمَّ قَالَ : أَيُّهَا النَّاسُ سَلُوا اللَّهَ الْمُعَافَاةَ ، فَإِنَّهُ لَمْ يُعْطَ أَحَدٌ مِثْلَ اليَقِينِ بَعْدَ الْمُعَافَاةِ ، وَلَا أَشَدَّ مِنْ رِيبَةٍ بَعْدَ كُفْرٍ ، وَعَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ ، فَإِنَّهُ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ ، وَهُمَا فِي الْجَنَّةِ ، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ ، فَإِنَّهُ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ ، وَهُمَا فِي النَّارِ
رواه ابن حبان 952 وقال شعقيب الآرنؤد : إسناده قوي
وفي رواية عند أحمد 34 زيادة : ولا تقاطعوا ولا تباغضوا ولا تحاسددوا ولاتدابروا وكونوا إخوانًا كما أمركم الله عزّ وجلّ . قال شعيب الآرنؤد : إسناده صحيح
وعند ابن حبان 3390 زيادة : ولذي نفس محمد بيده ما رُزِق عبد شيئًا أوسع من الصبر. [حسن صحيح]
223- Vasıt İbni Amr’(radıyallahü anh)’den: şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatınsan bir sene sonra medine’ye geldim Hz. Ebu Bekir’e vardığımda halka hutbe irad ediyordu. Şöyle dedi: bir yıl önce Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aramızda kalktı. Üç kez ağlamaktan (hıçkırıktan) bogazıdüğümlemdi. Sonra buyurdular ki: Ey insanlar! Allah’tan afiyet isteyin. Çünkü afiyetten sonra yakin gibisi hiçkimseye verilmedi. Küfürden sonra da şüphe verilmedi. Doğru (dürüst) olun. Zira o birre götürür. Dürüstlük ve birr cennettedir. Yalandan sakının. Çonko o da isyana (günaha) götürür. Onlar da cehennemdedir.
Açıklama
Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde (34) birbirinizden kopmayın, nefret etme, haset etmeyin, Uyuşmazlık içine düşüp birbirinizden yüz çevirmeyin. Yüce Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun.
İbni Hibbana göre (3390) izyade: Muhannrdin nsefi kutret elinde olana yemin olsunki sabıtdan daha geniş (bol) rızık yoktur.
عَنْ أَبِي سَعِيد الْخُدْرِيِّ، قَالَ: أَتَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَا أُرِيدُ أَنْ أَسْأَلَهُ ، فَسَمِعْتُهُ يَخْطُبُ ، وَهُوَ يَقُولُ : " مَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ ، وَمَنْ يَسْتَعْفِفْ يُعِفُّهُ اللَّهُ ، وَمَنْ سَأَلَنَا أَعْطَيْنَاهُ " ، قَالَ : فَرَجَعْتُ وَلَمْ أَسْأَلْهُ ، فَأَنَا الِيَوْمَ أَكْثَرُ الأَنْصَارِ مَالا
رواه ابن حبان 3398 قال شعيب الآرنؤد : إسناده حسن
وفي رواية زيادة : ومن سأل الناس وله خمس أواق فقد سأل إلحافًا رواه أحمد 17276 قال شعيب الآرنؤد : إسناده صحيح على شرط مسلم

224- Ebu Said El-Hudri (radıyllahü anh)’den şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e geldim. Ona sormak istiyordum. Onu hutbe irad ederken işittim. Şöyle buyuruyordu:
Kim zenginlik isterse Allah ona zenginlik verir, kim affedilmek isterse Allah onu affeder, kime bizden isterse biz de ona veririz. Dormadan geri döndüm. Zira o günlerde Ensarın içinde mıl en çok olan ben idim.
Kadın mahremisiz sefere çıkmasın
عَنِ ابْنَ عَبَّاسٍ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَخْطُبُ : وَلَا تُسَافِرِ امْرَأَةُ ، إِلَّا بِذِي مَحْرَمٍ لَا يَخْلُوَنَّ رَجُلٌ بِامْرَأَةٍ ، إِلَّا بِذِي مَحْرَمٍ . [رواه ابن حبان (٥٥٨٩) والبحاري (١٠٣٦) ومسلم (١٣٣٨)]
225- İbni Abbas (radıyallahu anh)’den:
Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i hutbe okurken dinledim:
Sakın bir adam yanında nikâhı haram akrabası bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Hiçbir kadın yanında mahremi bulunmadıkça sefere çıkmasın. Buyuruyordu.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Kitabu Taksîr’is-Salat”ta rivayet etmiştir. Hadisin muhtelif rivayetleri vardır. Bunların bazılarında, kadının yalnız başına üç gecelik yola diğer bazılarında üç günlük, bir rivayette üç ge¬ceden fazla, başka bir rivayette iki günlük, diğer rivayette bir gecelik, bir rivayette de bir gün bir gecelik yola gidemeyeceği bildirilmektedir. Ebu Davud’un rivayetinde kadının yalnız başına bir berîd yani yarım günlük yola gidemeyeceği ifade buyurulmuştur. Üç gün rivaye¬tinden murad geceleriyle birlikte üç gün, üç gece rivayetinden murad da gündüzleriyle beraber üç gecedir.
Ulemânın beyanına göre rivayetlerdeki bu ihtilaflar soranlardan ve sorulan yerlerden neş’et etmiştir. Beyhaki “Sanki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e kadının mahremsiz olarak üç gecelik yolu gidip gidemeyeceği sorulmuş da hayır cevabını vermiş; başka bir defa iki günlük yola, daha başka bir defa bir günlük yolu gidip gidemeyeceği sorulmuş, bunların hepsine hayır cevabını vermiştir. Berîd meselesi de öyledir. Şu halde herkes işittiğini rivayet etmiş demektir. Bir raviden muhtelif şe¬killerde nakledilen rivayetleri de o ravi birkaç yerde işitmiş ve kimi öyle, kimi böyle rivayet etmiştir. Bunların hepsi sahihtir...” diyor.
Mahrem nikâhı ebediyyen haram olan demektir. Bazı rivayetlerde bu kelimenin yanında zûrahim de zikredilmiştir. Zûrahim, akraba de¬mektir. Zûrahim-i mahrem nikâhı haram olan akraba ve taallûkattır.
Ulemâ kudreti olan kadına haccın farz olduğu hususunda ittifak et¬mişlerdir. Kadının bu husustaki kudreti erkeğin kudreti gibidir. Yalnız mahrem meselesinde ihtilaf vardır. İmam-ı Azam’a göre ka¬dına hacc farz olmak için mahremi bulunması şarttır. Meğerki Mekke’ye üç konak mesafeden yakın olsun. Bu hususta hadis ulemâsından bir cemaat ile Ashab’ı Rey denilen Hanefi ulemâsı, Hasan-ı Basri ve İbrahim Nehaî, Sevrî ve A’meş de ona muvafakat etmişlerdir. Atâ’, Saîd b. Cübeyr, İbni Şirin, İmam Malik, Evzâi ve meş-hur kavline göre Şafii kadının, sefer için mahremi bulunmasını de¬ğil, emniyeti şart koşmuşlardır. Şafii ulemâsına göre emni¬yet koca, mahrem veya güvenilir kadınlarla sağlanır. Kadın ancak bu üç neviden biri ile haccedebilir. Güvenilir bir tek kadın bulmuş olsa onunla haccetmesi farz değildir. Lâkin caizdir. Şafiilerce sahih olan kavil budur. Yine Şâfiî1er’den bazılarına göre güvenilir bir¬kaç veya bir kadın bulursa hac etmesi lazım gelir. Bazen emniyet vasıtaları çok olur da kimseye muhtaç olmadan yalnız başına kafileyle birlikte gider ve emniyeti de sağlanır. Fakat Şafiilerce meşhur olan kavil birincisidir. Şafii ulemâsı kadının nafile hacc, ziya¬ret ve ticaret gibi farz olmayan seferleri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu gibi seferlere de itimatlı kadınlarla çıkabileceğini söylemiş ekserisi kocasız veya mahremsiz çıkamayacağına kâil olmuşlardır. Nevevî: “Sahih olan kavil de budur” diyor.
Kâdı İyaz’ın beyanına göre ulemâ, kadının hacla umreden başka seferlere mahremsiz çıkamayacağına ittifak etmişlerdir. Bundan yalnız dâr-ı harpten hicret edenler müstesnadır. –Dâr-ı harp küffar mem¬leketi demektir. – Müslüman kadını böyle bir yerden İslâm diyarına mahremsiz de hicret edebilir. Bununla öteki seferler arasındaki fark, ka¬dının dini ve nefsi hususunda emin olamadığı zaman küfür diyarında yaşamasının bil’ittifâk haram olmasıdır. Haccı geciktirmek bu manada değildir. Zira haccın imkân bulur bulmaz ifa edilmesi meselesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bâcî: “Bence bu söylenenler genç kadın hak¬kındadır. Şehvete mahal olmayan ihtiyar kadın bütün seferlere dilediği şekilde kocasız ve mahremsiz olarak gidebilir.” demişse de Nevevî bu sözü beğenmemiş, kadının yaşlı da olsa şehvete mahal olduğunu, bu babda ulemânın (her düşene bir kapan bulunur.) dediklerini hatırlat¬mıştır.
Nevevî 631-676 Hanefilerin seferde namazların ikişer rekât kılınması için üç günlük yolu şart koşmalara hususunda bu hadisle istidlal ettiklerini söyledikten sonra: “Bu istidlal fasittir. Zira hadisler muhtelif şekillerde rivayet edilmişlerdir...” diyor. Gerçi rivayetler muh¬teliftir, fakat Hanefilerin istidlalleri fasit değildir. Bunu anla¬mak için onların Fıkıh kitaplarına müracaat kâfidir.
Atâ, Saîd b. Keysan ve Zahirîlerden bir taifeye göre kadının yalnız başına bir konaktan az mesafeye gitmesi caizdir. Bir konak veya daha fazla mesafeye mahremsiz gidemez. Delilleri “Kadın yanında kocası veya mahrem akrabası olmadıkça bir konaklık yere sefer edemez” hadisidir. Bu hadisi Beyhaki ile Tahavi Hz. Ebu Hüreyre’den, Ebu Bekre tarikiyle rivayet etmişlerdir.
Şabî, Tâvûs ve Zahirîlerden bazıları kadının yalnız başına uzak yakın hiç bir sefere çıkamayacağına kâil olmuşlardır. Bun¬ların delilleri de Tahavi’nin rivayet ettiği Ebu Hüreyre hadisidir. Mezkûr hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Kadın yanında mahremi olmadıkça sefere çıkamaz” buyurmuşlardır.
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den üç gün müddet kaydıyla rivayet olunan bütün eserler kadının mahremsiz olarak üç günlük yola gitmesinin haram kılındığında ittifak etmişlerdir. Üç günden az süren yolculuk hakkında ihtilaf vardır. Biz bu hususu ele aldık. Gördük ki mahremsiz üç günlük veya daha fazla sefere çıkmak bu eserlerin hepsiy¬le nehiy buyurulmuştur. Binâenaleyh bu bâbda seferi üç günle tahdid daha azını kadına, mahremsiz olarak mubah kılmak demektir. Eğer böy¬le olmasaydı Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in üç adedini zikret-mesinde bir mana kalmaz, mutlak surette mahremsiz seferi nehiy bu¬yururdu.
Vakıa “Hz. Aişe’nin mahremsiz sefere çıktığı rivayet olunmuş. Bazıları bununla istidlal ederek kadına mahremsiz seferi tecviz etmiş¬lerse de bu zevatın Hz. Aişe hadisi ile istidlalleri doğru değildir. Aynî bunlara şu cevabı vermiştir: “Hz. Aişe ümmü’l-müminin olduğu için ona bütün Müslümanlar mahremdir. Kiminle sefer etse mahremiyle gitmiş demektir. Başka kadınlara nispetle Müslüman erkekleri bu hükümde değildir. Bu cevap Ebu Hanife tarafından verilmiştir.”
Tahâvî’nin rivayet ettiği İbni Abbas (Radıyallahü anh) hadisinde bir zatın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e:
Zevcemle birlikte hacc etmek isledim. Fakat filân gaza için yazıl¬dım.” dediği; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: “Sen zevcenle beraber hacc et” buyurduğu görülmektedir. Bu hadis kadının yalnız ba¬şına haccedemeyeceğine açık delildir. Zira kadının yalnız başına hacca gitmesi caiz olsa Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’o zata:
“Zevcenin sana ne ihtiyacı var. O Müslümanlarla birlikte hacca gider. Sen işine bak. Yazıldığın gazaya git” derdi.
Mahremden murad nikâhı ebediyyen haram olan kimselerdir.
Tembih: Zamanımızda Hanefi mezhebinden birçok kadınların hacca ve uzak yakın birçok yerlere kocasız ve mahremsiz gidip geldik¬leri görülmektedir. Hanefî mezhebine göre bunun caiz olmadığını kendilerine ayrıca hatırlatırız.
Hiçbir peygamber yok ki ümmetine hayrı göstermesin
عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِىَ اللهُ عَنْهُمَا تَحَدَّثَ فِي ظِلِّ الْكَعْبَةَ قَالَ: كُنَّا مَعَ رَسُولِ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي سَفَرٍ، فَمِنَّا مَنْ يَنْتَضِل وَمِنَّا مَنْ هُوَ فِي مَجْشَرِهِ، وَمِنَّا مَنْ يُصْلِحُ خباءه، إذ نودي: بالصَّلاةَِ جَامِعَةٌ، فَاجْتَمَعْنَا فَإذا رَسُولُ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ يَقُولُ: لمْ يكنْ قَبلي نَبِيٌّ إِلاَّ كان حَقًّا على اللهِ أنْ يَدُلَّ أُمَّتَهُ على ما هُو خير لهُمْ ويُنْذِرَهُمْ ما يَعْلَمُ أنَّهُ شَرٌّ لهُمْ وإِنَّ هَذِهِ الأُمَّت جُعِلَتْ عَافِيَتُها في أولِها وسَيُصِيبُ آخِرهَا بَلاَءٌ فَتَجِيءُ فِتْنَة المؤمنُ فيقولُ هذه مُهْلِكَتِي ثُمَّ تَجِيءُ فيقولُ هذه مُهْلِكَتِي ثُمَّ تَنْكَشِفُ فمَنْ أحَبَّ مِنْكُمْ أنْ يُزَحْزَحَ عَنِ النارِ ويُدْخَلَ الجنةَ فَلْتُدْرِكْهُ مَوْتَتُهُ وهوَ يُؤْمِنُ باللهِ واليومِ الآخِرِ ولْيَأْتِ إلى النَّاسِ الَّذِي يُحِبُّ أنْ يَأْتُوا إليهِ ومَنْ بايَعَ إِمامًا فَأعطاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وثَمَرَةَ قلبِهِ فَلْيُطِعْهُ ما استطاعَ
قال : قلت : هذا لن عمك معاوية يأمرنا أموالنا بيننا بالباطل ونهريق دماءنا و قال : " يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ " وقال " وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ " قال : ثم سكت ساعة ثم قال : أطعه في طاعة الله واعصه في معصية الله
رواه ابن حبان 5961 قال شعيب الآرنؤد : إسناده صحيح على شرط مسلم
ورواه أحمد 6793 قال شعيب الآرنؤد : إسناده صحيح على شرط مسلم. ورجاله ثقات رجال الشيخين غير عبد الرحمن بن هبد رب الكعبة فمن رجال مسلم
226- Abdullah b. Amr b. As Kâbenin göl¬gesinde hadis tahdis ediyordu Şunları söyledi:
Bir seferde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber¬dik. Bir menzile indik. Kimimiz ok atma yarışı yapıyor; Kimimiz meradaki hayvanlarının başında bulunu-yor; bazılarımız da çadırını düzeltiyordu. Derken “Namaza toplanın” diye çağrıldık. Biz de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına toplandık. Bize hutbe irat etti, şöyle buyurdu:
Benden önce hiç bir peygamber geçmemiştir ki; bildikleri¬nin hayırlısını ümmetine göstermesi ve kötüsünden de onları sakındırması boynuna borç olmasın! Şüphesiz şu ümmetin afiyeti ev¬veline verilmiştir. Ahirine bir takım belalar İsabet ede¬cektir. Bir fitne gelecek, mümin: Bu benim helâkimdir diyecek! Sonra Bir fitne gelecek, mümin: Bu benim helâkimdir diyecek! Sonra açılacak. Artik kim cehennem ateşinden uzaklaştırılması ve cennete girdirilmesi kendisini sevindiriyorsa olümü Allah'a ve âhiret gününe îmân etfîği hâlde gelsin. Ve insanlara, kendisine yapılmasını arzuladığı şeyi yapsın! Bir kimse bir devlet başkanına bey'at eder de ona elini ve kalbinin semeresini verirse elinden geldiğinc ona itaat etsin! Başka biri gelir de onunla çekişirse (yani isyan çıkarmak isterse) o gelenin boynunu vurun!»
Ben: İşte amcan oğlu Muâviye! Bize mallarımızı aramızda batılla yolla ye¬memizi ve kendimizi Öldürmemizi emrediyor; halbuki Allah: “Ey iman edenler! Kendi aranızda mallarınızı batıla yollaral yemeyin!… Kendinizi de öldürmeyin!...” (Nisa 29) buyuruyor. Dedim. Biraz sustu. Sonra:
Sen ona Allah'a itaat hususunda itaat; Allah'a isyan hususunda da isyan et! Dedi.
Açıklama
Ricali güvenilirdir ve Abdurrahman b. Abdu Rabbül kabe dışındakiler şethaynin ricalidir. O da müslimin ricalindendir.
Hadis, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sllem)’in vefatından bir süre sonra müslümanların başına bir takim belaların, hoşlanmadıkları şeylerin ve bundan sonra da fitnelerin gelecegini bir mucize mahiyetinde haber verir. Bilindigi üzere bu mucize aynen gercekleşti.
Fitne ve fesadin çoğaldığı dönemde muslüman bir kimsenin dikkat edecegi önemli noktalar şöyle sıralanmıştır:
1. Allah'a ve ahirete imanı muhafaza ederek imanlı ölmeye çalışmak, yüce dinimizin helal kıldığı bir şeyin haramlığını iddia etmek veya bunun aksine haram olan bir şeyi helal itikad etmek gibi tehlikelere karşı uyanık durmaktır. Mesela bir müslumanın haksız yere öldürübnesinin helal oldugunu itikad etmek gibi.
2. Müslüman bir kimse kendi nefsi için arzuladığı ve hoşlandığı iyi şeyleri bütün müslümanlar için arzulamalıdır. Keza kendi nefsi için arzulamadığı bir şeyi başkası için de arzulamamalıdır.
3. Bir halifeye bey'at edip samimiyetle ona bağlandıktan sonra ona itaat etmek gerekir. Seşilmiş olan halifeye isyan ederek onu cebir yoluyla devirmeye çalışan bir kimse çıkarsa asi durumundakinin peşine gitmemek gerekir. Hadis asi durumundaki kişinin boynunun vurulmasını emreder. Nevevi bu cümlenin izahi bölümünde şöyle der:
Yani ikinci sahıs halifeye karşi asi sayıldığı için defedilmesi gerekir. Şayet çatışmasız ve savaşsız bir biçimde defedilmesi mümkün olmazsa asi kimseyle savaşılır. Savaşma esnasında asi kimseyi öldürmekten başka bir çare bulunmazsa gerektiginde öldürülür.
Cumhura göre iki ayrı halife ile ardarda bey'at edilirse birinci halife ile yapilan bey'at sahihtir. Buna sadakat gerekir. Ikincisi ile yapılan bey'at geçersiz sayılır ve böyle bir bey'atte bulunan kimselerin bu bey'atin geregini yapmaları haramdir. İkinci şahsın halifelik iddiasında bulunmasi, bunu istemesi de haramdır. İkinci halife ile bey'at eden kimselerin birinci halife ile yapılan bey'atten haberdar olmaları veya olmamaları farketmez. Keza iki halifenin aynı beldede veya ayrı iki beldede olmaları da hükmü değiştirmez.
Kadir gecesi
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ يَخْطُبُ النَّاسَ عَلَى مِنْبَرِهِ، وَهُوَ يَقُولُ : " أَيُّهَا النَّاسُ، إِنِّي قَدْ أُرِيتُ لَيْلَةَ الْقَدْرِ، ثُمَّ أُنْسِيتُهَا، وَرَأَيْتُ أَنَّ فِي ذِرَاعِي سِوَارَيْنِ مِنْ ذَهَبٍ فَكَرِهْتُهُمَا، فَنَفَخْتُهُمَا، فَطَارَا، فَأَوَّلْتُهُمَا هَذَيْنِ الْكَذَّابَيْنِ : صَاحِبَ الْيَمَنِ، وَصَاحِبَ الْيَمَامَةِ ."
ورواه أحمد 11816 قال شعيب الآرنؤد : إسناده حسن ورواه ابن ماجه 3922 قال الألباني : صحيح

227- Ebu Said-i Hudri (Radıyallahü Anh)’den; Şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’den işittim, minber üzerinde halka hutbe irat ediyordu şöyle buyurdu:
“Ey insanlar (Rüyada) bana Kadir gecesi gösterildi. Son¬ra unutturuldu. Kolumda iki altın bilezik gördüm Onlardan hoşlanmadım. Onlara üfledim uçtular. Onları Şu iki yalancıyı tevil ettim: Yemen’in sahibi ve Yemame’nin sahibi.”
Açıklama
Hadiste belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rüyasında Kadir gecesinin hangi gece olduğunu görmüş, sonra hangi gece olduğu Allah tarafından unutturulmuştur. Unutturulma sebebini Buhari' nin rivayet ettiği bir hadiste Ubade bin es-Sâmit (Radıyallahü anh) şöyle anlatmıştır:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bize haber vermek için çıktı da iki müslüman adamın kavga ettiğini gördü ve:
“Ben Kadir gecesini size haber vermek için çıktım da fatan ve falan adam kavga etti. Bunun üzerine Kadir gecesi (bildirilmesi) kal¬dırıldı. Kaldırılmasının sizin için daha hayırlı olduğu umulur. Artık siz o geceyi Ramazan’ın 29, 27 ve 25.nci gecelerinde arayınız.” bu¬yurdu.
Kadir gecesinin tayin edilmemesinin hikmeti şu olabilir: Mümiraler o geceyi tanısaydılar yalnız o geceyi ihya etmekle yetinip di¬ğer gecelerin ihyasını bırakabilirlerdi.
Hadis, Kadir gecesinin, Ramazan’ın son on gününün tek gecelerinde aranmasını emretmiştir.
Kadir gecesinin. Ramazan’ın hangi gecesinde oldu¬ğuna dair değişik rivayetler vardır. 17, 21, 23, 25, 27, 29 gecelerine ait rivayetler olduğu gibi, 22, 24 ve 26. gecelerine ait rivayetler de vardır. El-Menhel yazarının dediği gibi bazı âlimler bu rivayetlerin sayısını 44 e çıkarmışlardır. En kuvvetli rivayet, 27.nci geceye ait olan rivayettir.
İki yalancı ile kast edilen; iki yalancı peygamberdir ki: Yemen de Benî Ans Kabilesinden Esvedi Ansî diye tanınan Abhele bin Ka'b adında biri ve Ymame de Müseylime-i Kezzab peygamberlik İddiasıyla Ortaya Çıkmışlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunlara işaret ediyor.
Dua ibadettir
عَنِ النُعْمَانَ بْنِ بَشِيرٍ, قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّم يَخْطُبُ يَقُولُ: " الدُّعاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ,( وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ ...) (غافر:60) [رواه أحمد (١٨٤٥٩) وابو داود (١٤٧٩) والترمذي (٢٩٦٩) وابن ماجه (٣٨٢٨)]
228- Numan b. Bişr (radıyallahu anh)’den:
Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i hutbe okurken dinledim: “şüphesiz dua ibadettir” buyurdu Sonra:
“Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin, size karşılığını vereyim…” ayetini okudu.
Açıklama
Bu hadisi; Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbni Hibban, Hâkim ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.
Hadisin zahirine göre ibadet ancak dua etmekten ibarettir. Âlim¬ler; ibadetin duaya inhisar ettirilmesi duanın önemini belirtmek için¬dir. Yani ibadet ismine en liyakatli ve en hakiki kulluk görevi dua¬dır. Çünkü Allahu Teâlâ’ya, tazarru ve niyazda bulunan bir kul, bütü¬nüyle Allah’a yönelir, başka varlıklardan tamamen yüz çevirir, bü¬tün ümidini O’na bağlar, O’ndan başka hiç bir şeyden korkmaz, kul¬luk görevini ifa eder. Allah’ın yüceliğini itiraf eder, verenin ve ala¬nın O olduğunu dile getirir ve her şeyin O’nun kudret ve dilemesine bağlı bulunduğunu içtenlikle ve samimiyetle ifade eder. Zaten yapı¬lan bütün ibadetlerin özü ve gerçek mahiyeti de budur. Resul-i Ek¬rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu buyruktan sonra anılan aye¬ti okuması, dua etmenin Allah tarafından emredildiğini delillendirmek içindir. Şu halde dua bir ilâhi emrin yerine getirilmesidir. Bu itibarla dua etmek en azından müstehap bir ibadettir. Ayette geçen “İbadet” kelimesi bazı âlimlerce dua manasına yorumlanmıştır. Şu halde kibrinden ve gururundan dolayı dua etmeye tenezzül etmeyen bir kimse cehenneme girmeye müstahaktır.
Aranızda rakûb kime dersiniz
عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "مَا تَعُدُّونَ الرَّقُوبَ فِيكُمْ؟" قَالَ قُلْنَا: الَّذِي لَا يُولَدُ لَهُ، قَالَ: "لَيْسَ ذَاكَ بِالرَّقُوبِ وَلَكِنَّهُ الرَّجُلُ الَّذِي لَمْ يُقَدِّمْ مِنْ وَلَدِهِ شَيْئًا" قَالَ: "فَمَا تَعُدُّونَ الصُّرَعَةَ فِيكُمْ؟" قَالَ قُلْنَا: الَّذِي لَا يَصْرَعُهُ الرِّجَالُ، قَالَ: "لَيْسَ بِذَلِكَ، وَلَكِنَّهُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ"
[رواه مسلم (٢٦٠٨) وأحمد (٢٣١٦٤)ِ ]
229- Abdullah b. Mesud (Radıyallahu anh)’dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Aranızda rakûb kime dersiniz?” diye sordu. Biz: Çocuğu doğmayana! cevabını verdik.
“Rakûb bu değildir. Lakin rakûb çocuklarından hiç birini (kendinden önce) ahirete göndermeyendir.” buyurdu.
“Aranızda pehlivan kime dersiniz?” diye sordu. Bir:
Kendisini erkeklerin yenemediği kimseye! cevabını verdik. “O değildir. Lakin pehlivan kızgınlık anında kendini tutan kimsedir.” buyurdular.
Açıklama
Ahmed b. Hanbel’de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından bir adam şehadet etti ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe itad etti şöyle buyurdu: (yukarıdaki hadisi zikreder). Şuayip Arnavut: sahih li gayrihi der.
Rakûb: Esasen çocuğu yaşamayan manasına gelir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Siz rakûbu çocukları ölen ve mahzun olan manasına alıyorsunuz. Ama rakûb bu değil, bilâkis kendi sağlığında çocuklarından hiç biri ölme¬yen ve evlat acısına katlanıp sevap kazanamayan kimsedir. Siz pehlivanı da kuvvetli kimseden ibaret biliyorsunuz. Hâlbuki şer’an pehlivan bu de¬ğil, kızdığı zaman kendini tutan kimsedir, övülecek faziletli pehlivan işte budur.” demek istemiştir.
Hadis-i şerif evladı ölüp de acısına katlanmanın ve sabretmenin fazi¬letine delildir. Yine bu hadis evlenmenin faziletine kâil olan Hanefîlerle bazı Şafiilerin mezheplerine zımnen delalet etmektedir.
Kızdığı zaman kendini tutmak, öfkesini belli etmemek de bu hadisin delalet ettiği hükümler cümlesindendir.
İfk hadisesi
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: لَمَّا ذُكِرَ مِنْ شَأْنِي الَّذِي ذُكِرَ، وَمَا عَلِمْتُ بِهِ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيَّ خَطِيبًا، فَتَشَهَّدَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ، ثُمَّ قَالَ: أَمَّا بَعْدُ أَشِيرُوا عَلَيَّ فِي أُنَاسٍ أَبَنُوا أَهْلِي، وَايْمُ اللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أَهْلِي مِنْ سُوءٍ، وَأَبَنُوهُمْ بِمَنْ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ مِنْ سُوءٍ قَطُّ، وَلاَ يَدْخُلُ بَيْتِي قَطُّ إِلَّا وَأَنَا حَاضِرٌ، وَلاَ غِبْتُ فِي سَفَرٍ إِلَّا غَابَ مَعِي . [رواه البحاري (٤٤٧٩)والترمذي (٣١٨٠) وأحمد (٢٤٣٦٢)]
230- Aişe (Radıyallahu anha)’dan, şöyle demiştir:
Hakkımda söylenenler söylendiği zaman benim bundan haberim yoktu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkıp benim hakkımda bir hutbe vermişti. Bu hutbesinde Kelime-i şehadet getirmiş Allah’a gereği şekilde Hamd-ü sena ettikten sonra hutbesine şöyle devam etti: Şimdi ailemi itham eden bazı kimseler hakkında bana yol gösteriniz. Vallahi ben ailem hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum ve olacağına da ihtimal vermiyorum. Bir kişiyi itham ettiler ki vallahi onun üzerinde de bir kötülük olacağına ihtimal vermiyorum. O kimse ben olmadan evime girmiş değildir. Hangi savaşa çıktımsa benimle beraber çıkmıştır.
Açıklama
Müminlerin Annesi Hz. Aişe’ye İftira
Münafıklardan ifk olayına karışanlar Hz. Aişe’ye mahza yalan ve iftiradan İbaret bazı sözler söylemişler, bu, Allahu Teâlâ ve peygamberinin gayretine dokunmuş ve Allah Resulü’nün ırzını koruma ve Hz. Aişe’nin beraetine dair Allahu Teâlâ vahiy in¬direrek: “Uydurulmuş bir yalanla gelenler, içinizden bir zümredir.” Onlar bir, iki kişi değildirler, bilakis bir topluluktur, buyurmuştur. Bu lanetin başında münafıkların başı olan Abdullah İbni Übeyy İbni Selül gelir. O haberi toplamış, taraftarları arasında yaymış ve nihayet Müslümanlardan bazısının zihnine girerek konuşmaya başlamışlar. Onlar¬dan bir kısmı da bunu mümkün olarak görmüş. İş, bu durumda yakla¬şık bir ay kalmış. Sonunda bu konuda Kur’an’dan ayetler nazil ol¬muştur. Bu olay sahih hadislerde anlatılmıştır.
İmam Ahmed der ki: Bize Abdürrezzak... Saîd İbni Müseyyeb, Urve İbni Zübeyr, Alkame İbni Vakkas ve Ubeydullah İbni Abdullah İbni Ukbe İbni Mesut’tan onlar da Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in eşi Aişe’den rivayet ettiler. Ki ifk olayına karışanlar onun hakkındaki sözlerini söyledikleri zaman, Allahu Teâlâ onun berî olduğunu Kur’an’da beyan buyurmuş¬tur. Bunların hepsi Hz. Aişe’den rivayetle hadisin bir bölümünü bana rivayet ettiler. Bazısı bu hadisi daha iyi ezberlemiş, daha güzel ve sa¬bit şekilde anlatmıştır. Ben onlardan her birerinden bana rivayet et¬miş oldukları hadisi ezberledim. Onların hadisleri birbirini doğrular du¬rumdadır. Naklederler ki Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in eşi Hz. Aişe şöyle an¬latmış: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir sefere çıkmak istediğinde kadınları ara¬sında Kur’a çekerdi. Kur’ada kimin payı çıkarsa, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beraberinde onu çıkarırdı. Aişe şöyle anlatıyor: Çıktığı gazvelerden bi¬rinde aramızda Kur’a çekti. Kur’ada benim payım çıktı. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber ben çıktım. Bu, hicap ayeti indikten sonra idi. Ben hevdecim içinde taşınır ve konak yerinde hevdec içinde indirilirdim. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gazveyi bitirmiş, dönerken Medine’ye yaklaştık. Bir gece göç için (yola çıkmak için) seslenildi. Yola çıkma haberi verildi-ğinde ben abdest bozmak üzere kalktım, yürüdüm, orduyu geçtim. İşi¬mi bitirince binitime yöneldim ve göğsümü yokladım bir de gördüm ki Zafar boncuğundan olan gerdanlığım kopmuş. Döndüm ve gerdan¬lığımı aradım. Gerdanlığı aramam beni oyaladı. Beni göçürenler gel¬mişler, hevdecimi yüklemişler ve binmiş olduğum devemi yürütüp git¬mişler. Benim içinde olduğumu sanıyorlarmış. Kadınlar o zamanda ha¬fif idiler. Ağırlıkları yoktu ve et de tutmazlardı. Zira onlar çok az ye¬mek yerlerdi. Dolayısıyla kavim hevdeci kaldırıp yüklediklerinde onun ağırlığı hususunda şüpheye düşmemişler, garipsememişler. Zaten ben yaşı küçük bir kız idim. Deveyi kaldırmışlar ve yürümüşler. Ordu yola koyulduktan sonra ben gerdanlığımı buldum. Konak yerlerine geldim ve gördüm ki orada (kimse kalmamış) ne çağıran ne de cevap veren yok. Daha önce bulunduğum yere yöneldim ve kavmim benim yoklu¬ğumu fark edip bana döneceklerini sandım. Yerimde otururken gözle¬rim bana galebe çaldı ve uyudum. Safvan İbni el-Muattal es-Sülemi ez-Zekvani {Safvân ibn Muattal, Sülemli’dir, Zekvan’da ikamet etmiştir. Ebu Amr künye¬si ile meşhurdur. Kıdemli ve faziletli sahabedendir. Birçok gazvelerde hazır bu¬lunmuştur. On yedinci hicret yılında Ermenistan fethinde şehit olmuştur.} ordunun arkasını gözetliyor imiş. (Ordunun ardçılığını ya-pıyormuş) . Gece yansından sonra yola çıkmış ve sabahleyin benim bu¬lunduğum yere ulaşmış. Uyuyan bir insan karaltısı görmüş, bana gel¬miş ve beni gördüğünde tanımış. Benim üzerime hicap (örtü) konul¬madan önce (hicap ayetinin nüzulünden önce) beni görmüş imiş. Beni tanıdığı zaman İnnâ Lillâhi ve innâ İleyhi Râciûn demesiyle uyandım, cilbâbım ile yüzümü örttüm. Allah’a yemin olsun ki benimle bir kelime konuşmadı ve İnnâ Lillâhi ve İnnâ ileyhi Râciûn demesinden başka on¬dan bir kelime bile işitmedim. Nihayet binitini ıhtırdı, ayağına bastı ve ben de onun binitine bindim. Üzerinde benim olduğum biniti çekerek gitti ve nihayet öğle sıralarında konaklamış olan orduya yetiştik. Be¬nim durumum hakkında helak olanlar helak olmuştur. Onların elebaşılar Abdullah İbni Übeyy İbni Selül idi. Medine’ye geldim ve Medine’ye gelişimizde bir ay hastalandım. İnsanlar ifk ehlinin sözleri hakkında tahlillerde bulunuyorlarmış ve ben bunlardan hiç birini hissetmemiş¬tim. Izdırablar içerisinde iken beni şüphelendiren; hastalandığım za¬man daha önce Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ den görmüş olduğum yumuşaklık ve iyiliği görmemiş olmamdı. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza giriyor Selâm veriyor, sonra da (adımı anmadan): “Hastanız nasıl?” diyor, sonra da ayrılıp gidiyordu. İşte bu hâl beni işkillendirip üzüyordu ama bir kötülük sezmiyordum. Nihayet bir gün nekahet devresinden çıktım. Helalarımız yapılmazdan önce Ümmü Mistah da benimle beraber çı¬kardı. Biz sadece geceden geceye (ihtiyaç gidermek için) çıkardık. Bu, evlerimizin yakınında helalar edinmemizden öncedir. Biz Arapların ilk âdetleri ve durumları evlerimizden uzakta abdest bozma şeklindeydi. Evlerimizde hela edinmek bize eziyet verirdi. Ben ve Ümmü Mistah çıktık, (ihtiyaç gidermek üzere) gittik. Ümmü Mistah, Ebu Ruhm İbni Muttalib İbni Abdi Menaf’ın kızıdır. Annesi Sahr İbni Amir’in kızıdır ve Ebubekir es-Sıddık’ın teyzesidir. Mistah İbni Üsase İbni Abbâd ibni Mut¬talib de Ümmü Mistah’ın oğludur. İşimizi bitirdikten sonra ben ve Ebu Ruhm’un kızı eve doğru yöneldik. Ümmü Mistah’ın ayağı, üzerindeki örtüye takıldı da: Kahrolasıca Mistah, dedi. Ben ona: Ne kötü söyledin. Bedirde bulunmuş bir adama sövdün, dedim. Ey kızcağızım, onun ne söylediğini işitmedin mi? dedi. Ben: Ne söyledi? diye sordum. Bana ifk ehlinin sözlerini haber verdi. Hastalığım kat kat arttı.
Evime döndüğüm zaman Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanıma girip selâm verdi, sonra: Nasılsınız? diye sordu. Ben: Ana babama gitmeme izin ve¬rir misin? dedim. Haber hakkında kesin bilgiyi ana babamdan almak istiyordum. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana izin verdi de, ana babama geldim ve anneme: Anneciğim, insanlar ne konuşuyorlar? diye sordum. Kızca¬ğızım, meseleyi kendi kendine büyütme. Hangi güzel kadın kendisini seven bir kocanın yanında olsa, onun da kumaları bulunsa onun hak¬kında çok söz söylememeleri hemen hemen hiç olmaz, dedi. Ben: Suphanallah, insanlar bunu mu konuşuyorlar? dedim. O gece sabaha kadar ağladım. Gözyaşlarım hiç dinmedi ve asla uyumadım. Ağlayarak sa¬bahladım. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vahiy gecikince ailesinden ayrılma ko¬nusunda istişare etmek üzere Ali ve Üsame İbni Zeyd’i çağırdı. Üsame İbn Zeyd Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ne ailesinin suçsuz olduğunu bildiğini söy¬ledi. Onlara karşı olan sevgisini bildiğine işaret etti. Ey Allah’ın elçisi, onlar senin ailendir. Biz hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dedi. Ali İbni Ebu Talib ise: Allah senin üzerine (bu işi, evlenme ve boşanma işi¬ni) daraltmamıştır. Onun dışında kadınlar çoktur. Eğer cariyesine soracak olursan sana doğru haberi verir, dedi. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Berîre’yi çağırıp; Ey Berîre, Aişe’den seni şüphelendirecek bir şey gördün mü buyurdu. Berîre ona: Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, yaşı küçük bir kız olmasından başka onu ayıplayabileceğim hiç bir durumunu görmedim. Ailesinin hamuru başında uyur da bir oğlak ge¬lip hamuru yer (haberi bile olmaz), dedi. {Berîre’nin bu samimi ve safça şehadetini Taberani şu tafsil ile rivayet etmiştir: Berîre: Ben Aişe’nin hizmetinde bulunduğum zamanlarda kusur sayılacak bir hareketini görmedim. Yalnız ben bir kere hamur yoğurmuştum. Kendisine şu hamuru gözetle de ben bunu pişirmek için ateş yakayım, dedim. Ben gittim, sonra Aişe gaflet etmiş, besi koyunu gelip hamuru yemişti, demiştir.}
Allah Resulü, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı ve Abdullah İbni Übeyy ibni Selül’un mazur görülmesini istedi. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberden şöyle dedi: Ey Müslümanlar topluluğu, ailem hakkında eziyeti bana ulaşmış olan bir adamın bu kötü işine karşı¬lık verdiğimde beni kim mazur görecek? Allah’a yemin olsun ki ailem hakkında hayırdan başka hiç bir şey bilmiyorum. Öyle bir adamı zik¬redip andılar ki onun hakkında da hayırdan başka hiç bir şey bilmi¬yorum. Ailemin yanına ancak benimle beraber girerdi. Sa’d İbni Muaz el-Ensari kalktı {Sa’d İbni Muaz, Evs kabilesinin büyüğüdür. Evsler de Neccar oğullarındandır. Sa’d, hicretten evvel Mus’ab İbni Ümeyr Medine’ye geldiği zaman Müslüman olmuş kıdemli sahabelerdendir. Bedir ve Uhud gazalarında bulunmuş, Hendek harbinde aldığı bir ok yarası sebebiyle bir müddet sonra kan kaybından şehit olmuştur. Resulüllah’a karşı bu konuşmayı yapan sahabenin bir başkası veya Üseyd ibn Hudayr olduğu hakkında da rivayetler vardır...} ve: Ey Allah’ın elçisi, ben seni ondan kurtarırım. Eğer Evs (Kabilesi)’nden ise boynunu vururuz. Eğer kardeşlerimiz Hazrec’den ise bize emredersin, emrini yerine getiririz, dedi. Hazrec’in, reisi olan Sa’d İbni Übade kalktı. {Sa’d İbni Übade, Akabe Bey’atı’nda bulunmuş ilk sahabilerdendir. Gazvelerde Hazrec kabilesinin sancağını taşırdı. Hz. Aişe’nin şehadeti veçhile bu hâdise¬den evvel iyi bir kimse idi. Fakat Cahiliyet devrinden beri Araplar arasında ka¬bile gayreti hüküm sürdüğünden, Sa’d ibni Übade de Hazrecliler’i ve bu arada İbni Ubeyy gibi azgın bir münafık müdafaa edeyim derken haktan sapıyordu. Dikkate değer ki, bu İbni Übade, Peygamber’in vefatı üzerine Ebu Bekr’e bey’at etmekten çekinerek Şam tarafına gitmiş ve on beşinci hicret yılında Haran’da vefat etmiştir.}. O Salih bir kişi idi. Fakat kabilecilik hamiyeti onu (bilgisizce bir davranışa) itmişti. Sa’d İbni Muaz’a: Allah’a yemin olsun ki onu öldürmezsin ve öldürmeye de gücün yetmez, dedi, Sa’d İbni Muaz’ın amcası oğlu olan Üseyd İbni Hudayr kalktı { Üseyd İbni Hudayr, Akabe Bey’atı’nda bulunmuş kıdemli sahabelerdendir. Bedir ve sonraki gazvelerin hepsine katılmıştır. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında yir¬minci hicret yılında Medine’de vefat etmiş, namazını Ömer kıldırmıştır. Tabutu Bakî’ kabristanına götürülürken bizzat Halife de tabutun bir kolunu omuzla¬mak suretiyle ihtiram etmiştir.} Sa’d İbni Übade’ye: Yalan söyledin, Allah’a yemin olsun ki onu öldürürüz. Sen münafıksın ve münafıkları koruyorsun, dedi. Evs ve Hazrec kabi¬leleri ayaklandılar ve vuruşmaya kalktılar. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber¬de dikiliyordu. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları sakinleştirmeye devam etti de sonunda sustular, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de sustu. Hz, Aişe devamla şöyle anlatır: O gün ağladım, gözyaşlarını dinmedi ve hiç uyumadım. Ana babam, ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sanıyorlardı. Ebeveynim benim yanımda oturur ve ben ağlarken Ensar’dan bir kadın yanıma girmek için izin istedi. Ona izin verdim. Benimle beraber oturup ağladı. Biz bu halde iken birden Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıkageldi, içeri girdi, se¬lam verdi, sonra oturdu. Bu söylenenler söylendiğinden beri yanımda oturmamıştı. Bir ay geçmiş ve benim durumum hakkında ona vahiy gelmemişti. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu zaman şehadet getirdi, sonra: Ey Aişe, senden bana şöyle şöyle (bir haber) ulaştı. Eğer sen suçsuz isen Allah seni berî kılacaktır. (Suçsuzluğunu beyan edecektir) eğer bir günah işlemişsen Allah’a istiğfarda bulun, sonra ona tevbe et. Mu¬hakkak kul bir günahı itiraf eder, sonra tevbe ederse; Allah onun tevbesini kabul eder, buyurdu. Aişe şöyle anlatıyor: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) konuşmasını bitirdiğinde gözyaşlarım dindi, o kadar ki ondan bir damla bile hissetmiyor¬dum. Babama: Benim, yerime Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ne cevap ver, dedim. Allah’a yemin olsun ki Allah Resulü’ne ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. Anneme: Benim yerime Allah Resulü'ne cevab ver, dedim. O da: Allah’a yemin olsun ki Allah Resulü’ne ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. Ben: Ben yaşı küçük bir kızım. Kur’an’dan çok şey ezberledim. Al¬lah’a yemin ederim ki bildiğim kadarıyla siz bu sözleri işittiniz. Sizin içi¬nize yerleşti ve bunları doğruladınız. Ben suçsuz olduğumu size söylemiş olsam —ki Allah biliyor ben muhakkak suçsuzum— siz; beni bu hususta doğrulamayacaksınız. Size bir işi itiraf etmiş olsam —Allah biliyor ki ben bu işten uzağım— beni doğrulayacaksınız. Allah’a yemin olsun ki benim ve sizin durumunuza Yusuf’un babasının: “Fe sabrun cemilen. Vallâhul-mustaânu alâ mâ tasıfûn = Artık bana (düşen) gü¬zel bir sabırdır. Sizin şu söylemekte olduklarınıza karşı yardımına sığınılacak, ancak Allah’tır” demesinden başka misal bulamıyorum, dedim. Sonra döndüm ve yatağıma yattım. O zaman da vallahi benim mutlaka suçsuz olduğumu biliyordum ve yine biliyordum ki Allah benim suç¬suzluğumu mutlaka beyan edecektir. Fakat benim durumum hakkında Kur’an’da okunan bir vahiy indireceğini de sanmıyordum. Kendimce benim durumum, Allah’ın Kur’an’da okunacak bir emir indirmeyeceği kadar küçüktü. Fakat Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün uykusunda bir rüya gö¬receğini ve bu rüyası ile Allah’ın beni temize çıkaracağını umuyordum. Allah’a yemin olsun ki Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu yerden ayrılmadı, ev halkından hiç kimse dışarı çıkmadı ki Allahu Teâlâ peygamberine va¬hiy indirdi. Vahiy sırasında onu kaplayan bir sıkıntı onu yakaladı. Üze¬rine indirilen sözlerin ağırlığı o kadar fazla olurdu ki kış gününde bile sıkıntıdan inci taneleri gibi ter dökerdi. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün ken¬disinden bu durum açıldığında gülümseyerek söylediği ilk kelime: Ey Aişe müjdeler olsun; Allah seni temize çıkardı, oldu. Annem bana: Kalk, ona git, dedi. Ben: Allah’a yemin olsun ki, ona kalkıp gitmem, Allah’tan başkasına da hamdetmem. Benim suçsuzluğuma dair vahiy indiren Allah’tır, dedim. Allahu Teâlâ: “Uydurulmuş bir yalanla gelenler içinizden bir zümredir...” ayetinden başlayarak on ayet indirdi. (Nur: 11-21). Bu ayetleri benim suçsuzluğumu beyan için Allah indirmiştir. Ebu Bekir (radıyallahu anh), akrabalığı ve fakirliği yüzünden Mistah’a infakta bulunurdu. Aişe hak¬kında söylediklerinden sonra: Allah’a yemin olsun ki asla ona hiç bir şeyle infakta bulunmayacağım, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz.” kısmına kadar “Sizden fazi¬letli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hic¬ret edenlere vermekte kusur etmesinler.” ayetini indirdi de Ebu Bekir: Allah’a yemin olsun ki Allah’ın beni bağışlaması benim için en sevimlidir, dedi ve daha önce infak etmekte olduğu gibi Mistah’a infak etmeye başladı. Bundan asla vazgeçmeyeceğim, dedi.
Hz. Aişe der ki. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim durumumu Hz. Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hanımı Zeyneb Binti Cahş’a sormuş da: Ey Zeyneb, ne biliyorsun (veya ne gördün)? demiş. Zeyneb: Ey Allah’ın elçisi, kulağı¬mı ve gözümü korurum. Allah’a yemin olsun ki hayırdan başka bir şey bilmiyorum, demiş. Aişe şöyle diyor: “Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hanım¬larından beni yücelten bir tek o olmuş ve Allah Teâlâ onu takva ile ko¬rumuş. Kız kardeşi Hamme Binti Cahş ise onunla mücadele etmeye baş¬lamış da helak olanlar içinde o da helak olmuş. İbni Şihab der ki: Bu zümrenin durumu hakkında bize ulaşan haber bundan, ibarettir. Hadisi Buharı ve Müslim Sahihlerinde Zührî’den rivayetle tahriç etmiş¬lerdir, İbni İshak da Zührî’den aynı şekilde rivayet eder ve der ki: Bana Yahya İbni Abbâd İbni Abdullah İbni Zübeyr babasından, o da Aişe’den; Abdullah İbni Ebu Bekr İbni Muhammed İbni Amr İbni Hazm el-Ensarî, Amre’den, o da Hz. Aişe’den biraz önce geçene benzer şekilde rivayet ettiler. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. Aişe hakkında kötü söze daldıklarında ve ifk olayı araların¬da zikrolunduğunda Allahu Teâlâ’nın müminleri tedip etmesi, edepli yolu onlara öğretmesidir. Buyurur ki: Müminlerin annesine yapılan is¬nadı işittiğiniz vakit mümin erkeklerle mümin kadınların kendilikle¬rinden hüsn-ü zanda bulunmaları, bu sözü kendilerine kıyas etmeleri gerekmez miydi? Eğer bu söz onlara yaraşmıyor ise müminlerin anne¬si evleviyetle ondan uzak olmalı değil miydi?
Bu ayetin Ebu Eyyub Halid İbni Zeyd el-Ensarî ve hanımı (radıyallahu anhüma) hakkında nazil olduğu da söylenir. Nitekim İmam Muhammed İbni İshak İbni Yesar babasından, o da Neccar oğulları erkeklerinden birisin¬den rivayet ediyor ki Ebu Eyyub Halid İbni Zeyd’in hanımı Ümmü Eyyub ona: Ey Ebu Eyyub, insanların Aişe (radıyallahu anha) hakkında söylediklerini işitmez misin? diye sormuş, o: Evet, bu yalandır. Ey Ümmü Eyyub sen bunu yapar mıydın? demiş. Ümmü Eyyub: Hayır, Allah’a yemin olsun ki yapmazdım, diye cevab vermiş. Ebu Eyyub da: Allah’a yemin olsun ki Aişe senden daha hayırlıdır, demiş. Allah Teâlâ (ifk olayı hakkında Kur’an’dan ayetler) indirdiğinde ifk hâdisesine dalanları zikrederek: “Uydurulmuş bir yalanla gelenler içinizden bir zümredir.” buyurmuş. Bunlar Hassan ve onun söylenen sözleri söyleyen arkadaşlarıdır. Sonra Ebu Eyyub ve hanımının söylediği gibi: “Onu işittiğiniz vakit mümin erkeklerle mümin kadınların hüsn-ü zanda bulunmaları lazım değil miydi...?” buyurmuştur.
Muhammed İbni Ömer el-Vâkıdî der ki: Bana İbni Ebu Habibe... Ebu Eyyub’un kölesi Eilah’dan rivayet etti ki Ümmü Eyyub, Ebu Eyyub’a: insanların Aişe hakkında söylediklerini işitmez misin? demiş, o: Evet işitiyorum. Bu yalandır. Ey Ümmü Eyyub, sen bunu yapar mıydın? demiş. O da: Allah’a yemin olsun ki hayır, diye cevab vermiş. Ebu Eyyub: Allah’a yemin olsun ki Aişe seriden daha hayırlıdır, demiş. Kur’¬an’dan (ifk olayı ile ilgili ayetler) indiği zaman Allahu Teâlâ ifk olayı¬na karışanları zikredip peşinden de Ümmü Byyub’a bazı sözler söyledi¬ği zaman Ebu Eyyub’u kasdederek: “Onu işittiğiniz vakit mümin erkek¬lerle, mümin kadınların kendiliklerinden hüsn-ü zannda bulunup: Bu, apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?” buyurmuştur. Bu söz¬leri söyleyenin Übeyy ibn Kâ’b olduğu da söylenir.
“Mümin erkeklerle, mümin kadınların (hüsn-ü zannda bulunma¬ları, müminlerin annesinin hüsn-ü zanna ehil ve layık olduğunu bilerek) hüsn-ü zannda bulunmaları gerekmez miydi?” Bu, onların içleri (gönül¬leri) ile ilgilidir. Dilleri ile de: “Bu, (müminlerin annesine) apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?” Meydana gelen olay, şüphe celb edecek bir olay değildir. Zira müminlerin annesi Safvân İbni Muattal’ın biniti üzerinde açıkça, öğle vakti, bütün ordunun gözleri önün¬de, Allah Resulü de aralarında iken gelmiştir. Şayet durumda bir şüp¬he olaydı bu açıkça olmaz, herkesin gözü önünde gelmezlerdi. Bilakis onların gelmeleri — şayet takdir buyurulmuş olsaydı — gizlice olurdu. Böylece meydana çıkıyor ki ifk olayına dalıp bunları konuşanların söy¬ledikleri ve müminlerin annesine isnat ettikleri mahza yalandır, ahmakça, günahkârca bir hayâsızlıktır, kazanmayacak bir alış verişe gir¬mektir.
Allahu Teâlâ buyurur ki: “Söylediklerine karşı getirdikleri haberin doğruluğuna şehadet edecek dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki onlar şahitleri getiremediler, öyleyse Allah katında, Allah’ın hükmünde yalancıların, günahkârların ta kendileridirler.”
{Buhari bu hadisi uzun ve kısa metinlerle Salih’inin birçok yerlerinde getirmiş¬tir: Bir metin Şehadetler Kitabı’nda da geçmiştir. Müslim de Tevbe Kitabı’nda Uzun bir metin ile İfâde edilmiştir. bu mühim hadisten pekçok hükümler ve faideler çıkarılmıştır.} Metin söyledir:
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zevcesi Aişe şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bir sefere çıkmak istediği vakit kadınlarının arasında kur’a çekerdi. Kur'a kime düşerse, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onunla birlikte sefere çıkardı.
Aişe şöyle demiş: Yapacağı bir gaza için aramızda kur’a çekti de, o gazada kur’a bana isabet etti. Ben de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte çıktım. Bu iş tesettür ayeti indirildikten sonra oldu. Ben hevdecimin içinde (deveye) bindiriliyor, gideceğimiz yere onun içinde indi-riliyordum. Nihayet Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gazasını bitirip geri döndüğü ve Medine’ye yaklaştığımız zaman bir gece yürüyüşü bildir¬di. Yürüyüşü bildirdikleri vakit ben hemen kalktım; yürüdüm, hattâ or¬duyu geçtim. Hacetimi gördüğümde eşyanın yanına yöneldim. Göğsüme dokundum, bir de baktım ki, Zafar boncuğundan yapılan gerdanlığım kopmuş. Derhal dönerek gerdanlığımı aradım. Onu aramak beni alıkoydu Benim hevdecimi yükleyen cemaat hevdecimi yüklemiş ve gitmişler. Onu benim bindiğim deveme yüklemişler. Benim de içinde olduğumu zannetmişler.
Aişe demiş ki: O zaman kadınlar hafif İdiler. Şişmanlamamışlar, kendilerini et kaplamamışti. Yiyecek namına ancak bir parça bir şey yiyorlardı. Cemaat hevdeci deveye yükler ve kaldırırken ağırlığını yadırgamamışlar. Ben küçük yaşta bir kız idim. Deveyi sürerek yürümüşler. Ben gerdanlığımı ordu gittikten sonra buldum. Bir de bulundukları yere geldim ki, orada ne çağıran var, ne cevab veren. Bulunduğum yerime vardım. Zannettim ki, cemaat beni arayacak ve yanıma dönecekler. Yerimd otururken uykum geldi. Ve uyuya kalmışım. Safvan b. Muattal Es-Sülemi sonraları Zekvani ordunun arkasında mola vermişti. Gecenin sonunda yol çıkmış, benim bulunduğum yerde sabahlamış ve uyuyan bir insan karartısı görmüş. Hemen yanıma gelmiş ve beni gördüğü vakit tanımış, hakikaten bana tesettür farz kılınmazdan önce beni görüyordu. Beni tanıdığı vakit onun istircaiyle uyandım. Ve hemen çarşafımla yüzümü örttüm Vallahi benimle bir kelime konuşmadı. İstircaından başka ondan bir kelime işitmedim. Devesini çöktürdü; Ön ayağına bastı, ben de deveye bindim. Ve devemi yederek yola koyuldu. Nihayet orduya öğlen zamanı sıcak bastığında konakladıktan sonra yetiştik. Artık benim hakkımda helak olan helak olmuştu. Bu işin büyük kısmını Abdullah b. Übey b. Selul üzrine almıştı. Müteakiben Medine’ye geldik. Medine’ye geldiğimiz vakit ben bir ay hasta oldum. Halk iftiracıların sözlerini dile doluyorlarmış Ben bundan bir şey hissetmiyordum. Ama hastalığım esnasında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den eskiden rahatsızlandığımda gördüğüm lütfu görememek beni şüphelendiriyordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadece içeriye girer, selâm verir, sonra:
“Nasılsınız?” derdi. Bu da beni şüphelendirirdi. Ama bir kötülük his¬setmezdim. Nihayet iyileştikten sonra dışarı çıktım. Benimle beraber Ümmü Mistah da Menasî tarafına doğru çıktı. Bu yer bizim helâmızdı. Yal¬nız geceden geceye çıkardık. Bu hâdise helaları evlerimize yakın yapma¬mızdan önce idi. Ayakyolu hususunda âdetimiz ilk Arabların âdeti idi. Helaları evlerimizin yanına yapmaktan eziyet duyardık. Ben ve Ümmü Mistah yürüdük. Bu kadın Ebu Ruhm b. Muttalib b. Abdi Menaf’ın kızı¬dır. Annesi de Sahr b. Âmir’in kızı Ebu Bekri Sıddık’ın teyzesidir, Ümmü Mistah’ın oğlu Mistah b. Üsase b. Abbâd b. Muttalib'dir. Sonra ben ve Binti Ebu Ruhm hacetimizi gördükten sonra, benim evime doğru yönel¬dik. Derken Ümmü Mistah çarşafına bastı ve: Mistah belasını bulsun! dedi. Ben kendisine: Ne fena söyledin! Bedr’de bulunmuş bir adama sövüyor musun? dedim. Be kadın, sen onun ne söylediğini işitmedin mi? dedi. Ne söylemiş? dedim. Bunun üzerine bana iftiracıların söyledikle-rini haber verdi. Ve hastalığım kat kat arttı. Evime döndüğüm vakit ya¬nıma Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) girdi ve selam verdi. Sonra: “Nasılsınız?” diye sordu. Bana ebeveynimin yanına gitmeye izin verir misin? dedim, o an¬da ben haberi onlardan iyice anlamak istiyordum. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana izin verdi. Ben de ebeveynimin yanma gittim. Ve anneme: Ey anneciğim! Âlem ne konuşuyor? dedim. Annem: Ey kızcağızım, sakin ol! Vallahi pek az güzel kadın vardır ki, ken¬disini seven bir adamla evli olsun, ortakları da bulunsun da, onun aley¬hinde çok lâf etmesinler, dedi. Sübhanallah! Hakikaten halk bunu söylediler mi? dedim. Artık o gece ağladım. Gözümün yaşı dinmeden ve gözüme uyku girmeden sabah¬ladım. Sonra (yine) ağlayarak sabahladım. Vahyin arası kesildiği zaman Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ailesinden ayrılmak husufunda isti¬şarede bulunmak üzere Ali b. Ebi Tâlib ile Üsame b. Zeyd’i çağırdı. Üsame b. Zeyd, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ailesinin beraetini bil¬diğini ve onlara karşı beslediği sevgiye işaret ederek:
Ya Resulallah! Onlar senin ailendir. Biz hayrdan başka bir şey bilmiyoruz, dedi. Ali b. Ebi Talib’e gelince o: Allah senin başını dara sokmaz, ondan başka kadınlar çoktur. Cariyeye sorarsan sana doğruyu söyler, dedi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Berîre’yi çağırarak: “Ey Berîre! Aişe’den seni şüpheye düşürecek bir şey gördün mü?”: diye sordu. Berîre ona: Seni hakla gönderen Allah’a yemin ederim ki, ondan kendisini ayıplayacağım hiç bir şey görmedim. Şu kadar var ki, o genç yaşta bir tazedir. Ailesine yoğurduğu hamur üzerinde uyur da, koyun gelip o ha¬muru yer, dedi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kal¬karak minber üzerine çıktı ve Abdullah b. Übey b. Selül’den Özür almak istedi. Aişe demiş ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde iken şunu söyledi:
“Ey Müslümanlar cemaati! Ehl-i Beytim hakkında ezası son dereceyi bulan bir adamdan benim özrümü kim alacak? Vallahi ben ailem hakkın¬da hayrdan başka bir şey bilmem. Öyle bir adamı zik¬redip andılar ki onun hakkında da hayırdan başka hiç bir şey bilmi¬yorum. Ailemin yanına ancak benimle beraber girerdi.” Bunun üzerine Sa’d b. Muaz El-Ensarî ayağa kalkarak:
Senin Özrünü ondan ben alırım ya Resulallah! Şayet Evs kabilesindense boynunu vururuz kardeşlerimiz Hazrec’den ise emir buyurursun, biz de senin emrini yaparız, dedi. Müteakiben Sa'd b. Ubade kalktı. Bu zat Hairec kabilesinin reisi ve iyi bir adam idi. Lakin hamiyyet kendisini cahilleştirmişti. Sa’d b. Muaz’a:
Hata ettin! Allah’a yemin ederim ki, onu Öldüremezsin, öldürmeye kadir de değilsin! dedi. Arkasından Üseyd b, Hudayr kalktı. Bu zat Sa’d b. Muaz’ın amcası oğluydu. Sa’d b. Übade’ye:
— Hata ettin! Allah’a yemin ederim ki, onu mutlaka öldürürüz. Sen gerçekten münafıksın. Münafıklar namına mücadele ediyorsun, dedi. Ve iki kabile (yani) Evs ve Hazrec ayaklandılar. Hatta çarpışmaya niyetlen¬diler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise minberin üzerinde ayakta duruyordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seslem) onları yatıştırmaya de¬vam etti. Nihayet sustular. O da sustu. Aişe demiş ki: Ben o gün ağladım. Gözyaşım dinmiyor, gözüme uyku girmiyordu. Sonra ertesi gece de ağ¬ladım. Gözyaşım dinmiyor, gözüme uyku girmiyordu. Annem, babam bu ağlamak ciğerimi parçalayacak sanıyorlardı. Onlar benim yanımda oturu¬yor, ben de ağlıyorken ensardan bir kadın yanıma girmek için izin istedi Kendisine izin verdim. Kadın oturup ağlamaya başladı. Biz bu minva üzere iken yanımıza Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) girdi. Ve selam verdi. Sonra oturdu. Hakkımda söylenenler söyleneli beri benim yanıma; oturmamıştı. Bir ay beklemiş, benim hakkımda kendisine hiç bir şey vah yedilmemişti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturduğu vakit teşehhüd getirdi. Sonra şunu söyledi:
“Bundan sonra! Ey Aişe hal şu ki, senden bana şöyle şöyle sözler geldi. Eğer suçsuzsan Allah seni beraet ettirecektir. Şayet bir günah işledinse Allah’a istiğfar et! Ona tevbe eyle! Çünkü kul bir günahı itiraf eder de sonra tevbekâr olursa, Allah onun tevbesini kabul eder.” Aişe demiş ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözünü bitirince gözyaşım din-di. Hatta ondan bir damla hissetmez oldum. Babama:
Benim namıma Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), söyledik¬leri hakkında cevab ver! dedim. Babam:
Vallahi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. (Bu sefer) Anneme:
Benini namıma Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e cevab ver! dedim, O da:
Vallahi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ne söyleyeceğimi bilmiyorum, dedi. Bunun üzerine ben genç yaşta bir taze olduğum ve Kur’an’dan çok şey bilmediğim halde:
Vallahi ben iyi anladım ki, siz bu söyleneni işitmişsiniz. Hatta kalelerinize yerleşmiş. Ve ona inanmışsınız. Size ben suçsuzum desem — ki. Allah suçsuz olduğumu bilir— bu hususta bana inanmazsınız. Size bir şey itiraf etsem —ki, Allah suçsuz olduğumu bilir— beni tasdik eder¬siniz. Vallahi ben kendimle size verecek misal bulamıyorum. Ancak Yu-suf’un babasının dediği gibi benim işim güzel sabırdan ibarettir. Sizin söy¬ledikleriniz üzerine yardım dilenecek (zat) Allah’tır, dedim.
Aişe şöyle demiş: Sonra yan dönerek döşeğime yattım. Hâlbuki ben vallahi o anda suçsuz olduğumu ve Allah’ın beni beraet ettireceğini bili¬yordum. Lâkin vallahi hakkımda okunan vahy (Kur’an) indirileceğini zannetmiyordum. Benim halim kendimce Allah (Azze ve Celle)’nin hakkım¬da okunan bir şeyle konuşmasından daha aşağı idi. Lâkin Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın uykuda rüya göreceğini; o rüya ile Allah’ın beni berat ettireceğini umuyordum. Vallahi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meclisinden ayrılmış; ev halkından hiç bir kimse dışarı çık¬mamıştı ki. Allah (Azze ve Celle) Peygamberi (Sallallahü Aleyhi ve sellem)’e vahy indirdi. Kendisini vahy anında basan şiddet yine bastı. Üzerine in¬dirilen kelamın ağırlığından soğuk günde (alnından) inciler gibi ter dökülüyordu. Resulüllah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) vahy hâli açıldığı vakit kendisi gülüyordu. Konuştuğu ilk söz şu oldu: “Müjde ya Aişe! Allah seni beraat ettirdi.” Bunun üzerine annem bana:
Kalk, onun yanına git, dedi. Ben: Vallahi onun yanına kalkıp gidemem. Allah’tan başka kimseye de hamdedemem! Benim beraatımı indiren O'dur, dedim.
Aişe demiş ki: Allah (Azze ve Celle): “Şüphesiz ki, iftirayı getirenler sizden bir cemaattir.” (ayetinden başlayarak) on ayet indirdi. İşte Allah (Azze ve Celle) bu ayetleri benim beraetim hakkında indirmiştir. Ebu Bekr Mistah’ın karabetinden ve fakirli¬ğinden dolayı Mistah’a nafaka verirdi: Vallahi Aişe hakkında söylediği lâkırdılardan sonra artık ona ebediyen bir şey vermem! dedi. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) :
“Sizden fazilet ve varlık sahibi olanlar akrabaya yardımda bulunma¬yacağına yemin etmesin...” ayetini “Allah’ın size mağfiret buyurmasını dilemez misiniz?” kavli kerimine kadar indirdi.
Hıbban b. Musa demiş ki: “Abdullah b. Mübarek: Allah’ın kitabında en ümid bahş ayet budur, dedi.”
Ebu Bekr: Vallahi ben Allah’ın beni mağfiret buyurmasını dilerim, demiş ve Mistah’a evvelce vermekte olduğu nafakayı tekrar vermeye başlamış: Bunu ondan ebediyyen kesmem, demiş.
Aişe demiş ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zevcesi Zeyneb binti Cahş’a benim meselemi sordu: “Ne bildin (yahut) ne gördün?” dedi. O da:
Ya Resulallah! Kulağımı ve gözümü korurum. Vallahi hayrdan başka bir şey bilmemi cevabını verdi. Aişe şöyle demiş: Hâlbuki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in zevcelerinden benimle boy ölçüşen oydu. Allah onu vera’ ve takva ile ko¬rudu. Kız kardeşi Hamne binti Cahş ise onunla mücadele etmeye başladı ve helak olanlar meyanında kendisi de helak oldu.
Zührî: “Bu cemaatin meselesinden bize gelen işte budur!” demiş.
İfk: Yalan demektir. Bazıları yalanın en çirkini manasına geldiğini söylemişlerdir. Bu kelime esas itibariyle bir şeyi tersine çevirmek ma¬nasına gelir. Burada da Hz. Aişe (Radıyallahu anha) haiz olduğu iffet ve şeref itibariyle hamd’ü senaya lâyık iken, ona iftira atanlar bunu tersine çevirerek kendisine bühtanda bulunmuşlardır. Hz. Aişe’nin kur’a çe-kerek iştirak ettiği bu gaza Benî Müstalik gazâsıdır. Kendisi o zaman henüz on beş yaşını doldurmamıştı. Ordudan bir parça geri kal¬mayla üzerine en çirkin iftirayı atanlar: Başta münafıkların reisi Ab¬dullah b. Übey olmak üzere Zeyd b. Rifâa, Has¬san b. Sabit, Mistah b, Üsase, Hamne binti Cahş ve yardımcılarıdır. Bunlardan Mistah, Hz. Aişe’nin akrabasıdır. Mistah, çadır direği manasına gelir. Bu kelime onun lakabıdır. İsmi Avf’dır. Hâdise hadis-i şerifte tafsilatıyla anlatılmıştır. Neti¬cede masum olan Ümmü’l-Müminin Aişe (Radıyallahu anha) validemizin beraeti hakkında Teâlâ Hazretleri birbiri ardınca tam on sekiz ayet indirmiştir.
Teıse yahut Tease: Ayağı kaydı, helak oldu, kendisine kötülük lazım geldi, uzak oldu ve yüzü üstü düştü manalarına gelir.
Ey hentahu kelimesi kadınlara mahsus bir nidadır. Bazılarına göre ey kadın, diğer bazı ulemâya göre ey şaşkın kadın, manasına gelir.
Hadimdeki Özür almaktan murad; bazılarına göre yardımda bulunmak¬tır. Hz. Zeyneb'in : “Ben kulağımı ve gözümü korurum...” sözünden maksadı işitmemişken işittim demekten; görmemişken gördüm demekten korunurum demektir.
Kadın elbisesi açmamak tabiri kadınlarla cinsi münasebette bulun¬mamaktan kinayedir.
Hz. A1i’nin: “Ondan başka kadınlar çoktur...” sözü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için maslahat ve nasihat icabı söylenmiş bir söz¬dür. Yoksa —Hâşâ— Hz. Aişe hakkında söylenenlere inanmış de¬ğildir.
Ayetler indikten sonra annesinin Hz. Aişe’yi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e göndermesi, ona teşekkür etsin ve başından Öpsün, diyedir. Aişe (Radıyallahu anha) ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i bu söylentilere kulak astığından dolayı zımnen muahezede bulunmak için bunu yapmamıştır. Aişe (Radıyallahü anha) kendisine bir günah işleyip işlemediği sorulunca üzüntüsünün şiddetinden Yakup (Radıyallahu anh) in ismini hatırlayamamış, bundan dolayı ona Yusuf’un babası demiş¬tir. Bu cihet Buhari’nin rivayetinde tasrih edilmiştir.
İfk hadisinden ulemâ birçok faildeler çıkarmışlardır. Şöyle ki:
1- Bir hadisi parça parça birkaç kişinin rivayetinden alarak topluca rivayet etmek caizdir.
2- Kadınlar arasında kur'a çekmek sahihtir.
3- Erkeğin karısıyla sefere çıkması caizdir.
4- Kadınların gazaya gitmeleri caizdir.
5- Kadınların hevdece binmeleri caizdir. (Hevdec içerisine kadınlar oturmak için tahtadan yapılan ve develere yüklenen odacıktır.)
6- Seferde erkeklerin kadınlara hizmet etmeleri caizdir.
7- Askerin yola çıkması kumandanın iznine bağlıdır.
8- Kadınların seferde de gerdanlık takmaları caizdir.
9- Mahrem olmayan bir kadını hayvana veya vasıtaya bindiren se zaruret olmadıkça onunla konuşmamalıdır.
10- Yemeklerde ihtiyaçtan fazla yiyip şişmanlamamak gerekir.
11- Bir ihtiyaçtan dolayı ordunun bazı efradının geriye kalması ca¬izdir.
12- Başı sıkılana, yolunu kaybedene yardımda bulunmak müstehaptır.
13- Ecnebi kadınlara karşı terbiyeli davranmak, bilhassa zarurette onlarla baş başa kalındığı zaman Hz. Safvan’ın yaptığı gibi, edep ve terbiyeye riayet etmek gerekir,
14- Musibet anında istirca müstehaptır. (İstirca): Biz Allah’tan geldik ve biz ancak ona döneceğiz manasına gelen: İnnâ Lillâhi... Ayetini okumaktır.
15- istenmeden yemin etmek caizdir.
16- Hastanın halini sormak müstehaptır.
17- Bir hacet için dışarı çıkan kadının yanında başka bir kadın bu¬lundurması müstehaptır.
18- Sübhanallah lafzıyla taaccüp caizdir.
19- Mühim işlerde yakınları ve dostlarıyla istişarede bulunmak müstehaptır.
20- Mühim işler zuhurunda hükümdarın hutbe okuması caizdir.
21- Hadis-i şerif, Hz. Safvân ile Sa’d b. Muaz ve Üseyd b. Hudayr’ın faziletlerine delildir.
22- Fitne ve kavgaları yatıştırmak için acele koşmak müstehaptır.
23- Sözü büyüklere havale etmek müstehaptır.
24- Nimetler yenilendikçe şükründe yenilenmesi müstehaptır.
25- Hadis-i şerif, Hz. Aişe’nin ve babası Ebu Bekr (Radıyallahu anhüma)ın faziletlerine delildir.
26- Akraba, kötülük de yapsalar kendilerine yardımda bulunmak müstehaptır,
27- Kötülük yapan kimseyi affetmek müstehaptır.
28- Hadis-i şerif Ümmü’l-Müminin Zeyneb (Radıyallahu anha)’in faziletine delildir.
29- Batıl amelde bulunan mutaassıp bir kimseye sitemde bulunmak caizdir,
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ibadeti
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: صَنَعَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمْرًا فَتَرَخَّصَ فِيهِ، فَبَلَغَ ذَلِكَ نَاسًا مِنْ أَصْحَابِهِ، فَكَأَنَّهُمْ كَرِهُوهُ وَتَنَزَّهُوا عَنْهُ، فَبَلَغَهُ ذَلِكَ، فَقَامَ خَطِيبًا فَقَالَ: مَا بَالُ رِجَالٍ بَلَغَهُمْ عَنِّي أَمْرٌ تَرَخَّصْتُ فِيهِ، فَكَرِهُوهُ وَتَنَزَّهُوا عَنْهُ، فَوَاللهِ لَأَنَا أَعْلَمُهُمْ بِاللهِ، وَأَشَدُّهُمْ لَهُ خَشْيَةً .
[رواه مسلم (٢٣٥٦) والبيهقي في الكبرى (٥١٩٨) وابو يعلى (٤٩١٠) وأحمد (٢٤٢٢٦)]
231- Aişe (Radıyallahu anha)’dan, şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir iş yaptı da o işe ruhsat verdi. Az sonra bu, ashabından bazı kimselerin kulağına vardı. Galiba onlar bundan hoşlanmadılar. Ve ondan çekindiler. Derken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu duydu. Ve hutbe irat etmek üzere ayağa kalkarak:
“Bir takım adamlara ne oluyor ki, benim ruhsat verdiğim bir iş kulaklarına varıyor da ondan hoşlanmıyorlar ve çekiniyorlar! Vallahi ben onların Allah'ı en iyi bileni ve ondan en çok korkanıyım!” buyurdular.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Edeb” ve “İ'tisâm” bahislerinde; Nesâi “Kitâbu’l-Yevm ve’lleyle” de tahric etmişlerdir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in burada ne yaptığı malum de¬ğildir. Ancak Ashab-ı Kiram kendi yaptıklarının daha doğru olduğunu zannederek bu işde ona uymaktan çekinmişlerdir. Onların bu halini duyan Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yemin ederek ken¬dinin Allah’ı onlardan daha iyi bildiğini, kendi Allah korkusunun onlarınkinden çok daha fazla olduğunu bildirmiştir. Bundan murad: “Bu işden çekinmek sizin zanettiğiniz gibi Allah’a daha yakınlık sayılmaz. Al¬lah’a yakın olmak, onun emirlerine uymak ve ondan korkmakla olur. Yoksa hayâlâtla ve emretmediği şeyleri yapmağa çalışmakla bir şey elde edilmez.” demektir.
Bu Hadisleden Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Hadis-i şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e uymaya teş¬vik, ibadet hususunda derine dalmaktan nehiy bir şüpheden dolayı mu¬bahı terketmeyi zem etmektedir.
2- Şeriatın haram kıldığı şeyler umursanmadığı zaman gadab ca¬izdir.
3- Allah’a yaklaşmak, onu daha ziyade bilmeye ve ondan daha zi¬yade korkmaya sebebdir.
Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Müslümanlara duası
عَنِ ابْنَ زُغْبٍ الْإِيَادِيّ حَدَّثَهُ ، قَالَ : نَزَلَ عَلَيَّ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حَوَالَةَ الْأَزْدِيُّ ، فَقَالَ لِي : وَإِنَّهُ لَنَازِلٌ عَلَيَّ فِي بَيْتِي بَعَثَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَوْلَ الْمَدِينَةِ عَلَى أَقْدَامِنَا لِنَغْنَمَ ، فَرَجَعْنَا وَلَمْ نَغْنَمْ شَيْئًا ، وَعَرَفَ الْجَهْدَ فِي وُجُوهِنَا ، فَقَامَ فِينَا ، فَقَالَ : اللَّهُمَّ لَا تَكِلْهُمْ إِلَيَّ فَأَضْعُفَ ، وَلَا تَكِلْهُمْ إِلَى أَنْفُسِهِمْ فَيَعْجِزُوا عَنْهَا ، وَلَا تَكِلْهُمْ إِلَى النَّاسِ فَيَسْتَأْثِرُوا عَلَيْهِمْ , ثُمَّ قَالَ : لَيُفْتَحَنَّ لَكُمْ الشَّامُ , وَالرُّومُ , وَفَارِسُ ، أَوْ الرُّومُ , وَفَارِسُ حَتَّى يَكُونَ لِأَحَدِكُمْ مِنَ الْإِبِلِ كَذَا وَكَذَا ، وَمِنْ الْبَقَرِ كَذَا وَكَذَا ، وَمِنْ الْغَنَمِ ، حَتَّى يُعْطَى أَحَدُهُمْ مِائَةَ دِينَارٍ فَيَسْخَطَهَا, ثُمَّ وَضَعَ يَدَهُ عَلَى رَأْسِي أَوْ هَامَتِي ، فَقَالَ : يَا ابْنَ حَوَالَةَ ، إِذَا رَأَيْتَ الْخِلَافَةَ قَدْ نَزَلَتْ الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ ، فَقَدْ دَنَتْ الزَّلَازِلُ وَالْبَلَايَا وَالْأُمُورُ الْعِظَامُ ، وَالسَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ إِلَى النَّاسِ مِنْ يَدَيَّ هَذِهِ مِنْ رَأْسِكَ . [رواه ابو داود (٢٥٣٥)]
232- ...İbni Züğb el-Eyadî dedi ki:
Abdullah b. Havale el Ezdi (bir gün misafirim olarak) yanıma gelip bana (şunları) anlattı: (Bir defasında) Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizi yaya olarak ganimet elde etmeye göndermişti. Biz de hiç bir şey ele geçiremeden dönüp geldik. (Çektiğimiz) yorgunluğu yüzlerimizden anladı. Bunun üzerine ayağa kalkıp bizim İçin;
“Ey Allah’ım! Onları(n işini) bana bırakma. Çünkü ben onlar(a yardım)dan acizim. Onları(n işini) kendilerine de bırakma. Çünkü (kendi) nefislerinin ihtiyaçlarını temin)den (kendileri de) acizlerdir. Onları insanlara da bırakma. Çünkü insanlar (kendilerini) onlara tercih ederler.” diye dua etti. Sonra da elini başımın üzerine koydu. (Ravi İbni Züğb burada tereddüt edip) Yahut da, (Abdullah b. Havale, Rasulüllah elini), tepeme koydu (demiş olabilir) dedi. (İbni Havale sözlerine şöyle devam etti): Sonra (Hz. Peygamber) buyurdu ki:
“Halifeliğin Şam’a intikal ettiğini gördüğün vakit (içtimaî) sarsıntılar ve bunalımlar ve önemli hadiseler yaklaşmış olacaktır. İşte o gün kıyamet (alametlerinin ortaya çıkması), insanlara, elimin senin başına olan yakınlığından daha yakındır.
Açıklama
Bu hadisi Abdullah b. Havâle’den rivayet eden Abdullah b. Züğb’ün sahabi olup olmadığı ihtilaflıdır. Kendisi Şam’lıdır. Ebu Davud ondan kıyametle ilgili tek bir hadis rivayet etmiştir.
Taberani ise ondan; “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennem¬deki yerine hazırlansın” anlamında bir hadis rivayet etmiştir. Abdullah b. Züğb’ün hadisi bizzat Rasul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittiği açıkça ifade edilmekte¬dir. Abdullah b. Havale ise, Ezd kabilesindendir. Rasul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’le bizzat görüştüğü kesinlikle bilinmemektedir. Hadis-i şerif, hilâfetin emevi hanedan¬lığı payitahtına ve Medine’den Şam’a intikal etmesiyle, kıyamet alâmetle¬rinin ortaya çıkmaya başlayacağını ifade etmekte ve dolayısıyla halifeliğin saltanata dönüşerek İslam âleminde sosyal bunalımların, patlamaların ve kargaşalıkların ortaya çıkacağını dile getirmektedir. Gerçekten de öyle olmuştur. Bu bakımdan bu hadis-i şerif Resulü Zişan Efendimizin gaybtan haber veren mucizelerindendir. Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir. Yalnız Hz. Peygamber, kıyametin kopmasına yakın bazı hadise¬ler olacağını haber vermiştir. Bunlara eşrât-ı saat (kıyamet alametleri) denir.
Kıyametin Alâmetleri:
Kıyametin alâmetleri küçük ve büyük olmak üzere iki kısma ayrılır:
Küçük alametler, din konusundaki bilgisizliğin her tarafa yayılması, alkollü içkilerin çokça içilmesi, zina gibi fuhuş olaylarının çoğalması, öl¬dürme hadiselerinin artması, kadın nüfusunun erkek nüfusundan çok faz¬la olması, refahın artması, ehliyet ve liyâkatin ortadan kalkması, hürmet ve dostluğun yok olması, haksızlıkların artması, din dahil her şeyde Allah rızasının yerini dünyevî çıkarların alması gibi hususlardır.
Kıyametin büyük alâmetleri ise şunlardır:
1. Müminleri nezleye tutulmuş gibi bir hale getiren ve kâfirleri sar¬hoş eden bir duhan (duman)ın zuhuru.
2. Deccal adındaki bir şahsın çıkıp tanrılık davasında bulunması, son¬ra kaybolup gitmesi.
3. Ye’cüc ve Me’cüc adlı iki kabilenin yeryüzüne dağılarak bir müd¬det yeryüzünü fesada çalışmaları.
4. Hz. İsa’nın gökten İnip bir müddet Hz. Peygamberin şeriatı ile amel etmesi.
5. Dabbetü’l-arz adlı bir yaratığın çıkması.
6. Hicaz’da büyük bir ateşin ortaya çıkması.
7. Doğuda Batıda ve Arap Yarımadasında birer yer parçasının çökmesi.
8. Güneşin geçici olarak Batıdan doğması.
Kıyamet kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır. Zira Hz. Pey¬gamber bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kıyamet ancak kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır.” Kıyametin kopma zamanında müminler daha evvel ruhları alınarak ahirete göçmeleri temin edilecek ve kıyamet özellikle kâfirlerin başlarında patlayacaktır.
Tevazuu teşfik
عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ أَخِي بَنِي مُجَاشِعٍ، قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ خَطِيبًا، فَقَالَ: إِنَّ اللهَ أَمَرَنِي وَسَاقَ الْحَدِيثَ بِمِثْلِ حَدِيثِ هِشَامٍ، عَنْ قَتَادَةَ، وَزَادَ فِيهِ وَإِنَّ اللهَ أَوْحَى إِلَيَّ أَنْ تَوَاضَعُوا حَتَّى لَا يَفْخَرَ أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ، وَلَا يَبْغِي أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ . [رواه مسلم (٢٨٦٥)]
233- İyaz b. Hımar (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyh1 ve Sellem) bir gün hutbesinde şöyle buyurdu:
“Dikkat edin ki, Rabbim bana öğrettiklerinden bilmediklerinizi bugün size Öğretmemi emretti.
Sonra Şunu da ziyade etti:
“Şüphesiz ki, Allah bana sizin tevazu göstermenizi bildirdi. Ta ki, kimse kimseye karşı böbürlenmesin, kimse kimseye tecavüzde bulunmasın!”
Açıklama
“Şüphesiz ki, Allah bana süzin tevazu göstermenizi bildirdi. Ta ki, kim¬se kimseye karşı böbürlenmesin, kimse kimseye tecavüzde bulunmasın!”
O, hadisinde şun da söylemiştir : “Onlar sizin aranızda tabiilerdir. Ne aile ararlar, ne de mal.”
Katâde diyor ki; Ben Mutarrife: Bu olur mu ya Eba Abdillah? dedim.
Evet! Vallahi ben onlara cahiliyyet devrinde eriştim. Bir adam mahallenin koyunlarını güdüyor, kendisine ancak onların cariyesi verili¬yor, ona yakınlık ediyordu, dedi.
“Bir kula verdiğim her mal helâldir...” cümlesinden murad: Arabların kendilerine haram kıldıkları sâibe, bâhire gibi şeyleri inkârdır. Bun¬lar onların haram itikad etmesiyle haram olmazlar, demektir.
Hunefâ’: Hanifin çoğuludur. Hanîf müslüman demektir. Bazıları bu ke¬limenin günahlardan temiz mnasına geldiğini, bir takımları da doğru ve hidâyeti kabule müheyya demek olduğunu söylemişlerdir,
Allahu Teâlâ’nın yeryüzü halkına bakarak Arabına, Acemine şiddetle buğz etmesi Rusulülah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gönderilmesinden ön¬ce olmuştur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i imtihan buyurması risâleti tebliğ, cihad ve hak yolunda sabır gibi şeyler hususunda, ümmetini imtihan ise, iman edip etmeyecekleri, taatta bulunup bulunmıyacakları hususundadır. Bu imtihan her şeyden meydana çıkarak kullar tarafından bilinsin diyedir. Yoksa Teâlâ Hazretleri hâşa imtihana muhtaç değildir. O her şeyi vukuundan Önce bilir.
Zebr: Akıl demektir. Bazıları bu kelimenin mal manasına geldiğini, bir takımları da itimad edilecek şey demek olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Abdillah, Hz. Mutarrif’in künyesidir. Mutar¬rif (Radıyallahu anh) cahiliyyet devrine yetişmemişse de “yetiştim” sö¬züyle her halde devrin sonlarına ve eserlerine yetiştiğini kasdetmiş ola¬caktır.
Altın ve gümüş kabdan içmenin yasaklanması
عَنْ عَبْدَ اللهِ بْنَ عُكَيْمٍ، قَالَ: اسْتَسْقَى حُذَيْفَةُ مِنْ دِهْقَانِ بِالْمَدَائِنِ ، فَأتَاهُ بِشَرَابٍ فِي إِنَاءٍ مِنْ فِضَّةٍ فَحَذَفَهُ بِهَا فَهَبَنَا حُذَيْفَةُ أَنْ نُكَلِمَهُ فَلَمَّا سَكَنَ الْغَضَبُ عَنْهُ، قَالَ:أَعْتَذِرُ إِلَيْكُمْ مِنْ هَذَا إِنِّي كُنْتُ تَقَدَّمْتُ إِلَيْهِ أَنْ لَا يَسْقِيَنِي فِي هَذَا، ثُمَّ قَالَ : إِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ فِينَا خَطِيبَا قَالَ: لَا تَشْرَبُوا فِي إِنَاءِ الْفِضَّةِ وَلاَ الذَّهَبِ ، وَلَا تَلْبَسُوا الْحَرِيرَ وَ الدِّيبَاجَ ، فَإِنَّهُ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَ لَكُمْ فِي الْآخِرَةِ .
[ رواه ابن حبان (٥٣٣٩) وأحمد (٢٣٤٤٩) والبخاري (٥١١٠)ومسلم (٢٠٦٧)وابو داود (٣٧٢٣) والترمذي (١٨٧٨) والنسائي (٥٣٠١) والدارمي (٢١٣٠) وغيرهم]
234- Abdullah b. Ukeym (Radıyallahu anh)’den:
Huzeyfe ile beraber Medâin’de bulunuyorduk. Huzeyfe su istedi de ona köy muhtarı gümüşten bir kap içinde içecek getirdi. Huzeyfe kızdı, onu atıverdi. Öfkesi geçince bize döndü ve şunu söyledi. Sizden özür dilerim, ben bu adama daha önce bana bu kabdan su vermemesini emrettim. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat etti ve şöyle buyurdu: “Altın ve gümüş kabdan su içmeyin! Diba (atlas) ve ipeği de giymeyin! Çün¬kü bunlar dünyada onların (kâfirlerin); ahirette ise sizindir.” bu¬yurdu.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Et'ime”, “Eşribe” ve “Libas” bahislerinde Ebu Davud ile Tirmizi ve İbni Mâce “Kitabu’l-Eşribe’de; Nesâi “Kitabu’z-Zîne”de muhtelif ravilerden tahric et-mişlerdir.
Dihkan: Köyün, muhtarı ve reisi manasınadır. Farsçaden alınma bir kelimedir. Dühkan şeklinde de okunabilir. Asım’ın arabî olduğunu id¬dia edenler de vardır.
Hz. Huzeyfe’nin elinden gümüş kabı atması Mecusî’ye birkaç defa bu kabla su getirmemesini tenbin ettiği içindir. Bu cihet Buharinin rivayetinde tasrih edilmiştir. Huzeyfe (Radiyallahu anh) bu hareketiyle : “Ben kendisine bana bu kabla su getirmemesini defalarca tenbih etmiş olmasam bunu yapmazdım” demek istemiştir.
Bu hadiste altın ve gümüş kapların dünyada kâfirlerin olduğu bildirilmektedir. Bundan maksad, anılan kapların kâfirler için kullanılmasının helâl olması değil, kâfirlerin bunları kullanmakta olduk¬ları, fakat müslümanların bunları kullanmaktan sakınmalarının gerektiği ve bu nedenle ahirette müslümanların bu kabları kullanacakları, kâfirlerin ise ahirette bundan mahrum kalacaklarını belirtmektir. Müslümanlar, haram¬dır diye altın ve gümüş kaplan kullanmaktan sakındıkları için buna mükâ¬fat olarak ahirette kullanacaklardır. Kâfirler ise diğer günahları işledikleri gibi altın ve gümüş kapları kullanmak günahını işlediklerinden dolayı ahirette bu nimetten de mahrum bırakılacaklardır. Tuhfe yazarının beyanına göre el-İsmailî böyle yorum yapmıştır. Hafız da, “Bu hadiste, dünyada bu nevi kapları kullanan müslümanlarrı ahirette bu kapları kullanma nimetin-den mahrum bırakılacağına işaretin bulunması mümkündür. Nasıl ki dün¬yada içki içen bir müslüman ahirette cennet şarabından mahrum bırakılır” demiştir.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Altın ve gümüş kaplardan yiyip içmek haramdır. Bunu irtikâb edenler tazır olunurlar. (Tazır, miktarı şer’an belli olmayıp hâkimin takdirine bırakılan cezadır. Fena bir bakış ve azarlamadan başlayarak derece dedece ta ölüme kadar çıkabilir.)
2. Hükümet reisi bazen bizzat kendisi tazir yapabilir.
3. Kumandan veya herhangi bir büyük, hikmeti anlaşılmayan iyi bir iş yaparsa, onun delil ve sebebine tenbihde bulunması gerekir.
4. Küffâr yalnız dünyadaki altın, gümüş ve ipek gibi şeylerden istifade ederler, ahirette bunlardan nasipleri yoktur. Müslümanlara gelince onlar için cennette ipekler, altınlar ve gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insa¬nın hatır ve hayaline sığmayan nice ikram ve ihsanlar vardır.
Başkasının ekinini kendi (döl) suyuyla sulamak
عَنْ رُوَيْفِعِ بْنِ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيِّ ، قَالَ : كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِينَ افْتَتَحَ حُنَيْنًا ، فَقَامَ فِينَا خَطِيبًا فَقَالَ : لَا يَحِلُّ لِامْرِئٍ ، يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ أَنْ يَسْقِيَ مَاءَهُ زَرْعَ غَيْرِهِ ، وَلَا أَنْ يَبْتَاعَ مَغْنَمًا حَتَّى يُقْسَمَ ، وَلَا أَنْ يَلْبَسَ ثَوْبًا مِنْ فَيْءِ الْمُسْلِمِينَ حَتَّى إِذَا أَخْلَقَهُ رَدَّهُ فِيهِ ، وَلَا يَرْكَبَ دَابَّةً مِنْ فَيْءِ الْمُسْلِمِينَ حَتَّى إِذَا أَعْجَفَهَا رَدَّهَا فِيهِ
رواه أحمد 17031 قال شغيب الآرنؤوط : صحيح بطريقه وشواهده وهذا إسناده ضعيف لانقطاعه بين أبي مرزوق التجيبي ورويفع بن ثابت حنش الصنعاني
ورواه أحمد 17038 قال شغيب الآرنؤوط : صحيح وشواهده وهذا إسناده حسن من أجل ابن إسحاق وهو محمد وقد صرح بالتحديث فانتفت شبهة تدليسه وبقية رجاله ثقات رجال الصحيح غير ابي مرزوق مولى تجيب فمن رجال أبي داود وابن ماجه وهو ثقة
ورواه أبو داود 2158-2159 قال الألباني : صحيح. ولكن عند أبي داود بدون شرطه الأول . ورواه ابن حبان 4850 قال شغيب الآرنؤوط : إسناده حسن .
235- Ruveyfi' b. Sabit el-Ensari (Radıyallahü anh)’den demiştir;
Hüneyn’de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beraberdim hüneyn fethedildi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı bize hutbe irad etti. Şöyle buyurdu:
“(Gebe olan (cariye)lere yak¬laşmayı kasdederek) Allaha ve ahiret gününe inanan hiçbir kimseye başkasının ekinini kendi (döl) suyuyla sulaması helal değildir. Taksim edilmeden ganimet malım satması da helal değildir. Bir kimse Müslümanların ganimetinden bir elbiseyi eskitinceye kadar giyip de (onu eskitince) geri vermesin ev Müslümanların ganimet(ler)inden olan bir hayvana zayıflatıncaya kadar binip de (zayıflatınca) geri vermesin.”
Açıklama
Bir kimsenin başkasından hamile kalan kansı veya carıyesıyle cinsi münasebette bulunması caiz değildir. Hâmile olarak esir edilen bir câriye ile, çocuğunu dünyaya getirme¬den önce cinsî münâsebette bulunmak caiz değildir.
Taksim edilmeden önce ganimet malını satmak haramdır. Ganimet malım ancak taksim edildikten sonra payına düşen kimse satabilir.
Rey taraftarlarına göre bu hadis hâmile bir kadının hayız görmeye¬ceğine, binâenaleyh hamilelik esnasında gelen kanın hayız kam sayüamıyacağına delâlet eder. Çünkü bu hadiste rahmin temiz sayüabilmesi için hayız görmenin yeterli bir sebep olduğu ifâde edilmektedir. Eğer hamile bir kadının hîmileliği esnasında hayız görmesi mümkün olsaydı, kadının gebeliği devam edeceğinden bu hayızın, rahmin temizlenmesi için kâfi gel¬memesi gerekirdi. Bu da gösteriyor ki hayızla gebelik bir kadında birleşemezler.
İmâm Şafiî'ye göre ise, hâmile bir kadının hayız görmesi de müm¬kündür.
Her nekadar bu hadis-i şerifte bir kimsenin, ganimet mal-larından olan bir hayvana onu yoruncaya kadar binme¬sinin haram olduğu ve dolayısıyla onu yormayacak kadar binmesinin helal olduğu manası çıkıyorsa da, hadisten kasdedüen mana bu değildir. Aynı şekilde hadiste geçen "bir kimsenin ganimet mallarından bir elbiseyi eskitinceye kadar giyipde eskittikten sonra geri vermesinin caiz olmayacağını ifâde eden cümlenin de zahiri mânâsının kasdedildiği söylenemez. Çünkü ganimetler dağıtılmadan önce bütün müslümanların ortak malıdır. Hâlbuki bir kimsenin başkasının malında tasarruf hakkı yoktur. Buna göre ha¬disten kasdedilen mana şudur: “Hiç bir kimse dağıtılmadan önce ganimet mallarını alıp kullanamaz.” Bu hüküm Mecelle’nin 96. maddesinde ifadesini şöyle bulmuş¬tur: “Bir kimsenin mülkünde onun izni olmaksızın başka bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.”
عَنْ عُقْبَةَ بْنِ مَالِكٍ ، أَنَّ سَرِيَّةً لِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَشُوا أَهْلَ مَاءٍ صُبْحًا، فَبَرَزَ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْمَاءِ، فَحَمَلَ عَلَيْهِ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، فَقَالَ : إِنِّي مُسْلِمٌ. فَقَتَلَهُ، فَلَمَّا قَدِمُوا أَخْبَرُوا النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِذَلِكَ، فَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطِيبًا، فَحَمِدَ اللَّهَ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ، ثُمَّ قَالَ : " أَمَّا بَعْدُ، فَمَا بَالُ الْمُسْلِمِ يَقْتُلُ الرَّجُلَ وَهُوَ يَقُولُ : إِنِّي مُسْلِمٌ ". فَقَالَ الرَّجُلُ : إِنَّمَا قَالَهَا مُتَعَوِّذًا. فَصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَجْهَهُ، وَمَدَّ يَدَهُ الْيُمْنَى، فَقَالَ : " أَبَى اللَّهُ عَلَيَّ مَنْ قَتَلَ مُسْلِمًا ". ثَلَاثَ مَرَّاتٍ.
رواه أحمد 17009 قال شعيب ألآرنؤط : إسناده صحيح إن كان بشر بن عاصم الليثي هو الذي وثقه النسائي
ورواه الطبراني في المعجم الكبير 981- 562
236- Ukbe İbni Malik (Radıyallahü Anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir seriyyesi su ehline vardıklarında bir adam çıkageldi. Müslümanlardan bir adam ona hamle yaptı. Adam: ben Müslümanım, dediyse de adam onu öldürdü. Döndüklerinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e haber verdiler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı hutbe irat etti. Allah’a hamd ve sena etti, sonra şöyle buyurdu: “Bundan sonra: Ne oluyor da Müslüman, ben Müslümanım diyen bir adamı öldürüyor?
Adam: o korunmak için onu söyledi, dedi.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yüzünü çevirdi, Sağ elini uzattı ve Üç kez şöyle buyurdu: “Allah, beni Müslüman’ı öldürmekten imtina ettirdi.”
Açıklama
Bu hadise ile paralel olan Nisa suresinin 94. Ayetinin iniş sebebi olarak rivayet edilen hadisler de mevcuttur ve hepsinin sahih olduğu bildirilmiştir. Biz bu rivayetlerin hepsini buraya almayacağız. Çünkü o rivayetlerde hutbe olarak halka bildirilen bir şey yok. Sadece olayın meydana geliş şekli ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in tepkisi anlatılıyor ve bu hadise ayetin inişine sebep olduğu bildiriliyor. Ve ayette özellikle mümin birinin mümin değildir düşüncesi ile öldürülmemesi tenbih ediliyor. Ayetin mealini buraya alıyoruz. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi edinmeyi arzu edenler tefsirlere de müracaat edebilirler
“Ey iman edenler, Allah yoluna koyulduğunuz zaman, iyice araştırın. Size selâm verene; dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek; sen mümin değilsin, deme¬yin. Allah katında çok ganimetler vardır. Önce siz de öyleydiniz de Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun
عَنْ عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ، قَالَ: قَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ .
[رواه ابن حبان (٢٨٠٤) والبخاري (١٣٥١) ومسلم (١٠١٦) والنسائي (٢٥٥٢) والدارمي (١٦٥٧) وأحمد (٤٢٦٥)وغيرهم]
237- Adiyy b. Hatim (Radıyallahü anh)’den, şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı; “Cehennemden korunun.” buyurdu. Sonra yüzünü çevirdi ve korundu. Hatta biz onu görüyor zannına kapıldık. Sonra:
“Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun. Onu da bulamayan güzel bir sözle cehennemden korunsun.” buyurdular.

Açıklama
Bu hadisi Buhari “Zekât” bahsinin bir-iki yerinde ve “Kitabu'r-Rukaak” da tahric ettiği gibi imam Ahmed, İbni Huzeyme ve İbni Ebi’d-Dünya da muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
Hadisde geçen “Tercüman” kelimesi “Tercüman şeklinde de okun¬muştur.
Tercüman”: Başkasının sözünü tefsir ve izah eden kimsedir.
Aynî diyor ki: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
Sağına bakacak; ahirete gönderdiği şeylerden başka bir şey göremiyecek... ilâh... buyurması: Temsil kabilindendir. Çünkü insan başı da¬ra geldiği vakit sağına soluna bakınarak yardımcı arar.”
Bazıları: Bundan murad: “Kaçacak yol araması olabilir. Cehen¬nemi gören kimse ondan kurtulmak için kaçacak bir yol arar fakat Allah’ın takdir buyurduğu cehennem yolundan başka bir şey göre¬mez.” demişlerdir.
Eşâha kelimesinin manası hakkında birçok sözler söylenmiştir. İmam Halil b. Ahmed ile diğer bir takım ulemâya göre bu kelime: Uzaklaştırdı, çevirdi; manalarına gelir. Ekseri ule¬mâya göre: Korundu ve bir işte ciddiyet gösterdi, demektir.
Bazıları: gelen; diğer bazıları: Kaçan, mansına geldiğini; bir ta-kımları da: Arkasındakine mani olarak, sana doğru gelen, demek ol¬duğunu söylemişlerdir.
Nevevî’ye göre: Burada bu manaların hepsi kastedilmiş olabilir. Yani Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sanki cehenne¬mi görüyormuş gibi korunmuş yahut cidden izaha çalışmış veya ko¬nuşarak muhatabına yönelmiş yahut kaçan kimse gibi çekinerek ce¬hennemden korunmayı tavsiyede bulunmuştur.
Güzel sözden murad: Nasihat ve talim gibi şer’an taat sayılan sözlerdir.
Bu Hadisden Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Müslüman az da olsa sadaka vermeye gayret etmelidir. Zira sadakanın azı dahi cehennemden kurtulmaya sebep olur.
2- Güzel söz, cehennemden kurtulma sebeplerinden biridir.
عَن طَلْحَةَ بْنِ عَمْرٍو قَالَ : وَكَانَ الرَّجُلُ إذَا قَدمُ الْمَدِينَةَ، فَكَانَ لَهُ بِهَا ـ يَعْنِي ـ عَرِيفٌ نَزَلَ عَلَى عَرِيفِهِ وَ إنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ بِهَا عَرِيفٌ، نَزَلَ الصُّفَّةَ فَكُنْتُ فِيمَن نَزَلَ الصُّفَّةَ قَالَ : فَرَافَقْتُ رَجُلاً، فَكَانَ يَجْرِي عَلَيْنَا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كُلَّ يَوْمٍ مُدٌّ مِنْ تَمْرٍ، بَيْنَ رَجُلَيْنِ فَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ مِنْ الصَّلاَةِ فَنَادَاهُ رَجُلٌ مِنَّا فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ،قَدْ أَحْرَقَ التَّمْرُ بُطُونَنَا ، قَالَ فَمَال النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إلَى مِنْبَرِهِ فَصَعِدَ فَحَمَدَ الله وَ أثْنَى عَلَيْهِ، ثُمَّ ذَكَرَ مَا لَقِيَ مِنْ قَوْمِهِ : حَتَّى مَكَثْتُ أنَا وَ صَاحِبِي بِضْعَة عَشَرِ يَوْمًا مَا لَنَا طَعَامٌ إِلَّا الْبَرِيرَ ـ وَ الْبَرِيرُ ثَمَر الأرَاك ـ فَقَدمْنَا عَلَى إخْوَنِنَا مِنَ الأنْصَارِ وَعَظَمَ طَعَامهُمُ التَمْر فَوَاسَوْنَا فِيهِ " وَاللَّهِ، لَوْ أَجِدُ لَكُمْ الخُبْزَ، وَ اللَّحْمَ ؛ لَأَطْعَمْتُكُمُوهُ، وَ لَكِن لَعَلَّكُم تُدْرَكُونَ زَمَانًا ـ أوْ مَنْ أدْرَكَهُ مِنْكُمْ ـ وَيَلْبَسُونَ فِيهِ مِثْلَ الْكَعْبَةِ " وَيُغدي عَلَيْهِمْ وَ يُرَاحُ بِالْجِفَانِ .
رواه ابن حبان 6684 قال شعيب الآرنؤط : إسناده صحيح على شرط المسلم ورواه أحمد 15988 والطبراني في الكبير 8160 والحاكم 8648 وصححه ووافقه الذهبي
238- Talha bin amr (Radıyallahü anhüma)’den; şöyle dedi:
Medineye gelen kişi eğer bir tanıdığı varsa ona giderdi (misafir olurdu) tanıdığı olmayan suffaya inerdi. Bende suffaya indim. Birine refakat ettim. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den her gün iki ikşiye bir ölçek hurma gelirdi. Bir gün namazdan selam verdi. Bizden bir adam: Ya Resulallah hurmalar midemizi yaktı, dedi. Böylece Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı, minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena etti. Sonra kavminden ne aldığını anlattı. Hatta ben ve arkadaşım on küsur gün kaldık, berireden (misvak ağacı meyvesi) başka yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Ensardan kardeşlerimize geldik. Onların en büyük yemeği hurma idi. bizi orada teselli ettiler. “Vallahi eğer ekmek ve et bulabilsek onu size yedirirdik. Fakat umulurki siz zamanı anlarsınız. – veya sizden kim anlar – Kâbe gibi orada giyerler.” Ve onlara yedirilir ve göz kapakları dinlendirilir.
Merhamet üzerine
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ ، أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ يَقُولُ : " ارْحَمُوا تُرْحَمُوا ، اغْفِرُوا يَغْفِرِ اللَّهُ لَكُمْ ، وَيْلٌ لأَقْمَاعِ الْقَوْلِ ، وَيْلٌ لِلْمُصِرِّينَ الَّذِينَ يُصِرُّونَ عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ " .
[ رواه أحمد (٧٠٤١) والبخاري (٣٨٠)]
239- Abdullah İbni Amr İbni’l-As (Radıyallahü anhüma), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, minberden şöyle buyurduğunu dinlemiştir:
Merhamet edin ki, merhamet olunasınız. Bağışlayın ki, Allah sizi bağışlasın. Yazıklar olsun söz hunilerine, (huni gibi, sıvıları akıtıp da kendine bir şey bırakmayan söz dinleyicilerine) ve yazıklar olsun bile bile (kötü) işleri üzerine ısrar eden kimselere!
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bazı kabileler dua etmesi
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ عَلَى الْمِنْبَرِ: غِفَارُ غَفَرَ اللَّهُ لَهَا، وَأَسْلَمُ سَالَمَهَا اللَّهُ، عَصَتِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ .
[رواه البخاري (٣٣٢٢) ومسلم (٢٥١٨)]
240- Abdullah İbni Ömer (Radıyallahü anhüma)’den şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde şöyle buyurdu:
Allah Gıfar kabilesini mağfiret etsin, Eşlem kabilesini de Allah selamette kılsın (barış içinde yaşatsın) Usayye (kabilesi ferdleri) ise Allah’a ve O’nun Rasulü’ne isyan ettiler.
Açıklama
Hattâbi diyor ki: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu iki kabileye dua etmesi müslümanlığı harbsiz darbsız kendi arzulariyle kabul ettikleri içindir. Cahiliyye devrinde Gıfâr kabilesi hacıları soymakla itham olunurdu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlardan bu lekeyi silerek, geçmiş suçlarının affolunduğunu bildirmek istemiştir.” Hadisdeki “Saleme” fiili harbetmeyip barış içinde yaşadılar manası¬nadır. Bazıları bunun bir dua olduğunu, bir takımları vakıa haber verdi¬ğini söylemişlerdir.
Kastalâni: “Şu cinasın güzelliğine bak! (Gıfar; Allah ona mağfiret buyursun, Eşlem; Allah ona selâmet versin!) Kulağa ne kadar tatlı, kalbe ne kadar tesirli, tekellüften ne kadar uzak!.. Bu latif tesadüflerdendir. Nasıl olmasın, hevadan konuşmayan bir zattan sâdır olmuştur! Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in fesahati ulaşılmaz yüksekliktedir.” diyor.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Usayye hakkındaki söz¬leri ihbardır. Bunları duaya hamletmeye imkân yoktur. Bu kabile Bi’ri Maune hadisesinde hafızları şehid etmiş, böylece hakikaten Allah ve Resulüne isyanda bulunmuşlardı.
Müslümanlar az amelle çok ecir alırlar
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بن عمر قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ قَائِمٌ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ : " إِنَّمَا بَقَاؤُكُمْ فِيمَا سَلَفَ قَبْلَكُمْ مِنَ الأُمَمِ كَمَا بَيْنَ صَلاةِ الْعَصْرِ إِلَى غُرُوبِ الشَّمْسِ ، أُعْطِي أَهْلُ التَّوْرَاةِ التَّوْرَاةَ فَعَمِلُوا بِهَا حَتَّى انْتَصَفَ النَّهَارُ ، ثُمَّ عَجَزُوا ، فَأُعْطُوا قِيرَاطًا قِيرَاطًا ، وَأُعْطِيَ أَهْلُ الإِنْجِيلِ الإِنْجِيلَ ، فَعَمِلُوا بِهِ حَتَّى صَلُّوا الْعَصْرَ ، ثُمَّ عَجَزُوا ، فَأُعْطُوا قِيرَاطًا قِيرَاطًا ، ثُمَّ أُعْطِيتُمُ الْقُرْآنَ ، فَعَمِلْتُمْ بِهِ حَتَّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ ، فَأُعْطِيتُمْ قِيرَاطَيْنِ ، فَقَالَتْ أَهْلُ التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ : رَبَّنَا هَؤُلاءِ أَقَلُّ عَمَلا وَأَكْثَرُ أَجْرًا ، فَقَالَ : هَلْ ظَلَمْتُكُمْ مِنْ أُجُورِكُمْ شَيْئًا ؟ قَالُوا : لا ، قَالَ : فَإِنَّهُ فَضْلِي أُوتِيهِ مَنْ أَشَاءُ " .
[رواه البخاري (٧٠٢٩) والترمذي (٢٨٧١) وأحمد (٤٥٠٨) وابن حبان (٦٦٣٩) وابو يعلى (٥٤٥٤)]
241- İbni Ömer (Radıyallahü anhüma)’den şöyle demiştir:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde ayakta şöyle buyurduğunu işittim: “Geçmiş toplumlara nazaran sizin bu dünyadaki yaşama süreniz ikindi namazı ile güneş batması arasındaki zaman kadardır. Sizin hakkınızdan bir şeyler kestim mi? dedi. Onlar da hayır dediler, o halde bu benim ikramımdır onu dilediğime veririm buyurdu.” “Sizden evvel gelen ümmetlere nispetle sizin (dünyadaki) yaşama süreniz, (bütün güne nispetle) ikindi namazından güneşin batmasına kadar olan müddet gibidir. Tevrat ehline Tevrat verildi. Onunla çalıştılar. Lakin gün yarıyı bulunca çalışmaktan aciz kaldılar. Fakat kendilerine yine birer kırat (olan gündelikleri) verildi. İncil ehline de İncil verildi. Onlar da ikindi namazı vaktine kadar (onunla) çalıştıktan sonra, onlar da aciz oldular. Onlara da birer kırat (olan gündelikleri) verildi. Sonra size Kur’an verildi. Güneşin batmasına kadar çalıştınız ve size ikişer kırat olarak (gündelik) verildi. Bunun üzerine Tevrat ehli ile İncil ehli: Ey Rabbimiz, onlar az çalışıp çok ücret aldılar (onlara ikişer kırat, bize ise birer kırat verdin; hâlbuki biz daha çok çalıştık,) derler. Aziz ve Celil olan Allah da: Sizin gündeliğinizden bir şey kestim mi? diye sorar. Onlar: Hayır (kesmedin), derler. Allah: o halde bu benim ikramımdır onu dilediğime veririm buyurdu.”
Üsame b. Zeyd (Radıyallahü anhüma)’i müdafaa
عَنِ ابْنَ عُمَرَ، يَقُولُ: بَعَثَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْثًا، وَأَمَّرَ عَلَيْهِمْ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ، فَطَعَنَ النَّاسُ فِي إِمْرَتِهِ، فَقَامَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: إِنْ تَطْعَنُوا فِي إِمْرَتِهِ، فَقَدْ كُنْتُمْ تَطْعَنُونَ فِي إِمْرَةِ أَبِيهِ مِنْ قَبْلُ، وَايْمُ اللهِ إِنْ كَانَ لَخَلِيقًا لِلْإِمْرَةِ، وَإِنْ كَانَ لَمِنْ أَحَبِّ النَّاسِ إِلَيَّ، وَإِنَّ هَذَا لَمِنْ أَحَبِّ النَّاسِ إِلَيَّ بَعْدَهُ
.[ رواه مسلم (٢٤٢٦)البخاري (٣٥٢٤) والترمذي (٣٨١٦) وأحمد (٤٧٠١)وغيرهم]
242- İbni Ömer (Radıyallahü anhüma)’den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir askerî kuvvet gönderdi ve bunların başına Üsame b. Zeyd (Radıyallahü anhüma)’i komutan tayin etti. Müslümanlar onun komutanlığından pek hoşlanmadılar. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağa kalkarak şöyle buyurdu: “Siz onun komutanlığından hoşlanmıyorsunuz daha önce babasının komutanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin olsun ki komutanlığa gerçekten layık idi ve bana insanların en sevimlilerindendi. Kendisinden sonra bu oğlu da bana insanların en sevimlilerindendir.”
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Kitabu Fadâili Ashabı’n-Nebi”'de tahriç et-miştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Zeyd’i birkaç seriyye üzerine kumandan tayin etmişti. Bunların en büyüğü Mute ordusu¬dur. Halk onun hakkında dedikodu yapmış sonunda; Hz. Zeyd’in bu işe lâyık olduğunu anlamışlardı. Bilahare ölüm döşeğinde iken Şam taraflarındaki Belka’ya gönderilmek üzere bir ordu teçhiz etti ve bu orduya Hz. Zeyd’in oğlu Üsame’yi kumandan tayin buyurdu. Bu orduda Ebu Bekr, Ömer ve Ebu Übeyde gibi ashabın büyükleri de bulunuyordu. Hz. Üsame’nin yaşı henüz on sekiz veya yirmi idi. Bu sefer onun hakkında da dedikodular başladı. Aynî, Ay¬yaş b. Ebî Rabia’nın dedikoducular arasında olduğunu kaydet¬miştir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) orduyu teşyi ettikten sonra dünyadan gitti. Onun yerine halife olan Hz. Ebu Bekr bu orduyu Hz. Üsame’nin kumandasında harbe gönderdi.
Bu Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Azatlı kölenin ordu kumandanı tayin edilmesi caizdir.
2- Yaşça küçük olanların büyüklere kumandan ve vali tayin edilmesi ve keza daha âlâsı varken ondan aşağı mertebedeki birinin iş basma ge¬çirilmesi caizdir.
3- Bu hadisler Hz. Zeyd’le oğlu Üsame’nin faziletlerine de-lildirler.
Kimse kocası evde bulunmayan kadının yanına girmesin
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْن عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ: أَنَّ نَفَرًا مِنْ بَنِي هَاشِمٍ دَخَلُوا عَلَى أَسْمَاءَ بِنْتِ عُمَيْسٍ ، فَدَخَلَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ - وَهِيَ تَحْتَهُ يَوْمَئِذٍ - فَرَآهُمْ ، فَكَرِهَ ذَلِكَ ، فَذَكَرَ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ : لَمْ أَرَ إِلَّا خَيْرًا . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ اللَّهَ قَدْ بَرَّأَهَا مِنْ ذَلِكَ . ثُمَّ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ : لَا يَدْخُلَنَّ رَجُلٌ بَعْدَ يَوْمِي هَذَا عَلَى مُغِيبَةٍ إِلَّا وَمَعَهُ رَجُلٌ أَوْ اثْنَانِ . [رواه مسلم (٢١٧٣) وأحمد (٦٥٩٥) وابن حبان (٥٥٨٥) والنسائي في الكبرى (٩٢١٧) وغيرهم]
243- Abdullah İbni Amr İbni’l-As (Radıyallahü anhüma)’den:
Beni Haşim’den birkaç kişi Esma binti Ümeys’in yanına girmişler. Derken Ebu Bekir’i Sıddîk (Radıyallahü anh), da girmiş. Esma o gün onun nikâhı altında imiş. Ebu Bekir (Radıyallahü anh) bu zevatı görmüş ve bundan hoşlanmamış. Bunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e anlatmış ve: “Ama hayırdan başka bir şey görmedim” demiş. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Şüphesiz ki, Allah Esma’yı bundan beri kılmıştır.” buyurmuş. Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde ayağa kalkarak: “Bu günümden sonra sakın bir adam beraberinde bir veya iki kişi olmadan, kocası evde bulunmayan bir kadının yanına girmesin!” buyurmuşlar.
Açıklama
Muğîbe: Kocası evde olmayan kadın, demektir. Kocasının şehir hâ¬ricinde uzak bir yere gitmesiyle evinden çıkıp şehir içinde bulunması ara¬sında hükmen bir fark yoktur. Nitekim bu kıssada Hz. Ebu Bekr evinde bulunmamış, fakat şehirden de dışarı çıkmamıştır. Nevevî diyor ki: “Hadisin zahirine bakılırsa beraberinde iki üç kimse bulunan bir adam kendisine ecnebi sayılan bir kadınla bir yerde bulunabilecektir. Ulemâmıza göre meşhur olan kavil ise bunun haram olmasıdır. Şu halde hadis salâh ve doğruluklarından dolayı kendilerinden kötülük beklenme¬yen bir cemâat, bir kadının yanma girebilir diye tevil olunur. Kâdi İyaz da bu tevile benzer bir işarette bulunmuştur.”
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın rahmeti düyaya ve ahirette ulaşır.
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى الله عليه وسلم يَقُولُ عَلَى هَذَا الْمِنْبَرِ: "مَا بَالُ رِجَالٍ يَقُولُونَ : إِنَّ رَحِمَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لا تَنْفَعُ قَوْمَهُ ؟ بَلَى، وَاللَّهِ إِنَّ رَحِمِي مَوْصُولَةٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَإِنِّي - أَيُّهَا النَّاسُ- فَرَطٌ لَكُمْ عَلَى الْحَوْضِ إِذَا جِئْتُمْ " قَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَنَا فُلانُ بْنُ فُلانٍ، [وَقَالَ آخَر: أَنَا فُلانُ ابْنُ فُلانٍ] فَأَقُولُ لَهُمْ: " أَمَّا النَّسَبُ فَقَدْ عَرَفْتُهُ ، وَلَكِنَّكُمْ أَحْدَثْتُمْ بَعْدِي وَارْتَدَدْتُمُ الْقَهْقَرَى ".
رواه ابو يعلى 1238 قال حسين سليم اسد إسناده : حسن رواه احمد 11154 قال شعيب الأرنؤوط : صحيح لغيره. رواه الحاكم 6958 وصححه ووافقه الذهبي
244- Ebu said el Hudri (Radıyallahü anh)’den şöyle demiştir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i işittim şu minber üzerinde şöyle buyurudu: bazı adamlara ne oluyor ki; Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın rahmeti kavmine fayda etmez? Diyorlar. Evet eder. Vallahi benim rahmetim düyaya ve ahirette ulaşır. “Ey insanlar ben, sizin geldiğinizde hazır bulundurmak üzere sizin için havzın başına önce varacağım. Bir adam: Ya Resulallah ben falan oğlo falanım, bir diğeri bem falan oğlu falanım diyecek. Ben de onlara diyeceğim ki; neseb olarak tanıdım. Fakat siz benden sonra bidatlar ihdas ettiniz, irtidat edip gerisingeri döndünüz.
Allah’tan faydalı ilim isteyin
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ الله قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ـ ‏ "‏ سَلُوا اللَّهَ عِلْمًا نَافِعًا وَتَعَوَّذُوا بِاللَّهِ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ ‏"‏ ‏.
[رواه ابو يعلى (١٩٨٠) وابن ماجه (٣٨٤٣)]
245- Cabir b. Abdullah (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde şöyle buyurdu: Allah’tan faydalı ilim isteyin, faydasız ilimden Allah’a sığının.
Açıklama
Zevaid’de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup raviler güvenilir zatlardır. Ravi Üsame bin Zeyd, el-Leysî el-Müzeni olan Üsame’dir. Müslim bu ravinin hadislerini rivayet etmiştir. Elbani: Bu hadis hasendir der.
Cabir (Radıyallahü anh)’in hadisi Zevaid nev’inden olup Al-lah’tan yararlı ilim dilemeyi ve yararsız ilimden Allah’a sığınmayı emreder.
İlimden yararlanmak; onunla amel etmek ve bilginin ge¬reğini yapmak yoluyla gerçekleşir. Yararlı ilim, dünya hayatı ve ahiret hayatı bakımından faydalı olan ilimdir. Hadis, din hayatına göl¬ge düşüren dünya ilmini talep etmemenin gerekliliğine delalet eder. Mesela sihir ilmi de bir ilimdir. Fakat Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi sihir ilmi yararlı ilimlerden sayılmamıştır, bilâkis za¬rarlı olduğu bildirilmiştir. Hâlbuki sihir ilmi bir takım maddî çıkarlara ve kişisel menfaatlara vasıta olabilir. Şu halde yarardan maksat şah¬si çıkar değildir. İlmin yararlarının ölçüsü İslamiyet’tir.
Sahibine; dünya hayatı bakımından meşru yarar ve ahiret ha-yatı bakımından sevap kazandırmayan bir ilim, sahibi için azaptan başka bir şey değildir, özellikle dini ilimler edinip de bununla amel etmeyen, tutum ve davranışları ilmine ters düşen bir kimsenin ahirette şiddetli azaba müstahak olacağına dair birçok ayet ve hadis mevcuttur. Allah cümlemizi korusun.
Allah’tan korkmayan, O’nun emirlerini dinlemeyen ve şer’i hü¬kümlere boyun eğmeyen bir kalp, sahibini dalâlete ve türlü felâkete götürür.
Dünya malına düşkün, kanattan yoksun, Allah’ın verdiği rızık nimetini az görüp rıza göstermeyen ve doymak bilmeyen bir nefis de sahibine huzur vermez, bilâkis onu her türlü harama ve gayri meş¬ru kazançlara sürükler.
Allah katında kabule şayan görülmeyen bir dua işitilmez sayıl-mıştır. Bilindiği gibi Allahu Teâlâ her şeyi işitir. Fakat kabul buyurmadığı bir duayı işitmemiş gibi sayar.
Örtünme emri
عَنْ أَنَسٍ قَالَ : بَعَثَتْنِي أُمُّ سُلَيْمٍ بِرُطَبٍ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى طَبَقٍ فِي أَوَّلِ مَا أَيْنَعَ ثَمَرُ النَّخْلِ ، قَالَ : فَدَخَلْتُ عَلَيْهِ فَوَضَعْتُهُ بَيْنَ يَدَيْهِ ، فَأَصَابَ مِنْهُ ثُمَّ أَخَذَ بِيَدِي فَخَرَجْنَا ، فَكَانَ حَدِيثَ عَهْدٍ بِعُرْسِ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ ، قَالَ : فَمَرَّ بِنِسَاءٍ مِنْ نِسَائِهِ وَعِنْدَهُنَّ رِجَالٌ يَتَحَدَّثُونَ ، قَالَ : هَنَّأْنَهُ وَهَنَّأُهُ النَّاسُ ، فَقَالُوا : الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَقَرَّ عَيْنَكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، فَمَضَى حَتَّى أَتَى عَائِشَةَ فَإِذَا عِنْدَهَا رِجَالٌ قَالَ : فَكَرِهَ ذَلِكَ ، وَكَانَ إِذَا كَرِهَ الشَّيْءَ عُرِفَ ذَلِكَ فِي وَجْهِهِ ، قَالَ : فَأَتَيْتُ أُمَّ سُلَيْمٍ فَأَخْبَرْتُهَا ، فَقَالَ أَبُو طَلْحَةَ : لَئِنْ كَانَ كَمَا قَالَ ابْنُكِ هَذَا لَيَحْدُثَنَّ أَمْرٌ ، قَالَ : فَلَمَّا كَانَ مِنَ الْعَشِيِّ خَرَجَ النَّبِيُّ
صَلّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَصَعِدَ الْمِنْبَرَ ، تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ : { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ } ، قَالَ : فَأَمَرَ بِالْحِجَابِ
رواه أبو يعلى 3666 قال حسين سليم أسد : إسناده صحيح
ورواه الطبراني في الأسوط 1853
246- Enes İbni Malik (Radıyallahü anh)’den şöyle demiştir:
Ümmü süleym (Radıyallahü anha) hurmaların ilk devşirilme zamanı beni bir tabak yaş hurma ile Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ e gönderdi. İçeri girdim ve onu önüne koydum ve ondan aldı, sonra elimi tuttu ve dışarı çıktık. Bu hadise Zeyneb binti Cahş (Radıyallahü anha)’nın düğününde idi. Kadınlarından bir kadına uğradı. Orada birkaç adam konuşuyorlardı. Eşi onu tebrik etti insanlarda onu tebrik etti. Gözlerini aydın eden Allah’a hamdolsun Ya Resulallah dediler. Aişe (Radıyallahü anha)’ya gelene kadar devam etti. Onun yanında bazı erkekler vardı. Bundan hoşlanmadı. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman yüzünden anlaşılırdı. Ümmü Süleym’e geldim ona durumu anlattım. Ebu Talha eğer bu hadise oğlunun dediği gibiyse bu muhakkak konuda emir gelecektir. Akşam olunca da peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dışarı çıktı minbere çıkıp şu ayeti okudu:
Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır. Böylece tesettür emrolundu.
Açıklama
Bu hadîsin muhtelif rivayetlerini Buhârî “Tefsir”, “İstizan”, “Et’ime” ve “Nikâh” bahislerinde; Tirmizi “Tefsir”de; Nesâî “Nikâh” ve “Tefsir”de muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir.
Resulülîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Zeyneb ile bir riva¬yette hicretin üçüncü, başka bir rivayete göre beşinci yılında evlenmiş¬tir. Daha önce Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin azatlı kölesi ve oğulluğu Zeyd b. Harise ile evli idi.
Hz. Zeyneb Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in halası Ümeyme binti Abdilmuttalib’in kızıdır. İlk müslümanlardan ve muhacirlerdendir.
Hz. Zeyd aslen Medine’lidir. Cahiliyet devrinde henüz çocuk İken annesi ile birlikte akraba ziyaretine gittikleri bir sırada esir edilmiş ve Mekke’ye gönderilerek Ukaz panayırında satılmıştı. Bir rivayete göre onu Hâkim b. Hızâm, teyzesi Hz. Hatice binti Huveylid nâmına satın almıştır. Başka bir rivayete göre satın alan bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dir; Hz. Hatice’nin malından satın almış, sonra Hatice (Radiyaîlahu anha) onu kendisine hibe etmiştir.
Zeyd (Radiyallahu anh) o zaman sekiz yaşlarında idi. Babası onun Mekke’de satıldığını duyunca fidye vererek geri almak için bazı ya¬kınları ile Mekke’ye geldi ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e müracaat etti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zeyd’i babasına dönüp dönmemek hususunda muhayyer bıraktı. Hattâ babasını tercih ederse fidye de istemeyeceğini söyledi. Fakat buna rağmen Zeyd (Radiyallahu anh) onu babasına tercih etti; çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona hakikî bir babadan daha ziyade şefkat Gösteriyordu. O zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) babasının ve birçok kim¬selerin huzurunda Hz. Zeyd’i oğulluğa kabul buyurduğunu ilan etti. Babası da memnun olarak geri döndü.
Hz. Zeyd ilk imân edenlerdendir. Evvela Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu azatlısı Ümmü Eymen ile evlendirmişti. Ondan Üsâme namında bir oğlu dünyaya geldi. Bilâhare Hz. Zeyneb (Radiyllahu anha} ile evlendirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen yegâne sahabi Zeyd (Radiyallahu anh)’dir.
Hz. Zeyneb’i istemeye bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gitmişti; Zeyneb (Radiyallahü anha) ile kardeşi Abdullah b. Cahş onu görünce kendisi için dünürlüğe geldiğini zannederek sevinmişler; fakat Zeyd (Radiyallahu anh) için geldiğini anlayınca can¬ları sıkılmıştı. Maamafih bu babda ayet nazil olduğu için sonradan mu¬vafakat göstermişlerdi.
Zeyd ile Zeyneb (Radiyallahu anhuma) ancak bir sene geçinebil¬diler. Çünkü ilmî ilahide Hz. Zeyneb’in Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile evlenmesi mukadder idi. Geçinememelerinin hakikî sebebi bu idi. Zahirde Zeyneb (Radiyallahü anha) Hz. Zeyd’e sert muamele ediyor; onu kendine küf yani denk saymıyordu.
Zeyneb (Radiyallahü anha)Ve evlenecekleri Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize vahi sureti ile bildirilmişti. Fakat halkın dili durmayacağını “oğulluğunun karısı ile evlendi” diyeceklerini bildiği için bunu gizliyor; kimseye açamyordu. Bu hususta dahi ayetler nazil olarak mesele bütün sarahati ile ortaya atıldı. Nihayet Hz. Zeyneb bo-şandı, iddetini bitirdikten sonra Fahr-i Kâinat (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizle evlendiler. Meğer İslamiyet oğulluk diye bir müessese tanımıyacak, cahiliyet devrinden kalma bu köklü âdeti irade-i İlahiyye biz¬zat Resul-i Ekremine yıktıracakmış... Nitekim öyle de oldu.
Fâide: Zeyd ile Zeyneb (Radiyallahu anhuma) hadisesi bundan ibarettir. Lakin İslam düşmanları buna türlü türlü uydurmalar katarak tanınmayacak hale getirmişlerdir. Maalesef düşmanlara ipucu verenler de müslümanlardır. Taberî’nin rivayetine göre: Resulü Ekrem (Scıllallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bir gün Hz. Zeyd’i görmek için evine gitmiş. Onu bulamamış; fakat o sırada giyinmekte olan Zeyneb’i görünce güzelliğine meftun olarak “Gönülleri çeviren Allah’ı tenzih ederim, demiş. Az sonra güya Zeyd (Radiyallahu anh) bunu haber alarak Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müracaat etmiş; ve şayet Zeyneb’i beğendi ise onu boşamağa hazır olduğunu bildirmiş.
İşte Avrupa muharrirlerinin dört elle sarılarak dillere destan ettik¬leri rivayet budur. Hâlbuki bu rivayet, Vâkıdî’den nakledilmiştir. Vâkıdî ise yalancılık ve sahtekârlıkla meşhur bir adamdır. O Ab¬basiler’in ahlâka uymayan hareketlerini haklı göstermek için bu gibi rivayetleri uydurmuştur. Bu esassız rivayeti Taberi’den baş¬kaları da nakletmışlerse de hadis uleması onları tenkide bile lâyık gör¬memişlerdir. Meselâ; rivayetleri kabulde ihtiyatsız davranan İbni Hacer-i Askalânî bile Ahzab suresini tefsir ederken şunları söylemiştir: «İbni Ebî Hatim ile Taberî’nin naklettikleri bâzı rivayetler vardır ki, müfessirlerin birçoğu onları nakletmiş iseler de onlarla meşgul olmaya değmez.”
Hafız İbni Kesir de şöyle demektedir: “İbni Ebî Hatim ile îbni Cerir burada selefden bâzı eserler zikretmişlerse de bunlar doğru olmadıkları için biz kale almadık. Buhâri ile Müslim gibi büyük imamlar bu rivayetleri kitablanna bile al-mamışlardır.
Görülüyor ki, bu rivayetlerin naklen aslı esası yoktur. Akü da on¬ların uydurma olduğuna hükmeder. Çünkü bir kimsenin beraber büyü¬yüjp yetiştiği bir akraba kızını tâ evlenip de üzerinden seneler geçtikten sonra görmüş olmasına âdeten imkân yoktur. Bekârlığında gördüğü farz edildiği takdirde dahî bütün tazelik ve güzelliği üzerinde iken beğenmeyip de seneler sonra evlendiği zaman bir görüşte âşık olacak derecede sevmesi yine âdeten mümkün değildir.
Hakikatte bu aşk hikâyesi münafıkların uydurduğu bir yalandır. On¬lar Hz. Âişe’ye de aynı sene zarfında bühtanda bulunmuşlardı. Bu gibi iftiralarla müslümanları kandırmağa çalışıyorlardı. Hattâ bâzı saf müslümanlar inanır gibi olmuşlardı.
Babımız rivayetlerinden anlaşılıyor ki, Hz. Zeyneb boşanıp iddeti geçtikten sonra bu sefer de Resûlüjlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu kendine istemek için sabık kocası Zeyd'i dünür göndermiştir. Hz. Zeyd eski zevcesini görünce Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)onunla evlenmek istiyor diye kalbinde Zeyneb (Radiyallahu anha)’ya karşı bir heybet ve ta’zim hissederek Ümmehâtı mü'minindenmiş gibi muamele yapmış, onunla konuşurken arkasını dönmüştür. Hâlbuki tesettür âyeti inmezden önce ashab-ı kiram'm âdetleri dünürlüğe gittik¬leri kadını görmek idi.
Zeyneb (Radiyallchü anha) bu dünürlüğe birdenbire cevap vere¬memiş, istihare namazı kılmak için namaz kıldığı yere gitmiştir. Hz. Zeyneb’in istiharesi ihtimal Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında bir kusur işlerim korkusu iledir. Bu arada Kur’an inmiş¬tir. Bundan murad
“Zeyd’in onunla bir alâkası kalmayınca onu sana nikâhladık”
ayet-i kerîmesidir. Bunun üzerine Resullüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) gelerek izin almadan Hz. Zeynep’in yanına girmiştir. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri bu ayetle Zeyneb (Radiyallahu anha) , kendisine nikahla¬mıştır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu münasebetle tertip ettiği da¬vette- misafirlerine ekmekle et ikram etmiş, sofraya oturanlar doyduktan sonra bir hayli yemek artmıştır.
Yemekten sonra cemaat dağılmış, yalnız iki-üç kişi muhabbete da¬larak oturdukları yerde kalmışlardır. Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem)in buna canı sıkılmışsa da bir şey diyememiş, ancak onlara hatırlatmak için yanlarından çıkarak Ümmehâtı mü'minin odaları önünden geçmiş, onlara selâm vermiştir. Nihayet oturanlar da kalkıp gitmiş ve Resûlüllah (SallaHahU Aleyhi ve Selienıj zifafa girmiştir. Bu arada tesettür âyeti nazil olmuştur.
Anlaşılıyor ki, Peygamber (Sallallahii Aleyhi re Sellenı) Hz. Zeyneb için, diğer kadınları için yapmadığı mümtaz bir düğün daveti tertip et¬miş bu davete üeyüz kadar sahabe-i ikram iştirak eylemişlerdir. Nevevî diyor ki : «İhtimal bunun sebebi Hz. Zeyneb'i kendisine velisiz şahitsiz Allah Teâlâ hazretleri nikâh ettiğinden dolayı şükranda bulunmaktır...»
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
1- Mühim bir iş karşısında istihare namazı kılmak müstehabdır.
2- Evlenen bir kimseye dostlarının yemek göndermesi ve gönde¬rilen yemek az olursa Hz. Ümmü Süleym'in yaptığı gibi istizarda bulun¬ması müstehabtır.
3- Davette muayyen zevatı çağırmak ve gayri muayyen zevata ye¬mek için müsaade vermek caizdir.
4- Hadîs-i şerif büyük bir mucizedir. Zira az yemeğe pek çok in¬sanlar davet olunmuş, üçyüz kişi doyuncaya kadar yediği halde yemek yine de artmıştır.
5- Hadîs-i şerif Peygamber (SaUaUahü Aleyhi've Sellemi'İn son dere¬ce lütuf kâr, haya sahibi ve sabırlı olduğuna delildir.
Hangi hayvanlar öldürülür
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : قَالَ رَجُلٌ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ : يَا رَسُولَ الله مَا يُقْتَلُ مِنَ الدَّوَابِّ ؟ قَالَ : الْغُرَابُ وَالْحِدَأَةُ وَالْكَلْبُ الْعَقُور . [رواه ابو يعلى (٥٨١٠)]
247- İbni Ömer (Radıyallahü anh)’den şöyle demiştir:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minder üzerinde iken bir adam: Ya Resulallah! Hangi hayvanlar öldürülür dedi. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “karga, çaylak, yırtıcı hayvanlar” buyurdu.
عَنْ أبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولُ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَحْكِي عَنْ مُوسَى السَّلامُ عَلَى الْمِنْبَرِ ، قَالَ : " وَقَعَ فِي نَفْسِهِ : هَلْ يَنَامُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ ؟ فَأَرْسَلَ اللَّهُ إِلَيْهِ مَلَكًا فَأَرَّقَهُ ثَلاثًا ، ثُمَّ أَعْطَاهُ قَارُورَتَيْنِ ، فِي كُلِّ يَدٍ قَارُورَةٌ ، وَأَمَرَهُ أَنْ يَحْتَفِظَ بِهَا " ، قَالَ :" فَجَعَلَ يَنَامُ وَتَكَادُ يَدَاهُ تَلْتَقِيَانِ ثُمّ يَسْتَيْقِظُ فَيَحْبِسُ إحْدَاهُمَا عَنِ الأُخْرَى حَتَّى نَامَ نَوْمَةً فَاصْطَفَقَتْ يَدَاهُ ، فَانْكَسَرَتِ الْقَارُورَتَانِ ،" قَالَ : ضَرَبَ اللَّهُ لَهُ مَثَلا أَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَوْ كَانَ يَنَامُ لَمْ تَسْتَمْسِكِ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ " .
رواه أبو يعلى 6669 قال حسين سليم أسد رجاله ثقات

248- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim. Minber üzerinde Musa (aleyhisselamı) anlatıyordu. Şöyle buyurdu:
Kendisinde vaki oldu: Yüce Allah uyur mu? Allah ona bir melek yolladı ve üç gün uyutmadı. Sonra ona iki şişe verdi, her bir elinde bir şişe ve onlardan muhafaza etmesini emretti. ”buyurdu ki:"Ve uyudu ve az kaldı ki elleri yaklaşsın. Sonra uyandı ve birini diğerinden korudu. Ta ki; Uyuyup ve elleri sallanınca kadar şişeler kırıldı. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Buyurdu ki: Allah, bunu darbı mesel yaptı. Şüphesiz Allah Eğer uysaydı, yeri ve göğü tutmazdı.
Mescide gelmeden önce sarımsak yemenin keraheti
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَجُلاً سَأَلَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنِ الضَّبِّ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ فقال : لاآكُلُهُ وَلَا أَنْهَى عَنْهُ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَنْ أَكَلَ مِنْ هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَلَا يَأْتِيَنَّ الْمَسْجِدَ .
[رواه أحمد (٤٦١٩) والبخاري ( ٨١٥) ومسلم (٥٦٢ ، ٥٦٥)]
249- İbni Ömer (Radıyallahü anh)’den:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minder üzerinde iken bir adam keler yemeyi sordu. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
“Ne yerim, ne de onu yasaklarım!” buyurdu ve şöyle devam etti: “Kim şu bitkiden, yani sarımsaktan yerse kesinlikle mescitlere gelmesin.”
Açıklama
Müslim’in başka bir rivayetinde 565, şu ilave vardır:
“Ey cemaat! Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram etmek benim elimde değildir. Fakat ben bu sebzenin kokusundan hoşlanmıyorum.”
Hadiste sarımsağa “şecere” adı verilmiştir. Şecerenin Türkçe karşılığı ağaçtır. Fakat Araplar sapı bulunan her nebat’a şecere; kökeni bulunan nebat’a da “necim” derler. Bazıları yere kök salan ve üzeri kesildiği halde yeniden filiz süren şeye şecer denildiğini; böyle olmayan nebatata ise necim adı verildiğini söylerler. Sebzevatın umumuna Araplar “bakl” ve “bukûl” derler.
Rivayetlerin umumundan anlaşılıyor ki sarımsak ve soğan gibi kerih kokusu olan sebzelerden birini yedikten sonra mescide ve o hükümde olan başka bir yere gitmek mekruhtur. Bazıları pırasanın hadiste zikredilmediğini, onu yemenin soğana kıyas suretiyle mekruh olduğunu söylemişlerse de bu iddia doğru değildir. Babımız hadislerinin bazı rivayet¬lerinde pırasa da zikredilmiştir. Zaten zikredilmese bile maksat insan-lara ve meleklere eziyet veren bütün kerih kokulu sebzelerdir. Binaena¬leyh zikredilmediği halde turp dahi hükümde dâhildir.
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Bazı Hükümler:
1- Çiğ sarımsak yiyerek mescide gelmek haram değil mekruhtur. Mekruh olması kerih kokusundan dolayıdır. Haram olmaması: “Her kim bundan yerse...” cümlesinden anlaşılmaktadır. Birde hadisin bir rivaye¬tinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Sen ye! Çünkü ben senin münacat etmediğin kimselerle münacat etmekteyim.” buyurmuştur. Bu hadis sarımsak yemenin mubah olduğunu açık olarak ifade etmektedir.
Münacat: Gizlice konuşmak manasınadır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in buradaki münacatından maksat meleklerle görüşme¬sidir.
Pişmiş sarımsak yemek mekruh değildir. Bu babda Hz. (Radıyallahü anh)’dan rivayet edilen bir hadiste: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sarımsak yemekten nehy buyurmuştur; ancak olursa o başka!” denilmiştir. Pişmiş sarımsak yemekte beis olmadığını gösteren başka rivayetler de vardır. Zaten sarımsak pişirilince hemen hemen kokusu kalmaz.
2- Sarımsak gibi kerih kokan soğan, pırasa ve turp gibi şeylerde sarımsak hükmündedirler. Bunların hükmü bütün ehl-i sünnet ulemâsına göre kerahettir. Yalnız Zahiriler haram olduğuna kaildirler. Çünkü bu gi¬bi sebzeleri yemek cemaati terk etmeye sebep olur. Hâlbuki cemaata de¬vam etmek Zahirîlere göre farz-ı ayın’dır. Diğer tabirle zahirilerin kavli şöyle takrir edilebilir: Cemaata devam etmek farz-ı ayın’dır. Bu farzın tamamı ise ancak kerih kokan sebzeleri yememekle olur. Bir farz ne ile tamam olursa o şey de farzdır. Şu halde kerih kokulu sebzeleri ye¬memek de farzdır. Fakat Zahirîlerden İbni Hazm (384 - 456) ke¬rih kokulu sebzelerin yenmesi helâl olduğunu söylemiştir.
3- Sarımsak ve emsali sebzeleri yiyen mescide gelmemelidir. Bu nehy umumu ile bayram, cuma, cenaze ve düğün daveti gibi bütün ce¬maatlara şamildir.
Kâdı İyaz keraheti cemaatin içinde sarımsak yemeyenler bu-lunduğu zamana tahsis etmişdir. Cemaatin hepsi sarımsak yemişlerse bir yere toplanmaları mekruh değildir. Fakat unutmamalıdır ki insanlara ezi¬yet veren kerih kokular meleklere de eziyet verir. Binaenaleyh bütün cemaat sarımsak yedikleri takdirde birbirlerinin ağız kokusundan rahatsız olmazlarsa da melekler rahatsız olacağı için onlara hürmeten ce¬maat halinde de sarımsak ve emsalini yemekten kaçınmalıdır.
Sarımsak yemek mescitlerle o manadaki yerlere giderken mekruhtur. Ve sadece Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mescidine mah¬sus değildir.
Çarşı ve pazar gibi yerlere giderken sarımsak yemek mekruh değil¬dir. Zira bunlar mescid hükmüne girmezler.
4- Hadiste sarımsakla soğanın zikredilmesi çok yenildikleri için¬dir. Binaenaleyh yukarıda da söylediğimiz gibi kerih kokusu olan bütün sebzeler hükümde dâhildirler. Ulemâdan bazılarına göre ağızı kokan ya¬hut vücudunda yarası olupta kokan veya kasap, balıkçı gibi sanatı icabı üstü başı kokan kimselerin hükmü de sarımsak yiyenin hükmü gibidir. Hatta bazıları daha ileriye giderek sözleri ile cemaata eziyet veren kim¬seleri de aynı hükümde saymışlardır. Hz. Abdullah İbni Ömer buna fetva verirmiş.
5- Ulemâdan bazıları cemaata devamın farz olmadığına bu hadis¬lerle istidlal etmişlerdir. Zira sarımsak ve emsali sebzeleri yemek caizdir. Şu halde cemaatle namazın terkedilmesi de caiz olmak gerekir. Çünkü caizin lazımı da caizdir.
6- Sarımsak, soğan gibi şeyleri yemek cemaati terk hususunda özür sayılırlar.
7- El-Mühelleb bu hadisler arasındaki münacat rivayeti ile istidlal ederek meleklerin insanlardan efdal olduklarını söylemişse de doğru değildir. Çünkü bir şeyin bazı fertlerinin diğerlerinden üstün ol¬ması, cinsin üstün olmasını icap ettirmez.
8- Bazıları bu rivayetlerle istidlal ederek sarımsak gibi kerih ko¬kulu sebzelerin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimize haram olduğunu söylerler. Fakat bu da doğru değildir. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in: “Ey cemaat! Allah’ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram etmek benim elimde değildir. Şu var ki sarımsak benim kokusundan hoşlanmadığım bir sebzedir.” buyurması sarımsağın ona haram kılınmadığını sarahaten göstermektedir.
Cuma günü duaların kabul olduğu saat
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ : إِنَّ فِي الْجُمْعَةِ لَسَاعَةٌ. وَأَشَارَ بِكَفِّهِ كَأَنَّهَا يُقَلِّلُهَا لَا يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ قَائِمٌ يُصَلِّي، يَسْأَلُ اللهَ شَيْئًا، إِلَّا أَعْطَاهُ إِيَّاهُ.
[رواه أحمد (٧٧٥٦) والبخاري ( ٨٩٣) ومسلم (٨٥٢) وابو داود (١٠٤٨)]
250- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde iken işittim:
“Hakikaten cumada öyle bir saat vardır ki, eliyle onun azlığına, işaret etti de şayet bir Müslüman kul namaz kılarken o saate rastlar da, Allah’dan bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.” buyurdu.
Açıklama
Bu hadisi Buhari “Kitabu’l-Cuma” da tahric etmişdir.
Hadisi: Ebu Hüreyre, İbni Abbas, Ebu Musa (Radıyallahü anhüm) ile Muhammed b. Şirin, Ebu Seleme İbni Abdurrahman, Hemmam, Muham¬med b. Ziyad, Ebu Saîd-i Makburî, Said İbni Müseyyeb, Atâ' b. Ebî Rabâh, Ebu Rafi', Ebu’l-Ahves, Ebu Bürde, Mücahit ve Yakup b. Abdurrahman hazeratı da rivayet etmişlerdir. İbni Abbas hadisini Nesai “Yevm ve Leyle” bahsinde tahric etmişdir. Ebu Musa hadisini Darekutni “El-İlel” nam eserinde rivayet eder. İbni Şirin rivayetini Buhari “Talâk” bahsinde tahric etmişdir.
.Ebu Seleme hadisini Ebu Davud tahric etmişdir. Mezkûr hadiste Hz. Ebu Hüreyre: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür... Buyurdular”. demiştir. Hadis uzundur. Ayni hadiste:
“O günde öyle bir saat vardır ki eğer bir Müslüman kul namaz kılar¬ken o saate rastlar da, Allah’tan bir hacet dilerse, Allah mutlaka ona, o haceti verir.” ifadesi de vardır. Mezkûr hadisi Tirmizi ile Nesai de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir:
Hemmam b. Münebbih ile Muhammed b. Ziyad rivayetlerini Müslim tahric etmişdir.
Ebu Said-i Makburî ile Saîd İbni Müseyyeb rivayetlerini Nesâi “Yevm ve Leyle” bahsinde tahric etmişdir.
Hz. Ebu Hüreyre’nin bu anlattıkları gösteriyor ki: Namazdan murad: Dua; ayakta bulunmaktan maksat da: Devamdır. Onun için bazı rivayetlerden “ayakta” kaydı düşmüştür.
Ebu Ömer İbni Abdilberr (368-463): “Bu ziyade Malik, Verkaa’ ve daha başkalarından rivayet eden Ebu Zinâd’dan bellenmiştir. Muhammed İbni Veddah mez¬kûr ziyadenin hadisten atılmasını emrederdi. Çünkü söylediğimiz işkâlı, mucib olmaktadır. Lâkin buna arz ettiğimiz şekilde cevap verilmiştir.” diyor.
Eliyle işaret ederek icabet saatinin azlığını gösteren bizzat Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dir. Nitekim Ebu Musab’ın, imam Malik’ten naklettiği rivayette tasrih edilmiştir.
Taklil ile tezhid’in ikisi de: azlığını beyan etmek, manasına gelirler.
Taberânî’nin “El-Evsat” da Hz. Enes’ten rivayet ettiği hadiste: “İcabet saati şu kabarcıktır.” buyurularak bir tutam olduğu gösterilmiştir.
Aynî’nin beyanına göre ulemâ icabet saati hakkında muhtelif vecihlerden söz etmişlerdir. Şöyle ki:
a) Saat kelimesinin hakikati: Zamanın bir cüz-i mahsustur. Bazen günle gecenin yirmi dört cüzünden birine, bazen de mecaz yolu ile her¬hangi bir zaman cüzüne ıtlak olunduğu gibi, şimdiki zamana da saat denildiği vardır.
İlm-i uncum ve hendese ile meşgul olanlar gece ile gündüzü on ikişer kısma bölerek her parçaya saat adını verirler. Bu takdirce saat, yerine gö¬re bazen uzun bazen kısa olur.
b) İcabet saatinin zamanımıza kadar devam edip etmediği ihtilaflı¬dır. Ulemâdan bazılarına göre bu saat, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde mevcut idi. Sonradan kaldırılmıştır. Bu kavli İbni Abdilberr hem rivayet etmiş hem de çürütmüştür. İbni Abdilberr Abdürrezzak’ın rivayet ettiği Ebu Hü¬reyre hadisi ile istidlal eder. Hadisi rivayet eden Hz. Muaviye’nin kölesi Abdullah şöyle demiştir: “Ebu Hüreyre’ye:
Cuma günündeki icabet saatinin kaldırıldığını söylüyorlar; dedim.
Onu söyleyen yalan yapmış! Cevabını verdi.
Şu halde bu saat ileride göreceğim her cumada devam ediyor mu? diye sordum; Ebu Hüreyre: Evet! cevabını verdi.” Hadisin isnadı kuvvetlidir.
İbni Abdilberr: “Bütün haberler, bu minval üzere mütevatir olmuşlardır.” diyor.
Buna mukabil Hâkim’in Sahih’inde rivayet ettiği Ebu Seleme hadisinde şöyle denilmektedir:
«Dedim ki: Ya Eba Saîd! Ebu Hüreyre bize cuma günündeki icabet saatinden bahsetti. Senin bu saat hakkında malûmatın var mı Ebu Said:
Biz, bu saati Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sorduk da:
Ben onu biliyordum ama sonradan kadir gecesi gibi o da bana unutturuldu., buyurdu.”
İbni Zencuye’nin, Muhammed b. Kâ'b El-Kurazî’den rivayetine nazaran ikindiden sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mescidi içinden bir köpek geçmiş. Bunu görünce saha¬beden bir zat:
Ya Rabbi! Şunu öldür! Diye dua etmiş ve köpek hemen ölmüş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:
«Yemin olsun ki bu zat duaların müstecâb olduğu saate rastladı!” buyurmuşlar.
c) İcabet saati baki olduğuna göre acaba her cuma varmıdır yoksa senenin yalnız bir cumasına mı münhasırdır? Bunda da ihtilaf edilmiştir. Kâ’bü’l-Ahbâr’a göre icabet saati, senede bir gündür.
Hz. Ebu Hüreyre her cuma günü icabet saati olduğunu söylemiş ve: “Kâ'b Tevrat’ı okumuş” dedikten sonra: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru söylemiştir.” cümlesi ile sözüne nihayet vermiş; Hz. Kâ’b da onu dediğine gelmiştir.
Bu hadisi Ebu Davud ile Nesâi ve Tirmizi rivayet etmişlerdir.
d) İcabet saatinin vakti hakkında pek çok sözler söylenmiştir. Şöy¬le ki:
1) Bu saat Kadir gecesi gibi gizlidir. Cuma gününün neresinde olduğu belli değildir. İbni Kudâme’nin kavli budur Mezkûr kavil Hz. Kâ’bü’l-Ahbâr’dan rivayet olunur. Bu saatin gizlenmesindeki hikmet, onu bulmak maksadı ile bütün günü ibadetle geçirtmektir. Nitekim Allahu Teâlâ Hazretleri sulehâya hüsn-ü zan olunsun diye veli kul¬larının kimler olduğunu gizlemiştir.
2) İcabet saati: Her cuma bir olmayıp, yer değiştirir. İmam Gazali (450-505) : “Bu babda söylenenlerin en güzeli budur.” demiştir. İbni Asâkir ile diğer bir takım ulemâ kat’i olarak buna kaildirler.
3) İcabet saati: Cuma sabahı müezzinin ezan okuduğu saattir. Bunu İbni Ebî Şeybe söylemiştir.
4) Tanyerinden başlayarak güneş doğuncaya kadar devam eder. Bu kavli İbni Asâkir, Mücahit tarîki ile Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet etmişdir. Bir rivayette:
“Ve ikindiden, güneş kavuşuncaya kadardır.” ibaresini de ziyade etmişdir. Bazıları buna imamın minberden inerek, namaz için tekbir alın¬caya kadar.” ibâresini de ziyade etmişlerdir. Şu halde icabet saati hakkın¬da Hz. Ebu Hüreyre’nin üç vakit gösterdiği anlaşılıyor. Filhakika Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’in:
“Cuma günündeki icabet saatini şu üç vakitte arayın!..” dediği riva¬yet olunur. Yani onun kavline göre cuma günü icabet saati, tanyerinden güneş doğuncaya kadar, ikindiden güneş batıncaya kadar ve imam min¬berden inerek namaz için tekbir alıncaya kadar aranacaktır.
5- İcabet saati güneşin doğmasını takip eden zamandır. Bu kavli Muhibb-i Taberî rivayet etmişdir.
6- Güneş doğarken’dir. Bu kavli imam Gazali “İhyâû’l –Ulûm” da rivayet eder.
7- Günün üçüncü saatinin sonundadır.
8- Zevalden başlayarak, bölge yarım arşın uzayıncaya kadar devam eder. Bu kavli de Muhibb-i Taberî rivayet etmişdir. Bazı¬ları aynı kavli tercih etmekle beraber icabet saatinin, her şeyin gölgesi bir arşın oluncaya kadar devam ettiğini söylerler. Bu kavli Kâdı İyaz, Kurtubi ve Nevevî rivayet etmişlerdir.
9- İcabet saati: Güneş zevalden sonra bir karıştan bir arşın olun¬caya kadar devam eder. Bu kavli İbni Münzir ve İbni Abdilberr kuvvetli bir isnatla Hz. Ebu Zerr’den rivayet et-mişlerdir.
10- İcabet saati: müezzin cuma ezanını okuduğu zamandır. Bu kavli İbni Münzir, Hz Aişe’den rivayet etmişdir. Aişe (Radıyallahü anha):
“Cuma günü arefe günü gibidir. Onda gök kapıları açılır ve onda öyle bir saat vardır ki, o saatte kul, Allah’dan bir şey dilerse dilediğini ona mutlaka verir.” demiş; kendisine bu saatin ne zaman olduğu sorulunca:
Müezzin cuma ezanını okuduğu zamandır.” cevabını vermiştir.
11- İcabet saati: Zevalden başlayarak, namaza girinceye kadar de¬vam eder. Bu kavli İbni Münzir, Ebu’s-Sevvar’dan rivayet etmiştir.
12- Zeval’den başlar, imamın minbere çıkışına kadar devam eder.
13- Zevalden başlar; güneş kavuşuncaya kadar devam eder. Bu kavil Hasan-ı Basri’den rivayet olunmuştur.
14- İmamın minbere çıkmasından başlar; namaza başlayıncaya ka¬dar devam eder. İbni Münzir bu kavli de Hasan-ı Basri’den rivayet etmişdir.
15- İcabet saati: İmamın minbere çıktığı zamandır. Bu kavil de Hasan-ı Basri’den rivayet olunmuştur.
16- İmamın minbere çıkmasından başlar, namaz eda edilinceye ka¬dar devam eder.
17- İcabet saati cuma günü alış verişin haram, olduğu saatten baş¬lar, helâl kılındığı saate kadar devam eder. Bu kavli Said b. Mansur ile İbni Münzir Sabi’den rivayet etmişlerdir.
18- Cuma ezanından başlar, namaz bitinceye kadar devam eder. Bu kavil Hz. İbni Abbas’tan rivayet olunmuştur.
19- İmamın minber üzerine oturmasından başlar, namaz eda edi¬linceye kadar devam eder. Bunu Müslim ile Ebu Davud, Hz. İbni Ömer’den rivayet etmişlerdir.
20- İcabet saati: Ezan okunurken, imamın hutbe esnasında cemaa¬ta Allah’ı hatırlattığı zaman ve bir de kamet getirildiği sıradadır. Bu kavil Avf b. Mâlik-i Eşcaî (Radıyallahü anh)’dan rivayet olunmuştur. Bazıları bu kavle pek cüz’i kelime farkları ile kâil olmuş¬lardır.
21- İcabet saati: İmamın hutbeye başlamasından, onu bitirinceye kadardır. Bu kavil zayıf bir isnatla Hz. İbni Ömer’den rivayet olunmuştur.
22- İcabet saati: Hatibin minbere varması ile hutbeye başlamasının arasındadır. Bu kavli de imam Gazali (450-505) “İhyâû’l-Ulûm” da rivayet etmişdir.
23- İki hutbe arasında hatip oturduğu zamandır.
24- Hatib minberden indiği zamandır.
25- Cuma namazına kamet getirildiği zamandan başlar, imam mihraptaki yerine duruncaya kadar devam eder.
26- Kametten başlar, namaz tamam oluncaya kadar devam eder. Bu kavli Tirmizi ile İbni Mace merfû’ olarak rivayet et-mişlerdir. Mezkûr hadiste ashab-ı kiram’ın: “Bu saat ne zamandır ya Resulallah?” dedikleri. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in de:
“Kametten başlayarak, namaz bitinceye kadar devam eder.” buyurduğu beyan edilmiştir. Hadisin isnadı kuvvetlidir.
27- İcabet saati: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cuma namazını kıldığı saattir. Bu kavli İbni Asâkir sahih bir isnatla İbni Şirin’den rivayet etmişdir.
28- İcabet saati: İkindi namazından başlayarak, güneş batıncaya ka¬dar devam eder.
29- İcabet saati: Cuma günü kılınan ikindi namazındadır. Bu kav¬li Abdürrezzak mürsel olarak Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)den rivayet etmişdir.
30- İkindi namazından başlar; ihtiyarî vaktin sonuna kadar devam eder. Bu kavli de imam Gazâ1i “İhyâü’l-Ulûm” da rivayet et¬mişdir.
31- İcabet saati: Mutlak surette ikindiden sonradır.
32- Güneşin sararması ile başlar; kavuşuncaya kadar devam eder.
33- Güneşin yarısı battıktan tamamen kavuşuncaya kadardır. Bu kavli Taberani “El-Evsat” da; Darekutni “El-İlel” de ve Beyhaki “Şuab” ile “Fedâilü’l-Evkât” da Ali b. Hüseyin’den rivayet etmişlerdir.
Görülüyor ki: icabet saatinin vakti hususundaki kaviller pek çoktur. Bizim bazılarını birleştirerek bir rakam ile gösterdiğimiz kaviller de ay¬rı ayrı sayılmak şartı ile bu babda tam kırk kavil olduğu meydana çıkar. Maamafih mezkûr kavillerin birçoklarını birleştirmek mümkündür.
Muhibb-i Taberî: “Bu hususta en sahih hadis, Ebu Musa hadisi; en meşhur kavil de Abdullah b. Selâm’ın kavlidir.” diyor.
Ebu Musa hadisinin en sahih hadis olduğuna imam Müslim ile Beyhaki, İbni Arabî ve daha birçok hadis ulemâsı kaildirler.
Kurtubi: “Bu hadis, hilaf yerinde nass’tır. Binaenaleyh başkasına bakılmaz.” demiştir. Aynı hadis için Nevevî: “Sahih olan hatta doğru olan hadis budur.” demektedir.
Bir takımları Abdullah b. Selam’ın kavlini tercih et¬mişlerdir. Hatta Tirmizi, imam Ahmed b. Hanbel’in: “Hadislerin ekserisi bu kavle uymaktadır.” dediğini rivayet eder.
Arz ettiğimiz vecihle Ebu Musa hadisini Müslim rivayet etmişdir.
Abdullah b. Selam hadisini: İbni Mace; Ebu Ümame hadisini: Yine İbni Mace; Sa’d İbni Übade hadisini: İmam Ahmed ile Bezzar;
Cabir hadisini: Ebu Davud ile Nesâi; Ali İbni Ebî Talib hadisini: Bezzar; Ebu Said hadisini: İmam Ahmed b. Hanbel;
Hz. Fâtıma (Radıyallahü anha) hadisini: Taberani “El-Evsat” da;
Meymûne binti Sa'd hadisini: Yine Taberani “El-Kebir” inde rivayet etmişlerdir.
Bazılarına göre bu babda en sahih hadis: Ebu Hüreyre ha-disidir. Hakikatte Ebu Hüreyre hadisi ile Ebu Musa ha¬disi arasında ihtilaf ve tebayün yoktur. İhtilaf Ebu Musa hadisi ile icabet saatinin ikindiden sonra yahut ikindinin son saatinde olduğu¬nu bildiren diğer hadisler arasında mevcuttur. Bunların arasını bulmak için ya cemi’ yahut tercih yoluna gidilir. İcabet saatinin yer değiştirdiği kabul edilmek sureti ile rivayetlerin arasını bulmak mümkündür. Böyle denilmezse tercihe başvurulur. Şüphesiz ki icabet saatinin ikindiden son¬ra olduğunu gösteren hadisler hem daha çok hem de muttasıl oldukları cihetle daha ziyadedir.
Arap’ın beyitlerinin en şairanesi
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , أَنَّهُ قَال عَلَى الْمِنْبَرِ : أَشْعَرُ بَيْتٍ قَالَتْهُ الْعَرَبُ : أَلَا كُلُّ شَيْءٍ مَا خَلَا اللَّهَ بَاطِلُ . وَكَادَ أُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ أَنْ يُسْلِمَ .
رواه أحمد (٩٠٧٢) والبخاري ( ٣٦٢٨) ومسلم (٢٢٥٦)
251- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde şöyle buyurdu: “Arap’ın beyitlerinin en şairanesi Lubîd’in şu sözüdür: “Dikkat et ki Allah’dan başka her şey batıldır…” Umeyye b. Ebi’s-Salt ise az daha Müslüman oluyordu.” buyurdular.
Açıklama
Buhari: “…أصدق كلمة قالها الشاعر، كلمة لبيد” Gerçekten bir şairin söyleyeceği en doğru söz Lebid’in şu sözüdür…
Müslim: “…أشعر كلمة تكلمت بها العرب كلمة لبيد: ألا كل شيء ما خلا الله باطل” Arap’ın söylediği sözlerin en şairanesi Lebid’in şu sözüdür… Lebid: İbni Rabiate’l-Âmirî dir.
Bu hadisi Buhari “Eyyâmü’l-Cahiliyye” ve “Edeb” bahislerin-de tahric etmiştir. Lebid İbni Rabiate’l-Ârnirî, Ashab-ı kiramdandır. Aynî’nin beyanına göre yüz elli dört sene yaşa-mış; Hz. Osman’ın hilafeti devrinde vefat etmiştir. Kendisi Muhadramînin (yani hem cahiliyet, hem de İslamiyet devirlerinde yaşamış olan şairlerin) en büyüklerindendir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Lebid’in sözünü bir şairin söyleyebileceği en doğru söz diye vasıflandırması:
“Yeryüzünde olan her şey fanidir.” (Rahman/26) Ayet-i kerimesine uyduğu içindir.
Altını altınla gümüşü gümüşle
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةُ بِالْفِضَّةِ وَزْنًا بِوَزْنٍ .
[رواه أحمد (١٨٩٩) والبخاري ( ٢٠٦٦) ومسلم (١٥٩٠)]
252- Ebu Said el Hudri (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i minberde iken şöyle buyurduğunu işittim; Altını altınla gümüşü gümüşle misli misline (ölçüsü ölçüsüne satın)
Açıklama
Sahih-i Buhari ve Müslim’de bu hadis daha açıktır şöyle ki:
“Altını altınla satmayınız, ancak ikisi müsavi miktarda olarak satınız. Gümüşü de gümüşle satmayın, ancak ikisi müsavi olarak satın Altını gümüş ile gümüşü de altın ile (fazlalıkla veya müsavi) nasıl isterseniz (peşin olarak) öyle satınız”
Bu hadisi Buhari ile Nesai “Buyû ” bahsinde muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir. Hadiste geçen “misli misline” tabirinden murad: İkisinin de miktarca birbirine müsavi olmalarıdır. Cinsler deği¬şince istedikleri gibi alıp satmalarını emir buyurması ibâha ifade eder; yani istediğiniz gibi alıp satabilirsiniz demektir.
Bu hadis riba mallarının peşin ve birbirine müsavi olmak şartıyla birbiri mukabilinde satılabileceğine; cinsler değişik olursa, peşin teslim edilmek şartıyla istenildiği şekilde satılabileceğine delildir
عَنْ أَنَسٍ أَنَّ أَبَا طَلْحَةَ أَتَي النَّبِيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ،وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، مَاذَا تَرَى نزلَتْ هَذِهِ الْآيَةِ ؟ قَالَ : إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ قَالَ : {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحَبُّونَ}(آل عمران 92) وَإِنَّهُ لَيْسَ لِي مَالٌ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ أَرْضِي بِبِيرُحَاءِ وَ إِتَّي أَتقربُ بِهَا إِلَى اللهِ عَزَّ وَجَلَّ قَالَ : فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَخ بَخ بِيرُحَاء خَيْرٌ رَابِحٌ فَقَسَّمَهَا بَيْنَهُمْ حَدَائِقَ .
[رواه أحمد (٣ / ١٣٧) والبخاري ( ٢٦٠٧)]
Sevdiklerinizden infak etmedikçe birr’e ulaşamazsınız
253- Enes İbni Mâlik (Radıyallahü anh)’den: Ebu Talha peygamber’ (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e geldi, peygamber’ (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde idi, şöyle dedi:
Ya Resulallah! Şüphesiz Allah “Siz sevdiklerinizden infak etmedikçe birr’e ulaşamazsınız.” buyuruyor. Mallarımın arasında bana Bîruhâ’ (Mescidin karşısında bulunan bir hurma bahçesi)’dan daha sevimli olanı yoktur. Bîruhâ’, Allah için sadakadır. Ben bununla Allah yakın olmayı umarım.
Rasulüllah: (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bu ne güzel, ne güzel! Bîruhâ’ kazanç getiren bir maldır. Ben bu bahçeyi yakınların arasında bölüştürmeni uygun görüyorum” buyurdu.
Ben bazı kimselere atıyye veriyor, bazı kimselere de vermiyorum
عَن عَمْرُو بْنُ تَغْلِبَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتَاهُ شَيْءٌ فَأَعْطَاهُ نَاسًا وَتَرَكَ نَاسًا وَقَالَ جَرِيرٌ أَعْطَى رِجَالًا وَتَرَكَ رِجَالًا قَالَ فَبَلَغَهُ عَنْ الَّذِينَ تَرَكَ أَنَّهُمْ عَتِبُوا وَقَالُوا قَالَ فَصَعِدَ الْمِنْبَرَ فَحَمِدَ اللهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ إِنِّي أُعْطِي نَاسًا وَأَدَعُ نَاسًا وَأُعْطِي رِجَالًا وَأَدَعُ رِجَالًا قَالَ عَفَّانُ قَالَ ذِي وَذِي وَالَّذِي أَدَعُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ الَّذِي أُعْطِي أُعْطِي أُنَاسًا لِمَا فِي قُلُوبِهِمْ مِنْ الْجَزَعِ وَالْهَلَعِ وَأَكِلُ قَوْمًا إِلَى مَا جَعَلَ اللهُ فِي قُلُوبِهِمْ مِنْ الْغِنَى وَالْخَيْرِ مِنْهُمْ عَمْرُو بْنُ تَغْلِبَ قَالَ وَكُنْتُ جَالِسًا تِلْقَاءَ وَجْهِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ مَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِكَلِمَةِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حُمْرَ النَّعَمِ :
[رواه أحمد (٢٠٦٧٢) والبخاري ( ٧٠٩٧)]
254- Amr İbni Tağlib (Radıyallahü anh)’den: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bir mal geldi de ondan birtakım kimselere verdi de, diğer bazılarına vermedi. Sonra atiyyesiz bıraktığı kimseler gücenip şikâyet ettikleri haberi kendisine ulaştı. Bunun üzerine minbere çıkıp Allahu Teâlâ’ya hamd ve sena etti. Sonra (da):
“Ben bir kimseye atiyye veriyor, bir kimseye de atiyye vermiyorum.” Affan derki; şöyle buyurdu: “Şu bir hakikat ki; Atiyye vermeyip terk etmekte olduğum kimse bana atiyye vermekte olduğum kimseden daha sevimlidir. Ben birtakım kimselere kalplerinde sabırsızlık ile hırs ve tamah’ olduğu için kendilerine mal veririm. Bazı kimseleri de Allahu Teâlâ’nın, kalplerinde yarattığı gönül zenginliği ve cibilli hayra havale ederim (de mal vermem). Amr İbni Tağlib de bunlardan biridir”
Ravi Amr İbni Tağlib: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hemen karşısında oturuyordum. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu (taltifkârâne) sözüne bedel benim kırmızı develerim olmasını arzu etmem, demiştir.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ensarı medh etti.
عَنْ أبِي قَتَادَةَ رَضِيَ الله عَنْهُ قَالَ : ( سَمِعْتُ رَسُولُ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولَ عَلَى الْمِنْبَرِ لِلأنْصَارِ : ألا إنَّ الناسَ دِثاري ، و الأنصارَ شِعاري ، لو سلك الناسُ واديُا ، و سلكتِ الأنصارُ شِعبةً ، لاتَّبعتُ شِعبةَ الأنصارِ ، و لولا الهجرةُ ، لكنتُ رجلاً من الأنصارِ ، فمن وَلِيَ أمرَ الأنصارِ ، فليُحسن إلى مُحسنِهم ، و ليتجاوز عن مُسيئِهم ، و من أفزَعَهم ، فقد أفزع هذا الذي بين هاتيْنِ ، و أشار إلى نفسِه صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
رواه أحمد 22668 قال شعيب الآرنؤط : صحيح لغيره
ورواه البخاري 3568 ومسلم 2510
255- Ebu katade (Radıyallahü anh)’den; şöyle dedi: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim, minber üzerinde Ensar için şöyle buyurdu: haberiniz olsun insanlar benim kaftanım Ensar ise iç gömleğimdir. İnsanlar bir vadiye girse Ensar da başka bir şubede olsa şüphesiz ben Ensarın şubesine tabi olurdum. Eğer hicret olmasaydı. Ben muhakkak Ensardan biri olurdum. Kim Ensarın başında idareci (vali) olursa iyilik edenlerini kabul etsin kötülük edenlerini affetsin. Kim onları korkutursa - Kendisini (elbisesini) işaret ederek - şu ikisi arasındakini korkutmuştur.
Allah’dan daha kıskanç kimse yoktur
عَنْ أَسْمَاء أَنَهَا سَمِعْتُ رَسُول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ : إِنّهُ لَيْسَ شَيْءُ أَغْيَرُ مِنَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ .
[رواه أحمد (٢٧٠١٤) والبخاري ( ٤٣٦١) ومسلم (٢٧٦٠)]
256- Esma (Radıyallahü anha)’den:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i minberde iken şöyle buyurduğunu işittim; “Allahu Teâlâ’dan daha kıskanç kimse yoktur.”
Açıklama
Buhari’nin rivayetinde: Allah’dan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin açığını kapalısını haram kılmıştır. Ve keza Müslim’de…
Bu rivayetleri Buhari “Kitabu’n-Nikâh”, “Küabu’t-Tevhid” ve “Kitabu’t-Tefsir”de; Tirmizi “Kitabu’d-Deavât”da; Nesâi “Kitabu’t-Tefsir”de tahric etmişlerdir.
Gayret: Kıskançlık demektir. Allahu Teâlâ’ya nispetle gayret ise: Bir şeyi mümin kuluna menetmesi ve haram kılmasıdır. Nevevî diyor ki: “Bunun hakikati kullar için maslahattır. Çünkü kullar Allah’a sena ederler. O da onlara sevap verir. Bu suretle kullar faydalanırlar. Allahu Teâlâ Hazretleri ise bütün âlemlerden ganidir. Ona kulların medh’ü senası fay¬da vermediği gibi, onu terk etmeleri de bir zarar vermez.”
Fiyatların artışından sonra hutbe
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ يَهُودِيًّا قَدِمَ زَمَنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِثَلاثِينَ حِمْلِ شَعِيرٍ وَتَمْرٍ فَسَعَّرَ مُدًّا بِمُدِّ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَيْسَ فِي النَّاسِ يَوْمَئِذٍ طَعَامٌ غَيْرُهُ وَكَانَ قَدْ أَصَابَ النَّاسَ قَبْلَ ذَلِكَ جُوعٌ لاَ يَجِدُونَ فِيهِ طَعَامًا فَأَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ النَّاسُ يَشْكُونَ إِلَيْهِ غَلاءَ السِّعْرِ فَصَعدَ الْمِنْبَر فَحَمدَ الله وَأثْنى عَلَيْهِ فَقَالَ : لاَ أَلْقَيَنَّ اللَّهَ مِنْ قَبْلِ أَنْ أُعْطِيَ أَحَدًا مِنْ مَالِ أَحَدٍ، مِنْ غَيْرِ طِيبِ نَفْسٍ، إِنَّمَا الْبَيْعُ عَنْ تَرَاضٍ، وَلَكِنَّ فِي بُيُوعِكُمْ خِصَالاً، أَذْكُرُهَا لَكُمْ، لاَ تُضَاغِنُوا، وَلاَ تَنَاجَشُوا، وَلاَ تَحَاسَدُوا، وَلاَ يَسُومُ الرَّجُلُ، عَلَى سَوْمِ أَخِيهِ، وَلاَ يَبِيعَنَّ حَاضِرٌ لِبَادٍ، وَالْبَيْعُ عَنْ تَرَاضٍ، وَكُونُوا عِبَادَ اللهِ إِخْوَانًا‏.
رواه ابن حبان 4967 قال شعيب الآرنؤط : إسناده قوي.
ورواه أبو يعلى 1354 مختصرًا قال حسين سليم أسد : إسناده صحيح .
257- Ebu Said el-Hudri’den Yahudiler Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zamanında Otuz yük arpa ve hurma getirdi. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ölçeği ile bir ölçeğin fiyatını belirledi. O gün insanlarda başka yiyecek yok. İnsanlara bundan önce açlık isabet etmişti.(açlıkla karşı karşıya kalmışlardı) yiycek bulamıyorlardı. İnsanlar Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e yüksek fiyattan şikâyet etmeye geldi. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minbere çıktı Allah’a hamd ve sena etti. Sonra şöyle buyurdu: Gönül rızası olmaksızın bir kimsenin malını birine vermeden önce Allah’a bırakmayın. Şüphesiz alış verişler rıza iledir. Fakat sizin alış verişinizde belli özellikler var ki; bunu sizin için bem zikrettim. Kin beslemeyin, tartışmayın, hasetlik etmeyin. Adam kardeşini fıyatı üzerine pazarlık yapmasın. Şimdi alışveriş aşikârdır. Alış verişler rıza iledir. Allah’ın kulları kardeş olun.
Yetim ve kadının malının kötüye kullanımının yasaklanması
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ عَلَى الْمِنْبَرِ أَحْرَجُ مَالَ الضَّعِيفَيْنِ: الْيَتِيمِ وَالْمَرْأَةِ .
[رواه وابن حبان (٥٥٦٥) وابن ماجه (٣٦٧٨) والحاكم (٢١١)]
258- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberin üzerinde şöyle buyurdu:
“Ben şu iki zayıfın hakkının zayi edilmesinden (insanları) şiddetle sakındırırım, )menederim(: Yetim ve kadın.”
Selam’ı aranızda yaygınlaştınız, yemek yediriniz.
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ، قَالَ : لَمَّا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ المَدِينَةَ انْجَفَلَ النَّاسُ إِلَيْهِ، وَقِيلَ : قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَجِئْتُ فِي النَّاسِ لِأَنْظُرَ إِلَيْهِ، فَلَمَّا اسْتَبَنْتُ وَجْهَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَرَفْتُ أَنَّ وَجْهَهُ لَيْسَ بِوَجْهِ كَذَّابٍ وَكَانَ أَوَّلُ شَيْءٍ تَكَلَّمَ بِهِ أَنْ قَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، أَفْشُوا السَّلَامَ، وَأَطْعِمُوا الطَّعَامَ، وَصَلُّوا وَالنَّاسُ نِيَامٌ تَدْخُلُونَ الجَنَّةَ بِسَلَامٍ .
[رواه ابن ماجه (١٣٣٤ ، ٣٢٥١) والدارمي (١٤٦٠) وأحمد (٢٣٨٣٥) والحاكم (٤٢٨٣)]
259- Abdullah b. Selam (Radıyallahü anh)’den şöyle demiştir;
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Medine’ye geldiklerinde insanlar ona doğru koşuştular. O’nu görmek için ben de halkın arasına katıldım. O’nun yüzünü gördüğüm an onun yalancı bir kimse olmadığını bildim. Konuştuğu ilk söz şöyle olmuştu: “Ey İnsanlar! Selam’ı aranızda yaygınlaştınız, yemek yediriniz. İnsanlar uykuda iken namaz kılınız ki, selametle Cennete giresiniz.”
Açıklama
Abdullah İbni Selam (Radıyallahü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i görür görmez mübarek yüzünün bir yalancı yüzü olmadığını sezmiştir. İbadetine düşkün ve gece nama¬zına devam eden müminlerin yüzleri nurlu olur da Fahr-ı Kâinat efendimizin büyüklüğü, yüceliği, üstün risalet nuru O’nun mübarek yüzünden fışkırmaz mı? Ne mutlu o nurlu yüzü görmek şerefine mazhar olmuş olan Ashab-ı Kiram’a. Ey Yüce Allah! Bizlere de ölüm¬den sonra o mübarek yüzü görmek nimetini ve şefaatini nasip eyle.
Hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), müminlerin selamlaşmayı yaygınlaştırmasını, yemek yedirmesini (bilhassa fakir¬leri kollamasını) ve gece namazına kalkmasını emretmiş ve bunları yapanların, selamlanarak cennete gireceklerini müjdelemiştir.
Hadisin : “Selamla cennete girersiniz cümlesinden maksat melekler tarafından selamlanarak veya birbirinizle selamlaşarak veyahut selametle cennete girersiniz. .
Sindî bu hadisin Furkan suresinin 63, 64. 67 ve 75. ayetlerine uygun olduğunu şöyle anlatır:
Hadisin; Selamlaşmayı yaygınlaştırınız. “ve cahiller onlara takıldıkları zaman selametle derler.” ayetine işarettir. Hadisin: “ve onlar ki mallarını harcadıkları zaman ne israf ne de darlık ederler. Bunun arasında mutedil bir, hal de bulunmuş olurlar.” Ayetine işarettir. Hadisin: “ve gece namazını kılınız...” cümlesi : “ve onlar ki secde edici ve ayakta ibadet edici olarak Rableri için gecelerler.” ayetine işarettir. Hadisin : “Selamla cennete girersiniz...” cümlesi; “işte onlar, sabırlarına karşılık, yüksek köşklerle mükâfatlanacaklar ve ora¬da bir sağlık ve selamet duasıyla karşılanacaklardır.” ayetine işarettir.
Hadiste bulunan “Selâmın ifşası”; Selamlaşmayı yaygınlaş-tırmak ve işitilecek bir ses tonu ile yapmaktır. Nevevî: Sünne-tin yerine gelebilmesi için verilen Selam’ın verildiği kişi tarafından işitilmesi gerekir, işitilmediği takdirde selâm veren kişi sünneti ifa et¬miş sayılmaz, der.
Hadislerden Çıkan Bazı Hükümler
1. Müminin rastladığı mümine selâm vermesi sünnettir. Se-lam, tanınan kişilere tahsis edilmemelidir. Kişinin tanıdığı ve tanı¬madığı herkese selâm vermesi, yüce dinimizin emrettiği tevazu, yani alçak gönüllülüğün ve ihlaslı olmanın bir gereğidir. Hadiste emredi¬len selamın yaygınlaşması ancak şu şekilde gerçekleşir. Selamın ta¬nınan kimselere tahsisi ve tanınmayan kimselerin esirgenmesi kıya¬metin belirtilerindendir. Nitekim Tahavi ve başkasının İbni Mesud (Radıyallahü anh) den rivayet ettikleri bir hadiste:
"Selamın tanınan kimselere tahsis edilmesi kıyametin belirtile-rindendir" buyurulmuştur.
2. Yetimlere, fakirlere ve benzeri muhtaçlara yemek yedirmek Cennet’e selametle girmeye vesile olan hayrattandır, müminin hayırlı hasletlerindendir.
3. Akrabalarla iyi ilişki kurmak, bunu devam ettirmek ve onla¬ra iyilik etmek de Cennete selametle girmeye vesile olan hayırlı iş¬lerdendir.
Allah, Tayyib’dir. Tayyib’den başka bir şey kabul etmez.
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ اللهَ طَيِّبٌ لَا يَقْبَلُ إِلَّا طَيِّبًا، وَإِنَّ اللهَ أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ بِمَا أَمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ، فَقَالَ: {يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا، إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} [المؤمنون: 51] وَقَالَ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ} [البقرة: 172] قَالَ : ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ، يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ ؟"
[ رواه مسلم (١٠١٥) والترمذي (٢٩٨٩) والدارمي (٢٧١٧) وأحمد (٨٣٣٠)]
260- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh) şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey İnsanlar! Şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyib’den başka bir şey kabul etmez. Allah, müminlere de Resullere emrettiği şeyleri emir ederek: (Ey Resuller! Helâl olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun. Çünkü ben. Sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim. (Başka bir ayette): (Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların helâl hoş olanlarından yiyin.) buyurmuştur.” dedi.
Sonra şunları söyledi: “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir halde ellerini semaya uzatarak: Ya Rabbi, Diye dua eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram (hâsılı) kendisi haramla beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?”
Açıklama
Kâdı İyaz’ın beyanına göre Allahu Teâlâ’nın “Tayyib” diye sıfatlanması: Her türlü noksanlıklardan münezzehtir, manası-nadır. Binaenaleyh Kuddûs gibidir.
Tayyib: Lügatte “Temizlik ve “kirden pastan selamette kalan” manasına gelir.
Bu hadis, İslam’ın temellerini teşkil eden hadislerden biridir.
Yine Kâdı İyaz: “Ben, bu gibi hadislerden 40 tanesini bir cüz halinde topladım.” demektedir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hacc, sıla-i Rahm ve müstehap olan ziyaretler gibi itaatlerden birini ifa için uzun yola çıkan fa¬kat yediği içtiği her şeyi haram olan yani haramdan beslenen bir kimsenin duası ve itaati kabul edilmeyeceğini beyan buyurmuştur. Bundan maada hadis-i şerifte şu hükümler çıkarılmıştır:
1- Müslüman helâl mal kazanarak, helâlinden yemeli ve helâ-linden yedirmeli; Haram maldan infaktan sakınmalıdır.
2- Dua etmek isteyen kimse helâl ve harama başkalarından daha ziyade dikkat etmelidir.
Mekke’nin fethi günü hutbe
عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ النَّاسَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ فَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللَّهَ قَدْ أَذْهَبَ عَنْكُمْ عُبِّيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ وَتَعَاظُمَهَا بِآبَائِهَا، فَالنَّاسُ رَجُلَانِ: بَرٌّ تَقِيٌّ كَرِيمٌ عَلَى اللَّهِ، وَفَاجِرٌ شَقِيٌّ هَيِّنٌ عَلَى اللَّهِ، وَالنَّاسُ بَنُو آدَمَ وَخَلَقَ اللَّهُ آدَمَ مِنْ تُرَابٍ. قَالَ اللَّهُ:{يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ.}
[الحجرات 13 ] [رواه الترمذي (٣٢٨٠)]
261- İbni Ömer (Radıyallahü anh)’den: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke fethi günü insanlara bir hutbe irat ederek şöyle buyurdu:
“Ey İnsanlar! Allah cahiliyye gururunu ve atalarla övünmeyi sizden kaldırmıştır. İnsanlar iki guruptur; Allah katında değerli, doğru, Müslüman kişi ve Allah tarafından hor görülen isyankâr ve inanmayan kişi bütün insanlar Âdemoğullarındandır. Allah’ta Âdemi topraktan yaratmıştır ve Allah şöyle buyurmaktadır. “Ey insanlar! Bakın biz sizi, bir erkekten ve bir kadından yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefli ve itibarlı olanınız, yaşantısını, yolunu, yordamını Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışanlarınızdır. Çünkü Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.”
Allah’ı anın
عن أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ ، قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا ذَهَبَ ثُلُثَا اللَّيْلِ قَامَ فَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا اللَّهَ اذْكُرُوا اللَّهَ جَاءَتِ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ، قَالَ أُبَيٌّ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ إِنِّي أُكْثِرُ الصَّلاَةَ عَلَيْكَ فَكَمْ أَجْعَلُ لَكَ مِنْ صَلاَتِي؟ فَقَالَ: مَا شِئْتَ. قَالَ: قُلْتُ: الرُّبُعَ، قَالَ: مَا شِئْتَ فَإِنْ زِدْتَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ، قُلْتُ: النِّصْفَ، قَالَ: مَا شِئْتَ، فَإِنْ زِدْتَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ، قَالَ: قُلْتُ: فَالثُّلُثَيْنِ ، قَالَ: مَا شِئْتَ، فَإِنْ زِدْتَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ، قُلْتُ: أَجْعَلُ لَكَ صَلاَتِي كُلَّهَا قَالَ: إِذًا تُكْفَى هَمَّكَ، وَيُغْفَرُ لَكَ ذَنْبُكَ .
[رواه الترمذي (٢٤٥٧) والحاكم (٣٥٧٨)]
262- Übeyy b. Ka’b (Radıyallahü anh)’den: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), gecenin üçte ikisi geçince kalkar ve şöyle derdi: “Ey insanlar! Kalkın Allah’ın büyüklüğünü ve size verdiği imkânları düşünüp gereğini yerine getirin. Racife (bütün canlılara ölüm getirecek olan ilk sûra üfürülmenin) zamanı geldi, bunun hemen ardından da Radife (bütün canlıları diriltecek olan üfleniş) gelecektir. Ölüm, her türlü şiddet ve sancılarıyla mutlaka gelecektir; ölüm, mutlaka herkesi bulacaktır.” Übeyy diyor ki: “Ey Allah’ın Resulü! Ben sana çok dua edip salevat getiriyorum; dualarımın ne kadarını sana ayırayım?” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “dilediğin kadar!” buyurdu. Dualarımın “dörtte birini mi?” dedim; “dilediğin kadarını!” buyurdu, “şayet artırırsan senin için daha hayırlıdır!” buyurdu. Bende “yarısını ayırayım mı? diye sordum; “dilediğin kadarını!” buyurdu, “şayet artırırsan senin için daha hayırlıdır!” Ben de “üçte ikisini mi?” dedim; “dilediğin kadarını!” buyurdu, “şayet artırırsan senin için daha hayırlıdır!” buyurdu. Ben de o halde “bütün dualarımı senin için yapacağım” dedim. Bunun üzerine buyurdular ki: “Sıkıntıların giderilecek ve günahların affedilecektir.”
Açıklama
“O gün; bir sarsıntı sarsar ve peşinden bir başkası gelir.” İbni Abbas der ki: Bu, birinci ve ikinci nefhadır. Mücahid, Hasan, Katâde, Dahhâk ve bir başkası böyle demiştir. Mücahid der ki: “O gün; bir sarsıntı sarsar.” kavli, Allahu Teâlâ’nın şu kavli gibidir: “O gün; yeryüzü ve dağ¬lar sarsılır.” “Ve peşinden bir başkası gelir” kavli ise Allahu Teâlâ’nın şu kavli gibidir: “Yer ile dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman” İmâm Ahmed İbni Hanbel der ki: Bize Vekî’... Kâ’b İbn Kurayza’dan nakletti ki; Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Sarsıntı gelir, peşinden bir başkası onu izler ve onunla beraber ölüm gelir. Adamın biri dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, ben senin üzerine salâvat getirecek olursam? Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: O zaman Allah sana dünyan ve âhiretin ile seni meşgul eden konularda kâfi gelir. Bu rivayeti Tirmizî. İbn Cerîr Taberî. İbn Ebu Hatim. Süfyân esSevrî kanalıyla Kâ’b el-Kurazî’den naklederler. Tirmizî ve İbn Ebu Hâtim’in lafzı ise şöyledir: Gecenin üçte ikisi geçince Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkıp dedi ki: Ey insanlar, Allah’ı zikredin. Çünkü sarsıntı sar¬sar ve peşinden bir başkası gelir ve onunla beraber ölüm gelir.
“O gün kalbler titrer.” İbn Abbas, korkar, diye mana vermiştir. Mü¬câhid ve Katâde de böyle derler.
“Gözler yere döner.” Kalb sahiplerinin gözleri: Gözlerin kalb sahip¬lerine izafe edilişinin sebebi, mülabese içindir. Yani gözler hordur, ha¬kirdir, gördüğü dehşetten dolayı yere dönüktür.
“Biz eski halimize rni döndürüleceğiz? derler.” Bununla Kureyş’li müşrikler ve onlar gibi âhiretteki dirilişi inkâr edenler kasdedilmiştir. Bunlar kabre girdikten sonra, tekrar dirilmenin gerçekleşmesi konusunu uzak bir ihtimal saymaktadırlar. Mücâhid böyle der. Kemikleri, etleri parçalanıp toprak olduktan sonra mı?
“Ufalanmış kemikler olduğumuz vakit mi?” Bu ayetin sonundaki kelimesi, şeklinde de okunmuştur. Ve bu kelime¬ye İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde, çürümüş anlamını verirler. İbni Ab¬bas ise der ki: Kemik çüruyüp içine rüzgâr girdiği zaman bu kelime kul¬lanılır.
Dağılın Allah beni koruma altına almıştır
عَنْ عَائِشَة , قَالَتْ:كَانَ النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحْرَس ,حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَة {وَاَللَّه يَعْصِمك مِنْ النَّاس} [ المائدة67] فَأَخْرَجَ رَسُولُ الله صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأْسه مِنْ الْقُبَّة , فَقَالَ: " أَيّهَا النَّاس اِنْصَرِفُوا , فَقَدْ عَصَمَنِي اللَّه."
[رواه الترمذي (٣٠٤٦) والحاكم (٣٢٢١) والبيهقي في الكبرى (١٧٥٠٨) والطبراني في الصغير (٤١٨)]
263- Aişe (Radıyallahü anha)’dan, şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ilk zamanlarda muhafızlarca korunurdu. “…Allah seni inanmayanların şerrinden koruyacaktır…” ayeti inince bulunduğu yerden başını çıkararak Ey İnsanlar dağılın Allah beni koruma altına almıştır, buyurdu.
Açıklama
Ahmed İbni Hanbel der ki: Bize Yezid... Âmir İbni Rabia’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Aişe (Radıyallahü anha) anlatıyor idi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gece uykusuz kalmıştı. Aişe (Radıyallahü anha) yanında yatıyordu. Aişe (Radıyallahü anha) diyor ki: Ben; ne oluyorsun ey Allah’ın Resulü? dedim. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), keşke ashabımdan silahlı bir adam ge-celeyin beni bekleseydi, dedi. Hz. Aişe (Radıyallahü anha) diyor ki: Biz, bu durumdayken bir silah sesi duyduk. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kim o? dedi. Ses sahibi, ben, Sa’d İbni Malik’im, dedi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) neden geldin? deyince o; ey Allah’ın Resulü seni beklemek için geldim, dedi. Hz. Aişe der ki: Ben Rasu¬lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hırıltısını duydum. Buhari ve Müslim de bu hadisi Yahya İbni Said el-Ensari kanalıyla Abdullah İbni Âmir İbni Rebia’dan naklederler.
Ancak Buhari’nin lafzı şöyledir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine’ye gel¬diği sırada, bir gece uyanık kaldı. Yani Hz. Aişe’yle evlendikten sonra, hicretten hemen sonra, demektir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın Aişe (Radıyallahü anha) ile evlenmesi hic¬retin ikinci senesinde olmuştur.
İbni Ebu Hatim der ki: Bize İbrahim İbni Merzûk... Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’nin şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu ayet ininceye kadar, bek¬çiler tarafından bekleniyordu. Sonra Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), başını kubbeden çıkararak dedi ki: Ey insanlar gidiniz, artık Allah Azze ve Celle beni koruyor. Tirmizi de Abd İbni Humeyd kanalıyla Müslim İbni İbrahim’den bu hadisi nakleder ve garib olduğunu söyler. İbni Cerir Taberî ile Hâkim de Müstedrek isimli eserinde Müslim İbni İbrahim’den bu hadisi rivayet ederler. Sonra Hâkim der ki: Bu hadisin isnadı sahih olmakla beraber, Buhari ve Müslim bunu tahric etmemişlerdir. Keza Said İbni Mansur da... Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’den bu hadisi rivayet eder. Tirmizi buna ek olarak der ki: Bazıları bu hadisi Cüreyrî kanalıyla İbni Şakîk’den naklederler ki o Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bekçiler tarafından beklenirdi diye kendisi an¬latmış ve Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’den bahsetmemiştir. Ben derim ki: İbni Cerir bu ha¬disi İsmail kanalıyla... Mürsel olarak, Abdullah İbni Şakîk’den nakletmiştir. Keza Saîd İbni Cübeyr ve Muhammed İbni Kâ’b el-Kurazî’den de mürsel olarak rivayet etmiştir. İbni Cerir bu iki rivayeti de tefsirinde nakleder. Rebî’ İbni Enes ise İbni Merduyeh’ten rivayet eder ve der ki: Bize Süleyman İbni Ahmed... İsmet İbni Malik’ten nakleder ki, o şöyle demiş: Biz, geceleyin Hz. Peygamberi beklerdik. Nihayet Allahu Teâlâ “Allah; seni insanlardan korur.” ayetini indirince beklemek terkedildi. Süleyman İbni Ahmed... Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet eder ki; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamberin amcası Abbas, Allah’ın Resulünü bekleyen¬lerden birisiydi. Bu ayet nazil olunca, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bekçi edinmeyi bıraktı. Ali İbni Ebu Hamîd bize... Ammar’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben, Mekkeli Ebu Cübeyr’in Cabir İbni Abdullah’tan şöyle riva¬yet ettiğini duydum: Hz. Peygamber bir yere gidince, Ebu Talib onunla beraber kendisini koruyan kimseler gönderirdi. Nihayet “Allah; seni in¬sanlardan korur.” ayeti nazil olunca, Ebu Talib yine onunla beraber birini göndermek istedi. Hz. Peygamber buyurdu ki: Amcacığım, Allah beni korur. Benimle beraber birini göndermene gerek yok. Bu hadis garib olduğu gibi, münkerdir de. Çünkü bu ayet, Medine’de nazil ol¬muştur. Hadis ise ayetin Mekkî olmasını gerektirmez. İbni Merduyeh der ki: Bize Muhammed İbni Ahmed... Abdullah İbni Abbas’ın şöyle dediğini nakletti: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bekçi ediniyordu. Ebu Talib her gün onunla Hâşim oğullarından bir kişiyi beraber gönderiyor ve onlar Hz. Peygam¬beri (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bekliyorlardı. Nihayet bu ayet-i kerime nazil olunca; amcası yine kendisini beklemek üzere bir kişiyi göndermek istedi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah beni cinlerden ve insanlardan korudu, diyerek kimseyi götürmedi. Taberani de bunu Yakup İbni Giylân kanalıyla Ebu Küreyb’den nakle-der. Bu rivayet de gariptir. Sahih olan, bu ayetin Medine’de nazil olmasıdır. Hatta bu ayet Medine’de nazil olan son ayetlerdendir. Allah en iyisini bilir.
Allah’ın Resulünü korumasının örneklerinden birisi de; o’nun Mekkeli azgınların kıskançların, inatçıların ve müşriklerin elinden koruma¬sıdır. Onlar, Hz. Peygambere aşırı kin ve düşmanlık besliyorlar, gece ve gündüz savaş barakları çekiyorlardı. Allah halk ettiği yüce sebepler ve azim hikmetlerle Hz. Peygamberi korudu. Risalet’in başlangıcında am¬cası Ebu Talib vasıtasıyla onu muhafaza etti. Ebu Talib kavminin reisi olarak Kureyş’liler tarafından sözü dinlenir, ulu bir kişiydi. Allah Ebu Talip’in gönlüne, tabiî olarak Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sevgisini yerleştirdi. Ebu Talib şer’i olarak değil, tabiî olarak o’nu seviyordu. Eğer o Müslüman olsaydı, kureyşli kâfirler ve liderler ona karşı gelme cesaretini gösterirlerdi. Ancak onunla bu kâfirler arasında bir küfür iştiraki bu¬lunduğu için, ondan çekinmişler ve kendisine saygı duymuşlardı. Ebu Talip’in vefatı üzerine, müşrikler Hz. Peygambere çok işkence yaptılar. Sonra Allah, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı korumak için ensarı gönderdi. Onlar İslam’ı ve Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı koruyup kendi yurtlarında muhafaza etmek üzere söz verdiler. Medine’ye onların yurduna göç edince Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı karadan ve kızıldan muhafaza ettiler. Müşriklerden ve ehl-i Kitap’tan her kim o’na karşı bir davranış içine girerse, Allah ona karşı çıkarak hilesini geri çevirmiştir. Yahudiler büyü yaparak o’na tuzak kurunca, Allah koru-muştu onu. Ve büyüye çare olarak muavvizeteyn surelerini inzal bu¬yurmuştu. Yahudiler bir kuzu kolu ile o’nu zehirlemek isteyince, Allah o’na bu durumu bildirmiş ve kendilerini korumuştu. Bu konuda çok ör¬nekler vardır. Bunları zikretmek oldukça uzun sürer. Mesela müfessirlerin, bu ayet-i Kerime’nin tefsirini yaparken, Allah’ın Hz. Peygamberi koruyuşuna örnek olarak anlattıklarından bazıları şöyledir:
Ebu Cafer İbni Cerir Taberî der ki: Bize Haris... Muhammed İbni Kâ’b el-Kurazî’den ve başkalarından nakletti ki; Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir yerde konakladığı zaman, ashabı o’nun için gölgelikli bir ağaç seçer ve Rasulüllah onun altında uykuya dalardı, İşte bu esnada bir bedevi gel¬miş ve kılıcını kınından çıkararak şimdi seni benden kim korur? demiş. Allanın Resulü beni senden Allah Azze ve Celle korur, demiş. Bedevi’nin bu esnada eli titremiş ve kılıç elinden düşmüş. Başını ağaca vurarak beyni dağılmış. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle “Allah; seni insan¬lardan korur.” ayetini inzal buyurmuş.
İbni Ebu Hatim der ki; Bize Ebu Saîd Ahmed İbni Yahya... Ensar’dan Cabir İbni Abdullah’tan nakleder ki; o, şöyle demiş: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Enmâr oğullarıyla savaştığında, koruyucu bir hurma ağacının üzerine çıkmıştı. O, ayağını uzatıp bir kuyunun başında oturduğu sı-rada, Gavres İbni Haris ki – Neccar oğullarındandır – ben Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i öldüreceğim, demiş. Arkadaşları, onu nasıl öldüreceksin? deyince; o, ben kendisine kılıcını bana verir misin? derim. Verince de onunla kendisini öldürürüm, demiş Hz. Peygambere gelip ey Muhammed kılıcını bana ver de bakayım, demiş. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kılıcım ona vermiş. Gavres’in eli titremiş ve elinden kılıç yere düşmüş. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); Allah, seninle yapmak istediğin şeyin arasına girdi, demiş. Ve bu esnada “ey peygamber; Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.” ayeti nazil olmuş. Bu hadis, bu şekliyle gariptir. Ancak Gavres İbni Haris’in kıssası meşhurdur ve Buhari’nin Sahih’inde vardır.
Ebu Bekr İbni Merduyeh der ki: Bana Ebu Arar Ahmed İbni Mu¬hammed... Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den nakletti ki, o şöyle demiş: Biz, Rasu¬lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber seferde arkadaşlık ettiğimizde, o’nu büyük bir ağacın altında bırakıp gölgelendirirdik. O da burada konaklardı. Bir gün, bir ağacın altında konakladı ve kılıcını ağaca astı. Adamın birisi; ey Mu¬hammed seni şimdi benden kim korur? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); beni senden Allah korur. Kılıcı bırak, dedi ve adam kılıcı bıraktı. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle “Allah; seni insanlardan korur.” ayetini inzal buyur¬du. Ebu Hatim İbni Habban da Sahih’inde Abdullah İbni Muhammed ka¬nalıyla... Hammad İbni Seleme’den bu hadisi rivayet eder. İmim Ahmed İbni Hanbel der ki: Bana Muhammed İbni Cafer, Ca’de İbni Halid’den şöyle duyduğunu nakletti: Ben işittim ki, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şişman bir adamı görmüş ve eliyle adamın karnını göstererek buyurmuş ki: Bu, buradan başka bir yerde olsaydı senin için daha hayırlı olurdu. Hz. Peygambere bir adamı getirip bu seni öldürmek istedi, demişler. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da korkma korkma sen onu yapmak istesen de, Allah seni bana musal¬lat etmez, buyurmuş.
“Allah, kâfirler güruhunu hidayete erdirmez.” Ey peygamber, sen vazifeni tebliğ et. Dilediğini hidayete erdiren ve dilediğini de sapıtan Allah’tır. Nitekim bir başka ayet-i kerime’de şöyle buyurur: “Sana an¬cak tebliğ düşer. Hesap ise bize aittir.”
Gücü yeten her aile için her yıl bir kurban
عن مِحْنَفِ بْنِ سُلَيْمٍ قَالَ : كُنَّا وُقُوفًا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعَرَفَاتٍ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَى كُلِّ أَهْلِ بَيْتٍ فِي كُلِّ عَامٍ أُضْحِيَّةٌ وَعَتِيرَةٌ . هَلْ تَدْرُونَ مَا الْعَتِيرَةُ ؟ هِيَ الَّتِي تُسَمُّونَهَا الرَّجَبِيَّةَ .
[رواه الترمذي (١٥١٨) وابو داود (٢٧٨٨)والنسائي (٤٢٢٤) وابن ماجه (٣١٢٥)وأحمد (١٧٩٢٠)]
264- Mihnef b. Süleym (Radıyallahü anh)’den şöyle demiştir:
Arafat’ta, Vakfede iken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle buyurduğunu işittim. Ey Müslümanlar gücü yeten her aile için her yıl bir kurban birde atîre kesilmelidir. Atîre nedir bilir misiniz? Recep ayında kesilmesi gereken kurbandır.
Açıklama
Atîre nesh edilmiştir. Bu (atîre ile ilgili) haber mensuhtur.
Atîre: Arapların recep ayının ilk on günü içinde kestikleri hayvandır.
Nesai, 4224, İbni Mace 3125, Ahmed b. Hanbel 18920 Şuayip Arnavut: Hasen ligayrihidir der.
“Dahaya” kelimesi, dâhiye kelimesinin çoğuludur. Hanefi âlimlerinden İbni Abidin’in “Şürünbilâlî” den naklettiğine göre “Dahiyye” kelimesi Arapçada sekiz şekilde kullanılır: l. Udhiyye 2. Udhiye 3. İdhiye 4. İdhiyye 5. Dahye 6. Dıhye 7. Edhatiin 8. Idhatün.
Hanefi fıkıh kitaplarından “ed-Dürr’ül Muhtar” isimli eserde açıklan¬dığı üzere bu kelime, aslında kurban bayramı günü anlamına gelmekle bera¬ber, zamanla mecazen kurban bayramı günlerinde kesilen hayvanlara isim olmuştur.
“Çocuk onun yanında koşma çağına erince -İbrahim Ona- yavrum dedi. Ben uykuda görüyorum ki, seni kesiyorum” ayet-i kerimesinde de, işaret edil¬diği gibi İslamiyet’te; kurbanın tarihi Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeğe karar vermesiyle başlar.
Hz. İbrahim’in, Allah için kurban etmeye karar verdiği oğlunun kim olduğu İslâm âlimleri arasında ihtilaflıdır. Bazılarına göre; Hz. İsmail’dir. Bazılarına göre de Hz. İshak’tır.
"Şerh-u Müsellem-is-sübut" ta Hz. İbrahim (Aleyhisselam)’in kurban etmek istediği çocuğun, oğlu İshak (Aleyhisselam) olduğu iddia edilmişse de İbn Abidin (Radıyallahü anh) gerçekte bu çocuğun Hz. İshak (Aleyhisselam) olmayıp Hz. İsmail (Aleyhisselam) olduğunu çeşitli delillerle ispat etmiştir. İbni Abidin’in açıklamasına göre Cumhur ulemâ da Hz. İbrahim’in kurban etmek istediği çocuğun oğlu İsmail (Aleyhisselam) olduğu görüşündedir.
Atîre ise; Recep ayının ilk on günü içerisinde kurban edilen koyun de¬mektir. Recep ayında kesildiği için bu ismi almıştır. Şevkanî’nin Neyl-ül-Evrat isimli eserinde ifade ettiği gibi, İmam Nevevî âlimler atire’nin Recep ayın’ da kesilen kurban anlamına geldiğinde ittifak etmişlerdir. Metinde gecen, “Ev halkı’nın her birine her sene bir kurban kesmek gerekir” cümlesi Sünen-i Ebu Davud’un bazı nüshalarında “Her ev halkına yılda bir kurban gerekir” Şeklin¬de geçmektedir. Bu şekle göre; bir evin tüm fertleri için bir tek kurban yeter¬li olmaktadır.
Sükûnetli olun
عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ، قَالَ : وَقَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِعَرَفَةَ ، فَقَالَ : " هَذِهِ عَرَفَةُ وَهَذَا هُوَ الْمَوْقِفُ ، وَعَرَفَةُ كُلُّهَا مَوْقِفٌ " ، ثُمَّ أَفَاضَ حِينَ غَرَبَتِ الشَّمْسُ ، وَأَرْدَفَ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ وَجَعَلَ يُشِيرُ بِيَدِهِ عَلَى هِينَتِهِ وَالنَّاسُ يَضْرِبُونَ يَمِينًا وَشِمَالًا يَلْتَفِتُ إِلَيْهِمْ ، وَيَقُولُ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمُ السَّكِينَةَ .
[ رواه الترمذي (٨٨٥) وأحمد (١٣٤٧) وابو يعلى(٣١٢)]
265- Ali b. Ebu Talib (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Arafat’ta vakfe yaptı ve şöyle buyurdu:
“Burası Arafat’tır, burası vakfe yapılacak yerdir. Arafat bölgesinin tamamı vakfe yeridir.” Sonra güneş batınca oradan ayrılmak için hareket etti. Üsame b. Zeyd’i binitinin arkasına aldı. Eli ile insanlara işaret ediyordu, insanlar büyük kalabalıklar halinde sağa sola çalkalanıyorlardı, onlara bakıp; “Ey insanlar sükûnetli olun” buyurdu.
Açıklama
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mina’ya işaretle, onun her tarafının kurban yeri; Arafat’a işaretle, onun her tarafının vak¬fe yeri; Müzdelife’ye işaretle, onun da her tarafının vakfe yeri olduğunu beyan buyurmuştur.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimizin bu sözleri ümmeti¬ne karşı beslediği muhabbet ve şevkatin sonsuzluğuna delildir. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz dini,-dünyevî hiç bir masla¬hat hususunda ümmetine lazım gelen tenbihat ve nasâyıhdan bir an geri kalmazlardı. .
Burada da ümmetine kurban ve vakfenin en mükemmel şekliyle caiz olan miktârını beyan buyurmaktadır.
En mükenimel kurban ve aakfe yerleri şüphesiz ki, onun bizzat kur¬ban kestigi ve vakfe yaptığı yerlerdir. Geri kalan yerlerde de bu ibâ¬detleri yapmak caizdir.
Arafat’ın hududu Urane vadisinden başlayarak karşıki dağlara doğru uzanan sâhadır.
Ezrakî’nin Hz. İbni Abbas’dan rivayetine göre Arafat’ın hududu Urâne vadisine bakan dağdan, başlayarak Ara¬fat dağlarına ve Vasîk denilen yere kadar uzanan sahadır. Baş¬ka tahdidler yapanlar da olmuştur. Bunlar hep birbirine yakındır.
Urane vadisi Arafat’dan madut değildir.
Cumhûr-u müfessirîn ile siyer ve hadis ulemâsına göre Müzdelife’nin her tarafı Meş’ar-i Haram’dır. Fukahâya göre ise Meş’ar-i Haram Kuzeh dağıdır. Vakfe yeri de burasıdır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Arafat, Urane vadisinden başlayarak karşıki dağlara doğru uzanan sahadır. Ezrakî’nin Hz. İbni Abbas’tan rivayetine göre Arafat’ın sınırı Urane vadisine bakan dağdan başlayarak Arafat dağlarına ve Vâsik denilen yere kadar uzanan sahadır. Urane vadi¬si Arafât’dan sayılmaz. Bilindiğe gibi “vakfe yapmak” ibâdet için dur¬mak demektir. Arafat’ta vakfe yapmak, haccın en büyük rükünlerindendir.
Hak yapmak isteyenler için Arafat’ta durma zamanı Arafe günü ze¬val vaktinden kurban bayramının birinci gününün fecrinin doğuşuna ka¬dar olan herhangi bir zamandır. Bu süre içinde bir an dahi durmakla vak¬fe yerine getirilmiş olur. Arafat ve Arafe günü hakkında Hz. Peygambe¬r (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hadisleri vardır. Bunlardan birisi şöyledir: “Arafe gününde olduğu ka¬dar Allah’ın ateşten çok kul azad ettiği başka bir gün yoktur. Şüphesiz ki o gün Allah Arafat’ta vakfe yapanlara yakınlaşır, sonra onlarla Melek¬lere karşı iftihar ederek; “Bunlar ne istediler (ki bütün hac işlerini bırakıp burada toplandılar) buyurur."
Müzdelife, Minâ ile Arafat arasındadır. Aralarındaki mesafe iki saat¬tir. Arafat yolu üzerinde Mekke’den iki saat sonra Mina ve ondan iki saat sonra da Müzdelife ondan iki saat sonra da Arafat bulunur. Bu yerde Minâ’ya yaklaşıldığı veya Allah’a yakınlık elde edildiği için O’na Müzdeli¬fe denilmiştir.
Arab kabilelerinden olan Nadr kabilesi Harem dahilinde birbirleriyle karışıp toplandıkları için kendilerine Kureyş denilmiştir. Çünkü ‘Kureyş” kelimesi ‘toplamak” demektir.
Kureyş kabilesiyle onların dinine tabi olan Kinâne’den ve Kays Kabi¬lesinden bazı kimseler Müzdelife’de vakfe yaparlardı. Kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları sebebiyle de kendilerine “Hums” denirdi. Gerçekten bu kabile dinlerine çok bağlı idi. Bu hususta her türlü fedâkârlık ve feragat kendilerinde mevcuttu.
Hacca veya umreye niyet ettikleri zaman et yemedikleri gibi kıldan yapılmış çadırlara da girmezlerdi. Evlere de kapılarından girmezlerdi. Di¬ğer Arab kabileleri de Arafat’ta vakfe yaparlardı. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise, kendisine peygamberlik gelmeden önce Arafe gününde Arafat’ta vak¬fe yapanlarla birlikte vakfe yaptığı gibi ertesi günü sabahleyin de Kureyşlilerle birlikte Müzdelife’de vakfe yapardı.
Muhamed b. Cübeyr b. Mut’im’in babasından rivayet ettiği bir hadis-i şerif şu anlamdadır: “Bir arafe günü Arafat’ta devemi kaybetmiştim. Onun ararken orada vakfe yapmakta olan Hz. Peygambere rastladım ve (kendi kendime) “Vallahi bu adam Hums (denilen Kureyşliler) dendir. Burada işi ne?” dedim. Bu hadise Hicret’ten önce vuku bulmuştur. Hz. Cübeyr henüz o günlerde İsiamiyyete girmemişti. Mekke’nin fethinden sonra müslüman oldu ve Hayber günü vefat etti.
İslamiyet gelince, Allahu Teâlâ haccı farz kıldı haccın rüknü olarak Arafat’ta vakfe yapılmasını emretti. Oradan da Müzdelife’ye akın edilme¬sini istedi.
Bazı Hükümler
1. Arafat’ta vakfe yapmak haccın rükünlerindendir. Çunku Abdurrahman b. Yamur’un rivâyet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkça ifade etmektedir: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i Arafat’ta vakfe halinde iken kendisine gelip “Ya Resulallah! Hac nasıl yapılır” diye soran bazı Necidlilere:
“Hac Arafat’tır. Müzdelife gecesinde, sabah namazından önce Müzedelife’ye gelmiş olursa hacca yetişmiş olur” derken işittim.”
Tirmizî bu hadisle ilgili olarak şunları söylüyor: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından ve sonrakilerden ilim adamlarının ameli bu hadis üzeredir. Şöyle ki “Fecrin doğuşundan önce Arafat'ta vakfeye durmayan kişi haccı kaçırmıştır. Fecrin doğuşundan sonra gelmesi kâfi değildir. Onu umre ola¬rak yapar ve seneye hacetmesi gerekir. Süfyân es-Sevrî, Şafiî, Ahmed ve İshak’ın görüşü budur. Diğer ulemâ da bu görüştedirler...”
2. Arafat’da durmanın vakti, Arefe günü güneşin (batıya) kaymasıyla başlar, ertesi gün güneşin doğmasıyla sona erer. Hanefî ulemâsı ile İmam-Mâlik, Şafiî ve ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Hulefâ-i Râşidnin Arafat’taki vakfelerinin başlangıç noktası¬nı arefe günü güneşin batıya kayması anı teşkil eder.
Hanefî ulemasıyla İmam Şafiî’ye göre başlangıç ve sona eriş noktala¬rını verdiğimiz zaman süresi içerisinde geceden veya gündüzden herhangi bir zamanda vakfe yapmak yeterlidir. Maliki ulemâsından bir cemaat de bu görüştedirler. Ancak Hanefi ulemâsıyla bazı Mâlikilere göre vakfe gündüz yapılacak olursa, onu güneş batıncaya kadar sürdürmek vacib olur. İmam Şafiî’nin meşhur olan görüşüne göre, bu vakfeyi geceye kadar sürdürmek sünnettir. İmam Mâlik’in meşhur olan görüşüne göre ise, bu vakfenin kı¬sa da olsa, geceleyin de bir süre devam etmesi gerekir. Eğer gecenin bir kısmında devam etmeyecek olursa, o zaman hac batıl olur. Vakfenin sa-dece gündüzün yapılması yeterli değildir. Çünkü İbni Ömer’den gelen bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Her kim Müzdelife gecesinde Arafat’ta fecr doğmadan önce bir süre durmazsa haccı batıl olur. Kim de Müzdelife gecesi Arafat’ta fecrden önce bir süre durmaya yetişecek olursa, hacca yetişmiş olur.”
Ulemânın büyük çoğunluğuna göre ise, Hz. İbni Ömer bu sözlerle “Arafe günü güneşin batıya kaymasıyla başlayarak ertesi gün güneşin do¬ğuşuna kadar devam eden herhangi bir süre içerisinde vakfe yapılmayan hac batıldır” demek istemiştir. “Geceleyin vakfe yapılmayan hac batıl olur” demek istememiştir. Nitekim “Her kim daha önce gece veya gündüz Ara¬fat’tan akın edip de şu (sabah) namazı(nı) da Müzdelife’de bizimle kılma¬ya yetişecek olursa, haccını tamamlamış ve vazifesini yapmış olur” anla¬mındaki Ebu Davud’un sünenindeki 1950 numaralı hadis-i şerif de bunu ifâde eden İmamTirmizî bu hadis hakkında Hasen-sahih demiştir.
İmam Ahmed’e göre ise, Arafat’ta vakfe yapmanın vakti Arafe günü fecrin doğmasıyla ertesi gün fecrin doğması arasında geçen süredir. Bu süre içerisinde herhangi bir zamanda yapılacak vakfe yeterlidir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Her kim daha önce gece veya gündüz Arafat’tan akın edip de şu (sabah) namazı(nı) Müzdelife’de bizimle kılmaya yetişecek olursa haccını tamamlamış, ve vazifesini yapmış olur.” buyurmuştur. İmam Ahmed’in beyanına göre sözü geçen hadisteki “gece veya gündüz” sözü Arafe günü ile Müzdelife gecesinin tümüne şamildir. Ulemânın çoğunluğuna göre ise, buradaki vakfeden maksat, zev’alden güneşin batmasına kadar süren za¬mandır. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve onun râşid halifeleri güneşin batıya kaymasından önce vakfe yapmamışlar. Vakfeye ancak güneşin batıya kay-masından sonra başlamışlardır.
Arafat’ta vakfe yapmak “o gün gelince Allah’ın izni olmaksızın hic kimse konuşamaz. İçlerinde bedbaht olanlar da mesud olanlar da var¬dır.” ayet-i kerimesinde tasvir edilidği şekilde insanların ümit ve korku arasında Allah’ın huzurunda toplanacakları günün bir simgesidir. Çünkü dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çeşitli insan toplulukları ümit ve korku ile buraya toplanıp dua ederler.
Ayrıca burada toplanma müslüman cemaatlerin bir araya gelip ietimâî bünyelerinde meydana gelen çözülmelerin tamiri ve aralarında tesânüdün temini için kararlar alma imkânı bulurlar
Abdimenaf oğullarına hitap
عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، لَا تَمْنَعُوا أَحَدًا طَافَ بِهَذَا البَيْتِ، وَصَلَّى أَيَّةَ سَاعَةٍ شَاءَ مِنْ لَيْلٍ أَوْ نَهَارٍ .
[رواه الترمذي (٨٦٨) وابوداود (١٨٩٤)وأحمد (١٦٧٨٢) وابن حبان (١٥٥٢) وابن خزيمة (١٢٨٠)والحاكم (١٦٤٣)]
266- Cübeyr b. Mut’im (Radıyallahü anh)’den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Abdimenaf oğulları, gece ve gündüz hangi saatte olursa olsun bu Kâbe’yi kim tavaf ederse ve namaz kılarsa engel olmayın.
Açıklama
Bu hadis Ebu Davud’a iki ayrı ravi tarafından ulaştırılmıştır. Bunlardan biri İbnü’s-Serh; diğeri ise, Fazl’dır. Fazl’ın rivayetindeki: “Ey Abdi Menâf oğullan” hitabından anlaşılıyor ki, Resul-i Ekrem’in bu, hitabı, Abdi Menâf oğullarına yöneltilmiştir. Tirmizi’nin rivayetinde de bu hitab “Ey Abdi Menâf oğulları! Gecenin veya gündüzün dilediği saatinde bu Beyt’i tavaf edene ve namaz kılana engel olmayınız” şeklinde yine Abdi Menâf oğullarına yöneltilmiştir.
Bazı Hükümler
1. Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde Beyt-ı Şerifi tavaf etmek caizdir. Bunda ittifak vardır.
2. Tavaf namazı her vakitte kılınabilir. Şafii ulemâsıyla imam Ahmed bu görüştedirler. Delilleri ise, bu hadisle birlikte Mücahid’in Ebu Zer (Radıyallahü anh)’den rivayet ettiği “Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz, ikindi namazından sonra da güneş batıncaya ka¬dar namaz kılınamaz. Ancak Mekke müstesnadır. Mekke müstesnadır. Mek¬ke müstesnadır.” anlamındaki hadis-i şeriftir. Fakat bu hadis-i şerifin senedinde Abdullah b. Müemmel isimli zayıf bir ravi bulunmaktadır. Fa¬kat İbrahim b. Tahman bu raviye uyarak aynı hadisi bunu şeyhi Humeyd’den rivayet etmiştir.
Beyhaki’nin beyanına göre buradaki namazdan maksadın tavaf na¬mazı olma ihtimâli kuvvetlidir. Çünkü bu konudaki hadisler bunu göster¬mektedir. Fakat bununla beraber diğer namazların kastedilmiş olması ihti¬mâli de vardır. İmam Ahmed’in meşhur olan görüşüne göre burada kast edilen namaz tavaf namazıdır. Binaenaleyh tavaf namazı için keharet vak¬ti söz konusu değildir. İmam Şafii de bu görüştedir.
Hanefi ulemâsına ve İmam Malik’e göre ise, bu konuda Mekke’nin diğer beldelerden farkı yoktur. Binaenaleyh Mekke’de ikindi ve sabah na¬mazlarından sonra namaz kılmanın mekruh olduğunu ifade eden hadisle¬rin kapsamı içine girer. İmam Malik’le Hanefi ulemâsı sözü geçen va-kitlerde namaz kılmayı yasaklayan hadis-i şerifleri bu vakitlerde namaz kılmaya cevaz veren hadislere tercih etmişlerdir. Tirmizi konumuzu teşkil eden hadisler ile ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Cübeyr b. Mut’im’in hadisi hasen-sahihdir. Abdullah b. Ebi Necih de bu hadisi Abdullah b. Babah’tan rivayet etmiştir. İlim adamları ikindiden sonra ve sabah namazından sonra Mekke’de namaz kılınması hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, “ikindiden sonra ve sabah’tan sonra namaz kılmakta ve tavaf etmekte beis yoktur” dediler. Şafii, Ahmed ve İshak’ın kavli budur. Bu görüşlerinin isabetli olduğuna da mevzumuzu teşkil eden hadisi delil ola¬rak göstermektedirler. Kimi de ikindiden sonra tavaf ederse, güneş batın¬caya kadar namaz kılamaz. Sabah namazından sonra tavaf ederse, güneş doğuncaya kadar namaz kılamaz, diyor. (Bunlar) Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’in hadisiyle istidlal etmektedirler. Şöyle ki: Ömer (Radıyallahü anh) sabah namazından sonra tavaf etti de namaz kılmadan Mekke’den çıktı ve Zü Tuvâ’ya inince güneş doğ¬duktan sonra namaz kıldı. Süfyan-ı Sevri ve Malik b. Enes’in görüşü de budur.”
Merhum M. Zihnî Efendi güneş doğarken, tepedeyken ve batarken tavaf namazı kılmanın sahih olmayacağı gibi şafak ile güneşin doğması arasında ve ikindi namazı ile güneşin sararması arasında da bu namazı kılmanın mekruh olduğunu şu cümlelerle ifade etmiştir: “İkinci nevi olan kerahet vakitlerinde, yukarıda geçen altı namazın kılınmasında kerahet yoktur. Ancak bunlardan yalnız nafile namaz ile vacip ligayrihî (sehv sec¬desi, tavaf namazı, bozulan nafilenin kazası ve nezir namazı) kısmı müs¬tesnadır. Bunlar kerahetle sahih olur ve fakat bunun da sehv secdesinden başkası yarıda kesilerek mekruh olmayan bir vakitte kazasıgerekir.”
Alışverişlerinizi sadaka ile temizleyin
عَنْ قَيْسِ بْنِ أَبِي غَرَزَةَ ، قَالَ : خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ نُسَمَّى السَّمَاسِرَةَ ، فَقَالَ : يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ ، إِنَّ الشَّيْطَانَ ، وَالْإِثْمَ ، يَحْضُرَانِ الْبَيْعَ فَشُوبُوا بَيْعَكُمْ بِالصَّدَقَةِ .
[رواه الترمذي (١٢٠٨) وأحمد (١٦١٨)]
267- Kays b. Garaze (Radıyallahü anh)’den:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımıza geldi bize simsarlar denilirdi. Bize daha güzel bir isim vererek; Ey Tüccarlar topluluğu! Şüphesiz şeytan ve günah, alışverişte daima bulunurlar siz alışverişlerinize sadaka karıştırmak suretiyle temizleyin.”
Gençlerden evlenmeye gücü yeten evlensin
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ : كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ شَبَابًا لَا نَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ فَقَالَ : يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ عَلَيْكُمْ بِالْبَاءَةِ فَإِنَّهُ أَغَضُّ لِلْبَصَرِ ، وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ .
[رواه الترمذي (١٠٨١) والبخاري (١٨٠٦) مسلم (١٤٠٠) والنسائي (٢٢٤٠) وغيرهم]
268- Abdullah b. Mesud (Radıyallahü anh)’den:
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber çıkmıştık. Bizler hiçbir şeye gücü yetmeyen gençlerdik bize hitaben buyurdular ki: “Ey gençler grubu, sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin çünkü evlilik gözü harama karşı iyi korur. Irz ve namusu da daha koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyenleriniz ise oruç tutsun çünkü oruç şehveti azaltır.”
Kureyş soylarına hitap
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ} [الشعراء: 214]، صَعِدَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الصَّفَا، فَجَعَلَ يُنَادِي: يَا بَنِي فِهْرٍ، يَا بَنِي عَدِيٍّ لِبُطُونِ قُرَيْشٍ .
[رواه البخاري (٣٣٣٥)]
269- İbni Abbas (Radıyallahü anh) den:
“Sen en yakın akrabalarını uyar.” ayeti indiği zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Fihr oğulları! Ey Adiyy oğulları!” diye bütün Kureyş soylarına nida etmeye başladı.
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ, أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ, قَالَ: يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ: اشْتَرُوا أَنْفُسَكُمْ مِنْ اللَّهِ, يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ: اشْتَرُوا أَنْفُسَكُمْ مِنْ اللَّهِ, يَا أُمَّ الزُّبَيْرِ بْنِ الْعَوَّامِ, عَمَّةَ رَسُولِ اللَّهِ, يَا فَاطِمَةُ بِنْتَ مُحَمَّدٍ: اشْتَرِيَا أَنْفُسَكُمَا مِنْ اللَّهِ, لَا أَمْلِكُ لَكُمَا مِنْ اللَّهِ شَيْئًا, سَلَانِي مِنْ مَالِي مَا شِئْتُمَا .
[رواه البخاري (٣٣٣٦)]
270- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den:
Allah: “Sen en yakın akrabalarını uyar.”(Şuara / 214) ayetini indirdiği zaman Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağa kalktı da şöyle hitap etti:
“ Ey Abdi Menaf oğulları! Nefislerinizi Allah’dan satın alınız. Ey Abdulmuttalib oğulları! Nefislerinizi Allah’dan satın alınız. Ey Allah Elçisi’nin halası Zübeyr b. Avvam’ın annesi Safiyye! Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Nefislerinizi Allah’dan satın alınız. Sizin için Allah’a karşı herhangi bir şeye malik değilim. Benim malımdan dilediğinizi isteyiniz.” buyurdu.
Buhari 3336
Buhari’nin diğer bir rivayetinde
و في رواية عند البخار (٤٤٩٢) أَرَأَيْتَكُمْ لَوْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلًا بِالوَادِي تُرِيدُ أَنْ تُغِيرَ عَلَيْكُمْ، أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ؟ قَالُوا: نَعَمْ، مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ إِلَّا صِدْقًا، قَالَ: فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ سَائِرَ اليَوْمِ، أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا؟ فَنَزَلَتْ: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
“(Ey Kureyş!) Haydi, bana re’yinizi haber veriniz! Ben size şu vadide birtakım düşman süvarileri vardır, sizin üzerinize baskın yapmak istiyorlar diye haber versem, bana inanır mısınız?" dedi.
Topluluk: Evet inanırız. Biz senin üzerinde yaptığımız her tecrübede, senin doğru sözlü olduğunu tespit ettik, dediler.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Öyleyse ben şiddetli bir azabın önünde sizlere uyarıcıyım” dedi.
Bu hitabe üzerine Ebu Leheb:
Yazık sana! Bundan sonraki günlerde hüsrana, zarara uğrayasın! Bizleri bu konuşma için mi burada topladın? dedi.
Bu sözleri üzerine şu sure indi: “Bismillah’ir-rahmân’ir-rahîm. Ebu Leheb’in iki eli kurusun. Kurudu da. Ona ne malı, ne kazandığı fayda vermedi...”
و في رواية عند مسلم (٢٠٧) : انْطَلَقَ نَبِيُّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَضْمَةٍ مِنْ جَبَلٍ، فَعَلَا أَعْلَاهَا حَجَرًا، ثُمَّ نَادَى يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافَاهْ إِنِّي نَذِيرٌ، إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُكُمْ كَمَثَلِ رَجُلٍ رَأَى الْعَدُوَّ، فَانْطَلَقَ يَرْبَأُ أَهْلَهُ، فَخَشِيَ أَنْ يَسْبِقُوهُ، فَجَعَلَ يَهْتِفُ، يَا صَبَاحَاهُ
271- Müslim’in rivayetinde:
“Sen en yakın akrabalarını uyar.” Ayeti kerimesi nazil olunca Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dağdan kopma bir taş yığınına giderek en yüksek taşının üzerine çıktı ve sonra şöyle nida etti:
“Ey Abdi Menaf oğulları! Ben bir uyarıcıyım. Sizinle ben düşmanı görüp de kendi adamları için gözcülük etmeye giden ve düşmanın kendini ge¬çeceğinden korkarak baskın var diye bağırmağa başlayan kimse gibiyiz.” buyurdular.
وفي رواية: دَعَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قُرَيْشًا فَاجْتَمَعُوا، فَعَمَّ وَخَصَّ، فَقَالَ: يَا بَنِي كَعْبِ بْنِ لُؤَيٍّ، يَا بَنِي مُرَّةَ بْنِ كَعْبٍ، يَا بَنِي عَبْدِ شَمْسٍ، وَيَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، وَيَا بَنِي هَاشِمٍ، وَيَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، أَنْقِذُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ النَّارِ، وَيَا فَاطِمَةُ أَنْقِذِي نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ، إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا غَيْرَ أَنَّ لَكُمْ رَحِمًا سَأَبُلُّهَا بِبِلَالِهَا .
[رواه النسائي (٣٦٤٤)]
272- Bir başka rivayette:
Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) avam ve havassı ile Kureyş’i çağırdı ve şöyle buyurdu: Ey Kâ’b b. Lüey oğulları! Ey Mürre b. Kâ’b oğulları! Ey Abdi Şems oğulları! Ey Abdimenaf oğulları! Ey Haşim oğulları! Ey Abdulmuttalib oğulları! Kendinizi ateşten kurtarın. Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten kurtar. Şüphesiz ben sizin için Allah’a karşı hiç bir şeye malik değilim. Şu kadar var ki, sizin için bir akrabalık hakkı vardır ve ben sıla-i rahimde bulunacağım.
Açıklama
[Enzir (uyar ifadesi) risaletini tebliğ et, demektir. Ve onları kötü akıbetle uyardı ve onlar yüz çevirdi.]
Şuara / 214. ayet-i kerimesinin nüzulüne dair birçok hadis varit olmuştur. Şimdi bunları zikredelim:
1- İmam Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Ab¬dullah İbni Nümeyr’in... İbni Abbas’tan rivayetinde o, şöyle anlatmıştır:
“Ve yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olduğunda Hz. Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sefa’ya tırmandı, sonra da: Kureyş boylarına: Ey Fihr oğul¬ları; ey Adiyy oğulları; diye seslenmeye başladı ve onlar toplandılar. Bizzat gelemeyenler, ne olduğuna bakması için bir elçisini gönderdi. Ebu Leheb ve Kureyş gelip toplanınca Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu¬yurdu: Şu vadide atlılar olduğunu, size hücum, etmek istediklerini ha¬ber vermiş olsaydım ne derdiniz? Beni doğrular mıydınız? Onlar: Evet, dediler, senden doğruluktan başka bir şey görmedik. O halde ben, şid¬detli bir azaptan önce sizi uyarıyorum, buyurdu. Ebu Leheb: Kahrolasıca, bizi bunun için mi topladan? dedi de Allahu Teâlâ: “İki eli kurusun Ebu Leheb’in ve yok olsun.” (Leheb, 1-2) ayetini indirdi. Hadisi; Buhari, Müslim, Nesâi ve Tirmizi, muhtelif kanallardan olmak üzere, A’meş’den rivayet etmişlerdir.
2- İmam Ahmed der ki: Bize Vekî’nin... Hz. Aişe’den rivayetin¬de o, şöyle anlatıyor: “Ve yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olduğun¬da Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı ve: Ey Muhammed’in kızı Fatıma, ey Abdulmuttalib’in kızı Safiyye, ey Abdulmuttalib oğulları, Allah’a karşı si¬zin için bir şeye malik değilim; benim malımdan dilediğinizi isteyin, buyurdu. Hadisi sadece Müslim tahric etmiştir.
3- Ahmed’in, Muaviye İbni Amr kanalıyla... Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh) den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: “Ve yakın akrabalarım uyar.” ayeti nazil olduğunda, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) avam ve havassı ile Kureyş’i ça-ğırdı ve şöyle buyurdu: Ey Kureyş topluluğu, kendinizi ateşten kurta¬rın. Ey Kâ’b oğulları, kendinizi ateşten kurtarın. Ey Abdimenaf toplu¬luğu, kendinizi ateşten kurtarın. Ey Hâşim oğulları, kendinizi ateşten kurtarın. Ey Abdulmuttalib oğulları, kendinizi ateşten kurtarın. Ey Muhammed’in kızı Fatıma, kendini ateşten kurtar. Allah’a yemin olsun ki; sizin için Allah’a karşı hiç bir şeye malik değilim. Şu kadar var ki, sizin için bir akrabalık hakkı vardır ve ben sıla-i rahimde bulunacağım. Hadisi Müslim ve Tirmizi; Abdülmelik İbni Ümeyr kanalıyla rivayet et¬mişlerdir. Tirmizi, hadisin bu kanaldan rivayetinin garib olduğunu söyler. Ayrıca Nesai, hadisi Musa İbni Talha kanalıyla mürsel olarak ri¬vayet etmiş ve isnadında Ebu Hüreyre’yi zikretmemiştir. Hadisin mevsul olarak rivayeti sahih olanıdır. Buhari ve Müslim, hadisi Zührî ka¬nalıyla... Ebu Hüreyre’den rivayetle tahriç etmişlerdir. İmanı Ahmed der ki: Bize Yezid’in... Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den rivayetinde Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştun. Ey Abdulmuttalib oğulları, kendinizi Allah’tan satın alınız. Ey Allah’ın elçisinin halası Safiyye; Ey Allah Resulü’nün kızı Fatıma, nefislerinizi Allah’tan satın alınız. Sizin için Allah’a karşı herhangi bir şeye sahip değilim. Benim malımdan dilediğinizi is¬teyiniz. Bu kanaldan hadisi, sadece İmam Ahmed rivayet etmiştir. Ay¬rıca yine İmam Ahmed, Muaviye kanalıyla... Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den bu şekilde bir isnatla hadisi rivayette tek kalmıştır. Yine İmam Ahmed, hadisi Hasen kanalıyla... Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak rivayet ediyor. Ebu Ya’lâ’nın, Süveyd İbni Saîd kanalıyla... Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den rivayetine göre şöyle bu-yurmuş: Ey Kusayy oğulları, ey Hâşim oğulları, ey Abdimenaf oğulları; ben uyarıcıyım, ölüm, (üzerinize) hücum eden; kıyamet ise, (size) va’d olunandır.
4- İmam Ahmed’in, Yahya İbni Saîd kanalıyla... Kabîsa İbni Muhârık ve Züheyr İbni Amr’dan rivayetine göre; o, ikisi şöyle anlatmışlar¬dır: “Ve yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olduğunda, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir dağın kayalık zirvesine çıkıp şöyle nida etmeye başladı: Ey Abdimenaf oğulları, ben ancak bir uyarıcıyım. Benim ve sizin benzeriniz, bir adam gibidir ki; düşmanı görmüş düşman, ailesine ulaşıverecek diye korkarak ailesinin yanına koşuyor ve: Düşman geliyor, uyanık olu¬nuz, diye nida edip çağırmaya başlıyor. Müslim ve Nesâi, hadisi Süley¬man İbni Tarhan et-Teymî kanalıyla... Kabîsa ve Züheyr İbni Amr el-Hilâlî’den rivayet etmişlerdir.
5- İmam Ahmed der ki: Bize Esved İbni Âmir’in... Hz. Ali (Radıyallahü anh)’den rivayetine göre, o şöyle anlatıyor: “Ve yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olduğunda Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ailesini topladı. Otuz kişi toplandılar, yiyip içtiler. Onlara: Kim benim dinimi ve va’dlerimi tekef¬fül edip, cennette benimle beraber olup ailemle benim halifem olur? buyurdu. Birisi —Ravi Şerîk onun ismini vermiyor— ey Allah’ın elçisi, sen bir denizsin, bunu kim yerine getirebilir? dedi. Sonra bir diğeri aynı şeyi söyledi. Allan Resulü bunu ailesine arz etti de, Hz. Ali (Radıyallahü anh): Ben tekef¬fül ederim, dedi. Hadisin yukardakinden daha genişçe ve başka bir ka¬naldan rivayeti şöyledir: İmam Ahmed’in, Affan kanalıyla... Hz. Ali (Radıyallahü anh)’den rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Abdulmuttalib oğullarını topladı —veya çağırdı— onlar on kişi kadardı¬lar. Bir oğlağı yediler, beş litre kadar içtiler. Allah Resulü onlar için dörtte bir sâ’ miktarında yemek hazırlamıştı. Yediler ve doydular. Ye¬mek sanki hiç dokunulmamış gibi arttı. Sonra bir kadeh getirtti, doyun¬caya kadar içtiler, içilen sanki bir dokunulmamış —veya içilmemiş— gibi, arttı. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ey Abdulmuttalib oğulları, ben özellik¬le size, genelde insanlara peygamber olarak gönderildim. Siz bu ayetten (mucizeden) gördüklerinizi gördünüz, Benim kardeşim ve arkada¬şım olmak üzere, hanginiz bana biat edecek? buyurdu. Hiç kimse kalk¬madı. Ben kalktım ki; o zaman kavmin en küçüğü idim. Bana: otur, bu¬yurdu. Sonra, sözünü üç kere tekrarladı. Ben her seferinde kalkıyordum; o da bana, otur buyuruyordu. Nihayet, üçüncü keresinde elini elime koy¬du. Hadisin bundan daha garib bir kanaldan, bu anlatılışından daha geniş ve başka fazlalıklarla rivayeti şöyledir: Hafız Ebu Bekr el-Beyhaki, “Delâil’ün-Nübüvve” adlı eserinde der ki: Bize Hafız Muhammed İbni Abdullah’ın... Ali İbni Ebu Talib (Radıyallahü anh)’den rivayetine göre o, şöyle anlatmıştır: “Ve yakın akrabalarını uyar. Müminlerden sana uyanlara kanatlarım ger,” ayeti Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ne nazil olduğunda, Hz. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: Bunu kavmime açtığım takdirde, onlardan hoşlanmayacağım şeyleri göreceğimi biliyordum. Bu sebeple sustum. Cibril bana gelip: Ey Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Rabbinin sana emrettiğini yapmaya¬cak olursan Rabbin sana azab edecek, dedi. Hz. Ali (Radıyallahü anh) der ki: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni çağırdı ve: Ey Ali, Allahu Teâlâ yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. Bunu onlara açtığım takdirde, onlardan, hoşlanmayacağım şey¬leri göreceğimi bildiğimden sustum. Sonra Cibril bana gelip: Ey Muham¬med, emrolunduğunu yapmayacak olursan Rabbin sana azab edecek, dedi. Ey Ali (Radıyallahü anh), bizim için bir sâ’ yemekle bir koyun (yemeği) hazırla. Bü¬yük bir kap süt de hazır et. Sonra Abdulmuttalib oğullarını benim ya¬nımda topla, dedi. Öylece yaptım, onun yanında toplandılar, O gün, bir eksik veya bir fazlasıyla kırk kişiydiler. Amcaları Ebu Talib, Hamza, Abbas ve pis kâfir Ebu Leheb onların içindeydi, (içine yemek koyduğum) tabağı onlara ikram ettim. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ondan uzunca bir parça et aldı, dişleriyle parçalayıp çevresine dağıttı ve: Allah’ın ismiyle yiyiniz, buyurdu. Oradakiler yedi ve onunla doydular. Sâdece parmaklarının izleri görülüyordu. Allah’a yemin ederim ki; onların yediklerinin hep¬sini onlardan bir tanesi yiyebilirdi. Sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ey Ali, onları sula, buyurdu. O büyük kabı getirdim, ondan içtiler ve sonunda hepsi de (süte) kandılar. Allah’a yemin ederim ki; onlardan bir tanesi onun tamamını içebilirdi. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlarla konuşmaya dav¬randığında, Ebu Leheb ondan önce söze başlayıp: Sizin arkadaşınız ne güzel insandır (ki bize ikramda bulundu), dedi, dağıldılar ve Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlarla konuşamadı. Ertesi gün olunca, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ey Ali, dün yapmış olduğun yemek ve içeceklerin bir mislini bizim için bugün de yap. Şu adam, ben konuşmazdan evvel, senin de işittiğin gibi benden evvel davranıp konuştu, buyurdu. Onun emrettiğini yaptım. Sonra onları Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün yanında topladım. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir evvelki gün yaptıkları gibi yaptı. Yediler ve nihayet doydular. Allah’a yemin ederim ki; onlardan birisi (onların hepsinin yediği mik¬tarı) tek başına yiyebilirdi. Sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ey Ali, onları sula, buyurdu. O su kabını getirdim, ondan içtiler ve hepsi kandılar. Allah’a yemin ederim ki, onların tamamının içtiğinin bir o kadarını on¬lardan birisi tek başına içebilirdi. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), onlarla konuş¬mak istediğinde, Ebu Leheb ondan önce söze başlayıp: Sizin şu arkada¬şınız ne kadar iyi insandır, dedi; onlar da dağıldılar ve Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem.) onlarla konuşamadı. Ertesi günü olunca Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Ey Ali, dün bize yapmış olduğun yemek ve içeceklerin bir benzerini bizim için yap. Şüphesiz şu adam, ben konuşmazdan önce senin işittiğin söz-leri benden önce söyledi, buyurdu. Emrettiklerini yaptım. Sonra onları topladım, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir evvelki gün yaptığı gibisini yaptı. Ye¬diler ve nihayet doydular. Sonra onlara o kaptan su ikram ettim. So-nunda kandılar. Allah’a yemin olsun ki; onlardan birisi hepsinin yiyip içtiklerinin bir benzerini tek başına yiyip içebilirdi. Sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Ey Abdulmuttalib oğulları, Allah’a yemin olsun ki; Araplardan hiç bir gencin kavmine, benim size getirdiklerimden da¬ha üstününü getirdiğini bilmiyorum. Şüphesiz ben size, dünya ve ahiretin hayrını getirdim. Ahmed İbni Abdülcebbar der ki: Bana ulaştığına göre İbni İshak, hadisi Abdulgaffar İbni Kasım Ebu Meryem’den, o Minhal İbni Amr’dan, o ise Abdullah İbni Harris’ten işitmiş. Ebu Cafer İbni Cerir hadisi İbni Humeyd kanalıyla... Ali İbn Ebu Talib(Radıyallahü anh)’den rivayetle yukardakine benzer şekilde zikretmiştir. Şüphesiz ben size, dünya ve ahiretin hayrını getirdim, kısmından sonra şu fazlalık vardır: Allahu Teâlâ bana, sizi kendisine davet etmemi emretmiştir. Benim kardeşim ve benimle şöyle şöyle olmak üzere bu işte bana hanginiz yardımcı ve destek olur? buyurdu. Oradakilerin hepsi birden susup kaldı. Ben, yaş¬ları en küçük, şırlağan gözlü (gözünün beyazı karasından daha çok), karnı büyük ve bacakları en ince olanı olduğum halde: Ey Allah’ın peygamberi, bu işte senin yardımcın ben olacağım, dedim. Beni gözet¬meye başladı sonra: İşte şu, şöyle ve şöyle benim kardeşimdir. Onu din¬leyip itaat ediniz, buyurdu. Toplananlar gülerek kalktılar. Ebu Talib’e: Sana oğlunu dinleyip ona itaat etmeni emretti, diyorlardı. Bu ibarelerle hadisi, sadece Abdulgaffar İbni Kasım Ebu Meryem rivayet etmiştir. Onun hadisi metruktür, yalancıdır ve Şii’dir. Ali İbni el-Medini ve başkaları, onu hadis uydurmakla itham etmişler, imamlar ise onu zayıf kabul etmişlerdir. Allah cümlesine rahmet eylesin. Hadisin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: İbni Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Hz, Ali (Radıyallahü anh)’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: “Ve yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olduğunda Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana: Bana bir koyun paçasıyla bir sâ’ miktarı yemek ve bir kap süt hazırla, buyurdu. Emrini yerine getirdim. Sonra: Haşim oğullarım çağır, buyurdu. Onları çağır¬dım. O günde bir eksiği veya bir fazlası ile kırk —veya kırk bir— kişi idiler. İçlerinde on kişi vardı ki; onlar tek başına bir oğlağı yiyebilecek kimselerdi. Onlara yemek tabağı getirildiğinde, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) en üstünden aldı, sonra; yiyiniz, buyurdu. Doyuncaya kadar yediler, taba¬ğın içindeki yemek ilk geldiği gibi duruyordu; ondan ancak çok az bir kısmını eksiltmelerdi. Sonra onlara süt kabını getirdim, kanıncaya ka¬dar içtiler ve bir miktarı arttı. Onlar yeme ve içmeyi bitirdiklerinde, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) konuşmaya davrandı ise de, ondan önce söze başlayıp: Bugünkü gibi sihir görmemiştik, dediler. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sustu. Son¬ra: Bir sâ’ yemekle bir koyun parçası yap, buyurdu. Ben de yaptım, on¬ları çağırdım. Yiyip içtiklerinde, yine önce söze davranıp önceki söyle¬dikleri gibi söylediler. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sustu. Sonra bana: Bir sâ’ mik-tarı yemekle bir koyun parçası (yemeği) yap, buyurdu. Ben de yaptım, onları topladım. Yiyip içtiklerinde, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlardan önce söze başlayıp: Hanginiz benim yerime borcumu öder ve ailem içinde benim halifem olur? diye sordu. Onlar sustular, bunu malıyla karşılayacak korkusuyla Abbas da sustu. Abbas’ın yaşı dolayısıyla, ben de sus¬tum. Sonra Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bu sözü ikinci defa söyledi, Abbas yine sustu. Bunu görünce ben: Ben; ey Allah’ın elçisi, dedim. O gün, durumu en kötü olanları bendim. Şırlağan gözlü, karnı büyük, bacakları ince biri¬siydim. Bunlar Hz. Ali (Radıyallahü anh)den rivayet edilen bu hadisin müteaddit kanallarıdır. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), amcalarıyla onların çocuklarından borçlarını eda etmeleri ve ailesi üzerinde halifeleri olmaları İsteğinde; Allah yolunda öldürülecek olursa ihtimalini hesaba katmıştır. Sanki o, uyarma görevlerini yerine getirdiği zaman öldürüleceğinden korkmuş; Allahu Teâlâ: “Ey peygamber; Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.” ayetini indirdiği zaman emin olmuştur. Önceleri ise “Ve Allah; seni insanlardan koruyacaktır.” ayeti ininceye kadar çekin¬gen davranmaktaydı. Haşimoğluları içinde o zamanda, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nü tasdik, ona iman ve yakın sahibi olmada, Hz. Ali (Radıyallahü anh)’den da¬ha güçlüsü yoktu. Bu sebepledir ki; Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün, kendilerin¬den istediklerini yüklenmeye hepsinden önce davranmıştır. Bundan son¬ra —en doğrusunu Allah bilir— Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün insanları çağ¬rısı, Safa tepesi üzerinde açıkça olmuştur. Avam ve havassı ile Kureyş ailelerini uyarısı da o zamandır. Daha yakın olanın daha uzak olanına tenbihte bulunması İçin; amcaları, halaları ve kızlarının isimlerini bi¬rer birer saymıştır. Yani şöyle demek istemiştir: Şüphesiz ben ancak bir uyarıcıyım. Dilediğini dosdoğru yola ileten ise, yegâne Allah’tır.
Hafız İbni Asâkir, Abdulvahid ed-Dımışkî’nin hal tercemesinde Amr İbni Semure kanalıyla... Abdulvahid ed-Dımışkî’nin rivayet ediyor ki; o, şöyle anlatmıştır: Ebu Derda (Radıyallahü anh)’ı insanlarla konuşur ve onlara fetva verirken gördüm. Oğlu yanı başında, ailesi ise mescidin bir tara¬fında oturmuş, aralarında konuşuyorlardı. Ona: Şu insanlara ne oluyor da sendeki İlme istek ve arzu duyuyorlar ama ailen ilgisiz olarak oturuyor? denildi. Ebu Derda dedi ki: Ben Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nü şöyle buyururken işittim: Dünyada insanların en zahidi; peygamberlerdir. Onlara karşı en sert davrananları ise akrabalarıdır. Bu, Allahu Teâlâ: “Ve yalan akrabalarım uyar.” ayetini indirdiğinde olmuştur. Sonra Ebu Derda şöyle devam etti: Şüphesiz, âlimlere insanların en uzağı kendi ailesidir, ta ki onlardan ayrılıncaya kadar. Bu sebepledir ki Allahu Teâlâ: “Ve yakın akrabalarını uyar. Müminlerden sana uyanlara ka-natlarım ger. Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.” buyurmuştur.
“(Bütün işlerinde) Azîz, Rahîm’e tevekkül et. (Şüphesiz o seni des¬tekleyecek, yardım edecek, koruyacak, zafere eriştirecek ve senin keli¬meni yüceltecektir.) Görür O seni (namaza) kalktığında. (Seninle ala¬kalanacak olan O’dur.)” Nitekim Allahu Teâlâ başka bir ayet-i kerime’de: “Rabbinin hükmüne sabret. Şüphesiz sen Bizim gözetimimiz al-tındasın.” buyurmuştur. İbni Abbas, “Görür O seni kalktı-ğında.” ayetinde, namaza kalkmanın kastedildiğini söyler. İkrime der ki: Onun kıyamını, rükû ve secde etmesini görür. Hasan da ayeti şöyle anlıyor: Görür O seni yalnız başına namaza kalkıp namaz kıldığında. Dahhâk ise şöyle anlamıştır: Görür O seni yatağında veya oturduğun yerden kalktığında. Katâde ise, ayeti şöyle anlıyor: Görür O seni kalk¬tığında, otururken ve diğer bütün hallerinde.
“Secde edenler arasında bulunduğunda.” Katâde der ki: Görür O seni namaza kalktığında, namazda secde edenler arasında bulundu¬ğunda. Yalnız olduğunda da, bir topluluk içinde olduğunda da seni gö¬rür, İkrime, Atâ el-Horasani ve Hasan el-Basri de böyle söylemiştir. Mücahit der ki: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Önünde olan kimseyi gördüğü gibi, arkasında olanı da görürdü. Saflarınızı doğrultunuz. Şüphesiz ben arka tarafımdan da sizi görürüm, sahih hadisi de buna şahittir. Bezzar ve İbni Ebu Hatim’in iki kanaldan olmak üzere İbni Abbâs’tan riva¬yetlerinde, o bu ayet hakkında şöyle demiştir: Burada, onun bir pey¬gamber olarak çıkarılışına kadar, bir peygamberin sulbünden bir diğe¬rine geçişi kastedilmektedir.
“Muhakkak ki O (kullarının sözlerini) en iyi işiten, (onların ha¬reketlerini ve hareketsizlik hallerini) en iyi bilendir.” Nitekim başka bir ayet-i kerime’de şöyle buyurulur: “Ne işte bulunsan, Kur’an’dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzerinizde şahidiz.”
“Sen en yakın akrabalarını uyar.” ayeti kerimesi nazil olunca Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safa üzerine çıkarak:
“Ey Fatıma binti Muhammed! Ey Safiyye binti Abdulmuttalib! Ey Abdulmuttalib oğulları! Sizin için Allah’tan hiç bir şeye malik değilim. Malımdan neyi dilerseniz isteyin.” buyurdular.
Bu hadis-i Buhari “Kitabu’l Vasâyâ” ile “Kitabu’t-Tefsir” de Nesâi “Kitabu’l Vasâyâ” da tahriç etmişlerdir. Hadis Sahabenin mürsellerinden sayılmıştır. Çünkü Ebu Hüreyre Medine’de Müslüman olmuş, bu kıssa ise Mekke’de geçmiştir. Bazıları kıssanın iki defa vaki olduğunu söylerler. Buna delalet eden rivayetlerde vardır.
Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşılan mana şudur: “Benim hı¬sımlığıma güvenmeyin; Çünkü ben Allah’ın dilediği azabı sizden defet¬meğe kadir değilim.”
“Şu kadar var ki sizin bir hısımlığınız var; ben bunu hısımlık suyu ile sulayacağım” cümlesinden murad sıla-i rahmimi yani akrabalık hakkı¬mı eda edeceğim demektir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akraba hakkına rivayet etmemeyi hararete benzeterek onu söndürmek suretiyle hafifleteceğini ifade buyurmuştur.
Tahavi diyor ki: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e Allahu Teâlâ yakın hısımlarını inzar etmesini emir buyurunca Kureyş aşi¬retlerini davet etti. Bunların içinde nesebi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile babasında birleşenler olduğu gibi üçüncü babada, dördüncü babada, beşinci babada, yedinci babada hatta bunlardan daha uzak babalarda birleşen akrabası da vardı. Ancak hepsi Kureyş kabilesine mensup olmakla bu kabile onları bir araya topluyordu.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hadiste görülen hısımlarına birer birer kabile ve şahıs isimleriyle hitap etmesi en yakın akrabası olduklarındandır.
Hadis şerif akrabaya vasiyet hususunda mezhep imamlarının delilerindendir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in umumî hitabından murad:
“Ey Kureyş sözü”, hususi hitabından murad da kabile ve şahısların birer birer isimlerini zikir ederek kendilerini çağırmasıdır. Nefislerini Cehennemden kurtarmaktan maksat; imanı olmayanların iman etmesi, imanı olanlarında onu kuvvetlendirmesidir.
Nevevî diyor ki: İbni Abbas hadisinin, zahirine bakılırsa “Ve onlardan en seçkin kabileni” ibaresi ayet olarak nazil olmuş sonra tilâveti nesh edilmiştir. Buharîi’nin rivayetinde bu ziyade yoktur.
A’meş “Mesed” suresini sonuna kadar okumuş yalnız meşhur olan kıraatin hilafına tahkik edatı olan “Kad” kelimesini ziyade etmiştir.
“Sure” kelimesi hemze ile “Sure” şeklinde okunabilir. Fakat meşhur kıraati hemzesiz olanıdır. Sure okunduğuna göre kelime yükseklik mana¬sına gelen sur’dan alınmıştır. Sure ise sur’dan alınmış olup bakiyye mana¬sına gelir.
Ebu Leheb, kelimesi Ebu Leheb şeklinde de okunur. Ebu Leheb’in ismi Abdul Uzza b. Abdumuttalib’tir. Yani bu adam Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Nesepçe amcasıdır. Bazıları kendisine Ebu Leheb künyesinin verilmesi Leheb adında bir oğlu olduğu içindir demişler bir takımları yanaklarının pek kırmızı olduğu için daha başkaları “yüzü pek güzel olup alev gibi parladığı için kendisine Ebu Leheb (Yani Alevin babası) denildiğini söylemişlerdir. Ona bu künyenin verilmesi akıbetinde muvafık düşmüştür. Çünkü ebedî olarak cehennemin alevli ateşinde azab görecektir. Ebu Leheb Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in en büyük düşmanlarından biridir. Bu düşmanlığı ölünceye kadar devam etmiştir. Hatta Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e “Yazıklar olsun sana bizi bunun için mi topladın?” demesi de bu eziyetler cümlesindendir.
Ayet-i kerimede Ebu Leheb hakkında: “Elleri kurudu” buyurulmuştur. Bundan murad helak oldu demektir. Mezkûr ayet surede iki defa tekrar edilmiştir. Bunlardan birincisi Ebu Leheb’in helaki için beddua ikincisi hakikaten helak olduğunu ihbardır. Ayet-i kerimede mecaz-ı mürsel kabilinden el zikredilmiş bütün vücudun helaki murad olunmuş¬tur.
Kâdi İyaz diyor ki:
“Bu sure ile kâfire künye verilmesinin caiz olduğuna istidlal edil¬miştir. Bu hususta ulemanın ihtilafı vardır. İmam Mâlik’ten bir rivayete göre caiz bir rivayete göre de mekruhtur. Bazıları kâfirin kalbini yatıştırmak: için ona künye verilebilir. Aksi takdirde verilemez. Çünkü künyede tazim ve hürmet vardır. Allahu Teâlâ’nın Ebu Leheb’e künye vermesi bu kabilden değildir. Demişlerdir. İsminin Abdul Uzza olması hususunda hiç bir delil yoktur. Bu tesmiye batıldır. Onun için de künyesi ile anılmıştır. Bazıları Ebu Leheb onun künyesi değil lakabı¬dır. Künyesi Ebu Utbe’dir, derler. Ona Ebu Leheb denilmesi ayet sonlarındaki kelimelerin mücaneseti içindir diyenler de vardır.
Cehennem ehlinin yemeği
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ،قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ}[ آل عمران / 102 ], " لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِي الْأَرْضِ لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الْأَرْضِ مَعَايِشَهُمْ ، فَكَيْفَ بِمَنْ لَيْسَ لَهُ طَعَامٌ غَيْرُهُ".
[رواه ابن حبان (٧٤٧٠)]
273- İbni Abbas (Radıyallahü anh)den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun ve her halde Müslüman olarak can verin.” ayeti hakkında şöyle buyurdu: Yeryüzü halkına Zakkumdan bir damlacık damlatılsa onlara hayatı zehir ederdi, ya Zakkumdan başka yiyeceği olmayanın hali nicedir?
Açıklama
İbni Ebu Hatim diyor: Bize Ahmed İbni Sinan... Abdullah İbni Mesut’tan rivayet etti ki o, “Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle¬ce korkun.” ayeti hakkında şöyle dedi: O’na İtaat edilip isyan edilme¬mesi, zikredilip unutulmaması, şükredilip küfrân-ı nimette bulunulmamasıdır.
Bu, mevkuf ve sahih bir isnattır. Aynı hadisi İbni Merduyeh Yunus İbni Abd’ül-A’lâ kanalıyla Abdullah’tan merfû’ olarak rivayet eder.
Hâkim, Müstedrek’inde, İbni Mesut’tan merfû’ olarak bu hadisi rivayetle şöyle der: Bu hadis Buhari ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir, fakat tahric etmemişlerdir.
Ancak kuvvetli (ve tercih edilen) görüşe göre Bu hadis mevkuf¬tur. Allah en doğrusunu bilir.
İbni Ebu Hatim şöyle der: Bu hadisin bir benzeri Mürre el Hemedânî Rebî’ İbni Hüseyn, Amr İbni Meymun, İbrahim en-Nehaî, Tâvûs, Hasan, Katâde, Ebu Sinan ve Süddî’den de rivayet edilmiştir.
Said İbni Cübeyr, Ebu’l-Âliye, Rebî’ İbni Enes, Katâde, Mukâtil İbni Hayyan, Zeyd İbni Eşlem, Süddî ve başkaları bu ayetin; “öyleyse ne kadar gücünüz yetiyorsa Allah’tan o kadar korkun.” ayeti ile nesh edildiği görüşündedirler.
Ali İbni Ebu Talha, İbni Abbas’ın “Allah’tan nasıl korkmak lazım¬sa öylece korkun.” ayeti hakkında şöyle dediğini naklediyor: Ayet mensuh değildir, fakat nasıl lazımsa” kavlinin anlamı: “Allah yo¬lunda gerçekten mücadele etmek, bu mücadeleyi ayıplayanların ayıplamalarının engel olmaması, kendi nefsi, babaları ve çocuklarına kar¬şı bile olsa adaletten ayrılmamaktır.”
“Ve herhalde Müslüman olarak can verin.” Müslüman olarak can vermeniz için sıhhat ve afiyette iken İs¬lâm’a sarılınız. Zira hayırlı kişi, bunu adet haline getirendir. Kişi ne üzere yaşamışsa o hal üzere ölür, hangi hal üzere ölmüşse yine o halde diriltilir. Bunun tersinden Allah’a sığınırız.
İmam Ahmed diyor ki; bize Revh... Mücahit’ten rivayet ediyor ki: İnsanlar Kâbe’yi tavaf ediyorlardı. İbni Abbas da yanında Mihcen ol¬duğu halde oturuyordu. Şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular: “Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun ve her halde Müslüman olarak can verin.” ayeti hakkında şöyle dedi: Yeryüzü halkına Zakkumdan bir damlacık damlatılsa onlara hayatı zehir ederdi, ya Zakkumdan başka yiyeceği olmayanın hali nicedir?
Aynı zamanda bu hadisi Tirmizi, Nesai, İbni Mace ve İbni Hibban Sahihlerinde, Hâkim de Müstedrek’inde değişik tariklerden ve Şu’be’den rivayet etmişlerdir.
Tirmizi; bu hadis, hasendir, şahindir, derken; Hâkim, Buhari ve Müslim’in şartlarına uymaktadır, fakat tahriç etmemişlerdir, demek¬tedir.
İmam Ahmed diyor ki; bize Vekî’... Abdullah İbni Amr’dan rivayet etti ki, Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: “Cehennemden uzak kılın¬mayı ve cennete girmeyi seven kişiye Ölümü, Allah’a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ulaşır. O kişi insanlara, kendine davranılmasını is¬tediği gibi davranır.”
Yine İmam Ahmed diyor: Bize Ebu Muaviye... Cabir’den rivayet etti ki o şöyle demiştir:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ı, ölümünden önce üç kere şöyle derken işittim: Sizden birisi ölürken Allah’a hüsnü zan besler durumda can versin.
Hadisi Müslim de A’meş tarîkıyla ve aynı isnatla rivayet etmiştir.
İmam Ahmed diyor ki; bize Hasan İbni Musa... Ebu Hüreyre’den, o da Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’dan rivayet etti ki o şöyle buyurdular: Allahu Teâlâ: “Ben kulumun Beni zannettiği gibiyim: Eğer Benden hayır (bekler ve böyle) zannederse, ona hayır vardır, yok kötülük (bekler ve böyle) zannederse, ona kötülük vardır.
Bu hadisin aslı Buhari ve Müslim’de başka bir vecihle ve yine Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir. Buna göre Ebu Hüreyre şöyle dedi: Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Allahu Teâlâ buyuruyor: Ben kulumun Beni zannet¬tiği gibiyim, buyurdular.
Hafız Ebu Bekr el Bezzar dedi: Bize Muhammed İbni Abdülmelik... Sabit’ten (ya da zannediyorum) Enes’ten rivayet etti ki o şöyle dedi: Ensar’dan bir adam hastalanmış ve Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu ziyarete gel-mişti. O adamla çarşıda karşılaştılar. Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sordular: Ey falanca nasılsın? Adam, iyiyim ey Allah’ın Resulü; Allah’dan (hayır) umuyorum, fakat günahlarımdan korkuyorum, dedi. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Bu ikisi bir yerde, bir kulun kalbinde birleşirse, muhak¬kak Allah ona umduğunu verir ve korktuğundan da emin kılar.
Sonra (Ebu Bekr el-Bezzar şöyle) dedi: Bu hadisi Sabit’ten, Cafer İbni Süleyman’dan başkasının rivayet ettiğini bilmiyoruz.
Hadisi Tirmizi, Nesai ve İbni Mace de rivayet etmiş ve Tirmizi, ha¬dis gariptir, demiştir.
Bazıları da hadisi, Sabit’ten mürsel olarak rivayet etmişlerdir.
İmam Ahmed’in rivayet ettiği hadise gelince: Bize Muhammed İbni Cafer’in... Hâkim İbni Hazam’dan rivayetine göre, şöyle dedi: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e; ancak ayakta iken yere serileceğim konusunda biat et¬tim.
Nesai, Sünen’inde bu hadisi İsmail İbni Mesud kanalıyla... Şu’be’den “Secdeye nasıl gidilir?” babında rivayet etmiştir.
Bunun manası hakkında şöyle denilmiştir: Ancak Müslüman ol¬duğum halde can vermek üzere Allah’ın Rasulü’ne biat ettim. Arkam düşmana dönük olarak değil de, yüzüm düşmana dönük olarak Öldü¬rülmek (ya da harp etmek) üzere Allah Rasulü’ne (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) biat ettim. İkin¬ci anlam, birinci ile aynıdır.
Ganimetinizden beşte bir dışında, bana hiç bir şey helal değildir.
عَنْ عُبَادَةِ بْنِ الصَّامِتِ ، قَالَ : خَرَجَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى بَدْرٍ فَلَقِيَ الْعَدُوّ ، فَلَمَّا هَزَمَهُمُ اللهُ اتَّبَعَهُمْ طَائِفَة مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَقْتُلُونَهُمْ وَأَحْدَقَت طَائِفَة بِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَاسْتَوْلَتْ طَائِفَة عَلَى الْعَسْكَرِ ، وَالنَّهْبِ ، فَلَمَّا كَفَى اللهُ الْعَدُوّ ، وَرَجَعَ الَّذِينَ طَلَبُوهُمْ ، قَالُوا : لَناَ النَّفْلُ نَحْنُ طَلَبْنَا الْعَدُوّ وَبِنَا نَفَاهُمُ اللهُ وَهَزَمَهُمْ ، وَقَالَ الَّذِينَ أَحَدَقُوا بِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَاللهُ مَا أَنْتُمْ أَحَقُّ بِهِ مِنَّا ، هُوَ لَناَ نَحْنُ أَحْدَقْنَا بِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، لِأن لَا يَنَالُ الْعَدُوّ مِنْهُ غرة ، قَالَ الَّذِينَ اسْتَولُوا عَلَى الْعَسْكَرِ ، وَالنَّهْبِ وَاللهِ مَا أَنْتُمْ بِأَحَقّ مِنَّا هُوَ لَناَ ، فَأَنْزَلَ اللهُ تَعَالَى : يَسْأَلُونَكَ عَنْ الْأَنْفَالِ ... الآية ، فَقَسَّمَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَهُمْ وَكَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَنْفلهُمْ ، إِذَا خَرَجُوا بادين الرُّبْع ، وَينفلهم إِذَا قَفَلُوا الثُّلُث ، وَقَالَ أَخَذَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهِ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ حُنَيْن وَبرة مِنْ جَنْبِ بَعِيرٍ ، ثُمَّ قَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنَهُ لَا يَحِلُّ لِي مِمَّا أَفَاءَ اللهُ عَلَيْكُمْ ، قَدْرِ هَذِهِ إِلَّا الْخَمْس ، وَالْخَمْس مَرْدُودٌ عَلَيْكُمْ ، فَأَدُّوا الْخَيْطَ ، وَالْمُخِيِّطَ ، وَإِيَّاكُمْ وَالَّغُلُول ، فَإِنَّهُ عَار عَلَى أَهْلِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، وَعَلَيْكُمْ بِالْجِهَادِ فِي سَبِيلِ اللهِ فَإِنَّهُ بَابٌ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ يُذْهِبُ اللهُ بِه الْهَمّ وَالْغَمّ " قَالَ : فَكَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يكْرَهُ الْأَنْفَالَ ، وَيَقُولُ : " ليرد قوي المؤمنين على ضعيفهم .
[رواه ابن حبان (4855) قال شعيب الآرنؤط : حسن ]
274- Übade İbni Samit (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir’e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, Müslümanlardan bir grup peşlerine takılıp onların arasından yakaladıklarını öldürdüler. Bir grup da düşmanın Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a ansızın saldırıp bir zarar vermemesi için onun etrafını çevirmişlerdi. Bir başka grup ise karargâhın etrafını dolanmış ve orda olan ganimetleri topladı.
Allah, düşmanı uzaklaştırıp, onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: “Nefel [ganimet] bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları bozguna uğrattı ve uzaklaştırdı.” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın etrafını çevirenler de şöyle dedi: “Bu ganimetteki hakkınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a düşman ansızın herhangi bir zarar vermesin diye o’nun etrafını kuşatanlar bizler olduk.” Düşman askerlerinin karargâhını arkadan dolanıp ganimetleri toplayanlar da şöyle dediler: “Siz ona bizden daha fazla hak sahibi değilsiniz. O bizimdir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler bizler olduk.”
Bunun üzerine Yüce Allah, “Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimet¬ler, Allah’ın ve Resulünündür” ayetini indirdi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da bunları, Müslümanlar arasında bölüştürdü. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) düşman topraklarında savaştığı zaman ganimetin dörtte birini dağıtırdı. Döndüğü zaman, bütün insanlar da dönmüş olur ve üçte biri dağıtırdı.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hüneyn günü eline bir devetüyü alıp, şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah’ın size bahşettiği ganimetinizden beşte bir dışında, bana hiç bir şey helal değildir. O beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor. İğneden ipliğe varıncaya kadar ne aldıysanız hepsini getirin ve koyun buraya! Çünkü ganimete ihanet, kıyamet gününde yapan için büyük bir ayıp, ateş ve büyük bir kusurdur. Allah yolunda cihad ediniz. Zira bu cennet kapılarından bir kapıdır. Gam ve kederi giderir...”
Açıklama
Kâfirlerden ele geçen mallar hakkında üç tabir kullanılır:
1. Nefel: Gazilere, ganimet hissesinden fazla olarak ve­rilen mükafatlar. Bu kelime mutlak olarak kullanıldığı zaman ganimet anla­mına gelir.
2. Ganimet: Kafirlerden harp yoluyla ele geçirilen mallar için kullanılir. Çünkü nefl kelimesi ziyade anlamında kullanılır. Ganimetler, bizden ön­ceki ümmetlere haram olduğu haelde, bize helal kılındığı için "nefl" ismini almıştır.
3. Fey’: Kafirlerden savaşsız olarak ele geçirilen mallardır.
Bu hadis-i şerifle, ganimetlerin Allah'a ve Rasûlüne ait olduğu, onu paylaştırma işinin de Allah tarafından Hz Peygambere havale edildiği, Allah ve Rasulünün dışında hiçbir kimsenin, ganimetlerin taksimi hususunda herhangi bir söz söyleme yetkisi olmadığı ifade edilmektedir.
Metinde geçen “... Ganimetler, Allah’ın ve Rasulünündür.” ayeti kerimesinin mensuh olup olmadığı konusunda ulema ihtilaf etmiştir.
Ulemanın büyük çoğunluğuna göre; bu ayeti kerime ganimetlerin hükmünü icmali olarak açıklayan muhkem bir ayettir ve “...Bilin ki ganimet (olarak) aldığınız şeylerin beştebiri, Allah’a, Rasulüne ve (Allah’ın rasulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir.” ayeti kerimesi bu ayeti açıklamak üzere gelmiştir.
Bazılarına göre ise; sözkonusu ayeti kerime mealini sunduğumuz Enfal suresinin 41. ayeti kerimesiyle neshedilmiştir. Ulema, devlet başkanının veya devlet yetkilisinin mücahidlerden bazılarına hisselerinin dışında ganimet mallarından bağışta bulunmasını caiz görmekle beraber, bunun zamanı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.
Ulemanın büyük çoğunluğuna göre, devlet yetkilisinin humus ayrılmadan önce, gazilerden bazılarına hisselerinin dışında ganimet mallarından bir mikdarını bağış olarak vermesi caizdir. Delilleri ise; “Kim bir kâfiri öldürürse ona şu kadar mükafaat vardır. Kim bir kâfiri esir ederse ona da şu kadar mükâfat vardır.” Mealindeki Ebu Dabud ta geçen 2738 numaralı hadisi şeriftir.
İmam Malik’e göre, nefel; caiz ve mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır: Caiz olan nefel; savaş sona erdikten sonra verilen nefeldir. İmam Malik’in bu mevzudaki delili aynı eserdeki 2717 numaları hadisi şeriftir.
Mekruh olan nefel; savaştan önce kumandanın, savaşta şöyle hareket edene şu kadar mükafaat var, diye vaadde bulunması neticesinde verilen nefeldir. Çünkü böyle bir mükafaata nail olmak için yapılan bir savaş dünyalık için yapılmış olur. Nitekim Rasul-i zişan Efendimiz, savaşın Allah yolunda yapılıp yapılmadığını tesbit etmenin ölçüsünü verirken “Allah kelimesini yükseltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.” Buyurmuştur. Ayrıca ulema, nefelin ganimet mallarından mı, yoksa ganimet mallarından humus çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısımdan mı veya humustan mı, yoksa humusun beşte birinden mi? verileceğinde de ihtilafa düşmüşlerdir.
İmam Şafiî’nin bu husustaki üç görüşünden en sahih olanına göre nefel, humusun beşte birinden, İmam Malik’e göre humustan, İmam Ahmed’e göre ise; humus çıkarıldıktan sonra ganimetin geriye kalanından verilir. Ancak İmam Şafiî ile İmam Ahmed’in seleb hakkında görüşleri, buradaki görüşlerinden farklıdır. Bu iki mezheb imamına göre seleb, ganimetlerdendir, dolayısıyla, seleb, daha humus ayrılmadan önce mevcud ganimetin tümün­den verilir. İmam Malik ile Hanefilere göre; nefel ile selebin taksimleri arasında bir fark yoktur. Hanefilere göre eğer, kumandan nefeli mevcud ganimetin tümünden değil de humus çıktıktan sonra, geriye kalan ganimetten vereceğini vadederse, nefeli bu kayda uyarak verir. Böyle bir şart koşmamışsa; mevcut ganimetin tümünden verir.
Hanefi mezhebinin nefel hakkındaki görüşleri Durrü'l-Muhtar isimli eserde şöyle özetlenmiştir. “Hükümdarın, savaş zamanında mücahidleri harbe tergib ve teşvik için tenfili (nefel vereceğini vadetmesi) menduptur.” Bu ibare er-Reddü’l-Muhtar isimli eserde şöyle açıklanıyor: Kuduri sahibi, tenfil harp devam ederken caizdir, harp bittikten sonra hükümdarın tenfilde bulunması caiz değildir, demiştir. Bazı fukaha hükümdarın dar-ı harpte olduğu müddetçe, tenfilde bulunması caizdir, demiştir. Bunların sözünü Peygamber Efendimizin, Hüneyn muharebesi bittikten sonra “her kim bir kâfiri öldürürse, eşyası öldürenin olacaktır” hadis-i şerifleri teyid etme ktedir.
Ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm
عَنْ أنَسٍ بْنِ مَالِك أَنَّ رَجُلاً قَالَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا خَيرَنا وابنَ خَيرِنا وسيِّدَنا وابنَ سيِّدِنا فقالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا بِقَوْلِكُمْ ، وَلا يَسْتَفِزَنَّكُمُ الشَّيَاطِينُ ، أَنَا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ .
رواه ابن حبان 6340 قال شعيب الآرنؤط : صحيح
رواه أحمد 13529 حديث صحيح

275- Enes İbni Malik (Radıyallahü Anh)’den:
Bir adam Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve sellem)’e ey en hayırlımız eyen uayırlımızın oğlu ey efendimiz ey efendimizin olğu dedi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve sellem): ey insanlar sözünüzü söyleyiniz (sölemeniz gereken sözü söyleyiniz) şeytan sizi sürüklemesin (tahrik etmesin.) Ben allah’ın kulu ve resulü yüm.”
Açıklama
Yaratıkları üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan muhakkak ki Allahu Teâlâ hazretleridir. Bu bakım¬dan “seyyid”, “mevlâ” gibi, insanlar üzerinde tasarruf yetkisine delâlet eden lafızlara hakkiyle layık olan da yine yüce Allah'dır. Bu lafızların, kullar için kullanılması ise mecazidir, izafidir, hakiki değildir.
Bu itibarla her ne kadar bu lafızları mecazî ve izafî olarak, kullar için kullanmak caiz ise de Resulü zişan efendimiz, İslamın ilk yıllarında cahiliyye döneminden yeni kurtulmuş olan kavmini, cahili düşüncelerden ta¬mamen kurtarmak amacıyla ve bazı insanlarda ilahi güçlerin bulunduğu inancının nüksedeceği endişesiyle zaman zaman ashabım bu nevî kelime¬leri kullanmaktan nehyetmiştir, Fakat ulemâ bu gibi tehlikelerin kalmadı¬ğı cemiyetlerde söz konusu kelimeleri mecazen insanlara nisbet etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Nitekim: “Ben Adem oğullarının seyidiyim” mealindeki ebu davud ta gecen (4673) numaralı hadis-i şerifte buna delâlet eder.
Bu hadisin mevzumuzu teşkil eden babla ilgisi, bir kimseye: “Seyyidimiz” diyerek hitab etmenin onu yüzüne karşı övmek anlamına gel¬mesidir.
Beni Beyada’ya hitab
عَنْ أبي هريرة أَنَّ النَّبِيِّ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قال: يَا بَنِي بَيَاضَةَ أَنكِحُوا أَبَا هِنْدٍ وأنكحُوا إلَيْهِ وَكَانَ حجَّامًا.
رواه ابن حبان 4067 قال شعيب الآرنؤط : حسن . موارد الظمآن 1249
وفي رواية : يا معشر الأنصار أنكحوا أبا هند وأنكحوا إليه وقال : إن كان في شيء مما تداويتم به خير فالحجامة
رواه ابن حبان 6078 حسنه شعيب الآرنؤط في موارد الظمآن 1399
رواه الأباني في السلسلة الصحيحة 5/574
276- Ebu hüreyre (Radıyallahü anh)’den peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Beyada oğulları Ebu hind’i evlendirin. Onu evlendirin o hacamatçıdır.”
Başka bir rivayette “Ey Ensar topluluğu Ebu hind’i evlendirin. Onu evlendirin eğer tedaviolduğunuz hayırlı bir şey varsa hacamattır.”
و عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَا عِبَادَ اللَّهِ ، انْظُرُوا كَيْفَ يَصْرِفُ اللَّهُ عَنِّي شَتْمَهُمْ وَلَعْنَهُمْ " يَعْنِي قُرَيْشًا قَالُوا : كَيْفَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : " يَشْتِمُونَ مُذَمَّمًا وَ أنَا مُحَمَّدٌ وَيَلْعَنُونَ مُذَمَّمًا وَأَنَا مُحَمَّدٌ "
رواه ابن حبان 6503 قال شعيب الآرنؤط : صحيح . موارد الظمآن 1204
277- Ebu Hureyre (Radıyallahü anh) şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bakınız Allah Kureyş’in söv¬mesini ve lanetlemesini benden nasıl çevirip def ediyor? Muzemmem diye sebbederler hâlbuki ben Muhammed (adıyla tanınmış ve övülmüş)üm onlar Muzemmem diye lanet ederler hâlbuki ben Muhammed (adıyla tanınmış ve övülmüş)üm”
Açıklama
Kureyş, Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve sellem)’i kötüleyecek bir husus bulamayınca gülünç şeyler uyduruyorlardı. Onlardan biri de bu had”ste haber verildiği üzere, "Medholunmuş” demek olan “Muhammed”i, “Zemmolunmuş” demek olan “Muzemmem”le değiştirmeleridir. Bunu değiştiren Ebu Leheb’in karısı ve Ebu Cehilin kızkardeşi Avrâ’dır.
عَنْ عمرو بن العاص قَالَ : مَا رأَيْتُ قُريشًا أرَادُوا قَتْلَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إلاَّ يَوْمًا رأَيْتُهُمْ وَهُمْ جُلُوسٌ فِي ظِلِّ الْكَعَبةِ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي عِنْدَ الْمَقَامِ فَقَامَ إلَيْهِ عُقبةُ بنُ أبي مُعَيطٍ فَجَعَلَ رِدَاءَهُ فِي عُنقِهِ ثمَّ جَذَبهُ حتَّى وَجَبَ لِرُكْبتَيْهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتَصَايَح النَّاسُ فَظَنُّوا أنَّهُ مَقْتُولٌ : قَالَ : وَأقْبَلَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللهُ عَنْه يَشْتَدُّ حتَّى أخَذ بِضَبْعَيْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ وَرَائِهِ وَهُوَ يَقُولُ : أتَقْتُلُونَ رَجُلاً أنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللهُ ؟ ثُمَّ انْصَرَفوا عَنِ النَّبيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَامَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهَ وَسَلَّمَ فَلَمَّا قَضَى صَلاتَهُ مَرَّ بِهِمْ وَهُمْ جُلُوسٌ فِي ظِلِّ الْكَعْبةِ فَقَالَ : ( يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ أمَا والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ مِا أُرْسِلْتُ إلَيْكُمْ إلاَّ بِالذَّبْحِ ) وَأشَارَ بِيَدِهِ إلَى حَلْقِهِ فَقَالَ لَهُ أبُو جَهْلٍ : يَا مُحَمَّدُ مَا كُنْتَ جَهُولاً فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ( أنْتَ مِنْهُمْ )
رواه ابن حبان 6569 قال شعيب الآرنؤط : حسن . موارد الظمآن 1685

278- Amr İbni As (Radıyallahü Anh)’den; şöyle dedi:
Kureyşi görmedim ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i öldürmek istesinler. anak bir gün onları Kâbe’nin gölgesinde otururken gördüm. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) makamı ibrahimde namaz kılıyordu. Ukbe b. Ebu Muayt kalktı ridasını boynuna taktı ve sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Diz üstü çökene kadar çekti. İnsanlar öldürüldüğünü zannederek bağımaya başladılar. Ebu Bekir, mukabele etti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i arkadan iki göğsünden kavradı ve şöyle dedi: Rabbim Allah diyen bir adamı mı öldüreceksiniz?
Sonra peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den ayrıldılar Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı namazını tamamladı. Onların yanına gitti. Onlar Kâbe'nin gölgesinde oturuyorlardı. Onlara şöyle dedi:
(Ey Kureyş yopluluğu! Nefsim yed’i kudretinde olana yemin olsunki ben size boğazlanmak için gönderilmedim. Bunu söylerken de eliyle boğazını işaret ediyordu. Ebu Cehil ona şöyle dedi: Ey Muhammed, biz cahillerden deyiliz. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): sen onlardansın buyurdu.
عَنْ عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ : انْطَلَقَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا وَأَنَا مَعَهُ حَتَّى دَخَلْنَا كَنِيسَةَ الْيَهُودِ بِالْمَدِينَةِ ، يَوْمَ عِيدٍ لَهُمْ ، فَكَرِهُوا دُخُولَنَا عَلَيْهِمْ ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : يَا مَعْشَرَ الْيَهُودِ أَرُونِي اثْنَيْ عَشَرَ رَجُلًا يَشْهَدُونَ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ ، يُحْبِطِ اللَّهُ عَنْ كُلِّ يَهُودِيٍّ تَحْتَ أَدِيمِ السَّمَاءِ الْغَضَبَ ، الَّذِي غَضِبَ عَلَيْهِ قَالَ : فَأَسْكَتُوا مَا أَجَابَهُ مِنْهُمْ أَحَدٌ ، ثُمَّ رَدَّ عَلَيْهِمْ فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ ، ثُمَّ ثَلَّثَ فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ ، فَقَالَ : أَبَيْتُمْ فَوَاللَّهِ إِنِّي لأَنَا الْحَاشِرُ ، وَأَنَا الْعَاقِبُ ، وَأَنَا النَّبِيُّ الْمُصْطَفَى ، آمَنْتُمْ أَوْ كَذَّبْتُمْ . ثُمَّ انْصَرَفَ وَأَنَا مَعَهُ
رواه ابن حبان 7162 قال شعيب الآرنؤط : صحيح . موارد الظمآن 2106
279- Avf ibni Malik el Eşcei (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün dışarı çıktı ve ben de onunla birlikteydim. Medine’deki Yahudilerin kilisesine girdi. Onların bayram günü idi, gelişimizden hoşlanmadılar.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara şöyle dedi: “Ey Yahudi topluluğu bana on iki adam gösterin, Allah’tan başka bir ilah olmadığını benim de Allah’ın resulü olduğuma şehadet etsin. Allah, gükkubenin altındaki tüm Yahudilerden gazabını kaldıracak. "Sustular, onlardan hiç kimse cevap vermedi. Sonra onlara yine söyledi ve kimse ona cevap vermedi. Üçüncü kez yine kimse cevap vermedi. buyurdularki: “Yüz çevirdiniz Allaha yemin olsun ki ben toparlayıcıyım, ben takipçiyim. Ben peygamber mustafayim, inanın veya yalanlayın.” Sonra ayrıldı ben de yanındayım.
عَنْ أُسَامَةَ بْنِ شَرِيكٍ ، قَالَ : كُنَّا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، كَأَنَّ عَلَى رُءُوسِنَا الرَّخَمَ ، مَا يَتَكَلَّمُ مِنَّا ، إِذْ جَاءَهُ نَاسٌ مِنَ الأَعْرَابِ ، فَقَالُوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، أَفْتِنَا فِي كَذَا ، أَفْتِنَا فِي كَذَا ، فقَالَ : أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنَّ اللَّهَ قَدْ وَضَعَ عَنْكُمُ الْحَرَجَ ، إِلاَّ مَنِ اقْتَرَضَ مِنْ عِرْضِ أَخِيهِ فَذَاكَ الَّذِي حَرِجَ وَهَلَكَ قَالُوا : أَفَنَتَدَاوَى يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، قَالَ : نَعَمْ ، فَإِنَّ اللَّهَ لَمْ يُنْزِلْ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ دَوَاءً ، غَيْرَ وَاحِدٍ ، قَالُوا : وَمَا هُوَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، قَالَ: الْهَرَمُ ، قَالُوا : فَأَيُّ النَّاسِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ ، يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، قَالَ : أَحَبُّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا
رواه ابن حبان 9486 قال شعيب الآرنؤط : صحيح . موارد الظمآن 1924
280- Üsame İbni Şerik (Radıyallahü Anh)’den: şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanında idik. Başımızın üzerine kuş konmuş gibi sessizdik hiç kimse konuşmuyordu. Çünkü bedevilerden bazı insanlar gelmişlerdi, dediler ki: Ya Resulallah! Bize (fetva ver) nasihat et, bize nasihat et, buyurdu ki: Ey insanlar, Allah sizden zorluğu (sıkıntıyı) kaldırdı. Ancak kim, kardeşinin arkasından konuşursa, sıkıntıya düşüp helak olur. "İlacı yok mu Ya Resulallah?" dediler. Buyurdu ki: "Evet, Allah, bir dert haricinde dermansız dert yaratmadı. Dediler ki: o nedir Ya Resulallah? İhtiyarlık buyurdu. Dediler ki: Allah’a en sevimli insan kimdir, Ya Resulallah? Buyurdu ki: Allah’a en sevimli insan ahlakı en güzel olandır.
Ensar’a hürmet
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ زَيْدِ بْنِ عَاصِمٍ ، قَالَ : أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " يَا مَعْشَرَ الأَنْصَارِ أَلَمْ أَجِدْكُمْ ضُلالا ، فَهَدَاكُمُ اللَّهُ بِي ، وَكُنْتُمْ مُتَفَرِّقِينَ ، فَأَلَّفَكُمُ اللَّهُ بِي ، وَعَالَةً ، فَأَغْنَاكُمُ اللَّهُ بِي " ، كُلَّمَا قَالَ شَيْئًا ، قَالُوا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمَنُّ ، قَالَ : " مَا يَمْنَعُكُمْ أَنْ تُجِيبُوا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ " ، قَالَ : كُلَّمَا قَالَ شَيْئًا ، قَالُوا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمَنُّ ، قَالَ : " لَوْ شِئْتُمْ قُلْتُمْ : جِئْتَنَا كَذَا وَكَذَا ، أَلا تَرْضَوْنَ أَنْ يَذْهَبَ النَّاسُ بِالشَّاةِ وَالْبَعِيرِ ، وَتَذْهَبُونَ بِالنَّبِيِّ إِلَى رِحَالِكُمْ ، لَوْلا الْهِجْرَةُ ، لَكُنْتُ امْرَأً مِنَ الأَنْصَارِ ، وَلَوْ سَلَكَ النَّاسُ وَادِيًا أَوْ شِعْبًا لَسَلَكْتُ وَادِيَ الأَنْصَارِ وَشِعْبَهَا ، الأَنْصَارُ شِعَارٌ ، وَالنَّاسُ دِثَارٌ ، إِنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدِي أَثَرَةً ، فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي عَلَى الْحَوْضِ " [رواه البخاري (٤٠٧٥) ومسلم (٣٧٢٥) وأحمد]
281- Abdullah b. Zeyd b. Asım (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: “Ey Ensar topluluğu, ben sizi sapıklar olarak buldum da Allah benimle size hidayet bahşetmedi mi? Parça parça idiniz de Allah benimle sizin aranızı uzlaştırmadı mı? Fakir ve muhtaç idiniz de Allah benimle sizi zengin kılmadı mı? İnsanlar develerle koyunlarda evlerine dönüp giderlerken, sizler de Allah’ın Resulü ile evlerinize dönüp gitmenizden razı olmaz mısınız? Eğer Ensar bir dere yoluna yahut bir dağ yoluna girselerdi, muhakkak ben Ensar’la beraber onların vadisinin içine girerdim. Eğer hicret olmasaydı, ben muhakkak Ensar’dan bir kişi olurdum. İnsanlar benim kaftanım Ensar ise iç gömleğimdir. Benden sonra yakında sizler başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber sizler havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz”
Açıklama
Hüneyn, Mekke ile Taif arasında bir vadidir. Mekke’ye takriben üç günlük mesafededir. Hüneyn harbi hicretin se-kizinci yılında olmuştur. Bu harbin sebebi şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huzâa kabilesine yardım için Mekke’ye git¬meyi kararlaştırmış; fakat bu haber Havazin kabilesine ters ulaş¬tırılarak kendileriyle harb edecekmiş şeklinde bildirilmişti. Bu kabile cengâverliği ile meşhur olup o gün için Müslümanların en amansız düşmanı idi. Sakif kabilesi de bu hususta Hevazin’den aşağı kalmı¬yordu. Bunlar derhal hazırlanarak Zülmecez panayırının kurul¬duğu yere geldiler. Bu yer Hüseyn’in eteğindedir. Müslümanlar bu harbe 12000 kişi ile iştirak etmişlerdir. Bu çokluk bidayette kendilerine ucub getirmiş ve harbin ilk safhasında bozulup gerilemişlerse de sonra¬dan Allah’ın nüsreti yetişmiş; ve harbi kazanmışlar; birçok ganimetler de ele geçirmişlerdir.
Kur’an-ı Kerim’in Tevbe suresinde Hüneyn harbi hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Şüphesiz ki, Allah siz birçok yerlerde ve Hüneyn gününde yardım etmiştir. Hani o gün çokluğunuza böbürlenmiştiniz; fakat bunun size hiç bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti Sonra dönüp geri gitmiştiniz/ Bundan sonra Allah huzur ve sükûne¬tini Resulüne ve müminler üzerine indirdi, bir de sizin görmediğiniz as¬kerler indirerek küfredenlere azab verdi, işte kâfirlerin cezası budur!..”
Bir kavle göre bu harpte gökten sekiz bin, başka bir kavle göre beş bin melek inmiştir, on altı bin melek indiğini söyleyenler de vardır.
Burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beyaz bir katıra bin¬diği, başka bir rivayette ise katırın siyah benekli beyaz renkte olduğu bildiriliyor. Bunların ikisi de birdir. Ulemânın beyanına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın bundan başka katırı yoktu; ismi de dül¬düldü.
Katırı hediye eden zatın adı birinci rivayette Ferve b. Nefase, ikincide Ferve b. Nuame olduğu bildirilmişse de Nevevî : “Sahih ve maruf olan birincisidir.” diyor. Bu zatın Müslüman olup olmadığı ihtilaflıdır. Hatta Buhari’nin rivayetine göre! Hediyenin sahibi Eyle kralı Yuhanna’dır.
Harb kızışıp ordusunu başı sıkıldığı anda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu hayvana binmesi onun son derece cesur olduğunun de¬lilidir. Zira ancak böyle yaparsa Müslümanların mercii ve mutemedi olur; kendisini görüp yerini bilmekle kalpleri itminan bulurdu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hayvana kaiden binmişti. Yoksa kendisinin maruf atları vardı; onlardan birine binebilirdi. Askeri etrafından dağıl¬dığı halde hayvanını mahmuzlayarak müşriklerin üzerine ilerlemesi ve her taraftan kuşatıldığı zaman —kaçmak şöyle dursun— yere inerek se¬bat göstermesi akıllara hayret verecek derecede cesur ve sabırlı oldu¬ğunu gösterir. Bazıları bunu piyadeyi teselli için yaptığını söylerler.
Sahabe-i kiram onun bütün harplerde şecaat gösterdiğini rivayet et¬mişlerdir. Bütün Peygamberlerin hâlü şanı da böyledir. Onlar Allah’ın va’dine güvenir; şehit olup, Allah’a kavuşmaya can atarlardı. Hiç birinin —hâşâ— harb meydanından kaçtığı sabit olmamıştır. Ulemâ onlara harpten kaçma isnadında bulunan bir kimsenin tevbesi bahis mevzuu olmak¬sızın Öldürülmesi icap ettiğini söylemişlerdir. Çünkü böyle bir isnat, Pey¬gamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kara olduğunu yahut Arap olmadığını iddiaya benzer ki, kat’î surette bilinen bir sıfatını inkâr demektir; bu ise —maazallah— küfürdür.
Kurtubi bu hususta şunları söylemiştir: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir noksanlık veya kusur izafe eden kimsenin Öldürülmesi lazım geldiğine bazı Ulemâmız icma' nakletmişlerdir. Bir takımları böyle bir kimseden tevbe isteneceğini, tevbe etmediği takdirde öldürüle¬ceğini söylemişlerdir.” İbni Battal de: “Çünkü sözünü tevil etmezse kâfirdir; tevil ederse özrü kabul olunur.” diyor.
Bu harpte ashabın dağılmalarına gelince: Onlar, bir daha dönmemek üzere harpten kaçmamış; biraz yerlerinden gerilemişlerdir. Nitekim ça¬ğırıldıkları vakit “Lebbeyk” diyerek hemen koşup gelmeleri de bunu gös¬terir. Harb sahnesinden uzaklaşmış olsalar çağırıldıklarını nereden bile¬cek ve işiteceklerdi? Zaten bir kısmı hiç gerilememiş; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte yerlerinde sebat göstermişlerdi. Bunlar bir rivayette on iki, başka bir rivayete göre yüz kişi idiler. Nevevî bu harpte gerileyenlerin ekseriyetle müellefe-i kulûb ile henüz Müslüman olmayan Mekke müşrikleri olduğunu söylüyor. O gün Müslüman ordusunda fırsat kollayan müşrikler de varmış,
Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in askerini Hz. Abbas’a ça¬ğırtması sesi gür olduğu içindir. Onun sabaha karşı Medine’deki Sefa’ dağının üzerinden bağırarak sekiz mil uzaktaki kölelerine işit¬tirdiği rivayet olunur.
Ashab-ı Semure: Hüdeybiye’de ağaç altında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bey’at edenlerdir.
“Ya lebbeyk!” buyurun! Hazırız manasınadır.
Varis: Tandıra benzeyen bir taştır. Üzerinde yiyecek pişirilir. Harp¬lerin kızışması bu taşın sıcaklığına benzetilerek darb-ı mesel olmuştur. Bazıları bunun doğrudan doğruya tandır olduğunu söylemişlerdir. “Bu, tandırın kızıştığı zamandır.” cümlesini ilk defa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin söylediği de rivayet olunur.
Enes İbni Malik (Radıyallahü anh) şöyle demiştir: Hüneyn günü olun¬ca Havazin, Gatafan ve diğer birçok kabileler develeri, çocuk ve kadınlarıyla beraber harb sahasına yönelip geldiler. Peygamber'in berabe¬rinde ise on bin mücahit ve bir de Mekke'den yeni Müslüman olup katılanlar vardı. Harb başlayınca bunlar Peygamber'in yanından ge¬ri dönüp kaçtılar, hatta Peygamber (az bir topluluk içinde) yapayal¬nız kaldı. Bu durum üzerine Peygamber o gün aralarına başka bir söz karıştırmaksızın arka arkaya iki defa nida etti: Evvelâ sağ tarafı¬na döndü ve: “Ey Ensar topluluğu!” diye bağırdı. Ensar: Lebbeyke ya Resulallah! Müjdelenip sevin! Biz Senin maiyetinde bulunuyoruz! dediler. Bundan sonra Peygamber sol tarafına döndü ve yine:
“Ey Ensâr topluluğu!” diye bağırdı.
Ensar yine: Lebbeyke ya Resulallah! Müjdelenip sevin! Bizler Senin beraberindeyiz! dediler.
Peygamber bu sırada beyaz bir katır üzerinde idi. Hemen katır¬dan indi ve:
“Ben Allah’ın kulu ve Resul’üyüm” buyurdu.
Akabinde müşrikler bozuldular. Peygamber o gün pek çok ga¬nimetler elde etti. Sonra bu ganimetleri Muhacirler ve Mekke’den ka¬tılan öncüler arasında taksim etti. Bu ganimetlerden Ensar’a bir şey vermedi. Bunun üzerine Ensar (dan bazı kimseler): Harb gibi çetin bir iş olduğu zaman bizler çağrılıyoruz, fakat ganimet bizden başkalarına veriliyor, diye söylendiler. Bu sözler Peygamber’e ulaştı. Akabinde Peygamber, Ensar’ı bir çadır içinde topladı da:
“Ey Ensar topluluğu! Sizlerden bana ulaşan o söz nedir?” buyurdu. Ensar sustular. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Ensar topluluğu! İnsanlar aldıkları dünya maliyle gider¬lerken sizler kendisine sahip olarak Allah’ın Resulü ile evlerinize dö¬nüp gitmenizden hoşnut olmaz mısınız?” buyurdu.
Ensar bu sefer topluca: Evet bundan hoşnut oluruz (ya Resulallah)! dediler. Bunun üzerine Peygamber: “Şayet insanlar bir vadiye girip gitseler, Ensar da bir dağ yo¬luna girip gitmiş olsa, ben elbette Ensar’ın dağ yolunu tutar giderdim” buyurdu. Geçen senetle Hişam, Enes’e (künyesi ile hitap ederek): Ya Eba Hamza! Sen bu olaya şahit oldun mu? diye sordu. Enes İbni Malik de: Ben bu olaydan nereye gaip olabilirim? Dedi. Başka bir rivayette:
Abdullah İbni Zeyd İbni Asım şöyle demiştir: Allah Hüneyn günü Resulü’ne, harb ettiği kimselerin mallarını ganimet ola-rak verdiği zaman, Resulüllah o malları insanlar içinde kalpleri İslâm'a alıştırılan kimselere taksim etti de, bu mallardan Ensâr'a bir şey vermedi. Ensâr, Resulüllah’ın bazı insanlara mal verip de kendi¬lerine bir şey vermediği için hüzünlenmiş gibi oldular. Bunun üzerine Resulüllah onlara hitap edip şöyle buyurdu: "Ey Ensâr cemaati! Ben sizleri yolu şaşırmışlar bulup da Al¬lah benim delâletimle sizlere hidayet vermedi mi? Ben sizleri fırka fırka bölünmüş halde bulup da, Allah benim Medine'ye hicretimle sizleri birbirinizle birleştirmedi mi? Ben sizleri fakır hâlde bulup da Allah benim yüzümden sizleri zengin kılmadı mı?" Resulüllah bu soruların her birini sordukça, Ensâr Resulüllah’a karşı: Allah ve Resulü en çok ihsan edicidir, dediler. Resulüllah: “Sizleri Allah'ın Resulü'ne şöyle cevap vermenizden men' eden nedir?” buyurdu. Resulüllah bir şey söyledikçe Ensar: Allah ve Resulü en çok ihsan edicidir, dediler. Resulüllah:
“Eğer siz isteseydiniz, benim bu sorularıma şöyle şöyle cevap verebilirdiniz: (Seni kavmin yalanlamıştı, bize hicret ettin, biz Seni tasdik ettik. Kavmin Seni terk etti, biz Sana yardım ettik. Kav¬min Seni kovdu, biz Seni bağrımıza bastık. Sen yoksuldun, biz Seni malımıza ortak yaptık diyebilirdiniz. Bunlar doğrudur.) İnsanlar al¬dıkları koyunlar ve develerle evlerine giderlerken, sizler Peygamber ile evlerinize gitmenizden razı oluyor musunuz? Eğer hicret fazileti olmasaydı, muhakkak ben Ensâr'dan bir kimse olurdum. İnsanlar bir vadiye bir dağ yoluna gitmiş olsalardı, ben muhakkak Ensâr'ın vadisine ve dağ yoluna girer giderdim. Ensâr cilt üzerine giyilen iç fanilâsı, diğer insanlar da onun üzerine giyilen elbisedir. Sizler ben¬den sonra yakında başkalarının sizlere tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Sizler bunlara sabrediniz, nihayet sizler havuz başında bana kavuşacaksınız.” Başka bir rivayette ise:
Ez-Zührî şöyle demiştir: Bana Enes ibn Malik (Radıyallahü anh) ha¬ber verip şöyle dedi: Allah, Havazin (harbindeki ganimet) malların¬dan kendi Resulü’ne fey’ olarak verdiğini verdiği ve Peygamber de Kureyş’ten birtakım kimselere (kalplerini İslam’a alıştırmak için) yü¬zer deve vermeğe başladığı zaman, Ensar’dan bazı insanlar: Allah, Resulüllah’a mağfiret eylesin! O, Kureyş'e veriyor da bizleri terk ediyor. Hâlbuki kılıçlarımızdan hâlâ Kureyşliler’in kanla¬rı damlıyor, dediler. Enes devamla dedi ki: Ensar’ın bu sözü Resulüllah’a söylendi. Bunun üzerine Resulüllah, Ensar’a haber gönderip onları deriden bir çadır içinde toplattı. Ensar’ın beraberinde başkalarını çağırmadı. On¬lar toplanınca, Peygamber ayağa kalktı da: “Ey Ensar! Sizin tarafınızdan söylenip bana ulaşan o söz ne¬dir?” buyurdu. Ensar’ın iyi anlayışlıları: Ya Resulallah! Bizim başkanlarımız (sizi üzecek) hiçbir söz söylememişlerdir. Amma bizden yaşları taze bazı insanlar: Allah, Rasulüllah’a mağfiret eylesin! O, Kureyş’e veriyor da bizleri bırakıyor. Hâlbuki bizim kılıçlarımızdan hâlâ Kureyş kanı damlıyor, demişler¬dir, dediler. Bunun üzerine Peygamber: “Ben Kureyş’ten bazı kimselere dünyalık veriyorum ki, bun¬lar küfür ve şirk zamanına yakın olan insanlardır. Ben onların gö¬nüllerini İslâm dini’ne alıştırmak maksadıyla veriyorum. İnsanlar aldıkları mallarla giderlerken, sizler evlerinize Peygamber’le gitme¬nizde razı olmuyor musunuz? Allah’a yemin ederim ki, sizin Peygam¬ber’le Medine’ye dönüp gitmeniz, onların ganimet mallarıyle evlerine bitmelerinden şübhesiz daha hayırlıdır” buyurdu.
Ensar: Ya Resulallah! Bizler Seninle Medine’ye gitmekten razı ol¬muşuzdur! dediler. Peygamber de onlara: “Sizler yakın gelecekte şiddetli bir surette başkalarının sizle¬re tercih olunmasıyle karşılaşacaksınız. Siz bu durumlara Allah’a ve Resulü’ne kavuşuncaya kadar sabrediniz. Çünkü ben havuz başında olacağım” buyurdu. Enes: Fakat sabretmediler, demiştir.
عَنْ جَابِرٌ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ، أَمْسِكُوا عَلَيْكُمْ - أَمْوَالَكُمْ - لَا تُعْمِرُوهَا، فَإِنَّهُ مَنْ أَعْمَرَ شَيْئًا حَيَاتَهُ فَهُوَ لِه أُعْمِرَهُ حَيَاتَهُ وَمَمَاتَهُ .
رواه النسائي
282- Cabir b. Abdullah (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Ensar topluluğu! Mallarınızı elinizde tutun; onları batırmayın; zira kim bir ömürlük verirse, o mülk ölü iken de, diri iken de verilen kimsenin ve (çocuklarının) olur!” buyurdular.
Fakirlere müjde
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: يَا مَعْشَرَ الْفُقَرَاءِ أَلَا أُبَشِّرُكُمْ أَنَّ فُقَرَاءَ الْمُؤْمِنِينَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ قَبْلَ أَغْنِيَائِهِمْ بِنِصْفِ يَوْمٍ، خَمْسِمِائَةِ عَامٍ . [رواه ابن ماحه (٤١٢٢)]
283- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey fakirler cemaati! Ben sizi, fakirlerin, cennete zenginlerinden, (dünya ölçüleriyle beş yüz yıl olan) yarım gün önce gireceklerini müjdelemeyeyim mi?” buyurdular.”
Açıklama
Muhacirlerin fakirleri, Allah’ın zengin muhacirlere kendilerinden fazla mazhar kıldığı fazilet (bir takım mali ibadetler) hususunda Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e şikâyette bulundular (yani zenginleri gibi mali ibadetler yapamamanın üzüntüsünü arz ettiler). Bunun üzerine O: “Ey fakirler gurubu, dikkat ediniz! Ben mü’mirilerin fakirlerinin cennete zenginlerinden yarım gün, (yani) beşyüz yıl önce girecekle¬rini size müjdeliyorum, buyurdu.”
(Ravilerden) Musa (bu hadisi rivayet ettikten) sonra şu ayeti okudu: “ve şüphesiz, senin Rabbin katındaki bir gün, sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibi¬dir.”
Not: Zevâid’de şöyle denilmiştir: Abdullah İbni Dinar, Abdullah İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den hadis işitmemiştir. (Hâlbuki ondan rivayet ediyor). Ravi Musa İbni Ubeyde de zayıftır.
Hac, 47. ayeti, kıyamette bir günün uzunluğunun dünyanın bin yılı ka¬dar olduğuna delalet eder.
Bu hadis, haline şükreden, rızkından şikâyetçi olmayan, sabırlı fakirlerin faziletine delalet eder.
Beş şey vardır ki, onlara yetişmenizden Allah’a sığınırım
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَقْبَلَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ (يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ خَمْسٌ إِذَا ابْتُلِيتُمْ بِهِنَّ وَأَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ تُدْرِكُوهُنَّ لَمْ تَظْهَرْ الْفَاحِشَةُ فِي قَوْمٍ قَطُّ حَتَّى يُعْلِنُوا بِهَا إِلَّا فَشَا فِيهِمْ الطَّاعُونُ وَالْأَوْجَاعُ الَّتِي لَمْ تَكُنْ مَضَتْ فِي أَسْلَافِهِمْ الَّذِينَ مَضَوْا وَلَمْ يَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِلَّا أُخِذُوا بِالسِّنِينَ وَشِدَّةِ الْمَئُونَةِ وَجَوْرِ السُّلْطَانِ عَلَيْهِمْ وَلَمْ يَمْنَعُوا زَكَاةَ أَمْوَالِهِمْ إِلَّا مُنِعُوا الْقَطْرَ مِنْ السَّمَاءِ وَلَوْلَا الْبَهَائِمُ لَمْ يُمْطَرُوا وَلَمْ يَنْقُضُوا عَهْدَ اللَّهِ وَعَهْدَ رَسُولِهِ إِلَّا سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوًّا مِنْ غَيْرِهِمْ فَأَخَذُوا بَعْضَ مَا فِي أَيْدِيهِمْ وَمَا لَمْ تَحْكُمْ أَئِمَّتُهُمْ بِكِتَابِ اللَّهِ وَيَتَخَيَّرُوا مِمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَّا جَعَلَ اللَّهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ)
[رواه ابن ماجة (٤٠١٩) والحاكم]
284- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (sallallahu Aleyhi ve Selem) bize yönelerek şöyle buyurdu: “Ey muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki onlarla müptela olacağınız zaman (hiç bir hayır kalmaz). Ben sizlerin o şeyler (dönemin)e erişmenizden Allah’a sığınırım (O şeyler şunlardır):
Bir milletin içinde zina - fuhuş ortaya çakıp nihayet o millet bu suçu aleni olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır.
Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarın zulmü ile cezalandırılırlar.
Mallarının zekâtını vermekten imtina eden her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezasıyla cezalandırılır) ve hayvanlar olmasa onlara yağmur yağdırılmaz.
Allah’ın ahdini ve Resulünün ahdini (yani düşmanla yaptıkları antlaşmayı) bozan her milletin başına mutlaka Allah kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindekinin bazısını alır.
Ve imamları (yani devlet adamları) Allah’ın Kitabı ile amel etmeyip Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe (yani diğer hükümleri uygulamadıkça) Allah onların azabını kendi aralarında kılar (yani; iç savaş, fitne, fesat ve terör, anarşi, kargaşa gibi azaplarla tazip eder).”
Yardımı teşvik
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ يَا مَعْشَرَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ إِنَّ مِنْ إِخْوَانِكُمْ قَوْمًا لَيْسَ لَهُمْ مَالٌ وَلاَ عَشِيرَةٌ فَلْيَضُمَّ أَحَدُكُمْ إِلَيْهِ الرَّجُلَيْنِ أَوِ الثَّلاَثَةَ .
[رواه أبو داود (٢٥٣٤)، والحاكم (٢٤٥١)]
285- Hz. Cabir (Radıyallahu anh)’den:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gazveye çıkmayı arzu etti ve): “Ey Muhacir ve Ensar topluluğu! Kardeşlerinizden öyleleri var ki ne malları var ne de aşiretleri. Her biriniz, iki veya üç kişiyi yanına alsın” buyurdu.
Açıklama
Hz. Peygamber Müslümanların çok fakir olup savaşa gitmek için yeterli erzak ve hayvan bulamadıkları dönemlerde, herkesin (özel olarak) kullandığı hayvandan başkalarının da faydalanmalarını sağlamak maksadıyla, hayvan sahiplerine, fakir kimseleri yanlarına alarak hayvanlarına onlarla nöbetleşe binmelerini emretmiştir. Bunun üzerine ashab-ı kiram o fakirleri yanlarına alıp hayvanlarına yol boyunca onlarla ortaklaşa ve sırasıyla binmişlerdir. Metinde geçen, “...Si¬zin din kardeşlerinizden malı ve akrabası olmayan kimseler vardır... Ancak onlarınki gibi nöbetleşe binebileceği bir bineği olabilir...” anlamına gelen cümlelere bakarak İmam Ebu Hanife (Rahmetullahi Aleyh) ile İmam Şafiî ve İmam Ahmed (Rahmetullahi Aleyhima) aynen hac gibi cihad için de binek ve azığa sahip olmayı şart koşmuşlar, bu iki imkâna sahip olmayan kimselere cihadın farz olma¬yacağını söylemişlerdir. İmam Malik (Rahmetullahi Aleyh)’e göre ise, cihadın farz olması için azık ve binek sahibi olma şartı yoktur. Bu hadisi şerif, nöbetle bile olsa başkasının hayvanına binme imkanına sahip olan bir kimsenin savaşa gitmekle mükellef olacağına delalet etmektedir.
Fıkıh kitaplarında açıklandığı üzere, cihad ile mükellef olanlarda aranılan vasıf Bunların harbe kadir, arızalardan beri bulunmalarından ibaret¬tir. Binaenaleyh, çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, körler, topallar, nafakadan yani zad (azık) ile binekten mahrum olanlar, cihad ile mükellef olamazlar. Bi¬nek hayvanının lüzumu, “mesâfe-i sefer” denilen en az onsekiz saatlik bir mesafe için söz konusudur. Daha yakın bir mesafe için binek şart değil¬dir. İmam Ahmed’e göre nafakadan maksat, savaşa katılacak şahıs ile geride kalacak ailesine yetecek maldır.
İyi biliniz ki Arz ancak Allah’a ve Rasulü’ne aittir
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: يَا مَعْشَرَ يَهُودَ، أَسْلِمُوا تَسْلَمُوااعْلَمُوا أَنَّ الأَرْضَ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ، وَإِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُجْلِيَكُمْ، فَمَنْ وَجَدَ مِنْكُمْ بِمَالِهِ شَيْئًا فَلْيَبِعْهُ، وَإِلَّا فَاعْلَمُوا أَنَّمَا الأَرْضُ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ .
[رواه البخاري (٦٢٥٤) ومسلم (١٧٦٥) وأبو داود]
286- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): şöyle buyurdu:
“Ey Yahudiler topluluğu! Müslüman olunuz da selâmette kalınız. Ve iyi biliniz ki, Arz ancak Allah'a ve Rasulü'ne aittir. Ben sizleri bu araziden çıkarmak istiyorum. Binaenaleyh sizden her kim kendi malından taşıyamayacağı bir şeyi olursa onu satsın. Size söylediğim sözü işitmezseniz iyi biliniz ki Arz ancak Allah'a ve Resulü 'ne aittir”
Açıklama
Resulüllah (Sallattahü Aleyhi ve Selime): “Bunu murad ediyorum!” sözü ile “Benim tebliğimi itiraf etmenizi is-tiyorum!” demek istemiştir. “Eslimû” cümlesiyle başlayarak güzel ve külfetsiz bir cinas yapmış; sonra : “Bilmiş olun!” diye başlayan yeni bir cümle ile asıl maksadını bildirmiştir. Burada sanki Yahudiler tarafından: “Bu Müslüman olun sözünü neden üç defa tekrarladın? Diye sorulmuş da, “Bilmiş olun!” cümlesi ile onlara cevap verilmiş gibidir.
“Bu yer Allah’ın ve Resulünündür!” cümlesinin manası: Onun mülkiyeti de hükmü de Allah’ındır; sizin bu yerinize Müslümanları mirasçı yapmayı irade buyurmuştur; binaenaleyh hemen burasını terk edin! de¬nmektir. Çünkü Yahudiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile muha-rebe etmişlerdi.
Sizler sağır ve uzaktaki birine dua etmiyorsunuz
عَنْ أَبِي مُوسَى الأَشْعَرِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، ارْبَعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ ، فَإِنَّكُمْ لا تَدْعُونَ أَصَمَّ وَلا غَائِبًا , إِنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعًا قَرِيبًا ، وَهُوَ مَعَكُمْ .
[ رواه البخاري (٦٦١٠)ومسلم () وأبو داود ]
287- Ebu Musa el-Eş’arî (Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Ey İnsanlar! Nefislerinize yumuşak davranın (kendinizi yormayınız). Çünkü sizler sağır ve uzaktaki birine seslenmiyorsunuz, Muhakkak siz işiten yakın bir zata dua ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir.
Açıklama
İmam Hafız Ebu Ya'lâ Ahmed İbni Ali İbni Müsenna, Müsned’inde der ki: Bize Ebu İbrahim Tercüman’ının... Enes İbni Malik (Radıyallahu anh)’den, onun Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den, onun da Rabbinden bildirdiğine göre O, şöyle buyuruyor: Dört haslet vardır ki bunlardan birisi Benim, birisi senin, birisi Benimle senin aranda, birisi de seninle kullarım arasında¬dır. Benim için olanı: Bana ibadet etmen ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmamandır. Senin için olanı her ne hayır işlersen onun mükâfatını sa¬na vermemdir. Benimle senin aranda olan: Senin dua etmen, Benim bu duaya icabet etmemdir. Seninle kullarım arasında olana gelince; ken¬din için sevip hoşnut olduğun şeyleri onlar için de sevip hoşnut ol.
Doğru olunuz, yaklaştırınız, müjdeleyiniz!
عَنِ الْحَكَمِ بْنِ حَزْنٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ ل!نْ تُطَيقُوا كُلَّ مَا أُمِرْتُكُمْ بِهِ وَلَكِنْ سَدَّدُوا وَقَارَبُوا وَأّبْشِرُوا .
[رواه أحمد ( ١٧٨٨٩) وابو داود (١٠٩٦) وابن خزيمة (١٤٥٢)]
288- El-Hakem b. Hazn el-Kulefî
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Siz emrolunduğunuz her şeye güç yetiremezsiniz. Ama doğru olunuz, yaklaştırınız, müjdeleyiniz!”
Açıklama
Rivayetten anladığımıza göre el-Hakem b. Hazn el-Külefî adında bir zat yedi veya dokuz kişilik bir hey’etin içinde Resulüllah’a gelmiş, onu ziyaret etmiş, dua ve ikramına nail olmuştur. Efendi¬mizin hey’ete ikramı birazcık hurmadan ibaret kalmıştır. Bizzat ravi bu azlığın o esnadaki fakirlikten ileri geldiğini bir özür kabilinden zikretmiştir. Riva¬yetin konu ite alâkası bundan sonraki bölümüdür. Ravinin ifadesine göre, bu hey'et Medine'de günlerce kalmış ve bu meyanda Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile cu¬ma kılma şerefine ermiştir. Rivayete göre Hz. Peygamber bir bastona veya yaya dayanarak ayağa kalkmış ve hutbesini irad buyurmaya başlamıştır. Si¬yaktan bu hâdisenin mescide minber konulmadan evvel meydana geldiği an¬laşılmaktadır.
Demek oluyor ki, hatibin hutbe esnasında elinde bir baston veya yay, kılıç gibi bir şey bulundurması meşrudur. Fukaha, bu sayılan şeyleri hatibin hangi eline almasının evlâ olduğunda müttefik değildir.
Malikilere göre, hatibin hitabe esnasında sağ eline bir baston veya yay ya da kılıç alması müstehaptır. Sol eli ile bir yere dayanmaz.
Şafiilere göre, adı geçen şeylerden birini sol eline alır, sağ eli ile de min¬berin kenarına yapışır. Eline alacak bir şey bulamazsa ya sağ elini sol elinin üstüne koyar, ya da ellerini yanlarına salıverir.
Hanefîlerde kılıç zoru ile fethedilen memleketlerde hatip, hutbe esnası¬na sol eline bir kılıç alır. Sulh yoluyla İslâm'ın girdiği bölgelerde ise, eline kılıç almaz. Tahtavî, Merakı’l-Felâh haşiyesinde kılıç haricinde yay ve bas¬ton gibi bir şeye dayanmanın mekruh olduğunu söyler. İbni Emiri’l-hac bu meselenin münakaşasını yapıp, Ebu Davud’un bu rivayetine işaret ederek Hz. Peygamber’in Medine’de hutbe esnasında elinde yay veya baston bu¬lundurduğunun sabit olduğunu söyler, vakıa da budur. Tahtavî’nin bunu mek¬ruh sayarken neye dayandığını bilemiyoruz.
Hanbelilere göre, herhangi bir eli ile kılıç, yay veya bastona dayanabi¬lir. Bu, sünnettir.
Aslında bu adı geçen şeyleri sağ veya sol eline alması konusunda hiç bir rivayet yoktur. Bütün bunlar çeşitli maslahatlar göz önüne alınarak ortaya konmuş mütalaalardır.
İbni Kayyım, Zâdü’l-Meâd’da, Hz. Peygamber'in minber yapılmadan önce, hutbe irad ederken Medine'de bastona, gazvelerde de yaya dayandığı¬nı; kılıca dayandığına dair hiç bir rivayetin bulunmadığım söyler. Hatta kı¬lıca dayanmayı meşru görenleri de küçümseyici ifadeler kullanır.
Rivayetin devamında Hz. Peygamberin hutbede Allah’a hamd-ü sena ettikten sonra cemaate “Siz emrolunduğunuz şeylerin tümünü yapamazsı¬nız, ama mutedil olunuz, müjdeleyiniz” buyurdu deniliyor.
“Doğru olunuz” diye tercüme ettiğimiz kelimesini İbni Hacer: “doğruya sarılınız, ifrat ve tefrite sapmayınız” kelimesini de, “devamlı olan ameli az da olsa sevabla müjdeleyiniz” şeklinde manalandırmıştır.
Bazı Hükümler
1. Fazulet sahibi kişileri ziyaret etmek ve onları ziyaret için yola çıkmak meşrudur.
2. Külfet’e girmeden elde olan şeylerle müsafire ikram etmek müstehabtır.
3. Salih kişilerden dua istemek müstehabtır.
4. Âlimlerden ilim almak için onların yanında kalmak iyidir.
5. Hatibin hutbe esnasında, asa, yay ve kılıç gibi bir şeye dayanması müstehabtır.
6. Hutbeye Allah’a hamd ve sena ile başlanmalıdır.
7. Hatib hutbesinde cemaat için gerekli bilgileri vermeli, onlara en çok lazım olan konuları ele almalıdır.
Tevbeye davet
عَنِ الأَغَرَّ الْمُزَنِّيِّ أَ نَّ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ تُوبُوا إِلَى رَبِّكُمْ فَوَ اللهِ إِنِّي لَأَتُوبُ فِي الْيَوْمِ إِلَي اللهِ مِائَةَ مَرَّةٍ .
[رواه أحمد (١٧١٧٣) و البخاري (٦٣٠٧) و مسلم (٢٧٠٢)]
289- Egar el Müzenni (Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Rabbinize tevbe edin. Vallahi ben günde yüz kere Allah’a tevbe ediyorum.
Ridamı bana verin
عَنِ ابْنِ عَمْرٍو أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ رُدُّوا عَلَيَّ رِدَائِي فَوَاللهِ لَوْ كَانَ لَكُمْ عَدَد شَجَر تِهَامَة نِعَمًا لَقَسَمْتُهُ عَلَيْكُمْ . ثُمَ لاَ تَلْقُونِي بَخِيلاً وَلاَ جِبَانًا وَلَا كَذُوبًا .: يَا أَيُّهَا النَّاسُ وَاللهِ مَالِي مِنْ فَيْئِكُمْ وَلَا هَذِهِ الْوَبْرَة إِلَّا الْخَمْسَ وَالْخَمْسُ مَرْدُودٌ فِيكُمْ . فَأَدُّوا الَخَيْطَ وَالْمُخَيِّطَ ، فَإِنَّ الْغُلُولَ يَكُونُ عَلَى أَهْلِهِ عَارًا وَنَارًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ
.[ رواه ابو داود والنسائي (٣٦٨٨)، وأحمد (٦٦٩٠)]
290- İbni Amr (Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ridamı bana verin! Vallahi, ganimet malları, Tihame’nin ağaçları sayısınca bile olsa, onları aranızda bölüştürürdüm. Sonra siz beni ne cimri, ne korkak, ne de yalancı bulurdunuz! “Ey insanlar! Şu ganimetten beşte bir dışında, bana hiç bir şey helal değildir. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor. İğneden ipliğe varıncaya kadar ne varsa hepsini getirin! Çünkü ganimete ihanet, kıyamet gününde yapan için büyük bir ayıp ve ateştir.”
Açıklama
Hüneyn harbinden sonra alınan ganimetleri Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cirane’ye gönderip, Hüneyn Harbi’nin bir devamı mahiyetinde Taif’i kuşattı. Zira Hüneyn’den kaçan sakif kabilesi, onların genç reisleri Mâlik bin Avf dâhil hepsi Tâif kalesine gitmişlerdi. Taif kuşatması 18-20 gün sürmüş, bir netice alınamayınca kuşatma kaldırılıp Cirane’ye dönmşülerdi. Ebu Musa da Evtas harbinden zaferle dönmüş Cirane’ye gelmişti. Fakat Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ganimetlerin taksimini bir müddet daha uzattı. Bunun hikmetini kavrayamayıp teslimiyeti zayıf olanlar, durumdan şikâyetçi oldular. Bedevî Araplar ganimetin taksim edilmesini ısrarla istemeye başladılar. Neticede Peygamber Efendimiz’i Semüre ağacının altında durdurdular. Cübbesi ağaca takılıp kaldı. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) devesini durdurup: “Ey insanlar! Ridamı bana verin! Vallahi, ganimet malları, Tihame’nin ağaçları sayısınca bile olsa, onları aranızda bölüştürürdüm. Sonra siz beni ne cimri, ne korkak, ne de yalancı bulurdunuz! “Ey insanlar! Şu ganimetten beşte bir dışında, bana hiç bir şey helal değildir. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor. İğneden ipliğe varıncaya kadar ne varsa hepsini getirin! Çünkü ganimete ihanet, kıyamet gününde yapan için büyük bir ayıp ve ateştir.” Buyurdular. Efendimiz’in ganimeti taksim işinde yavaş davranmasının hikmeti, ancak Cirane’ye gelişin onuncu günü anlaşılabildi. Mağlub olan Havazin kabilesinden bir heyet, Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelmişler, müslüman olduklarını bildiriyorlardı. Bu vesileyle de esirlerinin ve mallarının geri verilmesini taleb ediyorlardı. Ancak ganimetler taksim edildiği için Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara mal veya esirlerden birini terci etmelerini buyurdu. Onlarda ailelerini mallarına terciettiler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ashabundan esirlerin iadesini istediler ve bütün sahabe esirleri seve seve iade etti. Bu alicenaplık karşısında tüm Havazin mülüman oldu.
Sakin ve vakarlı olun
عَنِ أُسَامَة ابْنِ زَيْدٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمْ بِالسَّكِينَةِ وَالْوَقَارِ فَإِنَّ الْبِرَّ لَيْسَ فِي إِيضَاعِ الْإِبِلِ .
[رواه أحمد و النسائي وابو داود(١٩٢٠) ]
291- Üsame b. Zeyd (Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Sekînet içinde ve vakarlı olun, iyilik develeri hızlı koşturmakta değildir.”
Açıklama
Buhari’nin rivayetinden anlaşıldığına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Veda Haccında Arafat’tan Müzdelife’ye hareket edilirken arkadan gelmekte olan bazı hacıların bağırıp çağırarak develerini döğdüklerini görünce bu sözü söylemiştir. Hanefî ulemâsından Aliyy’ül-Kaari’nin beyanına göre Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu sözüyle “Hayvanlara eziyet etmek gibi dince yasak edilen hareketlerle ne kadar da acele edilse hayra erişilemez. Aslında hayrda yarışmak ve hayra koşmak dince mak¬bul bir harekettir. Fakat bu hayra koşuş aynı zamanda bir günâhı irtikâbı da beraberinde getirmemelidir” demek istemiştir.
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin hayvanları zorlayarak koşturmayı yasak¬laması üzerine bu hayvanların bir daha koştuklarının görülmemesinden, sürücülerinin onları bundan sonra zorlamadıkları anlaşılıyor.
Metinde iki defa geçen “Artık ben Müzdelife’ye varıncaya kadar hay¬vanların şahlanıp koştuklarını görmedim” sözü İbni Abbas’a ait olabilece¬ği gibi, Üsame b. Zeyd’e ait de olabilir. Çünkü Ahmed b. Hanbel’in riva¬yetinde bu sözün Hz. Üsame’ye ait olduğu belirtiliyor.
Hadisten çıkartılan Bazı Hükümler
1. Arafat’tan Müzdelife’ye giderken hacıların vakar ve sükûnet içerisinde hareket etmesi sünnet¬tir.
2. Kuvvetli hayvana iki kişinin binmesi caizdir.
Doğru olun!
عَنِ أُسَامَة ابْنِ زَيْدٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمْ بِالْقِصْدِ عَلَيْكُمْ بِالْقِصْدِ عَلَيْكُمْ بِالْقِصْدِ فَإِنَّ اللهَ تَعَالَى لَنْ يَمَلَّ حَتَّى تَمَلُّوا .
[وراه ابن ماجة وصحيح ابو داود (١٣٣٨)]
292- Cabir (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Doğru olun! Doğru olun! Doğru olun! Siz doğruluktan usanmadıkça Allah sevap vermekten usanmaz.”
عَنِ عَائِشَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمْ مِنَ الْأَعْمَالِ مَا تُطِيقُونَ ، فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا ، وَإِنَّ أَحَبَّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللَّهِ مَا دُووِمَ عَلَيْهِ ، وَإِنْ قَلَّ .
[رواه البخاري (٤٣) ومسلم (٧٨٥)]
293- Aişe (Radıyallahü anha)’dan:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Siz gücünüz yettiğince ibadet edin. Allah’a yemin olsun ki siz ibadetten usanmadıkça Allah sevap vermekten usanmaz. Fakat Allah’a en sevimli gelen ibadet az da olsa devamlı olanıdır.”
Açıklama
Usanmak: Bıkmak, manasınadır. Bu mana Allahu Teâlâ hakkında mu¬haldir. Şu halde hadisi tevil icap eder. Filhakika ulemânın muhakkıkları bu cümleyi te'vil etmiş ve: “Allah size usanıp bıkan kimse muamelesi yapmaz. Binaenaleyh sizden sevap ve mükâfatını kesmez. Meğerki siz yapmakta olduğunuz hayırlı amellerden vazgeçmiş olasınız!” demişlerdir.
Bazılarına göre bu cümlenin manası; “Siz bıkarsanız Allah bıkmaz.” demektir. İbni Kuteybe ile diğer bir takım ulemâ bu manaya kâil ol¬muşlardır.
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
1- Hadis-i şerif, muhtelif rivayetleri ile ibadette iktisat gerektiği¬ne delildir. Ve yalnız namaz mahsus değil, bütün hayırlı amellere şamil¬dir. İbadette iktisat, devam edebileceğini yapmaktır. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Ey cemaat! Siz takat getirebileceğiniz işlere bakın!” buyurması da bunu gösterir. Takatten murad, zarar gelmemek şartıyla devamdır. Yani bütün amellerde aşırılıklardan sakınarak orta yol tutulmalıdır. Çünkü ifrata veya tefrite sapmak mek¬ruhtur.
2- Hadis-i şerif, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine karşı beslediği kemâl-i şefkat ve merhamete delildir. Çünkü ümmetini on¬ların en ziyade işine yarayan amellere yani elemsiz kedersiz devam ede¬bilecekleri ibadetlere irşad buyurmuştur. Böyle ibadetleri ise kalp daha büyük bir neş’et ve inşirahla yapar, ibadet de tam olur. Meşakkatli iba-detleri yapmak böyle değildir. Onlar daima bırakılmağa yahut güç halle; isteksiz yapılmağa maruzdurlar. Bu şekilde yapılan ibadetin ise birçok hayır ve sevabı zayi’ olur. Bundan dolayıdır ki Hz. Abdullah b. Amr (Radıyallahü anh) vaktiyle Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kendisine ibadeti hafif tutması hususunda vermiş olduğu ruhsatı kul-lanmadığı için ahir ömründe pişmanlık duymuştur. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ümmetine karşı son derece şefkatlinden dolayı Onların meşakkatli işlerden sakınmalarını ister, ümmeti için hayırlı olmayan herhangi bir işi emretmediği gibi güçlerinin yetmeyeceği bir işi de emretmez. Çünkü ibadetlerde esas olan huşu, diğer işlerde verimi sağlayan sevgi ve istektir. Gü¬cün yetmeyeceği amellerde ise huşûdan ve istekten hiç bir eser kalmaz. Cenab-ı Hak da hayırlı bir işe başlayıp da sonra onu terk edenler hakkında şu ifade¬leri kullanmaktadır: “Onların (yeni bir âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruh¬banlığa gelince, onu üzerlerine biz farz etmedik. Ancak (onlar bunu sırf) Allah’ın rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden (gerçek) iman edenlere mükâfatlarını verdik. Onlardan birçoğu ise (doğru yoldan) çıkanlardı.”
3- Hadis-i şerif ibadete devamı teşvik etmektedir. Ve anlaşılıyor ki daimi surette yapılan az ibadet, bir müddet sonra kesilen çok ibadetten daha hayırlıdır. Çünkü daimi surette yapılan ibadet, az bile olsa Allah’a itaat, zikir, murakabe, niyet ve ihlası devam ettiriyor demektir. Bu devam sayesinde az amel devam etmeyen çok ameli kat kat geçer.
Bu hadis “gecenin tümünü ibadetle geçirmek mekruhtur” diyen cumhûr-ı ulemânın delilidir. Nitekim İmam Mâlik de bu görüşte idi. Sonra¬dan, sabah namazına kalkmaya engel olmuyorsa, bütün bir geceyi ibadetle geçirmekte bir sakınca olmadığını söylemiştir.
Hadis-i şerifte ibadetle ilgili olarak; “gücünüzün yettiği amelleri işleyiniz, gücünüz yetmediği için devam edemeyeceğiniz amellere girişmeyiniz. Çünkü gücünüzün yetmeyeceği ameller size bık¬kınlık verir. Bu yüzden onu terk etmek mecburiyetinde kalırsınız. Siz bıkmadan ibadete devam ettikçe, Allah da onun mükâfatını vermeye devam eder. Fa¬kat siz bıkıp da bu amelinizi bırakıverecek olursanız, Allah sizin bu bıkkın¬lığınıza ve amelinizi terk edişinize karşılık olarak bu ibadetiniz için size vermekte olduğu mükâfatı keser. Yani siz ibadetinize son vermedikçe Allah da sevabına son vermez” buyruluyor. Metinde geçen “Allah usanmaz” ta¬biri melzum - lazım alakasıyla mecazen “Allah terk etmez” anlamında kul-lanılmıştır. Yani melzum söylenmiş lazım kast edilmiştir. Her ne kadar bu hadis ibadetlerle ilgili olarak insanın gücünün yettiği ve devamlı yapabilece¬ği amellere sarılmayı tavsiye ediyorsa da bu tavsiye aslında, sadece ibadetle¬re ait değildir. İbadetler dışında olan diğer meşru işler de bu tavsiyenin kapsamına girmektedir. Meşru olan işlerin Allah’a en hoş geleni ve mükâfata en çok layık olanı az bile olsa devamlı ve düzenli olarak yapılanıdır.
Öyleyse mühim olan çokluk değil, düzenli ve devamlı olmaktır. Bu da ifrat ve tefritten sakınarak iki uç arasında bir derece (itidal) sağlamakla müm¬kündür. Hz. Aişe (Radıyallahü anha) hadisin sonunda, Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın tatbikatına ait tespitlerini “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir amel işledi mi ona devam ederdi” sözleriyle ifade edi¬yor. Bu söz Hz. Aişe’ye aittir. Bilindiği gibi hadisin metnine ravi tarafından ilave edilen bu gibi sözlere “müdrec” denir.
El çırpmak ancak kadınlara mahsustur.
عَنِ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ، مَا لَكُمْ حِينَ نَابَكُمْ شَيْءٌ فِي الصَّلاَةِ أَخَذْتُمْ بِالتَّصْفِيحِ؟ إِنَّمَا التَّصْفِيحُ لِلنِّسَاءِ، مَنْ نَابَهُ شَيْءٌ فِي صَلاَتِهِ فَلْيَقُلْ: سُبْحَانَ اللَّهِ " إِلاَّ التَفَتَ .
[رواه البخاري (١١٦٠ ، ١١٧٧) ومسلم (٤٢١) والنسائي (٧) وأبو داود(١٦٩)]
294- Sehl İbni Sa’d es-Sâidî (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Size ne oluyor ki namazda size bir şey arız olduğunda el çırpıyorsunuz? El çırpmak ancak kadınlara mahsustur. Sizden her kime namazda herhangi bir şey arız olursa: Suphanallah, desin. Şu muhakkak ki, o Suphanallah dediği zaman, onu işiten kimse yüzünü çevirip bakacaktır.
Açıklama
Benî Amr b. Avf, Medine-i Münevvere civarındaki “Ku¬ba” da yaşarlardı. Bunlar ensarın iki büyük kabilesinden biri olan Evs’in kalabalık bir batındırlar. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Beni Amr’a gitmesi, aralarında çıkan bir çarpışma dolayısı iledir. Kuba¬lılar, birbirlerine taşlar atmak suretiyle mukatele etmişlerdi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu haber alınca:
“Haydi, gidelim şunların arasını bulalım.” buyurmuşlar. Bir rivayete göre Kubalıların birbirleriyle çarpıştığı haberi geldiği vakit Hz. Bilâl öğle ezanını okumuş bulunuyordu. Babımız hadisinde vakti girdiği bil¬dirilen namazdan murad: ikindidir. Ebu Davud’un rivayetinde hadisin lafzı şöyledir:
“Amr b. Avf kabilesi arasında cenk vuku bulmuştu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu duydu ve aralarını bulmak için öğleden sonra onların yanına gitti. Bilâl (Radıyallahü anh)’a da:
— İkindi namazının vakti girer de ben gelemezsem Ebu Bekir’e emret; Cemaata namazı o kıldırsın! diye talimat verdi.
İkindi namazı gelince Hz. Bilâl ezanı okuyup kamet getirdi. Sonra Ebu Bekir’e emretti; o da imamete geçti.”
Ebu Davud bu hadisi sahih bir senetle rivayet etmiştir. Bun-dan anlaşılıyor ki Hz. Ebu Bekir’e gelen müezzin Bilâl (Radıyallahü anh) imiş.
Tasfîk: Ses çıkaran vuruştur. Buna tasfîh de derler. Bazdan tasfîk ile tasfîh arasında fark görmüş: “Tasfîh, bir elinin arkasıyla öteki elin içine vurmaktır. Bu korkutmak ve tenbîh için yapılır. Tasfîk ise, el içlerini birbirine çarpmaktır. Bundan murad: eğlence ve oyundur.” mislerdir. Bazıları kadınlar hakkında tasfîh, sağ elinin iki parmağı ile sol avucunun içine vurmak olduğunu söylemiş; bir takımları da tasfîh ile tasfîk’in ayni manaya geldiklerine kail olmuşlardır.
Davudî, tasfihin kadınlara mahsûs olduğunu, fakat hadisin bazı ri¬vayetlerinde erkekler hakkında kullanıldığına göre, onların ellerini uy¬luklarına çarptıkları manasına hamletmek gerektiğini söylemiştir.
Hz. Ebu Bekir’in namazda bakınmaması, bakınmanın mem-nu olduğunu bildiğindendir. Filhakika İbni Hüzeyme’nin ri-vayet ettiği bir hadiste:
Aişe (Radıyallahü anha), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bir kimsenin namaz¬da bakınmasını sordu da: O bir hırsızlıktır. Şeytan onu kişinin nama¬zından çalar, buyurdular.” denilmektedir.
Hadisin buradaki rivayetinde Ebu Bekir’in Allah’a hamd ettiği bildiriliyor. Zahire bakılırsa lisanı ile hamd etmiştir. Fakat hadi¬sin bazı rivayetlerinde:
“Ebu Bekir Allah’a şükür için başını semaya kaldırdı ve ge¬risi geriye çekildi.” denilmiştir. Bu rivayete bakarak İbn’ül-Cevzî, Ebu Bekir’in hamd ve şükürü dille değil, işaretle yaptığı¬nı iddia etmiştir. Maamafih şükür için başını semâya kaldırdığı rivaye¬tinde sözle şükür ettiğine mani olacak bir kayıt yoktur.
İbni Ebi Kuhâfe: Hz. Ebu Bekir’dir. Ebu Kuhâfe babasının künyesidir. İsmi Osman b. Âmir’dir. Hz. Ebu Bekir’in kendisine, ben yahut Ebu Bekir de¬meyip, İbni Ebî Kuhâfe diye takdim etmesi, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında kendi mertebesini küçük gördüğü içindir.
Hadisteki teşbihten murad: Sübhanallah demektir. Nitekim bir ri¬vayette: “Sübhanallah desin” buyurulmuştur.
Hadisi Şeriften Şu Hükümler Çıkarılmıştır:
1- İnsanlar arasında fitnenin önüne geçmek için aracılıkta bulu¬narak onları barıştırmak faziletli bir iştir.
2- Hükümdar, birbirleriyle kavga ve cidal halinde bulunan halkı barıştırmak için bizzat yanlarına gidebilir. Hatta icabında bunu imamlık vazifesine tercih eder; çünkü ara bulmakta mefsedeti önlemek vardır. Bu ise bizzat imam olmaktan evlâdır. İcabında hâkimin dâvayı dinlemek için tarafların bulunduğu yere gitmesi de bu kabildendir.
3- Bazıları bu hadisle istidlal ederek bir namazın birbiri peşinden iki imama tabi olarak kılınabileceğine cevaz vermişlerdir. Onlara göre, caminin imamı bir yere gittiği vakit başkasını kendi yerine vekil tayin eder. Şayet vekil namaza başlamışsa asıl imam muhayyerdir. İsterse ve¬kile uyarak namazını kılar, dilerse kendisi imam olur, dilerse vekili na-mazını kesmeden ona uyar. Bu suretle cemaatten hiç birinin namazı ba¬tıl olmaz. Aynî diyor ki:
“Birbiri peşinden imam olan iki kimsenin arkasında kılınan namazın caiz olduğu müsellemdir. Çünkü imamın abdesti bozulursa yerine bir ha¬life çeker ve halife onun namazını tamamlarsa namaz sahih olur. Buna iki imamlı namaz denilebilir. Caminin imamı namazda bulunmadığı vakit yerine başkasını tayin etmesi de müsellemdir. Fakat namazı vekili kıl¬dırırken asil imam gelirse muhayyerdir.. İlâh... İddiasını teslim edemeyiz. Bu kavle sahip olanların bu hadisle istidlal etmeleri doğru değildir. Çün¬kü hadisi şerifte bildirilen namaz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimize mahsustur. Bunu hadis imamlarından İbni Abdilberr beyan etmiş; böyle bir namazın başkalarına caiz olmayacağıma icma’ bulunduğunu söylemiştir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in önüne geçmek caiz değildir. Bugün sair insanlar için önüne geçmesi caiz olmayacak derecede faziletli bir insan yoktur. Hz. Ebu Bekir’in o namazda yerinde durması caizdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine yerinde dur! diye işaret etmişti. Hatta Malikilerden bazıları Hz. Ebu Bekir’in geriye çekilmesini, yerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in geçmesini bile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hasaisinden saymışlardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sonra böyle bir şey yapılamaz.”
4- Bazıları cemaatin imamdan evvel niyetlenmelerinin caiz oldu¬ğuna bu hadisle istidlal etmiş ve: “Bir kimse namazının bir kısmında imam, bir kısmında da cemaat olabilir.” demişlerdir. Fakat cemaatin imamdan evvel niyetlenmeleri doğru değildir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “İmam tekbir aldığı vakit sizde tekbir alın” hadisi bu kavli redde¬der. Sâri’ hazretleri rütbe itibariyle cemaatin tekbirini imamın tekbirin¬den sonra göstermiştir. Binaenaleyh imamdan önce tekbir almak sahih değildir. İbni Battal: “İmamdan önce tekbir alanın namazının tam olacağına kail kimse bilmiyorum. Yalnız İmam Şafii’nin mezhebine göre cemaatin namazı imamın namazına bağlı değildir. Sair Fukaha bunu caiz görmezler.” demiştir.
5- Taberî bu hadisle istidlal ederek “Farza niyetlenen bir kimse o namazın bir kısmını kıldıktan sonra cemâat gelerek namazı imamla kılsalar, yalnız kılan kimse selâm vermedikçe o cemaata iştirak edemez. Selâm vermeden iştirak ederse namazı fasit olur. Kazası lazım gelir.” diyenlerin hata ettiğini söylemişse de, burada asıl hatayı kendisi yapmıştır. Zira hadis gösteriyor ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Ebu Bekir’in bir kısmını kıldırdığı bir namaza yeni baş¬lamış. Ashabı da kendisine uymuşlardır. Demek oluyor ki, Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o namaza yeniden başlamış, cemaatse ayni na¬mazı tamamlamışlardır. Binaenaleyh bu hadisin Taberî’ye delil olan bir tarafı yoktur.
6- Hadisi şerif, Hz. Ebu Bekir’in bütün Sahabe-i kiram¬dan efdal olduğuna delildir.
7- Namaz için kamet getirmek ve imamı çağırmak müezzinin va¬zifesidir. Kameti müezzinin yapması sünnettir. Başkasının yapması sün¬nete muhaliftir. Bazıları müezzinin izniyle başkasının müezzinlik yapa¬bileceğini cumhuru ulemanın kavli olmak üzere rivayet etmişlerdir.
Hanefîlere göre, müezzinin izni olsun olmasın başkasının yaptığı mü¬ezzinlik muteberdir.
8- Namazda tesbih ve hamd etmek caizdir. Çünkü bunlar Zikrullahtan sayılırlar. Ancak namazda birine cevap olarak elhamdülillah de¬menin namazı bozup bozmayacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır. “El-Muhit- adlı eserde: “Namaz kılan bir kimse aksırınca içinden Allah’a hamd eder,’ Dili ile bir şey söylemezse Ebu Hanife’den bir rivayete göre namazı bozulmaz. Diliyle söylerse namazı bozulur” denilmiş.
İmam Malik’e göre, bir kimseye namazda sevinçli bir haber verilir de Allahu Teâlâ’ya hamd ederse namazına zarar etmez. İmam Ma¬lik ile Şafii’ye göre namazda olan bir kimsenin kuyuya düş¬mek üzere bulunan a’maya yahut yılan sokacak bir kimseye tesbih et¬mesi caizdir.
9- İhtiyaçtan dolayı namazda bakınmak caizdir. İbni Abdil-Berr’in kavli budur. Cumhuru Fukaha’ya göre azıcık bakın-mak namazı bozmaz. Fakat Hanefîlere göre bunun da bir ihtiyaçtan do¬layı olması şarttır. İhtiyaç olmaksızın azıcık bakınmak dahi mekruhtur. Çünkü Hz. Ebu Zerr’den rivayet olunan bir hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Kul namazında bakınmadıkça Allahu Teâlâ ona daima teveccüh buyu¬rur. Bakındı mı, ondan sarf-ı nazar eder.” buyurmuştur.
10- Hîni hacette imamın cemaatten birini kendi yerine geçirmesi caizdir. Ebu Hanife, Malik ve bir kavline göre Şafii’nin mezhepleri budur. Ashab-ı kiramdan Ömer ve Ali (Radıyallahü anhüma) ile tabiinden Hasan-ı Basri, Alkame; Atâ’, İbrahim Nehaî ve Süfyan’ı Sevrî hazeratı da buna kaildirler. Zahirîlerle İmam Şafii’nin bir kavline göre imam kendi yerine başkasını mihraba geçiremez.
11- İmamın safları yararak mihraba geçmesi caizdir. Cemaat hak¬kında böyle bir hareket mekruhtur.
12- Kendinden üstün bir zata imam olmak caizdir.
13- Reis olan bir kimsenin emrine muhalefet eden şahsı muaheze etmezden önce emrine ne için muhalefet ettiğini sorması gerekir.
14- Büyük bir zata künyesiyle hitap ederek kendisine i'zâz ve ik¬ramda bulunmalıdır.
15- Amel-i Kalil namazı bozmaz. Bundan murad namazla alakası olmayan az bir harekettir. Namazla alakası olmayan amellerin az ve çok miktarları fıkıh kitaplarından öğrenilebilir.
16- İmamlık için en salih ve en faziletli kimseler tercih edilir.
17- Fitneye sebep olmamak ve imamın kabul edeceğinden emin bulunmak şartıyla imam geciktiği zaman cemaata başkası imam olabilir.
18- Bazılarına göre bu hadis namazı vaktin evvelinde kılmanın faziletine delildir.
19- El kaldırmak namazı bozmaz.
20- Namazı kılarken başına bir hal gelen bir kimse tesbih eder. Yani Sübhanallah, der. İmam Malik’ten bir rivayete göre, bu hu¬susta kadın ve erkek müsavidir. Kadınların el çırpması:
“Eğer bir kimsenin namazı esnasında başına bir şey gelirse tesbih ediversin” cümlesiyle nesh edilmiştir. Fakat bazıları Hz. Mâlik’in bu kavline itiraz etmiş: “Hadisin evveli ahirini nesh edemez.” demişlerdir. İmam Şafiî ile Evzâi’ye göre kadınlar tesbih değil tasfîk ya¬parlar.
21- Din hususundaki mertebeden dolayı Allah’a şükretmek meşrudur.
Adımlarınızın ecrini hesaba katmaz mısınız?
عَنِ انس أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : ( يَا بَنِي سَلِمَةَ أَلَا تَحْتَسِبُونَ آثَارَكُمْ إِلَى الْمَسْجِدِ .
[رواه أحمد ، والبخاري (١٨٨٧) وابن ماجة]
295- Enes (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Selime oğulları, mescid yolunda attığınız adımlarınızın ecrini hesaba katmaz mısınız?” buyurdu.
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا بَنِي سَلِمَةَ دِيَارَكُمْ تُكْتَبْ آثَارُكُمْ آثَارُكُمْ .
[رواه أحمد ، ومسلم (٦٥٥)]
296- Cabir (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Selime oğulları! Yurtlarınızdan ayrılmayınız ki, adımlarınıza sevap yazılsın” buyurdu.
Açıklama
Yani Müslüman mescit yolunda attığı adım sayısınca savap kazanır.
Benî Selime, Ensar’dan bir kabiledir. Araplarda bunlardan başka Benî Selime yokdur. Oturdukları yer mescide takriben bir mil uzakmış. Bu sebeple mescidin yanına taşınmak istemişlerde de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna razı olmamış. Çünkü Benî Selime yaşadıkları sem¬tin âdeta bekçisi mesabesinde imişler. Onlar, oradan kalkarlarsa Medine’nin o semti muhafızsız kalacakmış. Onun için Resulüllab (Salallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerini mescide gelmek için çok yürüyerek kazanacakları sevaba teşvik etmişdir.
Buradaki yazılmadan murad, sevaplarının amel defterlerine yazılma¬sıdır. Bundan Benî Selime’nin salihler meyanına yazılmaları da kasdedilmiş olabilir. Onların sulehâ’nın arasına yazılması, başkalarının da cemaata devamına sebep olur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şeriflerinde: “Her kim iyi bir çığır açarsa, onun mükâfatı da o yolda gidenlerin mükâfatı da kendinin olur.” buyurmuşdur.
Abdulmuttalib oğullarının Sulama görevi
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ سِقَايَتِكُمْ وَلَوْلَا أَنْ تَغْلِبَكُمُ عَلَيْهَا النَّاسُ لَنَزَعْتُ .
[رواه أحمد ، والترمذي ]
297- Cabir (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey Abdulmuttalib oğulları! Suyu çıkarın! Su çıkarmanız hususunda başkalarının size galebe çalacağından endişe etmesem, ben de sizinle beraber çıkarırdım.”
Rızk tamamlanmadıkça hiç bir nefis ölmeyecektir
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللّهِ ؛ قَالَ: قَالَ رَسُول ُاللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمِ : أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا اللّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ. فَإِنَّ نَفْساً لَنْ تَمُوتَ حَتَّى تَسْتَوْفِيَ رِزْقَهَا، وَإِنْ أَبْطَأَ عَنْهَا. فَاتَّقُوا اللّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ.خُذُوا مُحَمَّدَ حَلَّ، وَدَعُوا مُحَمَّدَ حَرُمَ .
[رواه ابن ماجة (٢١٤٤)]
298- Cabir (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah’tan korkunuz ve (dünyalığı) istemekte mutedil olunuz (ifrat ve tefritten sakınınız). Çünkü rızkı gecikse bile tamamını almadıkça hiç bir nefis ölmeyecektir. O halde (rızık talebinde) Allah’tan korkunuz ve (dünyalığı) istemekte mutedil olunuz (ifrat ve tefritten sakınınız). Helal olan (dünyalığ)ı alınız ve haram olanı bırakınız.”
Açıklama
Bu hadis Zevâid türündendir. Ancak şu var ki Ebu Humeyd (Radıyallahü anh)’ın hadisini Hâkim ve İbni Hibban da rivayet etmişlerdir. Hadisin son cüm¬lesi kısmen değişik ise de manada bir değişiklik yoktur. Hâkim, kendi senedinin Buhari ile Müslim’in şartları üzerine sahih olduğunu ifade etmiştir.
Bu hadis, dünya malını ve rızkı taleb ederken mutedil olmayı, yani talebte kusur etmemeyi ve aşırı hırsa da kapılmamayı, bunu meşru ve helâl yoldan kazanmaya çalışmayı emreder. Kişinin ken¬disi için takdir ve tayin edilmiş rızık ve varlıktan fazla veya eksik bir şey kazanmasının söz konusu olmadığı da hadiste belirtiliyor. Hâl böyle olunca itidal ve orta yoldan sapmanın anlamı kalmıyor.
Enes (Radıyallahü anh)’in hadisi de kâmil müminin, dün-yasına da ahiretine de önem vermesi nedeni ile diğer insanlardan fazla keder sahibi olduğunu bildirir. Çünkü yalnız dünya kederi veya yalnız ahiret kaygısı bir insan için yeterdir. Olgun mümin için anılan iki keder birleştiğinden dolayı kendisi diğer insanlardan faz¬la üzüntü duymak durumundadır.
Câmiü’s-Sağîr şerhi el-Azîzi de: Bu hadisin şerhinde: Çünkü kâmil mümin dünyalığını dikkate almadan ahiretine çalışsa dünyasına zarar vermiş olur, ahiretine bakmadan dünyasına çalışsa ahi¬retine zarar vermiş olur. Bu itibarla, dünyası için çalışırken ahiret mutluluğunun zedelenmemesinin göz önünde bulundurulması güç bir sorundur. Herkes bunu başaramaz. Ancak Allahu Teâlâ’nın mu¬vaffak kıldığı müminler için güç değildir. Hadis buna işaret eder.
Cabir (Radıyallahü anh)’in hadisini İbni Habban ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Hâkim bunun Müslim’in şartı üzerine sahih olduğunu söylemiştir.
Bu hadis de müminleri nzık talebinde mutedil davranmaya ça¬ğırır ve ifrat ile tefritten kaçınmalarını emreder. Her nefis kendisine takdir ve tayin edilmiş olan rızkının tamamını almadıkça ölmiyeceğine göre bunun gecikmesi, sahibini mutedil yoldan saptırmamalıdır. Müminler rızıklannı helâl yoldan ve olgunluk içinde arama¬lıdır. Haramdan sakınmalıdır.
Salih rüya nübüvvetin müjdelerindendir
عَنِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ : قَالَ رَسُول ُاللّهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمِ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّهُ لَمْ يَبْقَ مِنْ مُبَشِّرَاتِ النُّبُوَّةِ إِلَّا الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ، يَرَاهَا الْمُسْلِمُ أَوْ تُرَى لَهُ، أَلَا إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَقْرَأَ رَاكِعًا أَوْ سَاجِدًا، فَأَمَّا الرُّكُوعُ، فَعَظِّمُوا رَبَّكُمْ، وَأَمَّا السُّجُودُ، فَاجْتَهِدُوا فِي الدُّعَاءِ، فَقَمِنٌ أَنْ يُسْتَجَابَ لَكُمْ .
[رواه أحمد (١٥٠ ،٢١٩) ومسلم (٤٧٩) وأبو داود(٨٧٦) والنسائي (١٠٣٥) وابن ماجة (٣٨٩٩)]
299- İbni Abbas (Radıyallahü anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Şu bir gerçek ki, Müslümanın göreceği yahut ona gösterilecek salih rüyadan başka nübüvvetin müjdelerinden hiç bir şey kalmamıştır ve ben kesinlikle rükû ve secde halinde Kur’an okumaktan nehyolundum. Rükûda Allah’ı tazim ediniz. Ama secdede dua etmeye çalışın, zira secde halinde duanız kabul olunmaya daha layıktır”
Açıklama
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu konuşmasını son hastalığı esnasında yapmıştır. Nitekim Müslim’in rivayetinde bu nokta şöyle açıklanmaktadır: “Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) perdeyi açtı, vefatına müncer olan bu has¬talığında başı sarih idi ve üç defa: “Allah’ım, tebliğ ettim mi?” dedi. (Sonra şunları ilâve etti:) “Hiç şüphe yok ki salih bir kulun göreceği yahut kendisi¬ne gösterileceği rüyadan başka Peygamberliğin müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır.”
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) maraz-ı mevtinde namaz kıldırmaya gidemediği için, halk Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kendilerine mescid imamı olarak tayin ettiği Ebu Bekir (Radıyallahü anh)’in arkasında namaz kılarken Nebiyyi Zişan Efendimiz kendisinde biraz hafif¬lik hissettiği için yatağından kalkarak mescide gelmiş ve kapıda bulunan per¬deyi aralayarak cemaat halinde namaz kılmakta olan ümmetini memnuniyetle seyretmiş, namaz sona erince tercümesini sunduğumuz özlü konuşmasını yap¬mıştır. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Peygamberliğin müjdecilerinden Müslümanın göreceği salih rüyadan başka bir şey kalmamıştır” sözleriyle, kendilerinin çok yakın bir zamanda vefat edeceğine ve vefatıyla nübüvvet alametlerinin sona ereceğine işaret etmiştir.
Salih rüyadan maksat mutlaka gerçek rüya değil, mülayim ve gönle muvafık olan rüyadır. Çünkü sadık rüya bazan elem verici olabilir. Hâlbuki müjde, arzu edilen bir şey vücuda geldiği zaman verilir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin “Ben kesinlikle rükû’ ve secde halinde Kur’an okumaktan nehyolundum” buyurması, her ne kadar görünüşte hitabın kendisine mah¬sus olduğunu gösteriyorsa da gerçekte bu hitap bütün Müslümanlara şamildir. Çünkü Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün Müslümanlara bir örnek ve bir nümûne-i imtisal olarak gönderilmiştir. Bu bakımdan bütün Müslümanlar her işlerinde ona uymakla mükelleftirler. Ancak herhangi bir ilahi emrin sadece Resul-i Ekrem’e mahsus olduğuna dair bir karine bulunursa, o za¬man bu emrin Resul-i Ekrem’in şahsiyle ilgili olduğuna hükmedilir. Secde veya rükûda Kur’an okumanın yasaklanmasını Resul-i Ekrem’e tahsis eden herhangi bir karine bulunmadığı gibi, “rükû halinde Allah’ı tazim edin, sec¬dede ise dua etmeye çalışın” sözleri bu yasak ve emirlerin bütün ümmete şamil olduğunu açıkça göstermektedir. Rükû ve secde hallerinde Kur’an-ı Kerim okumanın yasaklanmasındaki hikmet, Kur’an’a olan saygıya ve Kur’an oku¬yan kimsenin makamının yüksekliğine bağlanabilir. Çünkü rükû ve secde halleri her ne kadar manen şerefli ve faziletli haller ise de, görünüşte zillet ve meskenet halleridir. Hâlbuki Allahu Teâlâ’nın Kur’an’ını okuyan kimse¬nin onu şanına lâyık bir halde okuması gerekir. Buna; “Kur’an okumak bir ibadettir. İbadete en uygun olan hal de zillet ve meskenet halidir” diye itiraz etmek doğru değildir. Çünkü ibadette aranan meskenet ve zillet kalpte du¬yulan zillet ve meskenettir. Zahirî meskenet ikinci derecede kalır. Kur’an okur¬ken ise, zahiren Kur’an’a uygun olan bir makamda bulunmak icabeder.
Hattabi’ye göre ise, rükû ve secde halleri insanların yapacakları dua ve tesbihata tahsis edilmiştir. Bu bakımdan Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah sözüyle kul sözünün birleştirilmesini önlemek için rükû ve secdede Kur’an okumayı ya¬saklamıştır.
Hanefî ulemasından İbn Melek’e göre ise bunun hikmeti, şöyle açıkla¬nabilir: Namaz rükünlerinin en faziletlisi kıyamdır. Zikirlerin en faziletlisi ise, Kur’an’dır. Bu bakımdan en efdal zikir olan Kur’an-i Kerim, en efdal rükün olan kıyama tahsis edilerek diğer zikirlerle müsavi olduğu kanaatinin doğması önlenmiştir.
Rükû ve secdede Kur’an okumanın hükmüne gelince:
1. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre rükû ve secdede Kur’an okumak mekruhtur. Ebu Hanife’ye göre ise, sehven okunursa sehv secdesi gerekir.
2. Şafii ulemâsına göre rükû ve secdede Fatiha’nın okunması hakkında iki görüş vardır:
a. Fatiha okumak da diğer ayetleri okumak gibi mekruhtur. Bu görüş Şafiî ulemasının en sahih görüşüdür.
b. Eğer Fatiha rükû ve secdede bile bile okunursa haram işlenmiş olur ve namazı bozar. Fakat sehven okunursa bir şey lazım gelmez. İmam Şafii ise; “Fatiha rükû ve secdede ister sehven ister bile bile okunmuş ol¬sun, mutlaka sehv secdesini gerektirir,” demiştir.
Hadis-i şerifin sonunda Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rükûda “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” diyerek Cenab-ı Hakk’ı tazim etmeyi, secdede çokça dua etmeyi emretmiştir. Bundan önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi eğer bura¬daki duadan maksat dua kelimesinin kapsamı içine giren teşbih ve tenzih ise, hem farz hem de nafile namazlara şamildir. Eğer sadece “istemek, yardıma çağırmak” anlamında kullanılmışsa o zaman bu emrin şümulüne sadece na¬file namazlar girer. Çünkü Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in farz namazların rükû ve secde¬lerinde bu manada dua ettiği vaki değildir. Ancak bilindiği gibi nafile namazlarda farz namazlara nispetle biraz daha fazla genişlik olduğundan na¬filelerde bu manada dua da yapılabilir.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. Müzminin sadık rüya görmesi mümkündür.
2. Rükû ve secdede Kur’an okumak yasaklanmıştır.
3. Nafile namazların rükû ve secdelerinde dua etmek caizdir.
Dinde aşırılıktan sakınınız
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَدَاةَ الْعَقَبَةِ وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ : الْقُطْ لِي حَصًى ، فَلَقَطْتُ لَهُ سَبْعَ حَصَيَاتٍ ، هُنَّ حَصَى الْخَذْفِ ، فَجَعَلَ يَنْفُضُهُنَّ فِي كَفِّهِ ، وَيَقُولُ : أَمْثَالَ هَؤُلَاءِ فَارْمُوا ، ثُمَّ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِيَّاكُمْ وَالْغُلُوَّ فِي الدِّينِ ، فَإِنَّهُ أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمُ الْغُلُوُّ فِي الدِّينِ .
[رواه ابن ماجة (٣٠٢٩) والنسائي (٣٠٠٧) وصحيح ابن ماجة (٢٤٧٣)]
300- İbni Abbas (Radıyallahü anh)den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akabe sabahı devesinin üstünde olduğu halde:
Benim için yerden çakıl taşları topla, buyurdu. Ben O’nun için yedi adet çakıl taşı topladım. O taşlar, fiske taşları(kadar)dı. Taşları avucunda oynatarak (veya silkeleyerek): Ancak şunların emsalini atınız buyurdu. Daha sonra:
“Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakınınız. Çünkü sizden öncekileri dinde aşırılık helak etti” buyurdu.
Açıklama
Hadisi Nesâi ve Ahmed de ri¬vayet etmişlerdir.
Cemre: Çakıl taşı manasınadır. Mina’da taş atılan çukur¬lara da bu isim verilmiştir. Cemre ismi verilen çukurlar üç tanedir. Birincisi Mescidü’l-Hif’e en yakın olanıdır. Buna küçük cemre de denilir. Bu cemrenin yanında Mekke’ye doğru gidil-diğinde ikinci cemre’ye rastlanılır. Buna da ortanca cemre denilir. İki cemre arasındaki mesafe 156 mt.dir. Yine ikinci cemre’den Mekke’ye doğru 117 mt. Gidildiği zaman büyük cemre’ye rastlanılır. Bu cemre’ye Akabe cemresi de denilir. Akabe cemresinin ilerisi ise
Mina sınırıdır. Anılan cemrelerin hepsi Mina sınırlan içinde-dir. Cemrelere taş atmanın meşruiyetindeki hikmet konusunda Tek¬mil yazan şöyle der:
Bunun hikmeti, âlemlerin Rabbine kulluk ve itaat etmenin ve dinî emirlere boyun eğmenin ilân edilmesi, işlenen hatalardan dola¬yı pişmanlık duymanın ispatı ve insanı günaha teşvik eden şeytana karşı duyulan öfkenin gösterilmesidir. Ayrıca Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile dedesi İbrahim (Aleyhisselam)’a uy¬mak ve izlerinde olmanın ispatıdır. Çünkü Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) anılan taşlamayı yapmış, ümmetine de bunu yap¬malarını emretmiştir. İbni Abbâs (Radıyallahü anhüma)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“İbrahim (Aleyhisselam) hac menasikine geldiği zaman Akabe cemresi yanında şeytan ona görünmüş, bunun üzerine İbrahim onu yedi adet çakıl taşıyla taşlamış, nihayet şeytan yere batmış. Sonra ortana cemre yanında şeytan yine ona görünmüş ve O, şeytanı yedi çakıl taşıyla taşlamış, böylece şeytan yine yere batmıştır. Bir süre sonra küçük cemre yanında tekrar şeytan ona görünmüş ve O, şey¬tanı yine yedi çakıl taşıyla taşlamış, nihayet şeytan yere yığılıp batmıştır.
İbni Abbas (Radıyallahü anhüma): Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak babanız (İbrahim)’in yolunu izliyorsunuz, demiştir.”
Hadisin Fıkıh Hükümleri
1. Bayramın ilk günü Akabe cemresine taş atarken binici olmak müstehaptır. Âlimlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
a) Akabe cemresine gerek bayramın ilk günü ve gerekse bunu takip eden günlerde taş atarken binici olmak müstehaptır. Fakat diğer cemrelere yaya olarak taş atmak müstehaptır.
b) Mâlik ve Şafii’ye göre binici olarak Mina’ya ulaşan kimsenin bayramın ilk günü Akabe cemresine binici olarak taş atması müstehaptır. Yaya olarak Mina’ya varan kimse ise yaya olarak taşlamayı yapar. Bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde ise bütün cemrelere yaya olarak taş atmak müstehaptır. Bayramın dördüncü günü ise binici olarak taşlama işini yapıp Mekke’ye dönmek müstehaptır.
c) Ahmed ve ilim adamlarının ekserisine göre ise bayramın ilk günü Akabe cemresine taş atarken binici olmak müstehaptır. Diğer günlerde bütün cemrelere yaya olarak taş atmak müstehaptır. Bu baptaki hadisler son görüşü teyit ederler.
2. Atılacak taşların fiske taşı gibi küçük olması uygundur. Taş¬ların temiz olması ve Müzdelife’den getirilmesi müstehaptır. Mina’dan toplanması da caizdir.
Şafiî: Kişi taşlan nereden alırsa olabilir. Ancak mescitten toplamaktan hoşlanmam. Çünkü mescidin çakıl taşlan alınmamalı¬dır. Taşların tuvaletten toplatılmasını da mekruh görürüm. Çünkü pistir. Cemrelerin yanından toplatılmasını da mekruh sayarım. Çün¬kü orada kalan taşlar kabul olunmamış taşlardır, demiştir. Hanefiler ile Ahmed de böyle demiştir.
Darekutni, Beyhaki, Taberani ve Hâkim’in rivayet ettikleri bir hadiste; Ebu Saîd-i Hudrî (Radıyal¬lahü anh) şöyle demiştir:
"Biz: Ya Resulallah! Şu taşlar her yıl cemrelere atılmaktadır. Biz bunların eksildiğini sanıyoruz, dedik. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Atılan taşlardan kabul olunanlar kaldırılır. Eğer böyle olmasaydı siz atılan taşlan dağlar gibi görecektiniz, buyurdu.”
3. Akabe cemresine yedi çakıl taşı atmak vaciptir. Diğer cem-relere de yedişer taş atmak vaciptir. Cemrelere yedişer taş atmanın vacipliği ve bunun terki halinde kurban kesmenin vacipliği husu¬sunda dört mezhep âlimleri ittifak halindedir. Ancak bazı cemrelere veya hepsine bazı günlerde taş atmamak veya eksik atmak halinde gereken ceza hususunda ihtilaf vardır. Yeri olmadığı için bu ayrın¬tılara girmeyeceğim. Bu hususta ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir.
İşte bunun misli (ölüm hadisesi) için iyi hazırlanın
عَنْ الْبَرَاءِ , قَالَ : كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جِنَازَةٍ , فَجَلَسَ عَلَى شَفِيرِ الْقَبْرِ فَبَكَى حَتَّى بَلَّ الثَّرَى , ثُمَّ قَالَ : يَا إِخْوَانِي , لِمِثْلِ هَذَا فَأَعِدُّوا .
[رواه ابن ماجة (٤١٩٣) وصحيح ابن ماجة (٣٤٠٢)]
301- Bera (Radıyallahü anh)den:
“Biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir cenazede beraberdik. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da:” Ey kardeşlerim! İşte bunun misli için (iyi amel) hazırlayınız.” buyurdular.
Temizlik hakkında şüphesiz Allah sizi övdü
عَنْ أَبُو أيوب الأنصاري، وجابر بْن عَبْد اللَّه، وأنس بْن مَالِك، أَن هَذِهِ الآية نزلت {فيه رجال يحبون أَن يتطهروا واللَّه يحب الَمْطهرين} (التوبة/ 108) قَالَ رَسُول اللَّه صَلى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلمْ: (يا معشر الأنصار! أَن اللَّه قَدْ أثنى عليكم فِيْ الطهور. فما طهوركم؟) قَالُوا: نتوضأ للصلاة ونغتسل مِنْ الجنابة ونستنجي بالَمْاء. قَالَ (فهو ذاك. فعليكموه).
[رواه ابن ماجة (٣٥٥) وصحيح ابن ماجة (٢٩٠) وصحيح أبو داود(٣٤)]
302- Ebu Eyyub El-Ensarî, Cabir bin Abdullah ve Enes bin Malik (Radıyallahü anhüm)’den:
Şu ayet nazil oldu, “...Orada (Kuba mescidinde) pisliklerden iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.”
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ey Ensar topluluğu! Temizlik hakkında şüphesiz Allah sizi övdü. Sizin övgüye layık temizliğiniz nedir?” buyurdu.
Onlar da:
“Biz namaz için abdest alırız. Cünüplükten dolayı gusl ederiz ve (abdest bozunca) su ile taharetleniriz, diye cevap verince Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :“İşte budur temizliğiniz. O halde bu temizliğe sımsıkı sarılınız.” buyurdu.
Açıklama
Âlimlerin cumhuruna göre önce taş ile istinca edip bunun arka¬sında su ile taharetlenmek efdaldir. Su veya taş ile temizlenmek isteyen kimse suyu tercih etmelidir. Mamafih yalnız taş ile veya yal¬nız su ile istinca etmekle yetinmek de caizdir.
Tevbe suresinin 108'inci ayeti ile övülmeye mazhar kılındığı Sünen-i İbni Mace’deki 357 nolu hadisle bildirilen Kuba halkının taharetlenme¬lerine gelince, buna ait rivayetlerin çoğunda onların su ile taharet¬lendikleri belirtilmekle yetinilmiştir. Yani onların sudan önce taşla istinca ettikleri durumu belirtilmemiştir. Bezzar’ın Müsned’inde beyan ettiği bir senet ile İbni Abbas (Radıyallahü anh)’den yapılan bir rivayete göre Kuba halkı taş ve su ile birlikte taharetlenirlerdi. Nevevî, İbnü’r-Rifat ve El-Muhibbü’t-Taberî Kuba halkının yalnız su ile taharetlendiklerine dair riva¬yetlerin sıhhatli olduğunu ve diğer rivayetlerin sahih olmadığını söy-leyenlerdendirler.
357 nolu Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’in hadisini Ebu Davud “Taharet” kitabının başında ve Tirmizi'de “Tefsir” bahsinde rivayet etmiştir.
355 nolu hadisin: “Ey Ensar topluluğu!” hitabı ile ilgili olarak Sindi der ki burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Ensar’a hitap etmesi Muhacirlerin çoğunun taş ile istinca etmekle yetindiklerine delalet eder.
Süneni Ebî Davud’un şerhi El-Menhel müellifi de Taharet kita¬bının su ile istinca babında açıkladığına göre Ashab-ı Kiramdan Huzeyfe bin El-Yeman, İbni Ömer ve İbni Zübeyr su ile istinca etmezlerdi.
Kuba, Medine-i Münevvere’ye çok yakın bir yerdir. Hicrette Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada bir kaç gün kalmış ve İslam’da ilk mescid burada inşa edilmiştir. Bu mescidin fazileti hakkında müteaddit hadisler de vardır. Nesai’nin Sehl bin Hanif’te rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim çıkıp Kuba mescidine varsa ve orada iki rekât namaz kılsa bir ömre kadar sevap kazanır.”
Tirmizi hariç diğer Kütüb-i Sitte’de İbni Ömer (Radıyallahü anh)’den rivayet edilen diğer bir hadise göre Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her Cumartesi günü yaya veya binerek Kuba mescidini ziyaret eder ve içinde iki rekât namaz kılardı. Sünen-i İbni Mace’nin 1411, 14] nolu hadisleri bu mescidin fazileti hakkındadır.
Gecemi gafil olarak geçirmedim
عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ : كَانَ النَّاسُ يُصَلُّونَ فِي مَسْجِدِ فِي رَمَضَانَ أَوْزَاعًا فَأَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَضَرَبْتُ لَهُ حَصِيرًا فَصَلَّى عَلَيْهِ.. بِهَذِهِ الْقِصَّة قَالَتْ فِيهِ :قال تَعْنِي النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : أَيُّهَا النَّاسُ أَمَا وَاللَّهِ مَا بِتُّ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ لَيْلَتِي هَذِهِ غَافِلًا وَمَا خَفِيَ عَلَيَّ مَكَانُكُمْ .
[رواه ابو داود (١٣٧٤)]
303- Aişe (Radıyallahü anha)’dan; demiştir ki:
Ramazanda halk mescitte kendi başlarına ve dağınık bir şekilde namaz kılıyorlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana (bir hasır sermemi) emretti. Ben de kendisi için bir hasır serdim. Onun üzerine namaza durdu. Şu olayda Hz. Aişe (Radıyallahü anha) Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i kast ederek dedi ki;
“Ey insanlar şunu iyi biliniz ki, vallahi Allah’a şükürler olsun, bu geceyi gafil olarak geçirmedim. Sizin durumunuz da bana gizli kalmadı.” Buyurdu.
Açıklama
Bu hadis-i şerif bir numara önce tercümesini ve şerhini sunduğumuz hadisin tamamlayıcısı durumundadır. Buhari’de bu hadis şu manada rivayet olunmuştur: “Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ramazanda mescid-i saadette itikâf için hasırdan bir hücre ittihaz etmişti. Ramazan-i şerifin son on gecesinde bir kaç gece buradan çıkıp cemaatle hem farz hem de teravih namazı kılmıştı. Nihayet cemaatin hücum ettiğini görünce yalnız yatsı namazını kıldırıp bu hasır odasına çekilmiş, teravih için çıkmamıştır. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hücresinde sesi duyulmayınca uyudu zannedilerek uyansın ve çıksın diye bazı sahabeler öksürmeğe başladı. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisini beklemekte olan ashaba hitap ederek şunları söyledi:
“Cemaatle teravih kılmak hususunda sizde gördüğüm bu arzu devam¬lıdır. Fakat böyle cemaat halinde bu ibadete devam ederken teravihin farz kılınmasından korkuyorum. Ey nas! Bu namazı evinizde kılınız. Farz na¬mazlardan başka sünnet ve nafileleri kişinin evinde kılması daha faziletlidir.”
Hadis-i şerif farklı ifade ve ibarelerle muhtelif kişiler tarafından rivayet edilmiştir. Muhammed b. Nasr da meşhur “Salatü’l-leyl” isimli eserinde bu hadiseyi naklettikten sonra Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in halka hitaben yaptığı bu konuşmayı şöyle rivayet etmiştir:
“Ey nas! Allah’a hamd olsun ki, bu geceyi gafil olarak geçirmedim ve sizin durumunuz da bana gizli kalmadı. Fakat (bu namazın) sizin üzerini¬ze farz kılınacağından endişe ettim. Binaenaleyh siz gücünüzün yeteceği amel¬lere bakınız. Siz amel etmekten usanmadığınız müddetçe Allah da sevabını vermekten vazgeçmez.”
Gerçekten gerek Muhammed İbni Nasr’ın bu rivayetinde gerekse Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde “o gece Mescidin tıklım tıklım dolu” olduğu ifade ediliyor.
Farz namazdan sonra en faziletli namazın, kişinin evinde kıldığı namaz olduğu halde, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in teravihi mescitte kılmasını iki şekilde izah etmek mümkündür:
a. O günlerde Resul-i Ekrem itikâfta bulunduğu için nafile namazları da mescitte kılmak zorunda kalmış ve üçüncü gece de mescid içerisindeki yerinden çıkmayıp halkın teravihi cemaatle kılmalarına imkân vermemiş olabilir.
b. Nafile namazları evde kılmanın mescitte kılmaktan daha faziletli olmasının hikmeti, mescitte kılınan nafilelere riya ve süm’anın karışma ihti¬malidir. Oysa Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için böyle bir durum mevcut değildir. Meseleye bu açıdan bakan İmam Malik ile Ebu Yusuf ve bazı Şafii ulemâsı teravihi evde kılmanın mescitte kılmaktan daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. İmam Nevevî de bu görüştedir. İmam Şafii ile Ebu Hanife, İmam Ahmed, Malikilerin bazıları ve Şafiilerin büyük çoğunluğuna göre de Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’in yaptığı gibi teravihi cemaatle mescitte kılmak daha faziletlidir. Çünkü Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’in bu uygulamasına hiç kimse karşı çıkmamıştır.
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in birinci ve ikinci günü kendisine uyarak teravih kılanlara seslenmediği halde üçüncü günü, “Bu namazın size farz olacağın¬dan korktum” diyerek onları mescitte cemaatle teravih kılmaktan nehyetmesi, ulemanın dikkatini çekmiş ve bu mevzuda çeşitli izah tarzlarının ortaya çıkmasına sebeb olmuştur.
1. Muhibbü’t-Taberî’nin beyanına göre Allahu Teâlâ Peygamberine vahy ederek; “Eğer sen teravihi cemaatle kılmaya devam edersen, seninle birlik¬te ümmetine de farz kılacağım” buyurduğu için Resul-i Ekrem bu namazı cemaatle kılmaktan vazgeçmiş olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ümmeti için devamlı kolay olanı tercih ederdi.
Ayrıca Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in nafile olarak kılmaya devam ettiği namazların sonradan kendisine farz olduğunu kendi nefsinde denediği için te¬ravihin de cemaatle kılınmasının ümmetine farz edileceği endişesini duymuş olduğu düşünülebilir.
2. Teravih devamlı olarak mescitte cemaatle kılındığı takdirde ümmetinin teravihi bu şekilde kılmanın farz olduğunu zannedeceklerinden kork¬muş olabilir. İmam Kurtubi bu ihtimale yer vererek; nasıl ki bir müçtehit bir işin vucûbuna inandığı vakit o işi yapmak üzerine vacip olursa, teravihin cemaatle kılındığını gören kimseler de teravihi bu şekilde kılmanın farz ol¬duğunu zannettikleri takdirde teravihi cemaatle kılmak üzerlerine farz olur. İşte Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu düşünceyle ümmetini cemaatle teravih kılmaktan nehyetti; diye konuya açıklık getirmek istemiştir.
3. Hz. Peygamber bir işin hayırlı olduğuna hükmettiği ve o işe devam ettiği ve bu işte ümmeti de kendisine uyduğu zaman o işi devamlı olarak yap¬mak ümmetine de farz olduğunu tecrübeyle anlamış ve bu bilgisine dayana¬rak halkı teravihi cemaatle kılmaktan menetmiştir.
4. İbni Battal’a göre ise, gece namazı kılmak Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e farz olduğu, fakat ümmetine farz olmadığı için ümmetinin cemaatle teravihe de¬vam etmeleri halinde Allah’ın teravihi onların üzerine de farz kılarak aralarında bir denklik sağlamasından endişe etmiş olabilir. Çünkü dini hükümlerde esas olan denkliktir.
5. Ancak Hattâbi, Allah İsra hadisinde “bu beş vakit namaz elli vakit mesabesindedir” (Nesai Namaz 1) buyurarak namaz vakitlerinin sayısında bir değişikliğin olmayacağına dair teminat verdiği halde, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in teravih nama¬zının farz olacağından endişelenmesinin sebebi üzerinde durmuş ve bu konuyla ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamıştır:
“De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir. De ki; Al¬lah’a ve Peygamber e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz ki, Allah da o kâfirleri sevmez” gibi ayet-i kerimelerde Cenab-ı Hak her hususta Re¬sulüne itaat etmeyi ve uymayı emrettiğinden, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir işe de¬vam edince o işte Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e uymak ümmetine de vacip olur. Bunun için Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescitte halkın huzuruna çıkarak onlara devamlı ola¬rak teravih kıldırmaktan kaçınmıştır. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eğer halkı tera¬vih kıldırmaya devam etseydi, o zaman Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu hareketine uymak bütün ümmetine farz olacaktı. Fakat bu farz yeni bir farz ihdas etmek anla¬mına gelmezdi. Bilâkis yine Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bulu¬nan ve Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e uymayı isteyen emirlerin şümulüne girerdi. Nasıl ki, nezr ederek üzerine bir ibadeti vacip kılan bir kimseye yaptığı şu iş hakkın¬da; “adaklarınızı yerine getiriniz” emrinin kapsamına girdiği için yeni bir farz ihdas etti denilemezse Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetiyle birlikte bir na¬fileye devam etmesi sebebiyle o nafilenin farza dönüşmesinden dolayı da “yeni bir farz ihdas edildi” denilemez. Çünkü bu hüküm yukarıda geçen Âl-i İmran Suresi’nin 31. ve 32. ayetlerinin kapsamına girer. Burada şöyle bir ihti¬mal daha vardır: Aslında Cenab-ı Hak Muhammed ümmetine günde elli vakit namazı farz kıldığı halde, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şefaatiyle beş vakte indirmişti. Böyle iken beş vakit farzın dışında bir nafileye toplu halde devam etmeleri Allah’tan, affedilen bu vakitlerin yeniden farz kılınmasını istemek anlamı¬na gelir, sonunda da bunun altından kalkamayarak Hıristiyanlar gibi Allah’ın “Onların (yeni bir âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlık (a gelince) onu üzerlerine biz farz etmedik. Ancak (onlar bunu sırf) Allah’ın rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna hakkıyla riayet de etmediler.” azarına uğramalarından endişe etmiş ve bu yüzden onlara teravih kıldırmaktan kaçınmış olabilir.
Yukarıda geçen İsra hadisinde Cenab-ı Hakk’ın beş vakit namazın adedinde bir değişikliğin olmayacağım haber vermesi ve haberlerde neshin ola¬mayacağı noktasından hareket eden bazı kimseler de burada beş vakit namazın artacağı korkusuna yer olamayacağını, binaenaleyh Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın korkusu¬nun ne olduğunu iyi tayin etmek lazım geldiğini söylemektedirler. Bu konu¬da Hafız İbni Hacer şunları söylemektedir:
1. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in korkusu “gece nafilelerinin sahih olabilmesi için mescitte cemaatle kılınmasının şart koşulacağından ileri geliyordu. Ni¬tekim Cenab-ı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “ben bu kıldığınız namazın üzerinize (bu şekilde kılınmasının) farz olacağından korkuyorum. Şayet üzerinize farz kılınacak olursa, o zaman bir daha onu devamlı olarak kılamazsınız. Öyleyse bu na¬mazı evlerinizde kılınız” buyurmuştu, şeklindeki bir korkunun beş vakit namaza ilave edilecek bir farzla ilgili olduğu söylenemez.
2. Buradaki farzdan maksat farz-ı ayn değil farz-ı kifaye olduğu düşünülebilir.
3. Bu farzın ramazan ayının gecelerinde kılınan nafilelerle ilgili olma ihtimali vardır. Nitekim bu mevzudaki hadislerin sonundaki; “bu hadise ra¬mazanda oldu” cümlesi buna delalet etmektedir. Bu takdirde de “beş vakit namaza bir vakit daha ilâve edildi” denilemez.
Bazı Hükümler
1. Nafile namazı cemaatle kılmak caizdir. Lâkin efdal olan yalnız kılmaktır. Teravih hakkında ihtilaf edil¬miştir. Leys b. Sa’d, Abdullah b. Mübarek, İmam Ahmed b. Hanbel ve İshak’a göre teravihi cemaatle kılmak efdaldir. Hanefilerle, Şafiilerden bir cemaatin kavli de budur. “Hidaye” sahibinin beyanına göre, teravihi cema¬atle kılmak sünnet-i kifayedir.
2. Bir kimse imam kendisine imam olmaya niyet etmese bile, ona uyabilir. Cumhûr-ı ulemânın mezhebi budur. Yalnız bir rivayette İmam Şafii bunu doğru bulmuştur.
3. Bir maslahatta mefsedeten yahut iki maslahat muaraza ederlerse, mühim olanı tercih edilir. Zira Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescitte namaz kılmayı mas-lahat görmüş, fakat farz olur korkusu bu maslahata muaraza ettiğinden maslahatı terk etmiştir. Çünkü mefsedetin ehemmiyeti daha büyüktür. Çünkü farz kılınacak olursa, terk edilmesi gibi bir mefsedetten korkulmuştur.
4. İmam yahut bir cemaatin büyüğü beklenmedik bir şey yapar ve bun¬da mazur olursa, su-i zannı önlemek ve cemaatin gönüllerini almak için özrünü beyan etmesi yerinde olur.
5. Hadis-i şerif Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in dünyaya dalmadığına dünyanın pek az meta’ı ile iktifa ettiğine ve ümmetine karşı son derece müşfik ve merhametli olduğuna delildir.
6. Cemaatle kılınan nafile namazlar için ezan ve kamet yoktur.
7. Teravihi cemaatle kılmak müstehaptır. Çünkü böyle olmasaydı, Resul-ı Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teravihi iki gece kıl¬dırmaya razı olmazdı. Üçüncü gece bundan vazgeçişinin sebebi teravihin üm¬meti üzerine farz olması endişesiyle ilgilidir.
8. Sahabe-i kiram Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sünnetine sarılmakta son derece hırslı idiler.
9. Gerektiği zaman yemin etmek meşrudur.
10. Allah’ın verdiği nimeti dile getirip itiraf etmek ibadete muvaffak kıl¬dığından dolayı şükretmek makbul bir davranıştır.
Doğru olun, müjdeleyin gücünüz yettiği kadar amel edin
عَنْ شُعَيْبُ بْنُ زُرَيْقٍ الطَّائِفِيُّ أنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ مُتَوَكِّئًا عَلَى عَصًا أَوْ قَوْسٍ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ كَلِمَاتٍ خَفِيفَاتٍ طَيِّبَاتٍ مُبَارَكَاتٍ ثُمَّ قَالَ أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ لَنْ تُطِيقُوا أَوْ لَنْ تَفْعَلُوا كُلَّ مَا أُمِرْتُمْ بِهِ وَلَكِنْ سَدِّدُوا وَأَبْشِرُوا .
[رواه ابو داود (١٠٩٦)]
304- Şuayb b. Ruzeyk et-Taifî’den;
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir bastona veya yaya dayanarak kalktı. Kısa, güzel, mübarek kelimelerle Allah’a hamd ve sena etti. Sonra; “Ey insanlar! Siz emrolunduğunuz her şeye güç yetiremezsiniz - veya yapamazsınız, - ama doğru olunuz, müjdeleyiniz!” buyurdu.
Nafile namazların en hayırlısı, evinde kılınandır
عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ أَنَّهُ قَالَ: احْتَجَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي الْمَسْجِدِ حُجَيْرَةً فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَخْرُجُ مِنَ اللَّيْلِ فَيُصَلِّي فِيهَا قَالَ : فَصَلُّوا مَعَهُ لِصَلَاتِهِ يَعْنِي رِجِالًا وَكَانُوا يَأْتُونَهُ كُلُّ لَيْلَةٍ مِنَ اللَّيْلِي لَمْ يَخْرُجْ إِلَيْهِمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَتَنَحْنَحُوا وَرَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ وَحَصَبُوا بَابَ ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُغْضَبًا، فَقَالَ :
يَا أَيُّهَا النَّاسُ مَا زَالَ بِكُمْ صَنِيعُكُمْ، حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سَيُكْتَبُ عَلَيْكُمْ، فَعَلَيْكُمْ بِالصَّلَاةِ فِي بُيُوتِكُمْ، فَإِنَّ خَيْرَ صَلَاةِ الْمَرْءِ فِي بَيْتِهِ، إِلَّا الصَّلَاةَ الْمَكْتُوبَةَ .
[رواه البخاري (٤٢٢) ومسلم (٧٨١) وابو داود (١٤٤٧) وأحمد]
305- Zeyd b. Sabit (Radıyallahü anh)’den; demiştir ki:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescitte bir oda edindi. Geceleyin çıkıp orada namaz kılar, erkekler de onunla birlikte onun (kıldığı) namazı kılarlardı. Cemaat her gece ona gelirdi. Bir gece Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanlarına çıkmadı. Bunun üzerine onlar öksürdüler, seslerini yükselttiler ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın kapısına çakıl (taşlan) attılar, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öfkeli bir halde yanlarına çıkıp;
“Ey insanlar! Sizin şu yaptığınız o kadar devam etti ki, bu namazın size farz kılınacağını zannettim, (korktum). Siz bu namazı evlerinizde kılınız. Çünkü kişinin farz namazın hâricinde kıldığı namazların en hayırlısı, evinde kıldığı (namaz)dır” buyurdu.
Açıklama
Hadis-i şerifin Ebu Davud’daki rivayetinde Hz. Peygamber’in hücresinin neden olduğuna temas edilmemektedir. Müslim’de ise, bu odacığın hurma yaprağından veya hasırdan olduğu beyan edilmektedir.
Fahr-i Kâinatın bu odacığı yaptırması ramazan ayına rastlar. Maksadı itikâfa girip ibadetle meşgul olmak, kalbini ibadete hasretmek ve yiyip iç¬mesini, uyumasını insanlara göstermemektir.
Efendimizin bu hareketi mescid içerisinde bir bölümü ayırıp orada odacık veya odacıklar meydana getirmenin caiz olduğunu gösterir. Ancak bu hücre ihtiyaçtan fazla yer kaplamamalı ve cemaatin izdihamına sebep olmamalı¬dır. Aksi halde böyle bir yer yapılması haramdır. Çünkü cemaatin camide namaz kılmasına engel olmak manasına gelir.
Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hücreden çıkar ve cemaate teravih namazını kıldırırmış. Ancak bu mana hadis metnine pek uy-gun düşmemektedir. Çünkü orada “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin çıkar ve orada na¬maz kılardı...” denilmektedir. Fakat bu ifade de bir müşkil görülüyor. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hem oradan çıktığı hem de orada namaz kıldığı şeklinde bir mana bulunmaktadır. Çıksa, namazı orada değil, dışarıda kılmış olmalı¬dır. Bezlü’l-mechud sahibi bu müşkile işaret ettikten sonra, “Zannederim ibarede şöyle bir takdim tehir var: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) orada namazını kılıp geceleyin çıkardı... “Şeyhayn’in şu rivayeti de bunu gösterir” der ve Buharı ve Müslim’deki şu ifadeyi nakleder: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescitte hasırdan bir hücre edindi, geceleri cemaat toplanıncaya kadar orada namaz kılardı.”
Menhel sahibi ise, hadis-i şerifteki “geceleyin çıkardı...” cümlesindeki çıkışın Efendimizin hane-i saadetlerinden olduğunu söylemiştir. Ancak Efen¬dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu odacığı itikâfa girmek için edindiği ve zarurî ihtiyaçların dışında itikâf mahallinden çıkılmayacağı göz önüne alınırsa, Bezlü’l-mechud sahi¬binin yukarıya naklettiğimiz ifadeleri daha uygun görünmektedir.
Müslümanlar, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kendilerinin yanına çıkıp namaz kıldır¬masına alıştıkları için her gün mescid-i Nebevi’de toplanmaya başlamışlar¬dır. Sarihler Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın kıldırdığı bu namazın teravih namazı olduğunu söylerler. Fakat bir gün Efendimiz yanlarına çıkmamış cemaat da onun uyu¬duğunu zannederek uyandırmak ve hazır olduklarını bildirmek için öksür¬meye, ses çıkarmaya hatta kapısına çakıl taşları atmaya başlamışlardır.
Yukarıya aldığımız iki görüşten birincisine göre bu kapı mescidin için¬deki hücrenin, ikincisine göre ise, hane-i saadetin kapısıdır. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaatin bu davranışına öfkelenmiş ve dışarıya çıkıp yan-larına gelmemiş ki, bunun sebebinin uyku veya başka bir mazeretten olma¬dığını, devamlı kılınması halinde teravihin farz olmasından korktuğu için yanlarına gelmediğini söylemiş, farzlardan başka namazların evlerde kılın¬masının daha efdal olduğunu beyan eylemiştir.
Bu olay, diğer nafilelerle birlikte teravih namazını da evlerde kılmanın efdal olduğunu ve bu namazın cemaatle de münferiden de kılınabileceğini gösterir. Ancak ulemanın cumhuru bugün için insanların ibadete karşı olan tembellik ve kayıtsızlıklarım göz önüne alarak teravihi camide cemaatle kıl-manın daha iyi olacağını söylerler ve Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in teravihi evde kılma¬nın daha efdal olduğunu açıklamasını, bu namazın farz olma korkusuna hamlederler. Fahr-i kâinatın vefatıyla bu korkunun ortadan kalktığını bay¬ram, küsuf ve istiska namazlarında olduğu gibi teravihin de artık camide ce¬maatle kılınmasının efdal olduğunu kabul ederler. İbni Hacer el-Askalânî yukarıda naklettiğimiz bilgiye dair şöyle der: “İmamlarımız (Şafiiler) bunu alıp cemaatle kılınması sünnet olmayan namazları evde kılmanın efdal ol¬duğunu söylediler. Nafileyi evde kılmak Kâbe-i muazzama ve Ravza-i Mutahhara’da kılmaktan daha efdaldir. Çünkü sünnete uymanın fazileti buralardaki namazın faziletinden daha üstündür. Ayrıca bu riyadan daha uzaktır ve o namazın bereketi eve döner.”
Hanefi mezhebi ulemâsından Aliyy’ül-Kârî ise, Mescid-i Haram’la Mescid-i Nebevî’yi yukarıdaki hükmün dışında tutarak şunları söyler: “Za¬hir şu ki Kâbe ve Ravza-i Mutahhara yabancılar için müstesnadır. Onların nafileyi bu mescitlerde kılmaları efdaldir. Çünkü bu mescitler başka yer-lerde mevcut değildir. İmamlarımızın (Hanefilerin) yabancılar için tavaf, nafile namazdan daha üstündür, sözlerine kıyasla onların nafilelerini bu mescitlerde kılmaları daha efdaldir, denilebilir.”
Netice olarak denilebilir ki, bugün teravihin camide cemaatle kılınması ihtiyata muvafıktır. Diğer nafilelerin ise evlerde kılınması daha efdaldir. Na¬fileyi evde kılmanın faziletine dair Efendimizden varit olan birçok hadis-i şerif vardır. Kütüb-i Sitte’nin tümünde yer alan “Namazlarınızın bir kısmım evlerinizde kılınız. Oraları kabirlere çevirmeyin” mealindeki hadis, bunların en sarihlerindendir.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
1. İhtiyaca binaen cemaate zarar vermemek şartıyla mescitlerde odacıklar ihdas etmek meşrudur.
2. Teravih namazının münferiden ve cemaatle kılınması caizdir.
3. Nafile namazları evlerde kılmak camide kılmaktan daha efdaldir. Ancak sonraki âlimler, zamanlarındaki insanların tembelliğini ve Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in evlerde kılınmasını tavsiye sebebinin ortadan kalktığını göz önüne alarak te¬ravihin cemaatle kılınmasını daha efdal görmüşlerdir
Devlet memurlarının hediye kabul etmelerinin hükmü
عَنْ عَدِيُّ بْنُ عُمَيْرَةَ الْكِنْدِيُّ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ، مَنْ عُمِّلَ مِنْكُمْ لَنَا عَلَى عَمَلٍ فَكَتَمَنَا مِنْهُ مِخْيَطًا، فَمَا فَوْقَهُ فَهُوَ غُلٌّ يَأْتِي بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، فَقَامَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ أَسْوَدُ كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَيْهِ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، اقْبَلْ عَنِّي عَمَلَكَ، قَالَ: وَمَا ذَاكَ؟ ، قَالَ: سَمِعْتُكَ تَقُولُ: كَذَا وَكَذَا، قَالَ: وَأَنَا أَقُولُ: ذَلِكَ مَنِ اسْتَعْمَلْنَاهُ عَلَى عَمَلٍ فَلْيَأْتِ بِقَلِيلِهِ، وَكَثِيرِهِ، فَمَا أُوتِيَ مِنْهُ أَخَذَهُ وَمَا نُهِيَ عَنْهُ انْتَهَى .
[وابو داود (٣٥٨١)]
306- Adiyy b. Amire el-Kindî (Radıyallahü anh)’den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar, sizden birisi bizim bir işimizin başına getirilir de o işten (hâsıl olan) bir iğneyi veya daha küçüğünü bizden gizlerse bu (gizlediği şey onun boynuna geçecek) bir bukağıdır. (Bu kimse) kıyamet gününde Allah’ın huzuruna onunla beraber gelir.” (Ravi, sözlerine şöyle devam etmiştir:) Ensar’dan siyah bir adam ayağa kalktı, (şu anda ben) o adamı görüyor gibiyim.
Ey Allah’ın Resulü, görevim benden geri al, dedi. (Hz. Peygamber de ona):
“Bu (sözü söylemenin sebebi) nedir?” diye sordu.
Ben seni şöyle şöyle derken işittim; karşılığını verdi. (Bunun üzerine Hz. Peygamber):
“Ben bu sözü (yine de) söylüyorum. Bizim bir işte görevlendirdiğimiz kimse (bu görevi esnasında halktan almış olduğu malların) azını da, çoğunu da (bize) getirsin. Bu işten dolayı (kendisine) verileni alsın. Alınması yasaklanan şeyi de almasın” buyurdu.
Açıklama
Bu hadis-i Şerif; memurların, görevleri esnasında halktan al-dıkları malları, hangi isim altında alırlarsa alsınlar devlet ha-zinesine teslim etmeleri gerektiğini, teslim etmedikleri takdirde ahiret gününde bu malın bir bukağı şekline gelerek o memurun boynuna geçeceği ifade edilmektedir. Çünkü memur ya da hâkimin aldığı bu mal rüşvetten başka bir şey değildir.
Bu bakımdan memurun, akrabalarının ve eskiden beri hediyeleştiği kim¬selerin dışındakilerden hediye alması haramdır. Sıla-i rahim sayıldığı için ak¬rabalarından; eski dostluğun devam etmesi için de eskiden beri hediyeleşe geldiği kimselerden hediye alması caiz görülmüştür. Bunların dışındaki kim¬selerden ise asla hediye kabul edemez. Nitekim “Memurların hediye alması ihanettir.” hadisi ile “Benim gönderdiğim memura ne oluyor ki; bu si¬zin bu da bana hediye edildi, diyor! Babasının yahut ta anasının evinde otur-saydı, kendisine hediye edilecek mi edilmeyecek mi baksaydı ya!...” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir.
Bu mevzuda merhum Ömer Nasuhi Bilmen şöyle diyor: “Hâkim, başkalarının hediyelerini almamalı, bir malı kendisine kıyme¬tinden noksana satmalarını veya kendisine borç vermelerini kabul etmeme¬lidir. Bir hâkim ancak kendisinden rütbet bakımından mukaddem olup kendisine hâ¬kimliği veren zâtın hediyesini kabul edeceği gibi, kendi zîrahm-ı mahremin hediyesini de kabul edebilir. Kezalik; kendisinin hâkim olmadan önce dostu olup kendisine hediye vermek mutadı bulunan kimsenin de mutaddan ziya¬de olmayan hediyesini kabul edebilir. Elverir ki bunların bir davaları bulun¬masın.”
Kötülüğü değiştirmenin vucûbiyeti
عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ تَقْرَءُونَ هَذِهِ الْآيَةَ وَتَضَعُونَهَا عَلَى غَيْرِ مَا وَضَعَهَا الله: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ}
[المائدة / ١٠٥] [رواه ابن حبان (٣٠٥)]
307- Ebu-Bekir (Radıyallahü anh)'den;
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Ey insanlar; siz şu ayeti okuyorsunuz ve bunu uygun olmayan yere koyuyorsunuz. “Ey iman edenler; siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez...” İnsanlar kötülüğü görüp te onu değiştirmezlerse; Allah onların arasında azabını yaygınlaştırır.
Açıklama
Allahu Teâlâ, mümin kullarına; kendilerini ıslah etmelerini, hayır yapmak için bütün güç ve takatlarıyla çalışmalarını emrediyor ve ken¬disi iyi olan kimseye başkalarının bozukluğunun zarar vermeyeceğini, onların bozukluğunun ister uzak, ister yakın olsun haksız olduğunu ha¬ber veriyor. Avfî, İbni Abbas’tan bu ayetin tefsirinde şunu nakleder: Allahu Teâlâ buyuruyor ki: Kul, emrettiğim helâlleri yapmakta, nehyettiğim haramlardan kaçınmakta buyruğuma itaat ederse, artık başkalarının sapıklığı ona zarar veremez. Valibî de İbni Abbas’tan böyle rivayet eder. Mukâtil İbni Hayyan da der ki: Allahu Teâlâ’nın “Ey iman edenler; siz kendinize bakın.” Yani siz kendi kendinizin durumunu dü-zeltmeye ve doğru yola sevk etmeye bakın. “Siz doğru yolda bulunur¬sanız; sapıtmış olanlar size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’a¬dır. Yapmış olduklarınızı size haber verecektir.” Her amel işleyenin; ameline göre cezasını Allah verecektir. Ameli hayır ise; cezası da hayır¬dır. Ameli şer ise; cezası da şerdir. Ayet-i kerime’de marufu emretmek ve münkeri nehyetmekten vazgeçmeye delalet eden bir yol yoktur. Eğer bu, mümkünse yapılır. Bu konuda Ahmed İbni Hanbel merhum der ki: Bize Haşim İbni Kasım... Kays’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Ebubekir hutbe için kalktı ve Allah’a hamd’ü sena etti, sonra dedi ki: Ey insanlar; siz “Ey iman edenler; siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez...” ayetini okuyorsunuz ve bunu uygun olmayan yere koyuyorsunuz. Doğrusu ben, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dan şöyle buyurduğunu işittim : İnsanlar kötülüğü görüp te onu değiştirmezlerse; Allah Azze ve Celle onların arasında azabını yaygınlaştırıverir. Kays diyor ki: Hz. Ebubekir’in şöyle dediğini duydum: Ey insanlar, yalandan sakının, çünkü yalan, imana terstir. Bu hadisi dört Sünen sahibi ile İbni Hibban Sahih’inde ve daha başka raviler de eser¬lerinde değişik yollarla büyük bir topluluktan naklederler ve muttasıl ve merfû’ olarak İsmail İbni Ebu Halid’e isnat ederler. Bazıları da mev¬kuf olarak Hz. Ebubekir’den rivayet ederler. Darekutni ve diğerleri, bu hadisin merfû’ olduğu görüşünü tercih etmişlerdir.
Ebu İsa et-Tirmizi der ki: Said İbni Yakup... Ebu Ümeyye eş Şabânî’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben Ebu Salebe’ye gidip şu ayet hakkında ne yapıyorsunuz? dedim. O, hangi ayet? dedi. Ben, Allahu Teâlâ’nın “Ey iman edenler; siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez.” ayeti, dedim. O; Allah’a andolsun ki, sen bu konuda bilgisi olan birine sordun, dedi. Ve devam etti: Ben, bu ayeti Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sorduğumda buyurdu ki: “Sen marufu em¬ret, münkerden nehyet. Eğer kendisine uyulan bir cimrilik, peşinden gidilen bir heves, tercih edilen bir dünya ve herkesin kendi görüşünü beğendiği bir zamanı görürsen; sen özellikle kendi nefsine bak ve halkı bırak. Çünkü sizin arkanızda öyle günler olacak ki; bu günlerde sabır, avuç içindeki koru tutmaya benzeyecek. O günlerde amel işleyenin ecri, sizin ameliniz gibi amel işleyen elli kişinin ecrine denktir.” Abdullah İbni Mübarek dedi ki: Utbe’den başkaları da bu hadise şu kısmı ilave ettiler: Denildi ki; ey Allah’ın Resulü, onlardan mı elli kişinin ecri, yoksa bizden mi? Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Hayır, sizden elli kişinin ec¬rine denktir. Sonra Tirmizi; bu hadis hasendir, gariptir, sahihtir, dedi. Bu hadisi Ebu Davud, İbni Mübarek tankîyla; İbni Mace, İbni Cerir; İbni Ebu Hatim de Utbe tarîkıyla aynı şekilde rivayet etmişlerdir.
Abdürrezzak der ki: Bize Ma’mer, Hasan’dan nakletti ki; adamın biri Abdullah İbni Mesud’a “Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulu¬nursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez.” ayetini sordu. Abdullah İbni Mesud dedi ki: Bunun zamanı şimdi değildir, bugün bu makbuldür, ancak zamanının gelmesi yaklaşmış olabilir. Siz o zaman, marufu emredersiniz size şöyle ve şöyle yapılır. Veya söylediğiniz dinlenmez, dedi. İşte o zamanda “Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursa¬nız; sapıtmış olanlar size zarar veremez.”
Bu hadisi Ebu Cafer er-Razi, Rebî’ kanalıyla Ebu’l-Aliye’den nakle¬der ki; Abdullah İbni Mesud bu ayetin tefsirinde böyle demiş. Ebu’l-Âliye der ki: Abdullah İbni Mesud’un meclisinde oturuluyordu. İki kişi¬nin arasında insanların arasında olan şeyler oldu ve birisi arkadaşına karşı ayağa kalktı. Abdullah İbni Mesud’un meclisinde oturanlardan birisi dedi ki: Kalkıp onlara marufu emredip münkerden nehyedeyim mi? Bir başkası, yanındakine; sen, kendine bak, dedi. Çünkü Allahu Teâlâ “Siz kendinize bakın...” buyuruyor, dedi. Ebu’l-Âliye der ki: Ab¬dullah İbni Mesud bunu duyunca; dur bakalım, dedi. Bu ayetin tevili henüz gelmedi. Kur’an indirildiği yere indirildi. Ondaki ayetlerden bir kısmının tevili; o indirilmezden önce geçmiştir. Bir kısmının tevili ise, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in döneminde vuku bulmuştur. Bir kısım ayetlerin tevili de, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den kısa bir süre sonra vuku bulmuştur. Bir kısım ayetlerin tevili ise henüz vuku bulmamıştır. Bir kısım ayetlerin tevili kıyamet günüyle ilgili olarak anlatıldığı gibi, kıyamet günü ge¬lecektir. Bir kısım ayetlerin tevili de cennet, cehennem ve hesap gü-nüyle ilgili olarak zikredilenlerde olduğu gibi, hesap günü gelecektir. Kalpleriniz bir, arzularınız bir olduğunuz sürece; bölük bölük parçalanmadığınız, birbirinizin acısını birbirinize tattırmadığınız müddetçe; Allah’ın emirlerini ve nehiylerini yerine getiriniz. Kalpler parçalanıp, hevesler ayrıldığı ve siz parça bölük olduğunuz, birbirinizin acısını tattığınız zaman; herkes kendi nefsiyle baş başadır. İşte o zaman, bu ayetin tevili gelecektir. İbn Cerir de bu hadisi rivayet etmiştir.
İbni Cerir der ki: Bize Hasan... Süfyan’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Abdullah İbni Ömer’e; bu günlerde biraz otursan; emir ve nehiyde bulunmasan, denildi. Çünkü Allahu Teâlâ “Siz, kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez.” buyuruyor, dediler. Abdullah İbni Ömer dedi ki: Bu ne benim, ne de arkadaşlarım hakkında nazil olmuştur. Çünkü Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Dik¬kat edin, görenler görmeyenlere tebliğ etsin, buyurdu. Biz görenleriz, siz de görmeyenlersiniz. Bu ayet, bizden sonra gelecek bir topluluk hak¬kındadır. Eğer onlara emir ve yasaklar söylenirse; onlar bunu kabul etmezler. Keza İbni Cerir Taberî der ki: Bize Muhammed İbni Beşşar... Süvâr İbni Şebib’ten nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben Abdullah İbni Ömer’in yanındaydım. Ona gözü keskin, dili azgın bir adam geldi ve dedi ki: Ey Ebu Abdurrahman altı kişi var ki hepsi de hızlıca Kur’an okudular. Hepsi de düşünmeden içtihad ettiler. Ve hepsi de ona bir kötülük gelmesinden daha endişe ediyorlar ve bunlar hepsi birbirinin aleyhinde şirk konusunda şahitlik yapıyor. Orada bulunanlardan bir adam dedi ki: Birbirlerinin aleyhinde şirk konusunda şahitlik yapma¬dan daha kötü hangi şey istersin? Bu adam: Ben sana sormuyorum, şu ihtiyara soruyorum, dedi ve Abdullah İbni Ömer’e söylediğini tek-rarladı. Abdullah İbni Ömer dedi ki: Yazıklar olsun sana, belki de sana onlar gibi öldürme mi emredeceğimi bekliyorsun. Sen onlara vaaz et ve yaptıklarından nehyet. Eğer sana başkaldırırlarsa; sen kendine bak, çünkü Allah Azze ve Celle “Siz kendinize bakın” buyuruyor, dedi.
İbni Cerir Taberî der ki: Bize Ahmed İbni Mikdam... Ebu Mâzin’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Osman devrinde Medine’ye gittim. Bir de baktım ki; Müslümanlardan bir topluluk oturmuşlar ve biri diğerlerine bu ayeti okuyor. Onların en büyükleri dedi ki: Bu gün bu ayetin tevili henüz gelmemiştir. İbni Cerir Taberî der ki: Bize Kasım... Cübeyr İbni Nefîr’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabının bulunduğu bir mecliste idim. Ve o mecliste bulu¬nanların en küçüğü idim. Onlar marufu emir ve münkerden nehy ko¬nusunu müzakere ediyorlardı. Ben, tartışmaya katılarak; Allahu Teâlâ kitabında “Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda bulunursanız; sapıtmış olanlar size zarar veremez...” buyurmuyor mu? dedim. Hepsi birden tek dil kesilerek; bana yönelip dediler ki: Sen bilmediğin, tevilini an¬lamadığın halde; Kur’an’dan bir ayet mi getiriyorsun? Bunun üzerine ben, hiç konuşmamış olmayı çok temenni ettim. Onlar, tekrar kendi aralarında konuşmaya başladılar. Kalkacakları zaman, dediler ki: Sen yeni yetişen bir çocuksun. Ne dediğini bilmeden Allah’ın ayetlerinden bir ayet getirdin. Umulur ki; o zamana ulaşasın. Eğer cimriliğin dinlenildiğini, hevesin bağlanıldığını, her görüş sahibinin kendi görüşünden hoşlandığını görürsen; kendine bak. O zaman, sapıtmış olanlar sen doğru olduğun sürece sana zarar veremezler. İbni Cerir der ki: Bize Ali İbni Hasan’ın... Damre İbni Babia’dan naklettiğine göre; Hz. Hasan bu ayeti okumuş ve sonra şöyle demiş: Hamd Allah’a mahsustur. Bu ayetten dolayı Allah’a hamd ederiz. Ne geçmişte, ne de hâlihazırda bir mümin yoktur ki; yanında onun yaptıklarından hoşlaşmayan bir mü¬nafık bulunmasın. Said İbni Müseyyeb der ki: Sen marufu emredip münkerden nehyettikten sonra; kendin doğru yolda olduğun müddetçe, sapıtmış olanlar sana zarar veremezler. Bunu İbni Cerir Taberî de rivayet eder. Keza Süfyan es-Sevrî kanalıyla Huzeyfe’den de benzer bir rivayet nakledilir. Selef-i Salihinden başkaları da böyle demişler¬dir. İbni Ebu Hatim der ki: Bize babam... Kâ’b’dan nakletti ki; o, bu ayet konusunda şöyle demiştir: Şam kilisesi yıkılıp ta mescit yapılırsa ve Asb giyimi (bir nevi Yemen hırkası) belirirse, işte bu ayetin tevili o zamandır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in son hutbesi
عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى عَلَى قَتْلَى أُحُدٍ، ثُمَّ انْصَرَفَ وَقَعَدَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَحَمِدَ اللهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ، ثُمَّ قَالَ: أَيُّهَا النَّاسُ، إِنِّي بَيْنَ أَيْدِيكُمْ فَرَطٌ، وَأَنَا عَلَيْكُمْ شَهِيدٌ وَإِنِّي وَاللهِ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِي وَلَكِنِّي قَدْ أُعْطِيتُ مَفَاتِيحَ وَخَزَائِنِ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ وَ أخَافُ عَلَيْكُمْ أنْ تَنَافَسُوا فِيهَا .
[رواه ابن حبان (٦٥٦١) والبخاري (١٣٤٤) ومسلم (٢٢٩٦)]
308- Ukbe b. Amir (Radıyallahü anh)’den;
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Uhud şehitlerine cenaze namazını kıldı. Sonra minbere çıktı da şunları söyledi:
“Ey insanlar! Ben sizin aranızda dündarım. Ben sizin üzerinize şahidim. Ben vallahi sizin benden sonra şirk koşacağınızdan korkmuyorum. Lakin bana gerçekten gece yer ve göğün hazinelerinin anahtarları verildi. Sizin dünya hakkında yarış edeceğinizden korkuyorum.” buyurdular.
Sonra evine girdi vefatına kadar bir daha çıkmadı. Bu hutbe son hutbesi oldu.
Kadir gecesini yedinci veya beşinci gecelerde arayın
عَنْ أَبِي سَعِيدِ الْخُدْرِي : أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَعْتَكِفُ فِي الْعَشْرِ الْأَوْسَطِ مِنْ رَمَضَان، وَهُوَ يَلْتَمِسُ لَيْلَةَ الْقَدْرِ فَلَمَا انْقَضَي أَمْرٌ بِالْبِنَاءِ فَنُقِضَ فَأَبْيَنَتْ لَهُ أَنَّهَا فِي الْعَشْرِ وَالْأَوَاخِرِ مِنْ رَمَضَان فَخَرَجَ إِلَى النَّاسِ فَقَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسِ، إِنِّي قَدْ أَبْيَنَتْ لِي لَيْلَة الْقَدْرِ، فَخَرَجْتُ أَحْدَثَكُمْ بِهَا، فَجَاءَ رَجُلاَنِ يَخْتَصِمَانِ وَمَعَهُمَا الشَّيْطَانُ، فَنُسِّيتَهَا؛ فَالْتَمِسُوهَا فِي السَّابِعَةِ وَالَتَمِسُوهَا الْخَامِسَةِ .
[رواه مسلم (١١٦٧) وابن حبان (٣٦٧٩)]
309- Ebu Saîd (Radıyallahü anh)’den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ramazan ayının ortasındaki on günde itikâf yapardı. Kadir Gecesi arardı. İtikâf günleri geçince çadırın sökülmesini emretti ve hemen çadır söküldü. Sonra Kadir Gecesinin, Ramazan'ın son on günü zarfında olduğu kendisine bildirildi. Bunun üzerine çadırın kurulmasını emir buyurdu ve çadır tekrar kuruldu. Sonra cemaatin yanına çıkarak:
“Ey cemaat, gerçekten bana Kadir Gecesi bildirilmişti. Ben de onu size haber vermek için çıkmıştım, fakat birbirlerinden hak dava eden iki adam geldi yanlarında Şeytan da vardı. Bu sebeple Kadir Gecesi bana unutturuldu. Artık siz, onu Ramazanın son on günü zarfında arayın. Onu yedinci ve beşinci gecelerde arayın.” buyurdular.
Beyanda sihir vardır
عَنِ ابْنِ عُمَرَ يَقُولُ : قَامَ رَجُلاَنِ مِنَ الْمَشْرِقِ خَطِيبَينِ فَتَكَلَّمَا ثُمَّ قَعَدَا. فَقَامَ ثَابِتُ بْنِ قَيْسٍ؛ خَطِيبُ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَتَكَلَّمَ، فَعَجَبُوا النَّاسُ مِنْ كَلاَمِهِ . فَقَامَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهَ وَسَلَّمَ فَخَطَبَ ، فَقَالَ: ”يَا أيُّهَا النَّاسُ! قُولُوا قَوْلَكُمْ ، فإِنَّما تَشْقِيقَ الْكَلامِ مِنَ الشَّيْطَانِ ، وَإِنَّ مِنَ الْبَيَانِ سِحْرًا “.
رواه ابن حبان 5677 صححه الألباني
310- Abdullah İbni Ömer (Radıyallahü anh)’den;
Maşrikten iki adam kalktı Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında (huzurunda) halka hitab etti konuşup oturdular. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in haribi olarak Sabit İbni Kays (Radıyallahü anh) kalktı konuştu halk (Sabit İbni Kays’ın) konuşmasını beğendiler. Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkrı bir hutbe irad etti. Şöyle buyurdu: Muhakkak neşeli (süslü) kunşma şeytandandır ve beyanda sihir vardır.
Rabbinizin vadin hak olarak buldunuz mu?
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْقَتْلَى فسُحبوا إلى الْقَلِيبِ ، فَطُرِحُوا فِيهِ، ثُمَّ جَاءَ حَتَّى وَقَفَ عَلَيْهِمْ فَقَالَ : يَا أَهْلَ الْقَلِيبِ، هَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَكُمْ رَبُّكُمْ حَقًّا؟ فَإِنِّي قَدْ وَجَدْتُ مَا وَعَدَنِي رَبِّي حَقًّا . قَالُوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَتُكَلِّمُ قَوْمًا مَوْتَى؟ فَقَالَ: لَقَدْ عَلِمُوا أَنَّ مَا وَعَدَهُمْ رَبُّهُمْ حَقًّا . فَلَمَّا رَأى أبُو حُذَيْفَةَ بْن عُتْبَةَ بْن رَبِيعَةَ أبَاهُ يَسْحبُ إلَى الْقَلِيبِ عَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْكَرَاهِيَة فِي وَجْهِهِ فَقَالَ كَأنَّكَ كَرَاه لمَاَّ تَرَي فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ إنَّ أبِي كَانَ رَجُلاً سَيِّدًا حَلِيمًا فَرَجَوتُ أنْ يَهْدِيهِ الله إلَى الإسْلاَمِ فَلَمَّا وَقَعَ بِالْمَوْقِعِ الَّذِي وَقَعَ بِهِ أحزنني ذَلِكَ فَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لأبِي حُذَيْفَةَ بِخَيْرٍ .
رواه ابن حبان 5677 صححه الألباني
311- Aişe (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedirde emir verdi Kureyş’in ulularını kalib denen bir kuyunun yanına toplattı sonrada oraya atıldılar. Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) orada durdu ve şöyle seslendi: “Ey kalib ehli! Rabbinizin size vaad ettiği şeyi hak olarak buldunuz mu? Ben Rabbim’in bana vaad ettiğini hak olarak buldum.” Sahabeden “Ey Allah’ın Rasulü! Ölü bir kavimle konuşuyorsun!” Dediler. “muhakkak ki Onlar, benim söylediklerimin hak olduğunu anladılar.” Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia’yı babasını kuyuya götürürken gördü onun yüzünde bir hoşnutsuzluk fark etti. “Gördüklerinden hoşlanmamış gibisin,” buyurdu. Dedi ki “Ya Resulallah şüphesiz babam ulu ve halim bir adamdı. Allah’ın onu İslam'a hidayet etmesini umuyordum. Fakat böyle bir yere düştüğü için üzüldüm,” dedi. Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Huzeyfe’nin babası için dua etti.
Açıklama
Katade: Allah onları ayıplamak, küçültmek, azap etmek ve ka¬çırdıkları fırsatlara yanmaları, yaptıkları zulümlere pişmanlık duy¬maları için, Bedir kuyusundaki cesetlere Peygamber’in hitabesini işittirecek derecede hayat vermiştir, demiştir
Katade’nin bu içtihadı, İbni Ömer’in mezhebidir. Ona göre buradaki işitmek ha¬kikat manasına hamledilir. Hz. Aişe, diğer rivayetlerdeki "Sözlerimi sizden daha iyi işitirler" sözünü, "Sözlerimin hak olduğunu şimdi pekiyi anlarlar" diye tefsir etmiştir.
Peygamber’in bu veciz hitabesi eşsiz bir ilahi intikam idi. Bundan sonra Peygamber muzaffer olarak Medine’ye yollandı. İçlerinde birçok Kureyş ileri gelenleriyle Peygamber’in amcası Abbas’ın da bulunduğu esirleri ve ganimet mal¬larını da beraber getirdiler. Safra mevkiinde ganimet malları taksim edildi. Nadr İbni Haris öldürüldü. Irk mevkiinde de Ukbe İbni Ebi Muayt’ın boynu vuruldu. Esirler Medine de taksim edilip sahiplerine esirlere iyi bakmaları tembih edildi. Zafer müjdecisi olarak Medine'ye Zeyd ibn Harise, Avâlî denilen Medine köy¬lerine de Abdullah İbni Ravaha gönderilmişti. Bu zafer haberi ile Medine ve ci-van halkı çok sevindiler. Yahudiler’le münafıklar da sindi.
Kurban etlerinden üç günden sonra yararlanmak
عَنْ أَبِي سَعِيدِ الْخُدْرِي : أَنَّ النبي صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قال : يَا أَهْلَ اْلمَدِيْنَةِ لاَ تَأْكُلُوْا لُحُوْمَ اْلأَضَاحِى فَوْقَ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ فَشَكُوْا إِلَيْهِ أَنَّ لَهُمْ عِيَالاً وَخَدْمًا فَقَالَ كُلُوْا وَأَطْعِمُوْا وَاحْبَسُوْا .
[رواه مسلم (١٩٧٣) وابن حبان (٥٧٩٧)]
312- Ebu Said el Hudri (Radıyallahü anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : “Ey Medineliler! Kurban etlerini üç günden fazla yemeyin!” buyurdular. Bunun üzerine ashap çoluk-çocuk ve hizmetçileri bulunduğundan Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e şikâyet ettiler. O da: “Yiyin, yedirin, saklayın!” buyurdular.
Sizin sığnağınız Allah ve Resulüdür
عَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ ، يَقُولُ : فَزَعَ النَّاسَ بِالْمَدِينَةِ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَتَفَرَّقُوا فَرَأَيْتُ سَالِمًا مَوْلَى أَبِي حُذَيْفَةَ احْتَبي بِسَيْفِهِ، فَجَلَسْتُ فِي الْمَسْجِدِ فَلَمَّا رَأيْتُ ذَلِكَ فَعَلْتُ مِثْل الَّذِي فَعَلَ فَخَرَجَ فَرَآنِي وًسَالِمًا وَأتى النَّاسُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ، أَلا كَانَ مَفْزَعُكُمْ إِلَى اللَّهِ وَإِلَى رَسُولِهِ "، ثُمَّ قَالَ : " أَلا فَعَلْتُمْ كَمَا فَعَلَ هَذَانِ الرَّجُلانِ الْمُؤْمِنَانِ ؟ "
رواه أحمد 1781٠ حكم الحديث: إسناده صحيح على شرط مسلم
ورواه إبن حبان 8050 صحيح.
313- Amr İbni As (Radıyallahü anhüma)’dan:
İnsanları Medine’de peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte iken korkup dağıldılar. Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim’i gördüm kılıcını almış oturuyordu. Mescitte oturdum onu gördüğümde onun yaptığını yaptım. Çıktı, beni ve Salim’i gördü ve insanlar geldiğinde, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar, haberiniz olsun sizin sığnağınız Allah ve Resulüdür. Sonra (devamla) buyurdu: “Siz bu iki mümin adamın yaptığı gibi yapmadınız mı?”
عَنِ الْأَسْوَدِ قَالَ: دخلت أنا وعلقمة على بن مَسْعُودٍ فَقَالَ لَنَا أَصَلَّى هَؤُلَاءِ فَقُلْنَا لَا قَالَ فَقُومُوا فَصَلُّوا فَذَهَبْنَا لِنَقُومَ خَلْفَهُ فَجَعَلَ أَحَدَنَا عَنْ يَمِينِهِ وَالْآخَرَ عَنْ شِمَالِهِ فَصَلَّى بِغَيْرِ أَذَانٍ وَلَا إِقَامَةٍ فَجَعَلَ إِذَا رَكَعَ شبك بين أصبعه فِي الصَّلَاةِ فَجَعَلَهَا بَيْنَ رُكْبَتَيْهِ فَلَمَّا صَلَّى قَالَ هَكَذَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُصَلِّي وَقَالَ: "يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّهَا سَتَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ يُمِيتُونَ الصَّلَاةَ يَخْنُقُونَهَا إِلَى شَرَقِ الْمَوْتَى فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَلْيُصَلِّ الصَّلَاةَ لِوَقْتِهَا وَلْيَجْعَلْ صَلَاتَهُ مَعَهُمْ سُبْحَةً"
رواه ابن حبان 1871 إسناده صحيح على شرطهما.
ورواه النسائي 712 و مسلم "534" ، وأبو داود 747-868 والبيهقي 2/83
314- Esved (Radıyallahü anh)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: “Ben ve Alkame, Abdullah b. Mes’ud’un yanına vardık. Bize dedi ki: “şunlar Namaz kıldı mı?” Biz de hayır dedik. “Kalkın ve namaz kılın” dedi. Bizde onu imam kabul ederek arkasına durduk. Birimizi sağ tarafına diğerimizi de sol tarafına alarak ezansız ve kametsiz namaz kıldı. Rükû’a vardığında parmaklarını birbirine kenetleyip iki dizi arasına koyuyordu namazı kıldı ve şöyle dedi: “Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in böyle yaptığını gördüm.” Şöyle buyurdu:
“Ey insanlar Şu muhakkak ki ileride size bir takım emirler gelecek, namazı vaktinden geriye bırakacak ve onu vaktin sonuna sıkıştıracaklar. İşte on¬ların böyle yaptıklarını gördüğünüz vakit siz hemen namazı vaktinde kı¬lın! Onlarla kıldığınız namaz nafile namaz olsun.”
Açıklama
Bu rivayetler Hz. Abdullah b. Mesud ile ondan hadis rivayet eden Alkame ve Esved’in mezheplerini bildirmekte¬dir. Onlara göre rükû’da avuçları biribirine yapıştırarak bacakların ara¬sına sıkıştırmak sünnettir. Hâlbuki onlardan maada bütün ulemaya göre rükû’da elleri dizlerin üzerine koymak sünnettir. İbni Mesud (Radıyallahü anh)'in sünnet addettiği şekle «tatbik» derler ki ulemaya göre mekruhtur. Çünkü bundan sonraki rivayetlerde görüleceği vecihle tatbik nesh olunmuştur.
İbni Mes'ûd (Radıyallahü anh) : «Bunlar namazı kıldılar mı?» sözü ile zamanın emirini ve ona tabi olanları kastetmiş, ayni za¬manda onların namaza karşı gevşek davrandıklarına ve onu daima vak¬tin sonuna tehir ettiklerine işaret etmiştir.
Ezan ve kametsiz namaz kılmak yine İbni Mesud (Radıyallahü anh) ile bazı selefin mezhepleridir. Onlara göre cuma kılınan ve onun için ezan okunup kamet getirilen bir beldede yalnız başına namaz kılan kimseye ezan ve kamet meşru' değildir. Cami'de okunan ezan ve kamet onun içinde kâfidir.
Cumhur-ü Ulemaya göre ise yalnız kılan hakkında kamet sünnettir. Ezan meselesi ihtilaflıdır.
İmamla beraber iki kişi cemaat olursa birini imamın sağma, diğerini de soluna almak yine Hz. İbni Mesut ile iki ravisinin mezhep¬leridir. Nevevî’nin beyanına göre sahabe devrinden bugüne kadar bütün ulema bunlara muhalefet ederek, cemaat iki kişi olurlarsa imamın arkasına saf teşkil etmeleri gerektiğini söylemişlerdir. Cemaat bir kişi olursa bilittifâk imamın sağ tarafına durur.
«Şerakü'l-Mevtâ» tabiri İbnü'l-A’râbî 'nin beyanına göre iki manaya gelir. Birinci manası: güneşin kavuşmasına ramak kalmak demektir. İkinci manası ise ölmek üzere bulunan bir kimsenin son de¬midir. Hadis-i Şerif’te bununla vaktin çıkmasına pek az zaman kalınca¬ya kadar namazı geciktirmek kastedilmiştir.
Bu mevzu ile ilgili rivayet Buhari'de şöyle geçmektedir: Musab dedi ki, “Rükû esnasında iki avucumu üst üste koyduktan sonra ellerimi iki uyluğumun arasına koydum. Babam beni bundan nehyedip, (gerçi) biz bunu önceleri yapardık, (fakat sonra bundan) nehy olun¬duk. Ve ellerimizi dizlerimizin üzerine koymakla emr olunduk” dedi. Görülüyor ki ellerin üst üste konularak rükû esnasında uylukların arasına uzatılması bidâyet-i İslam’da uygulanmıştır. Sonraları ise Resul-i Ekrem ta¬rafından bu uygulama neshedilerek rükû esnasında ellerin dizlerin üzerine konulması emredilmiştir.
Her ne kadar “biz böyle yapardık sonradan nehyedildik” gibi ifadeler hadisin ilk kaynağının sahabi olduğu ve dolayısıyla mevkuf olduğu kanaati¬ni veriyorsa da aslında nehyedenin Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olduğu düşünülür¬se, hadisin ilk kaynağının Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olduğu ve dolayisıyle merfû' bir hadis olduğu kolayca anlaşılır.
Abdurrezzak’ın Musannef inde de şu rivayet vardır:
“Abdullah b. Mesud ile Alkame ve Esved namaz kılmışlar, Abdullah (Radıyallahü anh) tatbik yapmış, sonra bir de Ömer (Radıyallahü anh) ile tatbik yaparak namaz kıl¬mışlar. Fakat Ömer (Radıyallahü anh):”Bu vaktiyle yaptığımız bir şeydi. Sonradan terk olundu. Dizleri tut¬mak sünnettir” demiş.
Tatbikin hükmü ile ilgili olarak Ahmet Naim Efendi şunları söylemek¬tedir: "İbni Hüzeyme tatbikin caiz olmadığı kanaatindedir. Hâlbuki bura¬daki yasağın kerâhet-i tenzihiyye ifâde etmiş olması da mümkündür. Çünkü Ömer ile Sa'd (Radıyallahü anhüma) tatbikten nehy ettikleri halde namazın iadesini emret¬memişlerdir. İbni Ebî Şeybe’nin hasen bir senetle Ali (Radıyallahü anh)’den şu rivayeti bu görüşü desteklemektedir: “Rükûa vardığında ister şöyle yapar, yani el¬lerini dizlerinin üstüne korsun; ister tatbik edersin” Her halde tatbik, terki evlâ olmakla beraber haram değildir.
Tefrîcin yani elleri diz kapaklan üstüne koymanın tatbike tercihindeki hikmeti Ümm’ül-Müminin Aişe (Radıyallahü anha) şöyle izah ediyor: "Tatbik Yahu¬dilerin fiillerinden olduğu için Nebiyy-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ondan nehyetmiştir. Hak¬kında nehy nazil olmayan hususlarda Ehl-i Kitaba uymak, Peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hoşuna giderdi. Sonraları onlara muhalefet etmek kendisine emroIundu."
Nitekim bu mevzu merhum Ömer Nasuhi Bilmen Efendi tarafından da namazın sünnetleri kısmında şöyle ifade edilmiştir: "Rükû hâlinde erkekle¬rin elleriyle parmaklan arası açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Ka¬dınlar bu halde parmaklarını açıkça bırakmazlar ve dizlerini tutmazlar elleri dizleri üzerine koymakla yetinirler.

Hıyanetin Ağır Şekilde Yasaklanması
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ زَاتَ يَوْمٍ ، فَذَكَرَ الغُلُولَ فَعَظَّمَ مِنْ أَمْرِهِ، قَالَ: يَا أيُّهَا النَّاس لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ، لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ شَاةٌ لَهَا يُعَارٌ ، يَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ، لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَعَلَى رَقَبَتِهِ فَرَسٌ لَهَا حَمْحَمَةٌ ، فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ، لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ نَفْسٌ لَهَا صيَاحٌ ، فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ . رِقَاعٌ تَخْفِقُ ، فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ ، لا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَجِئُ يَوْمَ القِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ صَامِتٌ فَيَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَغِثْنِي، فَأَقُولُ: لا أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا، قَدْ أَبْلَغْتُكَ.
رواه ابن حبان 4828 رواه ابن حبان 4848 إسناده صحيح على شرط الشيخين،
و مسلم (1831) وأحمد 2/426 ، وابن أبي شيبة 12/492-493، والبخاري (3073) ، والطبري " جامع البيان " (8155) و (8156) و (8157) ، والبيهقي 9/101
315- Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: bir gün Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aramızda kalktı ganimete Hıyanetten bahsetti. Bu işin Ağır günah oldğunu anlattı sonra şöyle buyurdu: “Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde gelerek: Ya Resulallah! Beni kurtar! Derken, kendimi de: Senin için bir şeye malik değilim; ben sana tebliğ ettim; diye cevap verirken bulmayayım! Sakın sizden birinizi kıyamet gü¬nü boynunda meleyişi olan bir koyun olduğu halde gelerek: Ya Resulal¬lah! Beni kurtar! Derken, kendimi de: Senin için hiç bir şeye malik deği¬lim; ben sana tebliğ ettim; diye cevap verirken bulmayayım! Sakın sizden birinizi kıyamet günü boynunda kiş¬neyişi olan bir at olduğu halde gelerek: Ya Resulallah! Beni kurtar! Der¬ken, kendimi de: Senin için hiç bir şeye malik değilim; ben sana tebliğ ettim; diye cevap verirken bulmayayım! Sakın sizden birinizi kıyamet günü boynunda çığlığı olan bir kimse olduğu hâlde gele¬rek: Ya Resulallah! Beni kurtar! Derken, kendimi de: Senin için hiç bir şeye malik değilim; ben sana tebliğ ettim! Diye cevap verirken bulmaya¬yım! Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda dalgalanan giysiler olduğu halde gelerek: Ya Resulallah! Beni kurtar! Derken, kendimi de: Senin için hiç bir şeye malik değilim; ben sana tebliğ ettim! Diye cevap verirken bulmayayım! Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda altın gümüş olduğu halde gelerek: Ya Resulallah! Beni kurtar! Derken, kendi¬mi de: Senin için hiç bir şeye malik değilim; ben sana tebliğ ettim. Diye cevap verirken bulmayayım!
Açıklama
Hadis-i şerif gulül yani hıyanetin şiddetle haram olduğuna delildir. Gulülün aslı hıyanet demekse de sonradan ganimete hıyanet manasında kullanılmıştır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadiste: «Sakın ganimet malını hıyanetle yiyip de kıyamette benden yardım istemeyin! Zira size bu hususta hiç bir yardım yapamam! Demek istemiştir. Anlaşı¬lıyor ki, ganimet malından aşırılan her şey kıyamet gününde aşıranın boynunda asılı olarak gelecektir. Bundan murad: «Kimseyi bütün mah¬şer halkı huzurunda rezilü rüsvay etmektir. Hadis-i şerif: «Her kim ganimeti aşırırsa, kıyamet gününde aşırdığı şeyle gelecek¬tir.» ayet-i kerimesinin tefsir ve izahıdır.
Kâdi İyazı’ın beyanına göre bu şiddet ve gadabı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz evvel emirde gösterecektir; çünkü emirlerine muhalefet edilmiştir. Sonra bütün günahkârlara şefaat ede¬cektir.
Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Ulema ganimete hıyanetin şiddetle haram ve büyük günahlar¬dan olduğuna ittifak etmişlerdir.
2- Hıyanet eden kimsenin aşırdığı malı ordu dağılmadan kuman¬dana iade etmesi gerekir. Ulema bu hususta da ittifak halindedirler. Yal¬nız ordu dağılır da hak sahibi olan gazilere haklarını ulaştıramazsa ne yapacağında ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre aşırdığı şeyin beşte bi¬rini devlet reisine teslim eder, geri kalanını sadaka verir. Hasan-ı Basri ile İmam Mâlik, Evzai, Leys , Zühri, Sevri ve İmam Ahmed'in mezhepleri bu olduğu gibi aynı kavil İbni Mesud, İbni Abbâs ve Muaviye (Radiyallahü anhum) hazeratından da rivayet olunmuştur.
İmam Şafiî ile bir cemaat malın devlet reisine yahut hâkime teslimi gerektiğini söylemişlerdir. Onlara göre aşırılan ganimetin şâir ka¬yıp mallardan bir farkı yoktur. Bir insan başkasının malını sadaka ola¬rak veremez. Yalnız İbni Mesud (Radıyallahü anh)’dan bir ri¬vayete göre sahibini bilmediği bir malı tasadduk edebilir.
3- Ganimeti aşıran kimseye ne ceza verileceği de ihtilaflıdır. Cum¬hura göre hükümdar suçlunun hâline bakarak münasib gördüğü ta’zir ce¬zasını verir, fakat onun eşyasını yakmaz. İmam Azam’la, Şa¬fiî, Mâlik ve sahabe ile tabiînden birçok zevatın mezhepleri budur.
Hasan-ı Basrî, İmam Ahmed, İshâk, Mekhûl ve Evzai’ye göre bütün eşyası yakılır. Evzai bundan si¬lahı ile üzerindeki elbiseyi istisna etmiş; Hasan-ı Basrî dahi hayvanı ile mushafının yakılmayacağına kail olmuştur.
عَنْ رفَاعَة أنَهُ خَرَجَ مَعَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إلَى الْبَقِيعِ يَتَبَايَعُونَ فَنَادَاهُمْ يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ فَسْتَجَابُوا لَهُ وَرَفَعُوا إلَيْهِ أَبْصَارَهُمْ وَ قَالَ : ألاَ إنَّ التُّجَّارِي يُبْعَثُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فُجَّارًا إلاَّ مَنِ اتَّقى وَبَرَّ وَصَدَقَ
رواه ابن حبان 4890 إسناده صحيح
ورواه الترمزي 1210 .
316- Rıfâa (bin Râfi) (Radıyallahü anh)’den rivayet edil-diğine göre şöyle demiştir:
Biz (bir gün) Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile bera¬ber (dışarı) çıktık. Halk alışveriş ediyorlar. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:
“Ey tüccarlar topluluğu” diye seslendi. Onlar gözlerini yukarı kal¬dırıp boyunlarını uzatınca Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel¬lem) :
“Tüccarlar kıyamet gününde günahkâr ve rezil bir vaziyette diriltileceklerdir. An¬cak, Allah'tan korkup yeminine bağlı kalan ve sözünde doğru olan tacirler bunun dışındadır, buyurdu.”
Açıklama
Tirmizi: Bu hadis hasen sahihtir. Bu hadisi Darimi de rivayet etmişlerdir.
Füccar kelimesi facir’in çoğuludur. Facir, Allah'ın emrinden çı¬kan yalancı ve günahkâr demektir. Tuhfe yazarının el-Mirkat’dan naklen beyan ettiğine göre burada facir’den maksat yararsız söz söyleyen ve alışverişinde çok yemin eden veya yalan yere yemin eden kimsedir.
Tuhfe yazarı bu hadisin açıklamasında şunları söyler: “Hadiste anılan Allah korkusundan maksad, alışverişte aldatma, hile ve hıyanet etmemek veya Allah’a karşı kulluk görevini yap-mamaktır.
Hadisin «Sözünde doğru» ifadesinden maksat, tacirin gerek et¬tiği yeminde ve gerekse sair konuşmalarında doğru sözlü olmasıdır.
Kadı İyaz: Tüccarlar genellikle muamelelerinde, malla¬rın kusurlarını gizlemeyi ve yalan yemin ve benzeri sözlerle eşya-larının revaç bulmasına gayret etmeyi alışkanlık hâline getirdikleri için onların fâcir olduklarına hükmedilmiştir. Fakat haram kazanç¬tan sakınıp yeminine sadâkat gösteren ve doğru sözlü olan tacirler bu hükümden müstesna kılınmıştır. Sarihler böyle yorum yapmışlar ve facirliği, faydasız söz söylemek ve yemin etmek manasına yorum¬lamışlardır, demiştir.
عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ ، أَنَّهُ قَالَ عَرَّسَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةً بِطَرِيقِ مَكَّةَ . وَوَكَّلَ بِلَالًا أَنْ يُوقِظَهُمْ لِلصَّلَاةِ . فَرَقَدَ بِلَالٌ وَرَقَدُوا . حَتَّى اسْتَيْقَظُوا وَقَدْ طَلَعَتْ عَلَيْهِمُ الشَّمْسُ ، فَاسْتَيْقَظَ الْقَوْمُ ، وَقَدْ فَزِعُوا . فَأَمَرَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَرْكَبُوا حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْ ذَلِكَ الْوَادِي ، وَقَالَ : إِنَّ هَذَا وَادٍ بِهِ شَيْطَانٌ ، فَرَكِبُوا حَتَّى خَرَجُوا مِنْ ذَلِكَ الْوَادِي . ثُمَّ أَمَرَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَنْزِلُوا ، وَأَنْ يَتَوَضَّئُوا . وَأَمَرَ بِلَالًا أَنْ يُنَادِيَ بِالصَّلَاةِ ، أَوْ يُقِيمَ . فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالنَّاسِ . ثُمَّ انْصَرَفَ إِلَيْهِمْ ، وَقَدْ رَأَى مِنْ فَزَعِهِمْ ، فَقَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ اللَّهَ قَبَضَ أَرْوَاحَنَا ، وَلَوْ شَاءَ لَرَدَّهَا إِلَيْنَا فِي حِينٍ غَيْرِ هَذَا ، فَإِذَا رَقَدَ أَحَدُكُمْ عَنِ الصَّلَاةِ أَوْ نَسِيَهَا ، ثُمَّ فَزِعَ إِلَيْهَا ، فَلْيُصَلِّهَا ، كَمَا كَانَ يُصَلِّيهَا فِي وَقْتِهَا ،
رواه مالك في الموطأ 26، و بيهقي في دلائل النبوة 4/273 ، قال هذا مرسل .
ورواه المسلم 680 ، قال ابو العباس : هذا حديس مستفيض رواه بضعة عشر من الصحابة ...
[كتاب الإيمان 4/527-533 ]فالحديث حسن إشاء الله
317- Zeyd b. Eslem (Radıyallahü anh)’den rivayete göre: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gece Mekke yolunda konakladı. Kendilerini namaza kaldırması için de Bilâl'i vazifelendirdi ve uyudu. Ashab da uyudu. (Bir süre sonra) Bilal da uyudu. Ancak güneş doğunca uyanabildiler. Uyanıp telâşa düşün¬ce Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hemen bineklerine binmelerini, o vadiden çıkmalarını emretti ve: “Bu vadide şeytan vardır” buyurdu. (De¬velerine ve atlarına) bindiler. Vadiyi geçtikten sonra, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) inmelerini ve abdest almalarını emretti. Bilal’a da ezan okumasını veya kamet getirmesini söyledi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı kıldırdı, cemaate döndü. Korku ve heyecanlarını görünce onlara:
“Ey insanlar! Şüphesiz ruhumuzu Allah aldı (Bizi Allah uyuttu). Dileseydi ruhumuzu bize başka bir zamanda iade ederdi. Bizi daha erken uyandırırdı. Sizden kim uyuyakalır yahut unutur da namazı kılamazsa uyanınca, nama¬zını vaktinde kıldığı gibi kılsın”
Açıklama
Ebu abbas ed Darani mütefiddir. On küsur sahabi rivayet etmiştir der. Kitab’ul-İman 4/526-533 hadis hasendir inşallah
Ulema, hadisde zikri geçen uykunun bir veya iki defa vuku bulduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hadislerin zahirine bakılırsa ayrı ayrı iki defa vaki olmuşdur.
Kera: Uyuklamak; demekdir. Bazılarına göre uykudur.
Arrase: Mola verdi; demekdir. Yolcuların sabaha karşı uyku ve is¬tirahat için bir yere inmelerine araplar “ta'ris” derler. Cumhûr'un kavli budur. Ebû Zeyd'e göre ise, gece olsun, gündüz olsun istira¬hat için bir yerde mola vermeye ta'rîs denilir.
Bu hadisi Buharı Mevakıtu's -Salat bahsinde tahric etmişdir. Onun rivayetinde istirahatı ashab-ı kirim’ın istedikleri, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)’in:
“Uyuyarak namaza kalkarmyacağınızdan korkarım!” buyurduğu; Hz. Bilal’in: “Ben, sizi uyandırırım.” dediği zikredilmektedir. .Demek ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) evvela ihtiyatla hareket etmek is¬temiş fakat ashabının istirahata son derece muhtaç olduklarını görünce Hz. Bilal’in sözüne itimad ederek; orada istirahata razı olmuşdur. Bu hadisi Ebu Davud “Namaz” bahsinde; Nesaiî “Namaz” ve “Tefsir” bahislerinde tahric etmişlerdir.
“Fezia”: Korktu demekdir. Burada ondan murâd Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)’in endişesini beyandır. Bazılarına göre düşma¬nın takibinden endişe etmişdir. Diğer bazıları: “namaz vaktinin geçmesi ile günaha girmiş olmakdan endîşe etmişdir. Çünkü musibet anında ne şekilde hareket edeceklerine dair henüz bir hüküm nazil olmamışdı.” de-mişlerdir. Bir takımları buradaki telâşın, namaza şitâb etmekden ibaret olduğunu söylemişlerdir.
Hadisin buradaki rivayetinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Ya 'Bilal!” dediği bildiriliyor. Kaadı İyaz’ın riva-yetine göre ulemadan bazıları kelimeyi yani “Bilal nerede?” şeklinde rivayet etmişlerdir. Buhari’nin rivayetinde Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz.Bilal’a: “Söylediğin söz ne-rede kaldı. Ya Bilal?” demişdir. Bundan murad: “Hani sizi uyan¬dırırım diye söz vermişdin. Sözünü niye yerine getirmedin?” demekdir.
Yine Buhari’nin rivayetinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu sualine Bilal (Radiyallahü anh) “Bu derece uykum gel¬diğini hiç görmüş değilim.” diye cevap vermişdir. Kitabımızın rivayetinde Hz. Bilal’in: “Annem babam sana feda olsun Ya Resulallah! Senin nefsini tutan Allah, benim nefsimi de tuttu.” dediği bildiriliyor. Hz. Bilal bu sözle Özür dilemek istemişdir. Buhari’nin rivayetnde ise Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Şüphesiz ki Allah dilediği vakit sizin ruhlarınızı kabzeder; dilediği vakit de ruhlarınızı, size iade eyler.” buyurmuşdur. Ulema, bu rivâyetlerdeki ruh ve nefis’den ne murad edildiğini tayin babında ihtilâf etmiş¬lerdir.
Bazılarına göre ikisi bir manaya delalet eder. Bunlardan murâd hayatdır. Bazıları da: “Cisme tevdi edilen latif bir cisimdir. Bu cisim cesette bulundukça Allah Teâlâ, o cesette hayatı halk edegelmişdir; insan, ha¬yatla dirilir. Ve cesetle ruh’dan mürekkepdir. Nefis ise bir şey'in kendisi ve vücudu demekdir.” mutâleasında bulunmuşlardır. “Nefiş’den murad; kandır.” diyenler de vardır. Yalnız hadisi bu manaya hamletmeye imkân yokdur.
Bir takımları: “Ruh, hakikati bilinmeyen bir meçhuldür.” derler. Bu hususda ulemadan üçyüz kavil nakledildiği söylenir.
Übbi’ye göre ruhu, hayât manasına almak da doğru değildir. Ona göre “Ruh hakikati bilinmiyen bir meçhuldür.” demek, en doğru bir hareketdir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Ruh çıkınca insan ölür; burada ise, ruh’un alınması tabiri uyuyanlar hakkında söylenilmişdir?
Cevap: Burada ruh’un kabzedilmesinden murad: bedenin, dışından alâkasını kesmesidir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu sözü Allah Teâlâ Hazretlerinin “Ölüm anında ruh’ları kabzeden; uyku hâlinde ölmemiş olanları da kabzeden hep Allah’dir.” ayet-i kerimesi gibidir. Ölüm: Ruh’un hem za¬hiren; hem de batmen beden’le alâkasını kesmesidir.
Şu da hatıra gelebilir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem): “Benim gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz.” buyurduğu hâlde aca¬ba o sabah namazında neden uyuyup kalmışdır? Nevevî bu suale iki vecihle cevap verildiğini söylüyor. Meşhur olan veçhe göre o hadis ile buradaki hadise arasında münafât yokdur. Zira kalp ancak elem gibi ken¬disine taalluk eden hissî şeyileri anlar. Göze tealluk eden fecr’in doğması gibi şey’leri anlamaz; onlar, ancak gözle anlaşılır. Hâlbuki bu vak’ada kalp uyanık bile olsa, göz uyumuşdur.
İkinci veçhe göre cevap şudur: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in iki hâli vardır. Bu hâllerin birinde kalp uyur, diğerinde uyumaz. O geceki uyku vak’ası, kalbin uyuduğu zamana tesadüf etmişdir.
Fakat bu ikinci vecih zayıfdır; Mu'temed olan birinci vecihdir.
Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:
1- İslam hükümdarı bizzat harplere iştirak eder.
2- Dinî hatta dünyevî bir maslahat karşısında büyüklerden iltimasda bulunmak caizdir.
3- İslam hükümdarının dinî maslahatlara riayet etmesi gerekir.
4- İbadetin vaktini geçirmeye sebeb olabilecek şeyden sakınmak caizdir.
5- Hizmetkârın, namaz vaktini gözetmeyi üzerine alması şahindir.
6- Başka hadisler, geçmiş namazlar için ezanı terk etmenin caiz olduğuna işaret etmektedir. Buhari’nin rivayetinde ise Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, Hz. Bilal’a; “Kalk; cemaatin içinde ezan oku!” buyurduğu tasrih olunmuşdur. Bu sebeple ulema bu mes’ele hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Hanefîlere göre, geçmiş namazlar için hem ezan okunur hem de ikaamet getirilir. Delilleri Ebu Davud ile başkalarının rivayet ettikleri İmran b. Husayn hadisidir. Mezkûr hadîsde: “Son¬ra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir müezzine emir buyurarak ezan okuttu ve arkacığından sabah namazını kılmadan iki rekât nafile kıldı. Sonra ikaamet getirtti ve sabah namazının farzını kıldırdı.” denili¬yor. Eski mezhebine göre İmam Şafii’nin kavli de budur. İmam Abmed’le Ebu Sevr ve İbni Münzir’in mezhepleri de budur. Bir kimsenin kazaya birçok namazları kalsa, onları kaza eder¬ken ilk namaz için ezan ve ikaamet lazımdır. Geri kalan namazlar için ezan okumakda muhayyerdir. İsterse her namaz için ayrı ayrı ezan okur; dilerse ezan okumaz. Yalnız her namaz için kamet getirir. Çünkü Tirmizi’nin, İbni Mesud (Radiyallahü anh)‘dan rivayet ettiği ybir hadisde: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hendek harbinin vuku’ bulduğu gün dört vakit namazını kazaya bırakmış; gecenin Allah’ın dilediği kadar mikdarı geçtikden sonra Bilal'a emir buyurarak ezan okutmuş; sonra kamet getirterek öğle namazını kıldırmış; sonra ikin¬diye kamet getirterek, onu da kılmış; daha sonra kamet getirterek akşamı kılmış; sonra yine kamet getirterek yatsıyı kıldırmışdır.”
Hâl böyle olunca muhayyerlik nerede kalır? Denilirse; cevap şudur: Hadisin bir rivayetinde bu namazları Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir ezan ve kametle kıldırdığı; başka bir rivayetinde ilk namaz için ezan okutarak kamet getirttiği, geri kalan namazların herbiri için sadece kamet getirttiği beyan edilmişdir. İşte muhayyerlik bu muhtelif rivayet¬lerden doğmuşdur.
Hanefîlerden imam Muhammed’den bir rivayete göre bir kimsenin kazaya birkaç namazı kalsa onları kaza ederken birinci namazda hem ezan okur, hem kamet getirir. Geri kalan namazlar için sadece kamet getirir. İmam Şâfîî 'nin eski kavli de bu ise de yeni mezhebine göre kazaya kalan namazlar için yalnız ikaamet getirilir; ezân'a hacet yokdur. Birkaç namaz birden kaza edilirken ilk namaz için hem ezan okumak hem de kamet getirmek imam Mâlik ile, Ahmed b. Hanbel’in ve Ebu Sevr’in de mezhepleridir.
Sevri, Evzai ve İshâk’a göre geçmiş namazlar için ezan okun-maz.
7- Bir özürden dolayı, kazaya kalan namazları hemen kaza etmek farz değildir. Sahih olan bu ise de acele kaza etmek yine de müstehabdır.
Begavi (214-310) nin rivayetine göre bir kavlinde Şafiî he-men kaza etmek farzdır; demişdir. Özürsüz kazaya bırakılan namazlara gelince: esah kavle göre onları derhal kaza etmek icabeder. Bazıları on¬ların da te’hiri caiz olduğunu söylemişlerdir.
8- Kerahet vakitlerinde namaz kaza edilmez. Hanefiyye uleması, güneş doğdukdan ne kadar vakit sonra namaz kılmanın mubah olacağın¬da ihtilaf etmişlerdir. İmam Muhammed’in «El-Asil» nam ese¬rinde güneş bir veya iki mızrak boyu yükselmedikçe; Ebu Bekr Muhammed b. Fadl’a göre insan güneşe bakabildikçe namaz kı¬lınmaz. Güneşin ziyası kuvvetlenip bakılamaz olduğu zaman namaz kıl¬mak caizdir.
9- Kaza namazını cemaatla kılmak caizdir.
10- Haber-i vahid makbuldür.
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَهْلِ الْعِرَاقِ أتَاهُ فَسَألاَهُ : عَنِ الْغُسْلِ يَوْمَ الْجُمُعَةِ أوَاجِبٌ هُوَ ؟ فَقَالَ لَهُمَا ابْنِ عَبَّاسٍ : مَنِ اغْتَسَلَ فَهُوَ أحْسَنُ أَطْهَرُ وَسَأخَبرَكُمْ ، لِمَاذَا بَدْءُ الْغُسْلِ ؛ كَانَ النَّاسُ فِي عَهْدِ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُحْتَاجِينَ يَلْبَسُونَ الصُّوفَ يَسْقُونَ النَّخْلَ عَلَى ظُهُورِهِمْ، وَكَانَ المَسْجِدُ ضَيِّقًا مُقَارِبَ السَّقْفِ، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فِي يَوْمٍ صَائِفٍ شَدِيد الحَرِّ، وَمِنْبَرٍ قَصِيرٍ إِنَّمَا هُوَ ثَلَاثُ دَرَجَاتٍ ، فَخَطَبَ النَّاسَ فَعَرِقَ النَّاسَ فِي الصُّوفِ فَثَارَتْ أَرْوَاحُهُمْ رِيحُ العَرقِ الصُّوفِ حَتَى كَانَ يؤذي بَعْضُهُمْ بَعْضًا حَتَّى بَلَغَتْ أَرْوَاحُهُمْ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ، فَقَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ، إِذَا كَانَ هَذَا الْيَوْمُ فَاغْتَسِلُوا، وَلْيَمَسَّ أَحَدُكُمْ أَطْيَب مَا يَجِدُ مِنْ طِيبِهِ وَدُهْنِهِ".
رواه اين خزيمة وقال الأعظمي إسناده صحيح .
وأبو داود 353 حكم الحديث: حسن
ورواه احمد 2419 وقال شعيب الآرنؤط : إسناده جيد.
ورواه الحاكم 1038 وقال : هذا حديث صحيح على شرط البخاري ووافق الذهبي

318- Iraklılardan iki kişi İbni Abbas(Radıyallahü anh)’a gelip: Cuma günü gusletmeyi vacip olup olmadığını sordular. İbni Abbas:
O gusleden için daha çok temizlik ve hayır¬lıdır. Size (cuma günü) gusletmenin nasıl (niçin) başladığını haber vereyim:
İnsanlar Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında Muhtaç (darlık ve meşakkatte) idiler. Yünden (elbiseler) giyerler, hurma bahçelerini sırtlarında su taşıyarak sularlardı. Mescit dar, tavanı basıktı. Cuma günü sıcak bir günde, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescide geldi. Yün elbiseler içerisinde insanlar ter¬lemiş, kendilerinden kokular yayılmıştı. Bu kokularla bir birlerine eziyet ediyorlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu kokuyu hissedince:
“Ey insanlar, Bugün (cuma günü) olunca yıkanınız. Her biriniz bulabildiği koku ve yağların en güzelini sürünsün” buyurdu.
Açıklama
Abdullah İbni Abbas’ın azatlısı İkrime’nin naklettiği bu ko-nuşma, İbni Abbas Basra'da vali iken onunla Iraklı bazı kimseler arasında geçmiştir. Irak o zamanlar İran körfezi ile Musul arasındaki bölgenin adı idi.
Abdullah İbni Abbas’ın sözlerinden anladığımıza göre, Müslümanlar ilk günlerinde fakir oldukları için bizzat kendileri bedenen çalışarak maişetleri¬ni te'min ediyorlardı. Yünden dokunmuş elbiseden başka giyecekleri de ol¬madığı için terliyorlar ve bu kendilerinde hoş olmayan kokular bırakıyordu. Bu halleriyle, mescidin üstünün hurrna dallan ile örtülü olması, hava alma¬ması, mescidin dar ve tavanının basıklığına izdiham da eklerince, çıkan ter kokuları gelen cemaati rahatsız ediyordu. Bu yüzden Efendimiz Cuma gün-leri yıkanmalarını emretmişti. Ancak müslümanlar bolluk ve refaha kavu¬şunca içlerinde hizmetçiler çalıştırmaya başlamışlar, yünün dışında daha hafif elbiseler giyme imkânına kavuşmuşlar, böylece eskiden olduğu gibi, başka-larını rahatsız edecek biçimde terlemez olmuşlardır. Böylelikle cuma günleri gusletme zorunlulukları da ortadan kalkmıştı.
Hanefi âlimlerinden Tahavî Şerhu Meânil-Âsâr adındaki eserinde bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylemektedir:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem.)’ın guslü emrettiğini haber veren İbni Abbas bunun vücub için olmadığını söylemektedir. Bu emir, bir illete mebnidir. Bu illet or¬tadan kalkınca guslün vücubu da ortadan kalkmış demektir. Bunları söyleyen İbni Abbas, ayin zamanda cuma günü guslü emreden hadisleri rivayet eden¬lerden biridir."
Bazı Hükümler
1. Mescit veya bir toplantıya gidecek olan kişi üzerindeki kerih kokuları izale etmelidir.
2. Cuma günü gusletmek teşvik edilmektedir.
عَنْ عَبَّادِ بْنِ تَمِيمٍ ، عَنْ عَمِّهِ عَبْد الله بْنِ زَيِدٍ عَاصِم مَرْفُوعًا ، أَنّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم ، قَالَ : يَا نَعَايَا الْعَرَبِ (ثَلاَثًا) ، إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ : الرِّيَاءُ وَالشَّهْوَةُ الْخَفِيَّةُ.
رواه أحمد 5/428 23680، والطبراني 4/253. قال المنذري في الترغيب والترهيب1/52: إسناده جيد.
وقال الهيثمي في مجمع الزوائد 1/107: رواه أحمد ورجاله رجال الصحيح. وقال ابن حجر في بلوغ المرام (ص440): إسناده حسن. وقال الألباني في السلسلة الصحيحة 951 : إسناده جيد.
أخرجه الطبراني في " المعجم الكبير " و ابن عدي في " الكامل " 2/220 و أبو نعيم في "الحلية" 7 / 122
319- Abbad b. Temim(Radıyallahü anh)’den; o da amcası Abdullah b. Zeyd Asım(Radıyallahü anh)’dan merfu’ olarak şöyle rivayet etmiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Arapların uluları, Arapların uluları, (üç kez) sizin için en korkunç olan şeyden korkarım: riya ve gizli şehvet.
عَنْ مَحْمُودِ بْنِ لَبِيدٍ قَالَ: خَرَجَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ: "أَيُّهَا النَّاسُ إِيَّاكُمْ وَشِرْكَ السَّرَائِرِ" قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا شِرْكُ السَّرَائِرِ؟ قَالَ: "يَقُومُ الرَّجُلُ فَيُصَلِّي فَيُزَيِّنُ صَلاتَهُ جَاهِدًا لِمَا يَرَى مِنْ نَظَرِ النَّاسِ إِلَيْهِ، فَذَلِكَ شِرْكُ السَّرَائِرِ."
رواه ابن خزيمة في صحيحه 937 . والبيهقي في السنن الكبرى 3400 وابن أبي شيبة في المصنف 8403 وهو حديث صحيح. و قال الألباني في صحيح الترغيب. حسن
320- Mahmud İbni Lebid (Radıyallahü anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıktı şöyle buyurdu: “ Ey insanlar gizli şirkten sakının!” gizli şirk nedir ya Resulallah? Dediler. “Kişi namaz kılar, namazını sülemeye gayret ederek ona bakan insanlara gösteriş yapar. İşte o gizli şirktir.
عَنْ أُمِ سَلَمَةَ أنَّ زَيْنَبَ بِنْتَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَيْنَ خَرَجَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُهَاجِرًا اسْتِأْذَنَتْ أبِا الْعَاصِ بنَ الرَبِيعِ زَوْجَها أَنْ تَذْهَبَ إلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأََذِنَ لَهَا ، فَقَدمَتْ عَلَيْهِ ، ثُمَّ إنَّ أبَا الْعَاصِ لَحِقَ بِالْمَدِينَةِ ، فَأَرْسَلَ إْلَيْهَا : أَنْ خُذِي لِي أَمَانًا مِنْ أَبِيكِ ، فَخَرَجَتْ فَأطَلَّتْ بِرَأْسِهَا مِنْ بَابِ حُجَرتِهَا وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الصُّبحِ يُصِلِّي بِالنَّاسِ ، فَقَالَتْ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ أًنَا زَيْنَبُ بِنْتُ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَإِنِّي قَدْ أَجَرْتُ أّبَا الْعَاصِ ، فَلَمَّا فَرَغَ رَسَولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنَ الصَّلاَةِ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إَنِّي لَمْ أَعْلَمْ بِهَذَا حَتَّى سَمِعْتُمُوهُ ، أَلاَ وَإِنَّهُ يُجِيرُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ أَدْنَاهُمْ
الألباني : السلسلة الصحيحة: 6/770 خلاصة حكم المحدث : صحيح

321- Ümmü Seleme (Radıyallahü anha)’dan Zeynep, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kızıdır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) muhacir olarak çıktığında kocası Ebu’l-As İbni Rebia’dan Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile gitmesi için izin istedi. O da ona izin verdi. O da geldi.
Sonra Ebu’l-As Medine’ye iltihak etti. Hz. Zeynep’e babana karşı (bana eman ver) beni kurumana al, diye haber gönderdi. Hz. Zeynep dışarı çıktı ve odasının kapısından başını uzattı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaate sabah namazını kıldırıyordu.
Dedi ki: Ey insanlar, ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ın kızı Zeynep’im. Ebu’l-As’ı korumama aldım. dedi.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı bitirdiğinde, dedi ki: Ey insanlar, duyuncaya kadar bunu bilmiyordum. Dikkat edin o Müslümanların en zayıfının bile himayesindedir,
عَنْ أبِي قَتَادَةَ قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ و سَلَّمَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، ابْتَاعُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ مَالِ اللَّهِ ، فَإِنْ بَخِلَ أَحَدُكُمْ أَنْ يُعْطِيَ مَالَهُ لِلنَّاسِ فَلْيَبْدَأْ بِنَفْسِهِ ، وَلْيَتَصَدَّقْ عَلَى نَفْسِهِ ، فَلْيَأْكُلْ وَلْيَكْتَسِ ممَِّا رَزَقَهُ اللهُ عَزَّ وَجّلََّ
الصحيح 271- 377 .
322- Ebu Katade (Radıyallahü Anh)’den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Ey insanlar! Kendinizi Allah’ın malıyla Allah’tan satın alın, Eğer herhangi biriniz malını insanlara vermekte cimrilik ediyorsa kendi nefsinden başlasın. Nefsine tasadduk etsin. Yesin ve Allah’ın kendisine rızık olarak verdiğini kazansın ve yesin.
عَنْ أَبِي صَالِحٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ "يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا رَحْمَةٌ مُهْدَاةٌ ".
الدارمي عن أبي صالح والبيهقي في شعب الإيمان وحاكم في المستدرك : هذا حديث صحيح على شرطهما
323- Ebu Salih (Radıyallahü Anh)’den:
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey insanlar, ben ancak yol gösterici bir rahmetim.
عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا مُحَمَّدُ يَا سَيِّدَنَا وَابْنَ سَيِّدِنَا وَخَيْرَنَا وَابْنَ خَيْرِنَا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمْ بِتَقْوَاكُمْ وَلاَ يَسْتَهْوِيَنَّكُمْ الشَّيْطَانُ أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ وَاللَّهِ مَا أُحِبُّ أَنْ تَرْفَعُونِي فَوْقَ مَنْزِلَتِي الَّتِي أَنْزَلَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ."
رواه أحمد 12551 والألباني في الصحيحة 490
324- Enes b. Mâlik Katade (Radıyallahü Anh)’den: rivayete göre, bir adam Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e; “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, efendimizin oğlu, bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın oğlu!” şeklinde hitap etmişti. Bunun üzerine Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Aman takvanıza sahip çıkın! Sakın şeytan sizi aldatmasın! Ben, Muhammed b. Abdullah'ım. Allah'ın kulu ve resulüyüm. Vallahi ben, sizin beni, Yüce Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı istemem!”

عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ ، قَالَ : كُنَّا عِنْدَ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ فَجَاءَ قَوْمٌ مِنَ الْكُوفِيِّينَ ، فَقَالَ عَلِيٌّ : يَا أَهْلَ الْعِرَاقِ أَحِبُّونَا حُبَّ الْإِسْلَامِ ، سَمِعْتُ أَبِي يَقُولُ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، لَا تَرْفَعُونِي فَوْقَ قِدْرِي ، فَإِنَّ اللَّهَ اتَّخَذَنِي عَبْدًا قَبْلَ أَنْ يَتَّخِذَنِي نَبِيًّا فَذَكَرْتُهُ لِسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ فَقَالَ : وَبَعْدَ مَا اتَّخَذَهُ نَبِيًّا
رواه الحاكم في المستدرك على الصحيحين 4812 هذا حديث صحيح الإسناد ألألباني الصحسحة 2550
325- Yahya ibni said’den:
Biz Ali İbni Hüseyin’in yanunda idik kufeli bit kavim (topluluk) geldi. Ali şöyle dedi:
Ey Irak halkı, bizi İslam sevgisi ile sevin
Babamın şöyle söylediğini duydum: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Beni kaderimin üzerinde yükseltmeyin, Allah beni peygamber yapmadan önce beni kul yaptı. Ve onu Said İbni Musayyib’e anlattım da dedi ki: Snura peygamberin yaptı.
Kadınları önceden bilgilendirmedikçe gece seferden dönünce yanlarına ansızın girmek nrhyedildi.

عَنْ ابْنِ عُمَر أنَّ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَقْبَلَ مِنْ غَزْوَةٍ فَقَالَ: لاَ تَطْرُقُوا النِّسَاءَ لَيْلاً ولا تَغْتَرّوهُنّ
326- Abdullah İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir gazveden döndü ve şöyle buyurdu: Geceleyin ansızın kadınlarınızın karşısına çıkmayın ve aldatmayın.

عَنْ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : يا أيها الناس إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ هَاجَرَ إلى دُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ .
[ رواه والبخاري (٦٩٣٥) ومسلم (١٩٠٧) وأحمد (١/ ٢٥ ـ ٤٣) وابو داود (٢٢٠١) والترمذي (١٦٤٧) والنسائي (١/ ٥٨) وابن ماجة (٤٢٢٧)]

327- Ömer İbni Hattab (Radıyallahu anh), Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Ey insanlar! Ameller (Yapılan işler) niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Açıklama
Buhari, babın isminden sonra ileri sürdüğü “Binâenaleyh iman, abdest, namaz, zekât, hacc, oruç ve bütün beşerî muameleler bu kelâma girmiştir” hükmünü takviye etmek için bir ayet ve iki hadis daha zikretmiştir. Ayetteki “şâkile” nin niyet ile tefsiri, Hasen Basri’den, Muaviye İbni Kurre’den ve Katâde’den rivayet edilmiştir. Bu hususta birbirine yakın başka tefsirler de gelmiştir.
Takviye için sevk ettiği birinci hadis, kişinin Allah rızasını gözeterek yaptığı her işin, her amelin, hatta kendi ailesine yaptığı harcamaların bile kendisi lehine sevap olacak birer sadaka olduğunu takrir ediyor, ikinci hadis ise, Mekke fethinden sonra hicret sebebiyle hayr talebinin kesildiğini ve fakat hayr talebinin cihad ve niyet olduğunu beyan ediyor.
Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/209.
Ahmed İbni Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Darekutni gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmam Şafii, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buhari ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisi şerifle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Amellerin sahih olabilmesi o ameli yapmak için niyet etmeye bağlıdır. Binaenaleyh niyetsiz olarak yapılan ameller sahih değildir. Aslında niyetsiz olarak da amel yapılabilir. Amma yapılan bu amelin Allah yanında sahih olabilmesi için o amele başlarken niyetin bulunması gerekir. Buradaki amelden maksat, namaz ve oruç gibi bedenî amellerdir; kalbî amellerin ise, niyete ihtiyacı yoktur. Oturup kalk¬mak, yiyip içmek mutat hareketlerde ibadete yardımcı olmaları, ya da Allah’ın rızasını kazanmak ve Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi yapmak maksat ve niyetiyle yapıldıkları takdirde, ibadete dönüşürler ve sahibi için sevaba vesile olurlar. Allah’ın azabından ve gazabından kurtulmak için yasakları terk etmek niyete muhtaç değilse de bu terkten sevap elde edebilmek için sevap kazanmak niyetiyle yapılmış olması gerekir. İmam Nevevî’nin be¬yanına göre necasetten temizlenmek için niyete ihtiyaç yoktur. Bu menhiyatı terk gibidir. Menhiyatı terk etmek için niyet gerekmediğinde ise icma vardır. [Nevevî Şerhü’l Müslim]
Niyet lügatte azmetmek manasında olup iradeyi belli bir yere çekmek¬ten ibarettir. Dini bir terim olarak ise “yapılacak işi bilerek ona başlama¬dan önce ve ona mukterin olarak onu yapmayı kastetmektir.” Fakat tarif¬te geçen “ona mukterin olarak” kaydı, zekât ve oruç için geçerli değildir. Çünkü niyetin oruç ve zekâta iktiran etmesi çok zordur. Ancak mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte niyet lügat manasında kullanılmıştır. Çünkü hadis-i şerif mutat olan amelleri de içine almaktadır. Az önce de ifade ettiğimiz gibi bu tür amellerde niyet aranmaz. Sadece sevap kaza¬nabilmek için aranır. Niyetin meşru kılınmasının hikmeti ise, âdetlerin ibadetlerden ayırt edilmesini sağlamaktır. Niyet sayesinde hadesten taha¬ret için yıkanan bir kimse ile sadece serinlemek niyetiyle yıkanan bir kim¬senin arasındaki fark ortaya çıktığı gibi, sadece perhiz niyetiyle aç duran bir kimse ile oruç tutan arasındaki fark da ortaya çıkmış olur. Ayrıca ibadetlerin farz ve nafileleri de niyet sayesinde birbirinden ayrılmış olur.
Hadis-i şerifte “ameller(in sıhhati) ancak niyete göredir” cümlesin¬den sonra yine aynı manaya gelen “herkes için niyet ettiği şey(in karşılı¬ğı) vardır” cümlesi tekrar edilmiştir. Birinci cümle ile amellerin ancak niyete göre değerlendirileceği, niyetsiz yapılan ibadetlerin Allah katında bir değeri olmayacağı, ikinci cümle ile de niyet edilen amelin kalben bilinip tayin edilmesi gerektiği ifade edilmek istenmiştir. Binaenaleyh ikinci cüm¬leden anlaşılıyor ki kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi günün, hangi namazını kılacağını belirtmesi gerekir. Öğle namazım kaza etmek isteyen kişinin öğle namazını kaza edeceğini, ikindi namazını kaza etmek isteyen bir kimsenin de ikindi namazını kaza edeceğini kalbinden geçirme¬si icap eder. Eğer birinci cümle ile yetinilip de ikinci cümle tekrar edilme¬miş olsaydı kaza namazı kılmak isteyen bir kimsenin hangi namazı kılaca¬ğını kalbinden geçirmeden, sadece namaza niyet etmesinin yeterli olacağı anlaşılırdı.
Hicret: lügatte; terk etmek, manasına gelirse de dini bir terim olarak fitne korkusuyla küfür ülkesinden, İslam ülkesine göç etmek demektir. Bazıları Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “gerçek muhacir Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir” [bk. Sünen-i Ebu Davud 2481 numaralı hadis.] beyanına bakarak gerçek muhacirin haramları terk eden kimse olduğunu söylemişlerdir. Vürudu da Ümmü Kays adında bir kadınla evlenmek için hicret eden bir kimsedir.[Umdetu’l-Kâri, I, 28.] Her ne kadar bu hadi¬sin sebebi özel bile olsa da, hükmü geneldir. Çünkü sebebin hususi oluşu hükmün genelliğine mani değildir. Resul-i zîşan efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, ihlassız ve niyetsiz yapılan amellerin bir değeri olmadığını ifade buyururken ihlassız yapılan amellere misal olmak üzere kadınla evlenmek ve dünyalık te’min etmek üzerinde durmaktan maksadı, ihlasla yapılan amellerin yanında dünyalık, hatta kadın elde etmenin bile ne kadar kazançsız bir iş olduğunu beyandır. Bu hadis-i şerifin dini kaidelerin üçte birini teşkil ettiğinde hadis imamları ittifak etmişlerdir. Çünkü insanın amelleri kalbi, dili ve diğer organları olmak üzere üç vasıtayla yapılır. Böyle olunca insanın niyetle elde ettiği manevî kazançları tüm kazançlarının üçte birini teşkil eder. Hatta diğer organlarla yapılan ameller kalbin ve başka organların yardımına muh¬taç olduğu halde, kalp ile yapılan ameller başka organların yardımına muhtaç değillerdir. Kalple yapılan salih ameller başlı basma bir ibadettir. Nitekim bir hadis-i şerifte “müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır” [Mecmeu’z-zevâid, I, 61.] buyurulmuştur. Bu bakımdan merhum musannif şöyle demiştir: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den beş yüz bin hadis yazdım; bunlardan ahkâm hususunda dört bin sekiz yüz hadis seçtim, züht ve takvaya dair hadislere gelince onları kitabıma almadım. Bir insana bütün bu hadislerden dini için sadece şu dört tanesi yeter:
1. Ameller niyetlere göredir.
2. Helâl ve haram bellidir.
3. Kişinin olgun bir Müslüman olmasının ölçüsü malayaniyi terk et¬mesidir.
4. Mümin, kendisi için razı olduğu şeyi din kardeşi için de istemedik¬çe tam mümin olamaz.
عَنِ الْمِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ حِينَ جَاءَهُ وَفْدُ هَوَازِنَ مُسْلِمِينَ ، فَسَأَلُوهُ أَنْ يَرُدَّ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَسَبْيَهُمْ ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : أَحَبُّ الْحَدِيثِ إِلَيَّ أَصْدَقُهُ ، فَاخْتَارُوا إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ : إِمَّا السَّبْيَ ، وَإِمَّا الْمَالَ ، وَقَدْ كُنْتُ اسْتَأْنَيْتُ بِهِمْ (انْتَظَرَتُ) ، فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَيْرُ رَادٍّ إِلَيْهِمْ إِلَّا إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ ، قَالُوا : فَإِنَّا نَخْتَارُ سَبْيَنَا ،
فَقَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : فِي النَّاسِ فَأَثْنَى عَلَى اللَّهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ، ثُمَّ قَالَ : أَمَّا بَعْدُ ، فَإِنَّ إِخْوَانَكُمْ جَاءُونَا تَائِبِينَ ، وَإِنِّي رَأَيْتُ أَنْ أَرُدَّ إِلَيْهِمْ سَبْيَهُمْ ، فَمَنْ أَحَبَّ مِنْكُمْ أَنْ يُطَيِّبَ ذَلِكَ فَلْيَفْعَلْ ، وَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَكُونَ عَلَى حَظِّهِ حَتَّى نُعْطِيَهُ إِيَّاهُ مِنْ أَوَّلِ مَا يُفِيءُ اللَّهُ عَلَيْنَا فَلْيَفْعَلْ ،
فَقَالَ النَّاسُ : طَيَّبْنَا لك ذَلِكَ ، قَالَ : إِنَّا لَا نَدْرِي مَنْ أَذِنَ مِنْكُمْ مِمَّنْ لَمْ يَأْذَنْ ، فَارْجِعُوا حَتَّى يَرْفَعُوا إِلَيْنَا عُرَفَاؤُكُمْ (القائمون بأمركم) أَمْرَكُمْ ، فَرَجَعَ النَّاسُ فَكَلَّمَهُمْ عُرَفَاؤُهُمْ ، ثُمَّ رَجَعُوا إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبَرُوهُ طَيَّبُوا وَأَذِنُوا .
رواه والبخاري (٢٥٣٩ ، ٢٣٤٠) وأحمد (٣/ ٣٢٧)]
328- Misver İbni Mahreme (Radıyallahu anh)’den:
(Hüneyn seferinde) Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a Havazin kabilesinin temsilci hey’eti Müslümanlar olarak geldikleri ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’tan mallarının ve esirlerinin kendilerine geri verilmesini istedikleri zaman, Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara şunları söyledi: “Bana sözün en sevimlisi, en doğrusudur. Şimdi siz iki şık¬tan birini tercih ediniz: Ya esirleri, ya malı. Ben (taksimden evvel) sizin gelmenizi beklemiş idim (siz geciktiniz)” buyurdu.
Havazin Hey’etine Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın kendilerine ancak iki şıktan birini geri ve¬receği açıkça belli olunca, bunlar: Biz esirlerimizin geri verilmesini tercih ediyoruz, dediler. Bunun üzerine Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) (musallaya gitti), Müslümanlar ara¬sında ayağa kalktı. Allah’a layık olduğu sıfatlarla sena etti. Sonra “Amma ba’du” (fasıl hitabıyla başlayarak):
“Bu Havazin temsilcileri kardeşleriniz kusurlarından tevbe ediciler olarak bize gelmişlerdir. Ben de (benim ve Abdulmuttalib oğullarının payı olan) esirleri kendilerine geri vermeyi uygun gördüm. Sizden her kim esirlerini bu suretle (karşılıksız vererek) kardeşlerini¬zin gönlünü hoş etmeyi severse, bunu yapsın! Sizden her kim kendi payı üzerine bağlı kalmak (karşılıksız vermemek) arzu ederse, (bu be¬deli) biz ona, Allah’ın bize ihsan edeceği ilk ganimet malından veri¬riz. Bu kanaatle o da böyle yapsın!” buyurdu.
Bunun üzerine halk (bir ağızdan): Resulüllah’ın hatırı için bizler Havazin esirlerini kendilerine vermekle bu hoşnutluğu yaptık, dediler.
Bunun ardından Resulüllah: “Şimdi biz, sizden esirini vermeye rızası olan kimseleri, rıza¬sı olmayanlardan bilip ayıramıyoruz Onun için siz gidiniz de, sizin muvafakat emrinizi bize iş bilir nakipleriniz arz etsinler!” buyurdu.
İnsanlar yerlerine döndüler. Kabilelerin iş bilirkişileri kendi halklarıyla konuştular. Sonra Resulüllah’a dönüp, her biri kavminin esirleri geri vermekten memnun olduklarını ve Resulüllah’a bu hususta izin verdiklerini haber verdiler.
Ensarın fazileti
عبدالله بن عباس قال : صَعِدَ النبيُّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ المِنْبَرَ، وكانَ آخِرَ مَجْلِسٍ جَلَسَهُ مُتَعَطِّفًا مِلْحَفَةً علَى مَنْكِبَيْهِ، قدْ عَصَبَ رَأْسَهُ بعِصَابَةٍ دَسِمَةٍ، فَحَمِدَ اللَّهَ وأَثْنَى عليه، ثُمَّ قالَ: أيُّها النَّاسُ إلَيَّ، فَثَابُوا إلَيْهِ، ثُمَّ قالَ: أمَّا بَعْدُ، فإنَّ هذا الحَيَّ مِنَ الأنْصَارِ، يَقِلُّونَ ويَكْثُرُ النَّاسُ، فمَن ولِيَ شيئًا مِن أُمَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ، فَاسْتَطَاعَ أنْ يَضُرَّ فيه أحَدًا أوْ يَنْفَعَ فيه أحَدًا، فَلْيَقْبَلْ مِن مُحْسِنِهِمْ ويَتَجَاوَزْ عن مُسِيِّهِمْ.
رواه البخاري 927،3628،3800 وأحمد 1/289
329- İbni Abbas (Radıyallahü anh)’den; şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün omuzu üzerindeki büyük bir ridaya sarınıp bürünmüş olarak ve ba-şını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere çıktı. Bu (hitab etmek için minbere) son oturması oldu. Allah’a hamd ve sena etti. Sonra: “Ey insanlar! Yakınıma gelin” buyurdu. Sahabei kiram O’na doğru toplandılar. Ondan sonra Rasulullah “Amma ba’du” diyerek şöyle buyurdu: “İyi biliniz ki, bu Ensar cemaati (günden güne) aza¬lacaklar, başka kimseler ise çoğalacaklardır. Binaenaleyh Muhammed Ümmetinden her kim herhangi bir şey üzerine vilâyet sahibi olup da bir kimseye zarar vermeye veya menfâat eriştirmeye muktedir ola¬cak olursa, Ensar’dan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük eden¬lerin seyyiesinden vazgeçip affetsin”
Açıklama
Peygamber (Sallallaü Aleyhi ve Sellem)’in Amma ba’du fasl hitabını Medine’deki Cumua hutbelerinden evvel de kullandığı Müslim’deki Dımâd ibn Sa’lebe el-Ezdî (Radıyallaü anh) kıssasıyle de sabit oluyor:
İbn Abbas dedi ki: Dımâd Mekke’ye geldi. Bu, Ezdü Şenûe kabilesine mensub olup, delilere nefes ederdi. Mekke ahâlisinden bazı beyinsizlerin Muhammed delidir dediklerini işitti. Şu adamcağızı görsem! Belki Allah benim eliml O’na şifa nasib eder, diyerek kalkıp görüşmeye gitti. O’na kavuştuğunda: Ya Muhammed, ben şu cinn çarpmasına nefes ederim. Allah Taâlâ dilediğine benim elimle şifa ihsan eder, Nefes edeyim, ister misin? dedi. Bunun üzerine Ra¬sulüllah: “Şüphesiz ki hamd Allah’a mahsustur. Biz ona hamd eder; ondan yar¬dım dileriz. Her kime Allah hidâyet verirse artık onu şaşırtacak kimse yoktur. Kimi şaşırtırsa onu da hidâyete erdirecek yoktur. Ben Allah’dan başka ilah olmadığına, bir Allah olup şeriki bulunmadığına; Muhammed’in de onun kulu ve resulü olduğuna şehâdet ederim “Amma ba’du” diyerek söze başladı. Dımâd: Aman! Bu sözlerini bana tekrar et, dedi. Rasulül¬lah tekrar etti ve üç kerre söyledi. Bunun üzerine Dımâd: Yemin olsun ki, ben kâhinlerin sözlerini işittim, sihirbazların sözlerini işittim, şairlerin sözlerini din-ledim. Amma senin bu sözlerine benzer hiçbir söz işitmedim. Bu sözlerin, de¬nizlerin en derin yerine bile vardı (bütün deryayı kapladı). Ver elini, seninle İslam üzerine bey’at edeyim, dedi. Rasulüllah da onunla bey’atlaşıp: “Bu bey’at kav¬min namına da olsun mu?” diye sordu. O da: Kavmim adına da olsun, dedi... (Müslim, Cumua, Namaz ve hutbenin hafîf tutulması babı).
Bu, Peygamber’in diliyle tebliğ edilmiş büyük bir taltiftir. Bunca mal ve can fedakârlıklarıyle kazanılmış yüksek mertebeler hakkında sâdık haberci beyanıyle bildirilen ne büyük bir müjdedir!
Son fıkrada zikredilen af, haddi gerektiren seyyielere şâmil değildir. İlahî haddleri afvetmek hakkı, hiç kimseye verilmemiştir.
عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : كُنَّا فِي جَنَازَةٍ فِي بَقِيعِ الغَرْقَدِ ، فَأَتَانَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَعَدَ وَقَعَدْنَا حَوْلَهُ ، وَمَعَهُ مِخْصَرَةٌ ، فَنَكَّسَ فَجَعَلَ يَنْكُتُ بِمِخْصَرَتِهِ ، ثُمَّ قَالَ : مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ ، مَا مِنْ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ إِلَّا كُتِبَ مَكَانُهَا مِنَ الجَنَّةِ وَالنَّارِ ، وَإِلَّا قَدْ كُتِبَ شَقِيَّةً أَوْ سَعِيدَةً فَقَالَ رَجُلٌ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، أَفَلاَ نَتَّكِلُ عَلَى كِتَابِنَا وَنَدَعُ العَمَلَ ؟ فَمَنْ كَانَ مِنَّا مِنْ أَهْلِ السَّعَادَةِ فَسَيَصِيرُ إِلَى عَمَلِ أَهْلِ السَّعَادَةِ ، وَأَمَّا مَنْ كَانَ مِنَّا مِنْ أَهْلِ الشَّقَاوَةِ فَسَيَصِيرُ إِلَى عَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاوَةِ ، قَالَ : أَمَّا أَهْلُ السَّعَادَةِ فَيُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ السَّعَادَةِ ، وَأَمَّا أَهْلُ الشَّقَاوَةِ فَيُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ الشَّقَاوَةِ ثُمَّ قَرَأَ : { فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالحُسْنَى } [الليل5-6-7] [رواه والبخاري (١٣٦٢ ، ٤٩٥٤) ومسلم (٢٦٤٧)وأحمد (١/ ١٣٧ -١٥٧)]
330- Ali b. Ebu Talip (Radıyallahu anh)’ten şöyle demiş:
Bekîu’l-Garkad’te bir cenazede idik. Derken yanımıza Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} geldi ve oturdu. Biz de etrafına oturduk. Beraberinde bir asa vardı. Başını eğdi. Ve asasıyla yeri çizmeye başladı. Sonra şöyle buyurdu:
“Sizden hiç bir kimse ve dünyaya gelen biç bir nefis yoktur ki, Allah onun cennetten veya cehennemden yerini takdir etmemiş olsun! Ve şaki yahut Saîd yazılmış olmasın!” Bunun üzerine bir adam:
Ya Resulallah! Biz kitabımız üzere durarak ameli bırakmayalım mı? dedi. Bunun üzerine:
“Her kim saadet ehlinden ise, saadet ehlinin ameline varacak ve her kim şekavet ehlinden ise, şekavet ehlinin ameline varacaktır.” buyurdu. Şunu da ilave etti:
“Amel edin! Herkese imkân verilmiştir. Saadet ehline, saadet ehlinin ameli müyesser olacaktır. Şekavet ehline ise, şekavet ehlinin ameli müyes¬ser olacaktır.” Sonra şu ayeti okudu:
“Her kim atıyye verir, korunur ve Hüsna’yı tasdik ederse, biz ona kolaylığı müyesser kılarız. Ama kim cimrilik eder; İstiğna gösterir ve Hüsna’yı yalanlarsa, ona da güçlüğü müyesser kılarız.”
Açıklama
“Ama kim de cimrilik eder ve kendini müstağni sayarsa.” buyu¬ruyor, İkrime, İbni Abbas’tan nakleder ki; o, bu ayete şöyle mana vermiştir: Yanında bulunana cimrilik eder, Aziz ve Celil olan Rabbinden kendini müstağni sayarsa. İbn Ebu Hatim bu rivayeti nakletmiştir.
“Ve en güzeli yalanlarsa” Ahiret diyarındaki cezayı yalanlarsa.
“Biz de ona en güç olanı kolaylaştırırız.” Yani kötülük yolunu onun için kolaylaştırırız. Tıpkı Enam süresinde buyurduğu gibi: “Biz, onla¬rın kalplerini ve gözlerini çeviririz de ona ilk defa iman etmedikleri gibi, azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.” (Enam, 110) Bu anlamda pek çok ayet-i kerime vardır ve bunlar Allahu Teâlâ’nın hayrı kastedeni ona muvaffak kılarak, şerri kastedeni de mahkûm ederek cezalandıra¬cağını göstermektedir. Her şey bir takdire göre takdir edilmiştir. Bu an¬lama delalet eden pek çok hadis vardır:
1- Ebubekir es-Sıddık (Radıyallahu anh)’in Rivayeti: İmam Ahmed İbni Hanbel der ki: Bize Ali İbni Ayyaş... Talha İbni Abdullah’tan nakletti. Ona da babası Abdurrahman nakletmiş ve demiş ki: Babamın şöyle dediğini duydum: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e dedim ki: Biz bitirilmiş bir şey için mi çalışalım, yoksa başlanmak üzere olan bir şey için mi? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Bitirilmiş bir şey için. Ben de¬dim ki: Ey Allah’ın Resulü, o zaman amel neye? Buyurdu ki: Herkese yaratıldığı şey kolaylaştırılmıştır.
2- Ali İbni Ebu Talib (Radıyallahu anh)’in Rivayeti: Buharı der ki: Bize Ebu Nuaym... Ali İbni Ebu Talip (Radıyallahu anh)’ten nakletti ki; o, şöyle demiş;
Biz Bakî el-Ğarkad’de bir cenaze vesilesiyle Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber idik. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Sizden her birinizin cennetteki yeriyle, cehennemdeki yeri mutlaka yazılmıştır. Onlar dediler ki: Ey Allah’ın Resulü; öyleyse biz yorulmayalım mı? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Çalışın, herkese kolaylaştırılmıştır. Sonra : “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse; Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız. Ama kim de cimrilik eder ve kendini müstağni sayarsa ve en gü¬zeli yalanlarsa; Biz de ona en güç olanı kolaylaştırırız.” ayetini okudu. Keza Buhari bu hadisi Şu’be kanalıyla A’meş’ten aynı şekilde rivayet eder. Sonra Osman İbni Ebu Şeybe kanalıyla... Ali İbn Ebu Talip (Radıyallahu anh)’ten bu hadis şu şekilde rivayet edilir: Biz, Bakî el-Ğarkad’de bir cenazede idik, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geldi ve oturdu. Biz de onun etrafında oturduk, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın elinde bir dayanak (baston, değnek veya kamçı gibi bir şey) vardı. Düşünerek başım eğmişti ve dayanağını yere vurarak dedi ki: Sizden hiç bir kimse yoktur ki —veya doğurulmuş hiç bir nefis yoktur ki dedi— cennet veya cehennemde yeri yazılmış olmasın. Mut¬laka her nefis bahtlı veya bahtsız olarak yazılmıştır. Bir kişi dedi ki: Ey Allah’ın Resulü, öyleyse yazımıza dayanıp amelimizi terk etmeyelim mi? Çünkü bizden kim bahtlılardan ise bahtlılardan olacaktır. Kim de bahtsızlardan ise bahtsızlardan olacaktır? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Bahtlılara bahtlıların ameli kolaylaştırılır. Bahtsızlara da bahtsızların ameli kolaylaştırılır. Sonra: “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse...” ayetini okudu. Diğer hadis imamları bu hadisi muhtelif yolla Sa’d İbni Übeyde kanalıyla Hz. Ali’den naklederler.
3- Abdullah İbni Ömer’in Rivayeti: İmam Ahmed İbni Hanbel der ki: Bize Abdurrahman... Âsim İbni Ubeydullah’tan nakletti ki; o, ben Abdullah’ın oğlu Salim’in Abdullah İbni Ömer (Radıyallahu anh)'den şöyle naklettiğini işittim, demiştir: Ömer (Radıyallahu anh) dedi ki; ey Allah’ın Resulü, biz ne için çalışalım? Bitmiş bir iş için mi, yoksa baş-layan bir iş için mi veya yeniden yapılan bir iş için mi? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Ey Hattab’ın oğlu, bitmiş şey için çalış çünkü herkese ameli kolaylaştırılmıştır. Saadet ehlinden olanlar saadet ehlinin ame-lini işler. Şekavet ehlinden olanlar da şekavet ehlinin amelini işler. Tirmizi bu hadisi kader babında Bündâr kanalıyla... Abdullah İbni Ömer’den nakleder ve hasen, sahih bir hadistir, der.
4- Cabir’in Rivayeti: İbni Cerir Taberî der ki: Bize Yunus... Cabir İbni Abdullah’tan nak¬letti ki; o, şöyle demiş: Ey Allah’ın Resulü, bitip tamamlanmış bir iş için mi çalışalım, yoksa yeniden başladığımız bir şey için mi? Resulül¬lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Bitip tamamlanmış bir iş için, demiş. Sürâka demiş ki: Öy¬leyse niye çalışalım? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş: Her çalışana çalıştığı kolaylaştırılmıştır. Bu rivayeti Müslim, Ebu Tâhir kanalıyla... Cabir İbni Abdullah’tan nakleder.
5- Beşir İbni Kâb’ın Rivayeti: İbni Cerir Taberî der ki: Bize Yunus... Beşir İbni Kâ’b’dan nakletti ki; o, şöyle demiş; Genç iki delikanlı Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a şöyle dediler: Ey Allah’ın Resulü; biz kalemlerin kuruyup, kaderlerin geçtiği bir şey için mi çalışalım, yoksa yenilenen bir şey için mi? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurmuş ki: Hayır kalemlerin kuruyup, kaderlerin akıp gittiği şey için. O iki deli¬kanlı; öyleyse niye çalışalım? demişler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurmuş ki: Çalışın, çünkü her çalışana yaratıldığı ameli kolaylaştırılmıştır. O iki delikanlı; işte şimdi ciddiyetle sarılır ve çalışırız, demişler.
6- Ebu Derda’nın Rivayeti: İmam Ahmed İbni Hanbel der ki: Bize Heysem İbni Hârice Ebu Derda’dan nakletti ki, o; ey Allah’ın Resulü görüyor musun biz neye çalışalım? Bitip tamamlanmış bir şeye mi, yoksa yeni karşılaşacağımız bir şeye mi? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurmuş ki: Hayır, bitip tamamlanmış bir şey için. Ey Allah'ın Rasûlü, o zaman çalışma niye? denildiğinde, buyurmuş ki: Her kişi, yaratıldığı şey için hazırlanmıştır. Bu hadisin bu vecihten rivayetinde Ahmed İbni Hanbel münferid kalmıştır.
İbni Cerîr Taberî der ki; Bize Hasan İbni Seleme... Ebu Derdâ’dan nakletti ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuş: Güneşin battığı her gün, mutlaka iki melek şöyle seslenirler: Bu sesi Allah’ın yarattığı bütün yaratıklar duyar ancak insanlar ve cinler duymazlar: Allah’ım, infâk edene arkasından artış ver. Tutana da telef ver. Allah Teâlâ bu hususu Kur’an-ı Kerim’inde inzal buyurarak: “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse; Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız. Ama kim de cimrilik eder ve kendini müstağni sayarsa ve en güzeli yalanlarsa; Biz de ona, en güç olanı kolaylaştırırız.” demiştir. İbni Ebu Hatim bu hadisi babası kanalıyla benzer bir isnadla nakleder.
7- İbni Abbas’ın Rivayeti: İbni Ebu Hatim der ki: Bize Tahranlı Ebu Abdullah, Abdullah İbni Abbas’tan nakletti ki; bir adamın hurma ağacı vardı ve bu hurma ağaç¬larından birinin dalı fakir, muhtaç ama sâlih bir kişinin evine sarkardı. Adam evine girip hurmasından ürününü alınca, meyvesi düşer ve fa¬kirin çocukları onu alırlardı. Adam ağaçtan iner ve meyveyi o fakirin çocuklarının elinden çeker alırdı. Eğer çocuk meyveyi ağzına götürecek olursa, adam parmağını çocuğun boğazına sokar ve meyveyi boğazın¬dan çekip çıkarırdı. Adam hurma sahibinin durumunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a bildirerek şikâyet etti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona; git, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hurma ağacının sahibiyle karşılaştı ve ona dedi ki: Dalı falancanın evine sarkan hurma ağacını bana ver de, buna karşılık sana cennette bir hurma ağacı verilsin. Adam dedi ki: Doğrusu onu verdim, ancak onun meyvesi benim hoşuma gidiyor. Benim pek çok hurma ağacım var, fakat bana onun ürününden daha sevimli gelen ağaç yok. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ve hurma sahibinin sözünü dinlemekte olan bir adam peygamberin arkasından gelip dedi ki: Ey Allah’ın Resulü; şayet ben ondan o hurma ağacını satın alırsam ve ağaç benim olur da onu sana verirsem, ona vereceğin cennetteki hurma ağacı gibi bir ağacı bana verir misin? Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); evet, dedi. Sonra adam ağacın sahibi ile karşılaştı. Her ikisinin de bir hurma ağacı vardı. Adam dedi ki: Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, benim falancanın evine sarkan hurma ağacıma karşılık, cennette bir hurma ağacı verdiğini sana haber veririm. Ben de ona dedim ki: Ben onu sana verirdim ancak onun meyvesi benim çok hoşuma gidiyor. Adam sustu. Ve ona dedi ki: İster misin onu satasın? Adam; hayır, ancak bana bir şey verilirse satarım, ama onu verecek kimsenin bulu¬nacağını sanmıyorum, dedi. O dedi ki: Ne istersen o senindir. O; kırk hurma ağacı, dedi. Adam; büyük bir şey yaptın, bir hurma ağacın var, ona karşılık kırk hurma ağacı istiyorsun. Sonra her ikisi de sustular ve arkasından konuşmaya başladılar. Adam dedi ki: Ben sana kırk hurma ağacı vereceğim. Ağaç sahibi dedi ki: Eğer doğru söylüyorsan bana şahid göster. O emretti de bazı insanlar geldiler. O gelenlere dedi ki: Şahid olun, ben dalı falanca oğlu falancanın evine sarkmış olan bir hurma ağacına karşılık kırk hurma ağacımı ona veriyorum. Sonra; ne dersin? dedi. Hurma ağacının sahibi; razı oldum, dedi. Sonra şöyle dedi: Benimle senin aranda alış-veriş olmuş değildir, ayrılma. Allah senin cezanı versin, ben senin o eve sarkan hurma ağacına karşılık sana kırk hurma ağacı verirken ahmak değildim. Hurma ağacının sahibi dedi ki: Ben, ancak istediğim ağaçtan kırk- tanesini verirsen ona razı olurum. Adam dedi ki: Ayağa kalkmış olan hurma ağaçlarından verecek misin? Sonra adam bir süre durdu ve dediki: Ayağa kalkmış olanlardan kırk tanesi senindir. Şâhidleri getirip ona ayağa kalkmış kırk hurma ağacı saydı. Ayrılıp gittiler. Adam Resulüllah’a gelip dedi ki: Falancanın evi¬ne sarkan hurma ağacı benim oldu, ben onu sana veriyorum. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ev sahibine gidip dediki: Hurma ağacı senin ve ailenindir. İkrime der ki: İbni Abbas, bu olay üzerine Allah Azze ve Celle’nin: “Andolsun bürüyüp örttüğü zaman geceye... Biz de ona en güç olanı kolaylaştırınz.” ayetinin bulunduğu sure sonuna kadar indi, dedi. İbni Ebu Hatim bu hadisi böylece rivayet ederse de bu, gerçekten garib bir ha¬distir.
İbni Cerir Taberî der ki: Anlatıldığına göre bu ayet Ebubekir es-Sıddîk hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Harun İbni İdris... Âmir İbni Abdullah İbni Zübeyr’den nakletti ki; Hz. Ebubekir Mekke’de iken müslüman olan yaşlı kadınları ve ihtiyarlan azad ederdi. Babası ona dedi ki: Evladım sen hep güçsüz insanları azad ediyorsun, güçlü kuvvetli kişileri azad etsen de onlar seninle durup seni savunsalar ya? Hz. Ebu¬bekir dedi ki: Babacığım, ben yalnızca Allah katında olanı istiyorum. Âmir İbni Abdullah İbni Zübeyr der ki: Ailemden bazıları bana nakletti¬ler ki; bu hâdise üzerine şu ayet nazil olmuş: “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse; Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız.”

******

son

Allah’ım bu amelimi benden kabul et, bunu ve bütün kitap çalışmalarımı, yazılarımı, araştırmalarımı, derslerimi ve gayretlerimi kıyamet günü mizanda hasenatım kıl. Bütün amellerimde ihlaslı kıl. Riyadan ve gösterişten sakıdır. Sen her şeye kadirsin! Âmin.

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ…………………………………………….
UMUMİ HUTBELER………………………………..
Çok soru sormaktan ve sünnete muhalefetten men…………
Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’ın Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e dostluğu ve kabirleri mescit edinmenin yasaklanması
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatını haber vermesi…………………………………………………….
Hz. Fatıma (radıyallahu anha)’yı müdafaa…………………
Cuma elbisesi:…………………………………
Hata İle Öldürmenin Diyeti…………………….
Rabbim bana bilmediklerinizi size Öğretmemi emretti…
Varis için vasiyet yoktur…………………………
Bayram namazından önce kurban kesmek ……
Ben de Âdemoğullarından biriyim onlar gibi bazen öfkelenirim…………………………………………….
Memurların rüşvet ve hediye alması haramdır…………
Mekke’nin hürmeti……………………
Hacet hutbesi………………………………
Mescidin kıblesine tükürmenin yasaklanması…………
İçkinin haram kılınması………………….
Dünya tatlı ve yeşildir……………………………
Evli bir kadın kocasının izni olmaksızın bir şey veremez……
Hadlerde şefaat yoktur………………………………………
Tevbeye davet………………………………………..
Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız…………..
Allah’ın kitabında olmayanı şart koşmak…………………..
Zinadan sakındırmak……………………………
Şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir……………………………
Cimrilikten sakının…………………………………
Dünya hakkında yarışmaktan sakının……………
Bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir………
Kadının koca için yas tutması…………………………
Erkeklere Altın Yüzüğün Haram Kılınması……………
Kelerin Mubah Kılınması Babı……………………
Müslümanların kusurlarını araştırmanın yasaklanması……
Allah’tan af ve afiyet isteyin………………………
Boşama ancak kadının bacağını tutana aittir……………
Hz. Aişe (radıyallahu anha)’nin suçsuzluğu………………
Ensar’a (onlara iyi muamele edilmesi) vasiyeti……………
Rabbinin makamından durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır………………………………………………….
Faizin ve içki ticaretinin yasaklanması…………………
Erkeğin izni olmaksızın kadının, kendi malından hediye vermesi caiz değildir……………………………………
Kimin bir arazisi varsa onu kendisi eksin…………..
Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz………………..
Her sarhoşluk veren haramdır………………………
İnsanlar Âdemin çocuklarıdır, Allah’ta Âdem’i topraktan yaratmıştır…...
Cemaatte rahmet ayrılıkta azap vardır……………….
Ben her Müslümana kendi nefislerinden daha yakın bir dostum……
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hediye kabul ederdi..
Kibrin yasaklanması……………………………………
Mut’a nin kı¬yamet gününe kadar haram kılınması……………..
Kadın mahremisiz sefere çıkmasın…………………………….
Dua ibadettir……………………………………………………
Aranızda rakûb kime dersiniz………………………
İfk hadisesi………………………………………………
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ibadeti……………
Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Müslümanlara duası…
Tevazu gösteriniz…………………………………..
Altın ve gümüş kabdan içmenin yasaklanması…………
Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun…………
Merhamet üzerine……………………………
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bazı kabileler dua etmesi……..
Müslümanlar az amelle çok ecir alırlar……………
Üsame b. Zeyd (Radıyallahü anhüma)’i müdafaa………
Kimse kocası evde bulunmayan kadının yanına girmesin…
Allah’tan faydalı ilim isteyin…………………
Mescide gelmeden önce sarımsak yemenin keraheti……
Cuma günü duaların kabul olduğu saat…………
Arap’ın beyitlerinin en şairanesi……………………
Altını altınla gümüşü gümüşle……………………
Ben bazı kimselere atıyye veriyor, bazı kimselere de vermiyorum……………………….
Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur…………………
Yetim ve kadının malının kötüye kullanımının yasaklanması…
Selam’ı aranızda yaygınlaştınız, yemek yediriniz…………….
Allah, Tayyib’dir. Tayyib’den başka bir şey kabul etmez…
Mekke fethi günü hutbesi………………………
Allah’ı anın……………………………………………
Dağılın Allah beni koruma altına almıştır…………………
Gücü yeten her aile için her yıl bir kurban…………………
Sükûnetli olun………………………………….
Abdimenaf oğullarına hitap……………………
Alışverişlerinizi sadaka ile temizleyin…………….
Gençlerden evlenmeye gücü yeten evlensin………
Kureyş soylarına hitap …………………………
Cehennem ehlinin yemeği………………………..
Ensar’a hürmet……………………….
Fakirlere müjde………………………………………………
Beş şey vardır ki, onlara yetişmenizden Allah’a sığınırım……
Yardım üzerine…………………………………………..
İyi biliniz ki Arz ancak Allah’a ve Rasulü’ne aittir…………
Sizler sağır ve uzaktaki birine dua etmiyorsunuz…………
Doğru olunuz, yaklaştırınız, müjdeleyiniz!............................
Tevbeye davet……………………………….
Ridamı bana verin……………………………
Sakin ve vakarlı olun……………………
Doğru olun!.....................................................................
Adımlarınızın ecrini hesaba katmaz mısınız?......................
Abdulmuttalib oğullarının Sulama görevi………………
Rızk tamamlanmadıkça hiç bir nefis ölmeyecektir…………
Salih rüya nübüvvetin müjdelerindendir………………..
Dinde aşırılıktan sakınınız……………………………..
İşte bunun misli (ölüm hadisesi) için iyi hazırlanın……
Temizlik hakkında şüphesiz Allah sizi övdü………………
Gecemi gafil olarak geçirmedim………………………
Doğru olun, müjdeleyin gücünüz yettiği kadar amel edin……
Nafile namazların en hayırlısı, evinde kılınandır…………
Devlet memurlarının hediye kabul etmelerinin hükmü………
Kötülüğü değiştirmenin vucûbiyeti……………………
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in son hutbesi………
Kadir gecesini yedinci ve beşinci gecelerde arayın………
Kurban etlerinden üç günden sonra yararlanmak………

Yorum eklenmemiş. İlk sen ekle

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz: